PKK HAREKETİ VE DEVRİMCİ HALK SAVAŞI
Özgürlük Perspektifleri / 28 Nisan 2014 Pazartesi Saat 07:58
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
‘Sömürge Kürdistan’ kavramının beynimde ve yüreğimde yol açtığı titreme ve ardından baygınlık geçirmem ilk ve son olaydı. Gerçekten tuhaf karşılamış-tım, ancak bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu sonraki gelişmeler gösterecekti. Ama ilk başlardaki etkilenmeyi izah etmek bana hâlâ zor gelmek-tedir...

‘Sömürge Kürdistan’ kavramının beynimde ve yüreğimde yol açtığı titreme ve ardından baygınlık geçirmem ilk ve son olaydı. Gerçekten tuhaf karşılamış-tım, ancak bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu sonraki gelişmeler gösterecekti. Ama ilk başlardaki etkilenmeyi izah etmek bana hâlâ zor gelmek-tedir. Kürdistan’ın ve Kürtlüğün ölüm fermanının verildiği ve en koyu biçi-miyle yaşandığı dönemde Ankara’da hem de tek başına kavramsal dirilişe karar vermek bir romana konu olabilecek denli ciddi bir çözümlemeyi gerekti-rir.

Hem Kürt hem de Türk devrimci gençlik hareketleri ortamında bulundum. Bu hareketlerden etkilendiğim açıktır. DDKO ve Dev-Genç’in etkisini hisset-tirdiği yıllarda bu oluşumların sempatizanı olmak küçümsenecek bir olay değildi. THKP-C, THKO, TKP/ML-TİKKO isimlerini duymuş, önderlerinin yiğitçe şahadetlerine tanık olmuştum. THKP-C Önderi Mahir Çayan’ın önce Hüseyin Cevahir’le birlikte Maltepe’de direnişi, Hüseyin’in şehit düşmesi, ken-disinin yaralı olarak yakalanması ve cezaevine konulması, ardından cezaevin-den kaçışı ve dokuz yoldaşıyla Kızıldere’de şahadete erişmesi oldukça etkileyi-ciydi. Bu katliamı protesto etmek için SBF’de yaptığımız ilk boykot eylemine önderlik edecek kadar üzerimde etki bırakmıştı. THKO Önderi Deniz Gezmiş ve iki yoldaşının idama götürülüşlerini görmüştüm. TİKKO Önderi İbrahim Kaypakkaya’nın aynı dönemde Diyarbakır Zindanında işkenceye karşı direne-rek şahadete ulaşması da etkileyiciydi. Her üç önderin Kürt halk ve ulus ger-çekliğini hayatları pahasına dile getirişlerine tanık olmuştum. Şüphesiz ikinci sırada gelen bir dizi başka etmenle birlikte, gençliğin bağrından çıkan bu önderlerin hakikat uğruna şahadetleri beni kendi öz gerçekliğim üzerine yü-rümeye cesaretlendiren temel etkenlerdi.

Öz gerçekliğin üzerine yürümeye cesaret etmek başka bir şey, nasıl yürü-neceğini bilmek ise daha başka bir şeydi. İlkokul döneminden çocuklardan namaz grubu inşa etme deneyimine sahiptim. Başka pastoral grup deneyimle-rim de vardı. Fakat ölümcül gerçeğin üzerine yürümeye cesaret etmek ve bunun ilk adımlarını atmak benzersiz, tekil bir çıkıştır. Sonradan çok tartışıl-mış, ‚Emniyet neden göremedi, neden zamanında tedbir alamadı?‛ diye eleşti-riler yapılmıştı. Ancak ortada emniyetlik bir durum yoktu. Mecnun misali sayılabilecek tuhaf bir çıkış vardı: Gücün ve hakikatin, dikkat edilmezse güç-süzlüğün ve yanlışlığın kaynağı olabilecek bir çıkış. Ne kadarı akıl hareketiydi, ne kadarı duygu eseriydi sorularına yanıt vermek güçtür, pek anlamlı da de-ğildir. 1970-‘80 Türkiye’sinde iki kelimeye dayalı siyasal bir kavramla yürüye-bilmek ve yaşamak çok önemliydi. Yıllar değil günler kurşun gibi ağır geçiyor-du. Gerçekleşmesi beklenen hedefin kendisi hayalden daha muğlâktı. Fakat grup olmanın bile büyük bir gerçekleştirim olduğundan emindim. En değme emniyet istihbaratçısının gözleri önünde oynanan grup oyunumuzun ciddiye alınmadığını, hatta hafife alındığını ve alaylı karşılandığını tahmin etmek zor değildi. Tıpkı ilk sosyal deneyimimi (Kürt olabiliriz deneyimi) aktardığım köylünün söylediği ‚Sen kuru tahtaya laf anlatıyorsun, bu tahta parçasını nasıl yeşerteceksin?‛ sözündeki gibi bir inançsızlıkla karşıladıkları açıktı. Kaldı ki, akranımız olan birçok grup, bizleri ‘Yandım Allah Çetesi’ olarak değerlendir-mekten geri durmuyordu. UKOCULAR, APOCULAR ilk adlarımız olmuştu bile. Adlandırılmak gurur veriyordu. Tıpkı bir çocuğa ad vermek gibi. Fakat bu adlar kendi öz seçimlerimiz değildi. Grup döneminde kendimize ancak Kürdistan Devrimcileri diyebiliyorduk. Kendimize gerçek ad vermeye ancak grup olarak doğduktan beş yıl sonra cesaret edebildik. Ankara’nın Çubuk Barajı eteklerinde1973 Newroz’unda başlayan, çok heyecanlı, mecnun misali geçen yolculuk 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis Köyünde PKK adını almakla sonuçlanınca kendimizi namusu kurtarmış sayacaktık. Bun-dan daha büyük hedef mi olurdu? Ne de olsa modern sınıfın modern örgütü kurulmuştu.

A-    PKK VE ULUS-DEVLETÇİLİK İDEOLOJİSİ

Bugünden geriye bakıp PKK’nin ilanına götüren koşulları ve bilinç ortamı-nı daha gerçekçi yorumlayabiliriz. Buna geçmeden önce özne-nesne ayrımına dayalı düşünce biçimine ilişkin değerlendirmeleri biraz daha geliştirmek konu-yu daha da aydınlatıcı kılacaktır. Batı Avrupa kapitalist hegemonyasının yükse-lişinde bu düşünce biçiminin temel rol oynadığından bahsetmiştik. Uygarlık sisteminin dayandığı ve kent-sınıf-devlet üçlemesinde ifadesini bulan köklü toplumsal bölünmenin meşrulaştırıcı kavramı olan tanrı-kul ayrımı azami gelişmesine Batı uygarlığında özne-nesne ayrımının en net felsefi yorumuyla erişti. Özne-nesne kavramı uygarlık sisteminin temel kavramıdır. Bu ayrım kapitalist moderniteyi mümkün kıldığı gibi, onunla en gelişkin yorumuna kavuştu.

Özne-nesne kavramına dayalı felsefenin hakikat alanında büyük gelişmele-re yol açtığı bilinmektedir. Bu felsefe hakikat bilincinin oluşumunda aldırdığı mesafeyle Batı kapitalizminin dünya çapında hegemonyasını sağladı. Unutma-mak gerekir ki, her çağdaş sistem kendi dönemindeki hakikat algısıyla kendini başat kılmaya çalışır. Hakikat algısının dışında hiçbir yöntemin kalıcı başarı şansı yoktur. Hakikat algısı en yüksek olan uygarlık sistemi kendini hegemo-nikleştirdiği gibi, ancak daha yüksek hakikat algısına sahip sistemler onu aşa-bilir. Batı Avrupa’da yükselen uygarlık sistemini dünya çapında hegemonikleş-tiren temel etken onun hakikat algısındaki üstünlüğüdür. Bunu da özne-nesne ayrımını geliştirmesine ve temel felsefesi (Kartezyen felsefe) haline getirmesi-ne borçludur. Sorgulanması gereken husus, bu kavramın mutlak hakikat ifa-desi olup olamayacağıdır. Kuantum fiziğindeki çözümlemelerle özne-nesne ayrımının mutlaklaştırılamayacağı kanıtlanmıştır. Gözlemleyen-gözlemlenen ayrımı son tahlilde anlamını yitirmekte, karşılıklı etki esas olmaktadır. Çıkan sonuç, hakikatin göreceli karaktere sahip olduğudur. Mutlak nesnellik (mater-yalizm) olmadığı gibi mutlak öznellik (idealizm) de mümkün olamamaktadır. Hakikat her iki uç anlayışta değerini yitirmektedir. Özne-nesne ayrımını mut-laklaştırmayan görelilik kavramı hakikati üretme kapasitesi en fazla olan kavram niteliğindedir. Zaten Albert Einstein’ın fizikte yol açtığı devrimin teme-linde yatan görelilik kavramıyla kanıtladığı gerçeklik de hakikate ilişkin yo-rumdur. Dolayısıyla özne-nesne ayrımına dayalı kapitalist modernitenin mut-lak değer taşımadığı ve aşılması gerektiği ortaya çıkmıştı. Kapitalizmin aşılma-sı gereğini K. Marks’ın kapitalizme ilişkin yorumundan çok A. Einstein’ın hakikat yorumu ortaya koymuştur. K. Marks ve F. Engels’in materyalist doğa, toplum ve tarih felsefesi özne-nesne ayrımını aşamadığı için özgür insanın gerçekleşmesini mümkün kılamamıştır. Daha doğrusu, bu yöndeki çabaları yeterli olmamıştır. Çevrenin yıkılışı ve toplumun çöküşü özne-nesne kavramı-nın kapitalizmde kazandığı anlam ve uygulama gücüyle bağlantılıdır. Çevresiz ve toplum olmaksızın yaşam mümkün olmadığına göre, eğer insan yaşamının sürdürülmesinde ısrarlıysak, kapitalizmin aşılması kaçınılmazdır. Özne-nesne ayrımını mutlaklaştırmayan görelilik felsefesi bu aşılma imkânını verir.

PKK’nin inşasına giderken Marksizm’in bilimsel sosyalizm çizgisine sadık kalmaya büyük özen gösterdim, gösterdik. Reel sosyalizm olmasaydı belki de PKK türü bir örgüt oluşmayacaktı. Fakat bu gerçeklik PKK’nin doğuş döne-minde tam bir reel sosyalist oluşum olduğunu göstermez. Ondan büyük oranda etkilense de, PKK’nin tüm gerçeği reel sosyalizmle izah edilemez. Bu-rada daha doğru bir yoruma varmak için görelilik ve farklılık kavramına baş-vurmak gerekir. Halen hatırlıyorum; reel sosyalizmdeki özne-nesne ayrımından ötürü PKK’nin inşası için maddi zemin arıyor, materyalist yorum yapmaya çalışıyordum. Bu arayış olmazsa olmaz türünden bir ilke değerindeydi. Kürt-lerde, Kürdistan’da işçi sınıfına benzer olgular vardı. Burjuvalaşma hissedili-yordu. Reel boyut için bu olgular yeterli görülüyordu. Ama tam emin oldu-ğumuzu söylemek doğru olmaz. İlke gereği bir kabullenişti bu. Böyle olunca da kendimi, kendimizi tümüyle dogmatik tarzda yaşamın doğal akışına ka-patmamış oluyorduk. Bu yanımız giderek açılım gösterecek, farkımızı oluştu-racaktı.

İlkelerin dogmatizme götürme tehlikesi her zaman vardır. Dogmatizm biz-de de uzun süre etkili olmuştu, etkisi hâlâ küçümsenemez. Fakat sınırlı da olsa göreceliğe açık olmamız, dogmatizmin tehlikelerine karşı en önemli sa-vunma silahımız olacaktı. Görecelik felsefesini özne-nesne ayrımındaki hakikat payından tümüyle mahrum etmeden ve karşıt temelde bir mutlaklığa dönüş-türülmesine fırsat tanımadan kullanırsak hakikatin azami yorumuna gidebilir, her kritik koşulda ona başvurarak başarıyla çıkış yapmaya ve özgür insan olmaya imkân sağlayabiliriz. Eğer bugün geriye dönüp PKK’yi yeniden yorum-lamaya çalışıyorsak, bunu özne-nesne ayrımını mutlaklaştırmayan, kendisini de mutlaklaştırmamaya özen gösteren felsefi dönüşüme borçluyuz. Özne-nesne ayrımını aşan felsefi dönüşümü küçümsememek gerekir. Postmodernist sav-rulmalara düşmeden, Marksist yorumları da dahil, kapitalist modernitenin temelindeki felsefenin bütün versiyonlarını aşmak en büyük düşünce devrimi-ni inşa etmek anlamına gelir. Şüphesiz henüz bu düşünce devriminin başlan-gıcındayız. Yine de bu devrimin pratik sonuçları küçümsenemez. Bu çerçevede PKK’yi yeniden yorumlamak, 1970’lerin başlarında hangi dünya koşullarına ve maddi kültür öğelerine dayandığını, yine aynı dönemdeki hangi temel bilinç, örgüt ve eylem formlarını ve manevi kültürü esas aldığını belirlemek, PKK Hareketi’ni doğru tanımlamak kadar günümüzdeki rolünü de daha çok aydın-latacaktır.

1-    1970’ler Dünyasının Koşullarını Doğru Tanımlamak

Hiçbir düşünce hareketi insanın içinde yaşadığı maddi formlardan bağım-sız olarak gelişemez. Önemli olan düşüncenin hangi maddi formları yansıttı-ğıdır. Toplumsal gerçeklik söz konusu olduğunda, maddi formların kendileri de düşünce formlarının inşa edilmiş, kurumlaşmış halidir diyebiliriz. Toplum-sal formlar dil dahil, düşünce ve zihniyet oranları yüksek esnek doğalar olarak değerlendirilmelidir. Esnek doğalar düşünce enerjisinin sıkça dönüşüp form kazanmasıyla oluşurlar.

1970’ler dünyasının hegemonik sistemi kapitalist modernitedir. Batı Avru-pa merkezli bu sistemin yükselişi ve hegemonik karakter kazanması son beş yüz yılın eseridir. Aynı sistem 16. yüzyıldan 18. yüzyılın sonlarına kadar ticari kapitalizm, 18. yüzyılın sonlarından 1970’lere kadar endüstriyel kapitalizm, 1970’lerden sonra da finans kapital hegemonyasıyla kendini küreselleştirerek sürdürür. Dönemler arasındaki fark sermayenin niteliksel dönüşümüyle ilgili-dir; daha doğrusu sağladığı kâr miktarıyla bağlantılıdır. Ticari kapitalizm ma-nifaktür sanayisinde yaşanan dönüşüm ve finans sistemlerinin geliştirilmesiyle kendini karakterize eder. Uzun mesafe ticareti kârı azamileştirmektedir. Bu nedenle denizaşırı ve kıtalararası ticaret geliştirilmektedir. Sanayi kapitalizmi üretimin fabrikalaştırılmasıyla azami kârı gerçekleştirmektedir. Hem ticari hem de sınaî kapitalizmde finans araçları (para, senet vs.) esas olarak değişimi ve üretimi hızlandırmada rol oynamaktadır. Kendi başlarına azami kâr oranla-rına erişme durumunu henüz kazanmamışlardır. Böylesi bir olanak 1970’ler dünyasında para sisteminin değiştirilmesiyle, yani Dolar’ın altın karşılığında basımından vazgeçilmesiyle elde edilmiştir. Bu açıdan 1970’ler dünyası para-dan para kazanmanın azami kâr oranına erişimini ifade eder. İnsanlık tarihin-de ilktir. İlk iki dönemde hem fikir hem de mal üretiminde yaratıcılık vardır. Fikrî oluşumlarda ve mal üretiminde kapitalizmin diğer sömürü sistemlerine oranla belirgin bir üstünlüğü bulunmaktadır. Aynı oranda toplum üzerindeki hâkimiyetinde de üstünlüğünü katmerleştirmektedir. Endüstriyalizm ve ulus-devlet iktidarı kapitalizmin hegemonik zaferi anlamına gelmektedir. Azami kâr ancak endüstriyalizm ve ulus-devletçilik toplumda egemen olduğunda gerçek-leşmektedir.

Finans kapital döneminde artık fikrî yaratıcılığa ve üretim ahlâkına gerek kalmamıştır. Paranın egemenliği veya tanrılaştırılması (Ulus-devlet sanayi kapitalizminin tanrısı iken para finans kapitalizminin tanrısıdır) finans kapita-lizmine özgüdür. Para finans kapital çağında sadece değişim, birikim ve üre-timi hızlandırma aracı değildir, bizzat toplumla ilgili her şeye (Buna ulus-devlet de dahildir) hükmeden araç veya öznedir. Bu özelliğini nasıl kazandığını açığa çıkarmak, uygarlık tarihinin kapsamlı biçimde çözümlenmesini gerektirir. Fakat özce kavramak istersek, pazar ve iktidar olgusunun azami yoğun-laşması olarak tanımlayabiliriz. Tanımı gereği hem ekonomik pazarı hem de ulus-devlet iktidarını kendine bağlayacak kadar üstünlük kazanmasını ifade etmektedir. Geriye para araçları üzerinde oynamak kalıyor ki, borsa, döviz ve faiz olguları bunun için yeterli imkânı sunmaktadır. Para sahipleri hiç çalış-madan, yeni yaratıcı fikir ve üretim yöntemlerine başvurmadan, bu araçlarla azami kârı ilk iki döneminkiyle karşılaştırılamayacak denli büyütmektedir.

Azami kârın bu gerçekliği toplumun çöküşüyle eşanlamlıdır. Toplum tarih boyunca çok sıkı ahlaki ve politik normlarla varlığını geliştirip sürdürmüştür. Uygarlık tarihinden önce insanlık zaten kâr olayını tanımamaktadır. Üretim ve fikir hem kâr olgusuna imkân vermemekte, hem de üretim fazlası ortaya çıktığında ‘armağan ekonomisi’yle dağıtmaktadır. Kârı ve sermaye birikimini en büyük günah saymaktadır. Uygarlık tarihi boyunca toplumun marjinal yapılarında, gizli dehlizlerinde üreme imkânı bulduğunda ise kendisine çok sınırlı yaşam şansı verilmekte, sıkça müsadere edilmektedir. Özellikle dinler sermaye birikimini andıran murabaha sistemini en büyük günah saymışlar, tanrıya şirk koşmakla bir tutmuşlar ve yasaklamışlardır. Bu yaklaşımın altın-daki temel etken sermaye birikiminin anti-toplumsallığı ve toplumsal çökün-tüyle ilişkisinin erkenden fark edilmesidir. Uygar toplumun iktidar sahipleri ile ekonomiyi yönlendirenlerin kâra yönelik bu yaklaşımları, hükümranlıklarının ve sömürüleri altındaki toplumsal varlığın sürdürülmesi ve çökmemesi içindir. Bu güçler kâr ve sermayenin yol açacağı tehlikenin farkındadırlar.

Kapitalizmin ilk iki çağında finans sisteminin öne çıkıp başat rol oynama-sına ağırlık verilmemesi ve buna ilgi gösterilmemesi de geleneksel yaklaşımın etkisinin halen güçlü olmasıyla bağlantılıdır. Zaten özünde kriz yaratan bir sistem olan kapitalizm binlerce yıl zincire vurulmuş bir canavar olup, Batı Avrupa’da kilisenin ve iktidarın ağır bunalım geçirmesinden yararlanarak kafesini parçalamış ve toplum üzerinde yeni tanrısallık olarak hüküm sürmeye başlamıştır. Kapitalizmin normal bir toplumsal düzen olmadığını, olamayaca-ğını iyi bilmek gerekir. Kapitalizm tüm felsefi akımları ve sosyal bilimleri (Bu-na kısmen bilimsel sosyalizm de dahildir) meşru bir sistem olduğuna toplumu ikna etmek için imdadına ve yanına çağırmıştır. Özellikle ekonomi-politik kapitalizmin meşrulaştırıcı kutsal kitabıdır. Öyle yorumlamak gerekir. İnsanlık tarihinde, toplumsal gerçeklikte böyle algılanan bir hâkimiyet ve sömürü sis-temi olarak finans çağıyla birlikte tümüyle kontrolden çıkmakta, toplumla ve hatta çevresiyle ilgili her şeyi kontrolü altına almaktadır. 1970’lerdeki büyük karşıdevrimi böyle tanımlamak hayati önem taşımaktadır.

Henüz taze olan hatıralarımızdan bilmekteyiz ki, 1970’lerin karşıdevrimi 1968’lerde zirve yapan anti-modernist kültür devrimine karşı geliştirildi. 1970’lerde finans kapitalin egemenlik çağına geçiş, taktığı masum ekonomik dönüşüm maskesiyle izah edilemez. Finans kapitalin egemenliği iki Dünya Savaşı, tarihin en kanlı yüzyılı olan 20. yüzyılın savaşları, daha da ötesinde son beş yüz yılın sınıfsal egemenlik ve sömürgecilik savaşlarının mirası ve topluma karşı tepeden tırnağa savaş demek olan ulus-devlet iktidarı üzerinde yükselmektedir. Sadece azami kâra bakan, ekonomiyi ekonomi olmaktan çıkaran, bir yandan tüketim çılgınlığını körüklerken, diğer yandan açlık ve işsizlik ordula-rını dağ gibi büyüten bir sisteme veya kaotik düzene dayanmaktadır. Medya hegemonyasıyla insan zihni ve ahlâkının yirmi dört saat bombardımana tabi tutulduğu bir karşı zihniyet ve ahlâksızlaştırma savaşına, insanlık adına son beş yüz yıla devredilmiş ve miras bırakılmış ne varsa ve devrimlerle (özellikle büyük Fransız ve Rus Devrimleri ile) ne kazanılmışsa hepsiyle savaşmaya dayanmaktadır. 1970-1990 döneminin Ronald Reagan, Margaret Thatcher ve Mihail Gorbaçov neo-konformizminin Fransa ve Rusya’nın iki yüz yıllık büyük devrim miraslarının tasfiyesini ifade ettiğini biliyoruz. Finans kapitalin hege-monik güç haline gelmesinin dönem olarak neo-konformizmle çakışması tesa-düf değildir.

1970’ler Türkiye’si yavaş yavaş dünya çapında yaşanan devrim ve karşıdev-rimin etkisi altına giren bir Türkiye’ydi. Nitekim 1968 Gençlik Devrimi ve 1980’deki ekonomik ve askeri karşıdevrimler (24 Ocak Ekonomik Kararları ve 12 Eylül askeri operasyonları) sonucunda, kalın duvarlar örerek korumaya çalıştığı bu dünyaya dahil olmaktan kendini kurtaramadı. Dünya çapında yaşanan kapitalist sistem bunalımı Türkiye’de kendisini Beyaz Türk faşizminin bunalımı olarak yansıttı. Kapitalist modernitenin bunalımı Türk ulus-devletinin bunalımı demekti.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri, sivil faşist unsurların bastı-ramadığı devrimci hareketlerin ancak askeri darbeyle durdurulabildiğini göste-rir. Sistemin bu en muhkem kalesi sürekli karşıdevrimci sivil faşist hareketler-le takviye edilen askeri darbelerle korunabilmektedir. 1925’ten beri başta Kürt kimliği olmak üzere faşist moderniteyi tehdit eden tüm kültürel varlıklara ve demokratik kıpırdanışlara karşı savaş halinde olan Beyaz Türk komplocu sis-temi açığa çıkıp teşhir oldukça daha da çılgınlaşıyordu. NATO Gladio’sunun en güçlü operasyonel birimlerine sahipti. Tüm siyasi yapılanmaları avucunun içine almıştı. Sınırlı ölçüde bir kontrolden çıkış ya sivil faşist odaklarla bastırı-lıyor, ya da bu güçler yetmeyince tüm ordu harekete geçiriliyordu. Proto Siyonist bir sistem olarak rol icra ettiği için küresel hegemonik güçlerce des-tekleniyordu. Halkını bu denli kontrole alan başka bir örnek yoktur. Dolayısıy-la Beyaz Türk modernitesinin bunalıma girmesi küresel sistemi yakından ilgilendiriyordu. 12 Eylül faşist darbesiyle bunalımdan çıkılmak istendi. Eko-nomik alanda dışa açılma ve küresel finans sistemi ile bütünleşme, ideolojik alanda laik milliyetçilikle birlikte Türk-İslâm milliyetçiliğine yönelme ve laikçi ulus-devleti Türk-İslâm ulus-devletiyle takviye etme temel çıkış politikaları oldu. 12 Eylül darbesi NATO Gladio’sunun en kapsamlı eylemiydi. Tüm Orta-doğu halklarının devrimci-demokratik eylemlerini kalıcı bir biçimde bastır-makla görevliydi. Günümüze kadar bu rolünü sistemin tüm sivil faşist odakla-rı ve yarı-militer unsurlarıyla birlikte yürütmeye çalışmaktadır. İktidar ve muhalefetiyle tüm siyasal partiler aynı çarkın birer dişlisi olarak en önemli rolü oynamaktadır.

2-    Reel Sosyalizmin Bunalımı ve Devrimci Çıkış


Sistemin maddi kültür alanında yaşadığı bunalım ideolojik alana da yansı-mazlık edemezdi. 1968 Devrimi esas olarak manevi kültür alanında ideolojik devrim olarak patlak verdi. Modern kültüre, onun tüm sağ ve sol liberal tü-revlerine başkaldırıyordu. Bu anlamıyla önemli bir devrimdi. En az Fransız ve Rus Politik Devrimleri kadar rol oynayan ideolojik bir devrimdi. Modernitenin ideolojik hegemonyası inşa edildiğinden beri ilk defa kırılmaya uğramıştı. Yüzlerce yıldan beri homojen toplum adına tutsak alınan, asimile edilen, hatta soykırıma uğratılan birçok kültürel, cinsel, etnik, dinsel ve yerel toplumsal unsur kimlik savaşına kalkıştı. Ayrıca gençliğin bu savaşıma önderlik etmesi anlamlıydı. Çünkü gençlik modernitenin en az etkilediği kesimdi. İdeolojik devrim yalnızca kapitalist liberalizme karşı yürütülmüyordu, liberal ulus-devlet kadar reel sosyalist ulus-devletle de köprüler atılmıştı. Endüstriyalizme ideolojik olarak karşı çıkış ilk defa güçlü teorik anlatımlarla ifade ediliyordu. Feminizm en az sınıf teorileri kadar önemli teorik argümanlara kavuşmuştu. Geleneksel kültürel kimlikler modern kimlikler kadar değerli ve vazgeçilmez olduklarını kanıtlamışlardı. Modern ulusçuluk teorisinin hâkim etnisitenin meşruiyet argümanından başka bir şey olmadığı anlaşılmıştı. Dönemin en gözde devrimci ideolojilerinden olan modern ulusal kurtuluşçu düşünce ve pratiğin söylendiği kadar anti-kapitalist ve kurtuluşçu olmadığı açığa çıkıyor-du. Reel sosyalizmin kapitalist moderniteyi aşan değil güçlendiren bir sisteme dönüştüğü de iyice tartışılıyordu. Sosyal demokrasinin demokratlığı çoktan kapitalizmin ayıplarını örten asma yaprağı rolüne indirgenmişti.

Sistemin ideolojik bunalımı Türkiye’de de en güçlü yankılardan birisine yol açtı. Beyaz Türk faşizminin yapısal bunalımı ideolojik alana yansımış, devrimci ideolojinin darbeleri altında teşhir ve tecrit olma sürecine girmişti. Laik milli-yetçiliğin modernist cilası tutmamıştı. Geleneksel din ideolojisi kadar devrimci modern ideolojiler de güçlü yankılar buluyordu. 1970’lerin devrimci hareketle-ri esas olarak ideolojik hareketlerdi. Politik özellikleri geliştirilememişti. Önem-leri sistemi teşhir etmelerinden ileri geliyordu. Toplumsal gerçekler ilk defa dile getiriliyordu. Çoktan mezara gömüldüğü sanılan gerçeklikler ideolojik mücadeleyle birer birer diriliyorlardı. İslâmcı ideolojileri sosyalist ideolojiler takip etti. Her ikisinin akabinde Kürt olgusunu dile getiren ideolojik formlar yavaş yavaş kendini gösterdi. Tepki olarak ırkçı milliyetçilik şahlandırıldı. 1970’ler Türkiye’sinde tarihinin gerçek anlamıyla en büyük ideolojik savaşları-na tanık olundu. Irkçı milliyetçilik Hitler Almanya’sı türünden daha çok güç-lendirilmiş bir ulus-devletçilik peşinde koşarken, İslâmcı ideolojiler laik ulusçu devlete kaptırdıkları geleneksel rollerini yeniden oynamak ve devlette yer kapmak istiyorlardı. Sol ideolojiler derin kavramsal bunalımlar içinde soyut toplumculukla uğraşıyorlardı. Toplumculukla ulus-devletçiliği birbirine karış-tırmışlardı. Son derece köklü ideaları olması gereken demokratik deneyimler sınırlı kalıyordu. Demokratik halk eyleminden çok dar grup eylemlerine çakıl-mışlardı. Ama hepsi genelde toplumsal hakikatleri açıklama rolünü oynuyor-lardı.
1970’ler dünyası ve Türkiye’sinde modern yapılardaki (kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizm) bunalımla ideolojik mücadelenin ortaya çıkardığı hakikatlerin PKK’nin oluşumunda önemli payı vardır. Birçok eksiklik ve yanlış-lık taşısalar da, mücadele şehitlerinin oluşumdaki payı belirleyici olmuştur.

3-    PKK ve Ulus-Devletçi İdeoloji


PKK’nin oluşumundaki temel sorun ulus-devletçi ideoloji konusunda muğ-lâk kalmasıdır. Özellikle J. Stalin’in ulusal sorun konusundaki tezleri bu konu-da etkileyici olmuştur. Stalin ulusal sorunu temelde devlet kurma sorunu olarak ele alır. Bu yaklaşımı bütün sosyalist sistemi ve ulusal kurtuluş hareket-lerini etkilemiştir. Lenin’in de kabul ettiği bu hakkın ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak devlet kurmaya indirgenmesi, tüm komünist ve sosyalist partilerin ideolojik muğlaklığa düşmelerinin temel nedeni olmuştur. PKK’nin çıkışındaki temel ideası olan Kürt sorununu çözmede esas aldığı model, Sta-lin’in ortaya koyduğu ve Lenin’in de onayladığı devlet kurma modeliydi. O dönemde (1950-1970’ler) zirve yapan ulusal kurtuluş hareketlerinin çoğunun ayrı devletle sonuçlanması bu modeli neredeyse biricik kılıyordu. Ayrı devlet sosyalist amentünün kutsal ilkesi haline gelmişti. Sosyalist olmak ezilen ve sömürge uluslar ve halkların devlet kurma hakkından yana olmakla eşanlam-lıydı. Aksini düşünmek sosyalist olmaktan çıkmak demekti. Aslında ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi ilkin ABD Başkanı Wilson’un Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya attığı ve ABD’nin hegemonik çıkışıyla yakından bağ-lantılı olan bir ilkeydi. Lenin, Wilson’dan geri kalmamak ve ezilen uluslarla sömürge halkların desteğini Sovyetler Birliği’nden yana çekmek için aynı ilkeyi daha da radikalleştirerek bağımsız devlet kurmaya indirgemişti. İki sistem arasında bu yönde bir yarış başlamıştı. Bunun en bariz örneği Anadolu’da yeni başlayan ulusal direnişin her iki güç tarafından desteklenmeye çalışılma-sıydı. Daha sonra bu yaklaşım iki sistem arasında tırmandırılarak devam etti.

Bilimsel sosyalizmin kurucuları olan K. Marks ve F. Engels’te bu konuda açık bir tutum yoktu. Fakat Hegel felsefesindeki temel devlet modeli olarak teorileştirilen ulus-devlete bir itiraz ve eleştiride bulunmamışlardı. Onlar da ulus-devlet modelini çağın, modernitenin doğal ve olması gereken yeni devlet biçimi olarak onaylamak durumundaydılar. Örneğin yaşadıkları dönemin te-mel ulusal sorunlarından biri olan Almanya’nın birlik sorununun merkezî olarak güçlendirilmiş ve dağınık federe birimlerden kurtulmuş bir ulus-devletle çözümünden yana tavır takınmışlardı. Bu çözümü özellikle anarşistle-re karşı savunuyorlardı. Tarih bu konuda anarşistlerin haklı olduğunu kanıt-lamıştır. Özellikle Bakunin ve Kropotkin’in görüşleri hem haklılığını hem de geçerliliğini korumaktadır. Bilimsel sosyalizmin ve reel sosyalist uygulamanın sonunu getiren, daha doğrusu içten çözülmesinin temel nedenlerinden başta geleni, aşırı merkezîleştirilmiş bürokrasiye dayanan güçlü ulus-devlet modeli-dir. Genelde proletarya diktatörlüğü olarak devlet, özelde onun en merkezî ve toplumun kılcal damarlarına kadar yansıtılmış biçimi olan ulus-devlet içten çöküşün ve çözülmenin temel nedenidir. Diğer nedenler tali rol oynar. Reel  sosyalizmin yüz elli yılı aşan tarihinin büyük fedakârlıklar pahasına kazanılmış değerlerini çürümeye ve kendi kendine çözülmeye terk etmesinin nedeni, bilimsel sosyalizmin devlet ve demokrasi konusunda kendi öz teorisinden yoksun bulunmasıdır.

Marks ve Engels 1870’lerin başında inşa edilen Alman ulus-devletini yücelt-tiklerinde ve örnek olarak sunduklarında, kendi elleri ve beyinleriyle insanlığın en iddialı ütopyalarından biri haline getirdikleri bilimsel sosyalizme en temel yanlışı yaptırmışlardı. Anarşistlerin, özellikle Bakunin ve Kropotkin’in kendile-rine yönelik tarihsel eleştirilerini dikkate alsalardı, bilimsel sosyalizmin kaderi kesinlikle daha değişik ve başarılı olur; sosyalizmin özgürlükçü, demokratik ve eşitlikçi değerleri kapitalist modernite karşısında başarılı ve kalıcı bir alternatif sistem haline gelirdi. Bir bütün olarak kapitalist modernite unsurları karşısın-da demokratik modernitenin unsurlarının inşasında büyük gelişim sağlardı. K. Marks ve F. Engels’in yaşamlarının son dönemlerinde bu temel eksikliğin farkına varır gibi olduklarını, özellikle ilkel komünal toplumdan çok şey öğ-rendiklerini, kapitalist aşamanın zorunlu olmadığını fark ettiklerini ve eski topluma dayalı sosyalizm biçimlerini denenmeye değer bulduklarını biliyoruz. Marks, Kapital’i devlet tahlili ile tamamlamak istemişti. Ömrünün buna yet-mediği bilinmektedir. Engels ‘Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni’ adlı ünlü yapıtında bilimsel sosyalizme derinlik ve tarihsel boyut kazandırmıştı. Bilimsel sosyalizmde revizyonu kendilerinin değil Bernstein’ın yapması bilimsel sosyalist teori için büyük talihsizlik olmuştur. Daha sonraları derinleştirilen doğrular değil yanlışlar olmuştur. Özellikle Bernstein’ın demokrasi, Lenin ve Stalin’in devlet ve ulusal sorun konusundaki burjuva liberal yaklaşımları bilim-sel sosyalizm tarihindeki en büyük sapma ve yanlışlıkları teşkil etmiştir. Sade-ce sapmaya düşülmemiş ve yanlışlıklar yapılmamış, temel doğruların yerine reel sosyalizm olarak inşa edilmişlerdir.

V. İ. Lenin’in Bernstein’a yönelik eleştirilerinde doğrular vardı. Bernstein’ın sosyal demokrasi hareketini (O dönemde sosyalist partilere bu ad veriliyordu) burjuva liberalizminin kuyrukçusu ve sol uzantısı haline getirdiği biçimindeki eleştirileri doğruydu. Zaten daha sonraki gelişmeler bu görüşünü doğrulamış-tır. Bernsteincı revizyonizm bir sağ sapmaydı ve bilimsel sosyalizme vurulan ilk ciddi darbeydi. Fakat bu darbenin çok etkili olmasının altında bilimsel sosyalizmin çok önemli bir eksikliği ve yanlışlığı yatmaktaydı. O da toplumsal demokrasinin olmayışı ve yerine ulus-devlet inşacılığının konulmasıydı. Berns-tein’ı etkili kılan bu temel eksiklik ve yanlışlıktı. Bernstein sosyal demokrasiyi diktatörlük ve devlet kuramından uzaklaştırarak ve Alman ulus-devletini sos-yal devlet doğrultusunda esneterek, diktatörlük konusundaki yanlışlığı aşmak ve demokrasi eksikliğini gidermek istiyordu. Her iki yaklaşımı da oportünist-çeydi. Ama Lenin’in getirdiği doğru eleştiriler alternatif doğrulardan yoksun-du. Lenin’in burjuva demokrasisi ve sol uzantısı olan Bernsteincı sosyal de-mokrasi yerine önerdiği şey proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devlettir. Bu konuda Lenin büyük bir çıkmazdadır ve hayatı boyunca bu çıkmazı aşama-mıştır. Proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devlet konuları Lenin’i çok uğraştırmıştır. Bu konularda büyük çabalar harcamış ama bir türlü doğru çözüme varamamıştır. K. Marks’ın Paris Komünü (1871) dolayısıyla ancak birkaç kez kavram olarak dile getirdiği proletarya diktatörlüğü, teorik açıdan incelenmiş bir konu değildi. Burjuvaziden esinlenerek, ‚Onların diktatörlüğü varsa neden proletaryanın da diktatörlüğü olmasın?‛ denilerek kaba bir analoji yapılmıştı.

Lenin Sovyet deneyiminden sonra 1920’lerin başında sosyalist devlet teori-siyle uğraşmıştır. Ömrünün buna vefa etmediği bilinmektedir. Bu dönemde Kropotkin’in bizzat Lenin’e Sovyetler’in demokratik model olarak kurumlaştı-rılmasını ve kalıcı kılınmasını önerdiği bilinmektedir. Lenin bu öneriye pek kulak asmamış, özellikle Kropotkin’in anarşist kişiliğinden ötürü kuşkulu yak-laşmış ve sıcak bakmamıştır. Daha sonrası bilinmektedir. Stalin’in elindeki proletarya diktatörlüğü denilen ucube bütün devrimci demokratik ve sosyalist eğilimleri yutmuş ve en son Stalin’in kendisi de bu makinenin komplosu te-melinde yutulmuştur. Lenin’in sosyalizme giden yolun en geniş demokrasiden geçtiğine dair söylemi vardır. Fakat bu söylemin üzerinden üstünkörü geçil-miş, teori ve pratiği yapılmamıştır. Proletaryanın diktatörlüksüz ve devletsiz yaşayamayacağına kendilerini o denli inandırmışlardır ki, proleter demokrasi kavramını bile diktatörlük ve devlet biçimi olarak tanımlamaktan geri durma-mışlardır. Demokrasiyi bir diktatörlük ve devlet biçimi saymışlardır. Kategorik yanlışlık buradadır. Tarihten de biliyoruz ki, demokrasi ne bir diktatörlüktür ne de devlet biçimidir. Tersine, hem diktatörlük hem de devlet karşıtı veya alternatifi olan bir toplumsal yönetim biçimidir. Demokratik toplum devletin veya diktatörlüğün olmadığı, en azından toplumla uzlaşı halinde olduğu yöne-tim sisteminin adıdır. K. Marks’tan Lenin’e kadar bilimsel sosyalistlerin gelişti-remedikleri, yerine proletarya diktatörlüğünü ve sosyalist devleti ikame ettik-leri şey demokratik toplum veya aynı anlamda sosyal demokrasi sistemidir. Bernsteincı revizyonizme fırsat sunan bu yöndeki büyük yanlışlık (proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devlet), demokratik toplum veya sosyal demokratik sistemin eksikliğidir.

Savunmamın daha önceki ciltlerinde çözümlemeye çalıştığım bu konudaki düşüncemi özet halinde tekrarlamakla yetineceğim. Demokratik toplum devlet ve diktatörlük olmayan, olmaması gereken bir toplumsal yönetim biçimidir. Tüm tarihsel örnekler (başta Atina demokrasisi), eğer demokrasiden bahsedi-lecekse bunun ya devletsiz bir yönetim biçimi olarak vücut bulduğunu ya da tarihsel olarak bunun koşulları oluşmamışsa, devletle ilkeli uzlaşı temelinde yönetimi paylaşarak gerçekleştirildiğini kanıtlamaktadır. Proletarya diktatörlü-ğü ve ‘sosyalist devlet’ kavram olarak da yanlıştır. Ontolojik olarak diktatörlük sadece ve sadece güç ve sömürü tekelini ellerinde bulunduran sınıf ve elit tabakalara özgü bir olgudur. Kan, acı ve sömürü ile yoğrulmuş bir olgu ve onun kavramsallaştırılmasıdır. Emekçiler, ezilenler ve sömürülenlerin böylesi bir araçla hem zihnen teorik olarak, hem de pratikte araçsal olarak ilişkisi olamaz. Olabilir denilirse, Sovyet deneyimi ve benzeri deneyimlerin neyle sonuçlandığını kanıt olarak gösterip yanlışlığını ortaya koymak, ondan (reel sosyalizmden) önceki dönemlere göre daha kolay ve çarpıcıdır.

Aynı hususlar ‘sosyalist devlet’ için de belirtilebilir. Siyasi zafer kazansalar bile emekçiler, ezilenler ve sömürülenlerin bu zaferin ardından kurulması gereken bir sosyal devletleri olamaz; tersine geliştirecekleri sosyal demokrasi-leri veya demokratik toplumları olur. Adı ve içeriği ne olursa olsun, tümüyle işlevsiz olmasa ve toplumsal yönetimle ilgili önemli işlevleri olsa bile, devlet son tahlilde güç ve sömürü tekeli olarak eskiden beri toplumun üzerinde kurulu bir sistemdir. Ontolojik olarak varlığını bu gerçekliğe borçludur, onun kadim adıdır. Bundan ‘sosyalist devlet’i yumurtlatmak mümkün değildir. Nasıl inek yumurtlamayıp yavru doğurursa, devlet de ancak değişik biçimli yavru devletler doğurabilir. Aynı devlet yumurtlayıp sosyalist yavrular yapma yete-neğinde değildir. Benzetme belki kabadır ama gerçekliğinden asla kuşku du-yulmamalıdır.

Anarşistlere ilişkin şu hususu belirtmeden geçemeyeceğim. Anarşistlerin aşırı merkezileşmiş ulus-devlet ve diktatörlük uygulamalarına yönelik eleştiri-leri doğrudur. Tarih bu doğrultudaki eleştirilerini haklı çıkarmıştır. Ama onlar da alternatif olarak sundukları bireysel özgürlük ve yeniden ilkel topluluklara dönüşmüş toplum yaklaşımlarıyla, reel sosyalizmde yaşandığı gibi, son tahlilde burjuva liberalizminin sol uzantıları olmaktan öteye rol oynamadılar. Haklı eleştiri doğru uygulamayla veya doğru demokratik toplum teorisi ve pratik biçimlenişleriyle tamamlanmayınca, boşa çıkmaktan ve liberalizmin değişik bir versiyonu veya mezhebi haline gelmekten kurtulamaz. Burada tüm bu konu-larda belirleyici olan iyi niyetli eşitlik ve özgürlük istemleri değil, tarihsel ve toplumsal gerçekliğe ilişkin doğru teorik yaklaşımlar ve pratik gerçekleşmeler-dir.

PKK’nin ideolojik oluşum sürecinde yaşadığı muğlaklık bilimsel sosyalizmin genelde yaşadığı ve belirtmeye çalıştığımız eksiklikleri ve yanlışlıklarından kaynaklanıyordu. Ulus-devletçi ideoloji ile demokratik toplumcu ideoloji iç içe karışık ve eklektik olarak bir arada bulunuyordu. Örnek alınan tüm komünist partiler ve işçi partileri reel sosyalizmin yaşadığı eksiklikler ve yanlışlıklardan paylarını almışlardı. Kuruluş aşamasında devletçi ideoloji ile demokratik top-lumcu ideoloji arasında ayrım yapacak yetenek ve güçte değildik. Ders alına-cak doğru bir örnek olmadığı gibi, tarihsel tecrübeyi doğru yorumlayacak bilgi birikimine ve teorik kapasiteye de sahip değildik. ‘Sömürge Kürdistan’ kavra-mına dayalı eklektik ulusal kurtuluş teorisinin pratik gerekleri belliydi. Uzun vadeli ulusal kurtuluş savaşına dayalı ulusal bir devletti hedeflenen. Afrika’da neredeyse her gün tekrarlanan ulusal kurtuluş savaşları ve sonrasında ilan edilen bağımsız devletler, Kürt ulusal sorununun çözümünde de başka hiçbir teoriye ve pratiğe ihtiyaç duymaksızın içine girilecek yolu yeterince açıklıyor-du. Genel kurtuluş teorisine fazla dalmadan ulusal kurtuluş pratiklerini ince-lemek yeterli geliyordu. Ayrıca bahsettiğimiz büyük ustalardan (Lenin, Stalin) aldığımız icazet, gerekli olan tüm teorik gıdayı ve pratik kalıpları sunuyordu. Geriye kalan, bu ideolojik kapsamın gruplaşmasını hızla tamamlamak ve kitle-ye mal etmekti. Öyle de yapıldı.

1973-1976 dönemini dar grup dönemi olarak alırsak, 1976-1978 yılları kit-leselleşme dönemiydi. Her iki dönem de başarıyla atlatılmıştı. Sorun ondan sonra neyin nasıl yapılacağı sorunuydu. Gençlik grubundan ve kitlelere yayılı-mından sonra atılacak adım partileşme mi, askeri eylem örgütü mü sorusu-nun yanıtlanmasına bağlıydı. Bu teknik soruna partileşme biçiminde cevap vermeye çalıştık. Ne de olsa Vietnam Devrimi bu konuda oldukça başarılı geçen parlak bir örnek sunuyordu. Eylemler de olmuyor değildi. Türkiye So-lunun ordu ve cephe örgütlenmeleri gibi deneyimleri de vardı. Bir nevi ulusal kurtuluş birliğiyle eylemler genişletilebilirdi. Bunlar dönemin ruhuna uygun gelişmelerdi. Başarılı bir deneyimi Kürdistan somutunda geliştiriyorduk. Kar-şıdevrim cephesinden 12 Eylül askeri darbesinin ayak sesleri duyuluyordu. Maraş, Çorum ve Bahçelievler katliamları, çok sayıda devrimci genç ve aydının katledilmesi, yurtdışına açılmadan imha edilmekten kurtulma olasılığının bu-lunmadığını gösteriyordu. 12 Mart 1971 darbesi deneyimi yeterince öğreticiydi. Önder kadroların imha edilmesi örgütlerin belini kolay doğrultamayacaklarını göstermişti. 2 Temmuz 1979’da Suruç üzerinden Suriye’ye çıkışım uzun vadeli mücadele ruhuna da uygun düşüyordu. Uzun vadeli halk savaşı ve diplomatik destek için tam zamanında ve yerinde bir adım atılmıştı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde tüm sol gruplar stratejik darbe yerken, PKK yeni ve daha umutlu bir döneme başlangıç yapıyordu. Açık ki, bunlar başarılı taktik adımlardı.

1970-‘80 dönemini yeniden değerlendirdiğimizde, Kürt sorununun ilk defa dergi, gazete ve dernek konusu olmaktan çıkarılıp sınıf karakterli modern öncü bir parti örgütlenmesine ve bu örgütlenmeyle iç içe gelişen eylemli yapı-ya kavuşturulduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Burada önemli olan, partinin güçlü örgüt ve eylem kapasitesi değildi. Çünkü bu nitelikte başka Kürt parti-leri de söz konusuydu. KDP ve TKSP türünden partiler çoktan vardı. Yenilik örgütlenme ve eylemliliğin ilk defa iç içe gerçekleştirilmesinden ileri geliyordu. Kürdistan coğrafyası ve Kürt toplum gerçekliği açısından bu yeni bir isyan, hem de öncü partili, örgütlü bir isyan ve savaş anlamına geliyordu. Savaşın uzun vadeli, stratejik aşamalı karakteri en azından teoride kabul edilmişti. Dönemin hem uluslararası hem de ulusal gerçekliğine uygun başarılı stratejik ve taktik adımlar söz konusuydu. Fakat gerçeklik ve irade görünüşte kendini böyle yansıtsa da, büyük endişeler ve eksiklikler derinden hissediliyordu.

12 Eylül askeri darbesi olmuş ve devletin militarist yüzü bütün açıklığıyla sergilenmişti. Toplum gerçek hiyerarşik kocasına kavuşmuş gibi kendini rahat-lamış hissediyordu. Kürdistan’da yakın geçmişte sergilenenler belliydi. İnkâr ve imha uygulamaları bütün şiddetiyle devredeydi. NATO’nun onayından geçmiş militarist faşizmin denemeyeceği baskı, şiddet, işkence ve katliam türü kalma-yacaktı. Kürdistan ve Kürt gerçekliği söz konusu olduğunda, coğrafyadan ve tarihten silmeye kadar varan soykırımlar gündemdeydi. Ermeni, Rum, Süryani ve yakın dönem Kürt direnişlerinin başına gelenler hafızalarda tazeliğini koru-yordu. Derin endişelerin kaynağı bunlardı. Temel eksiklik ise, içte ve dışta sağlamca dayanılacak güçlerden yoksun olmaktı.

Kapitalizm ve sosyalizm kamplaşması fazla umut vermiyordu. Revizyoniz-min kokusu buram buram her tarafa sinmişti. Türk Solu iç ve dış nedenlerle tıkanmış ve stratejik darbe yemişti. Dolayısıyla PKK’nin önündeki yeni dönem meçhullerle doluydu.

4-    Bir Dönemin Ruh ve Bilinç Savaşını Doğru Yansıtmak

Kapitalist moderniteye karşı savunma yapıyorum. Bilimsel kalıplarla yoğ-rulduğum oranda savunmamın bilimsel ifadesini tercih ediyorum. Şimdiye kadar hep böyle yaptım. Ama ruhum habire hep bir şeylerin eksik kaldığını mırıldanıp duruyordu. Moderniteyi bilimsel izah etme türünün hep bir şey-lerden fedakârlık yapmak pahasına gerçekleştiğini de hissediyordum. Bunun yaşamın izahı için gerekli olan ama yetmeyen bir tür olduğundan emindim. Konu üzerinde yoğunlaştıkça, bu durum bana hep büyüleyiciliğini yitiren büyücülerle kutsallığını yitiren Sümer ve Mısır rahiplerinin tapınaklarına çeki-lip insan yaşamının kaderine ilişkin muskalar yazmalarını çağrıştırıyordu. Modernitenin gittikçe akademikleşen, uzmanlaşan ve simgeselleşen dili ilkça-ğın daha çok umut dağıtan büyücüleri ve rahiplerinin diline benzeşmeye baş-lıyordu. Hatta onlardan daha umutsuz, büyüleyiciliğini yitirmiş, ruhsuz ve hakikatsiz bir türevine dönüşmüştü. Son tahlilde sistemin kâr sızdıran çarkla-rının dönmesine hizmet etmekten başka bir anlam ifade etmiyordu. Bu konu-da Filozof Nietzsche’nin ‚Yaşamı sanat daha iyi ifade eder, hakikat sanatla daha iyi açıklanır‛ türünden değerlendirmeleri dikkat çekiciydi.

Beyaz Türk faşist modernite okullarının kıskacındaki günlerimi hâlâ iyi ha-tırlıyorum. İlkokula adım attığımda ne tür bir canavarla karşılaşacağımı hayal ettiğim günler hâlâ hafızamdaki yerini koruyor. Ne tuhaftır ki, karşılaştığım ilk canavarların, modern rahipler olan öğretmenlerin sevgili yavrusu olmuştum. Beni el üstünde tutmaya başlamışlardı. Ben de onlara yumurta ve yoğurt götürüyordum. İlk Türkçe heceler dudaklarımdan döküldüğünde, modern ruh ve bilince en başarılı adımı attığıma kendimi inandırmıştım. Ama orada hep gizlediğim bir yanım vardı. Korku içinde titreyen ruh halimi hep gizledim ve yansıtmamaya çalıştım. İkiyüzlü kişilik herhalde böyle oluşuyordu. Köyün ve ailenin kişiliğime ne vermiş olduğunu bilemiyordum, anlamıyordum da. Ol-dum olası ailenin ve köyün hayırlı bir evladı olamamıştım. Herkes yavaştan Ömer’in veya Üveyş’in (Adım daha çok Avdilê Uveyşê’ye çıkmıştı) çocuğunun, oğlunun umutsuz bir vakıa olduğunu alttan alta yayıyordu. Bu durumdan utanıyor, sıkılıyordum, ama kişisel tarzımdan ödün vermiyordum. Gittikçe yalnızlaştırılıyordum. Herkes çocuklarını benden özenle uzak tutuyordu. Be-nimle basit kır gezilerine katılmalarına bile içten rıza göstermiyorlardı. Ken-dimi kabul ettirmenin birkaç yolu vardı. Kuş avcılığı, yılan ve kertenkele öl-dürme gösterileri dikkatleri üzerime topluyordu. İlkokul sıralarında birkaç sure ezberlemem ve minberin önünde imamın etekleri dibinde namaza dur-mam dikkatleri daha çok üzerime çekiyordu. Nitekim İmam Müslim’in hak-kımdaki ilk yargısı duyulmaya başlandı: ‚Bu hızla gidersen uçarsın‛ türündeki bu yargı beni hayli kanatlandırmıştı.

Bu hızla ilkokulla aramızdaki bir saatlik yürüyüş mesafesinde öncülük etti-ğim öğrenci grubuna imamlık yaptığımı daha önce belirtmiştim. Fakat imam-lık çok erken bir dönemi ifade ediyordu ve öyle kaldı. Gözüm Türk moderni-tesine takılmıştı. Ondan kolay kolay kopamayacağımı anlamıştım. Kürtlük adına üzerimde ne kalmışsa modernite ile birleşme önünde engel teşkil edece-ğini de daha önce belirtmiştim. Kürdistan ve Kürtler adına ilk grup deneyimi-ne cesaret ettiğim 1973 yılı Newroz’una kadar modernite okullarında robottan farksız geçen yaşamımın neyi ifade ettiğini yorumlamaya çalıştığımda bunun kocaman bir hiçlik olduğunu belirtmeliyim. Türk modernitesi karşısında hiç-leştiriliyordum. Bu durum kompleksli bir kişiliğe yol açmakla kalmıyor; çok niteliksiz, yaşamla ilgisi olmayan, daha doğrusu başarılı olmak istediğinde robottan farksız tekerlemeler yapabilen bir kişilikten başka bir seçenek sun-muyordu. Benim bu yıllarımın belki de kayda değer en önemli yanı, bu kusur-suz ve dolayısıyla robotlaşmış başarılı kişiliği gerçekleştirmemdi. Gerçekten tanımlanması zor bir kişilikti bu. Filminin bile yapılabileceğini hiç sanmıyo-rum. Fakat yine de tekrarlamalıyım ki, o halimle bile tüm kadınlar ve erkekle-rin gözdesi, asker ve sivil öğretmenlerimin (ilkokuldan SBF son sınıfına kadar) en sevgili öğrencisiydim. Çözülmesi güç bir sorun olsa gerek.

Tüm bu süreçte kendime göre doğal önderlik havamdan hiç taviz verme-dim. Peki, tekrar ‘nasıl bir ruh halim vardı’ diye sorarsam, bu cevabı çok be-lirsiz bir soru olarak kalır. Aslında şu sorunun sorulması gerekir: Gerçekte bende doğal bir ruh kalmış mıydı? Daha doğrusu, karşımdaki modernite bana has bir ruhu bırakmış mıydı? Belki de buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç, modernite karşısında kendimi her saat imtihanda tutuyormuş gibi davranmamdı. Sınıflarını hep üstün başarıyla geçecektim, ama asla onun iste-diği gibi olmayacaktım. Peki, ne olacaktım? Muallâkta olan sorun da buydu. Muallâkta yani sanki havadaymış gibi beklemede olmanın ne denli zor oldu-ğunu bilmek gerekir. Böyle geçen bir yaşam desem, belki bu yaşamın bazı hususiyetlerini açıklamış olabilirim. Şüphesiz bu yaşamı öz kimliğine inkâr ve imha temelinde tek taraflı dayatılan modernite karşısında kendine göre eşine çok ender rastlanan bir direniş türü olarak yorumlamak da mümkündür. Bu noktada kendi durumumu sıkça kadın kimliğinin uygarlık tarihi boyunca içine düşürüldüğü durumla karşılaştırdığım olurdu. Kendi kısacık anti-modernist yaşamım ile karşılaştırdığım binlerce yıllık anti-uygarlıkçı kadın direnişi ara-sında benzerlik de kurardım. Böylelikle kadına yönelik cinsiyetçi yaklaşımdan gittikçe nefret ediyor, bu yaklaşımı çirkin ve iğrenç buluyordum. Karılık sana-tının çok düşürücü olduğunu erkenden fark etmiştim.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim çok önemli bir konu da Allah kav-ramı ile olan ilişkimdi. Lise son sınıfa kadar namaz kılacak ve oruç tutacak düzeyde bağlılık ritüellerini yerine getiriyordum. Ama varlığı konusunda beni neredeyse intiharın eşiğine getirecek kadar bir kuşkuya da kapılmıştım. Ken-dimce onu evrenden bir toz zerresinin içine kadar her yerde arıyordum. Bu arayış şüphelerimi derinleştirmekten öteye sonuç vermiyordu. Tam bu sırada solun diniyle, onun yeni peygamberi Marks’la tanışmaya başlayacaktım.

Solla tanışmamdan önce sağcı mıydım? Açık ki, sağ-sol ikilemi gerçeğimi, gerçeğimizi doğru ifade edecek bir ikilem değildir. Doğrusunun gelenek- mo-dernite, daha doğrusu toplumsal gerçeklik-modernite ikilemi olması gerekirdi. Allah kavramının yol açtığı sarsıntı, özünde geleneksel toplumun modern toplum karşısında geçirdiği sarsıntının kişiliğim üzerindeki yansımasıydı. Ge-leneksel toplumun hâkim kimlik sembolü olarak Allah modern toplumun laikçi tanrısı olan ulus-devlet karşısında tutunamıyordu. Bunu çok sonraları çözümleyecektim. 1970’li yıllara merdiven dayadığımda geçirdiğim büyük ruhsal sarsıntıyı böyle ifade ederken, bu sarsıntıdan çıkış için çareyi birbirle-riyle çatışma halindeki sağ veya sol oluşumlarda aramam tam da o anlarda devreye girdi. Namazında niyazında bir kişi olarak önce sağı yokladığımı hatır-lıyorum. Ankara’da Maltepe Camiinde namaz kıldığım günler 1969’lara kadar uzanır. İrşat ettiğim günler az değildi. Hatta izinsiz de olsa, ‘Büyük Üstat’ olarak anılan Necip Fazıl Kısakürek’in Türk Ocağı’ndaki konferansını bizzat dinleme şansına kavuştum. Çok heyecanlanmıştım. Büyük Doğu Dergisini hayal meyal hatırlıyorum. Açık ki sarsıntı geçiren Tanrı mefkûreme güç veren bir sesti. Komünizmle Mücadele Derneği’nde Süleyman Demirel ve Refik Kor-kut’la da karşılaşmıştım. Sonra nasıl olduysa yastığımın dibinde ‘Sosyalizmin Alfabesi’ adlı kitabı buldum. Kendiliğinden okumaya başladım. Daha bitirme-den şöyle hislerimin uyandığını hâlâ hatırlıyorum: ‚Muhammed kaybediyor, Marks kazanıyor.‛ Seçim açık seçik bilinçle değil hisle yapılıyordu.

Aynı dönemde yatılı okulumuzun (Tapu Kadastro Meslek Lisesi) önünde dönemin Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenazesi geçiyordu. Yine hiç kim-senin etkisi altında kalmadan, insiyaki olarak ürkek birkaç adım atıp cenaze törenine katıldım. Bu bilinçli ve inançlı bir katılım değildi; sağa yönelik heves gibi sola yönelik bir heves ve merak ortamında gerçekleşmişti. Açık ki, sağ-sol ayrımı yapacak bilinçte değildim. Bu konuda öyle güçlü arayışlarım da yoktu. Ruhsal buhran beni daha çok uğraştırıyordu. Din-felsefe ayrımında fena çar-pılmıştım. Bunun da temelinde geleneksel toplum-modern toplum ayrımının yattığını çok sonraları fark edecektim. Dinde yoğunlaşma ilkokul, ortaokul ve lise sıralarında hep var oldu. Seyit Kutub’un kitaplarıyla tanışma da gerçekleş-ti, ama etkisi bendeki bunalımı giderecek cinsten olmadı.
1970 yılı okulu bitirdiğim ve devlet memuru olarak Diyarbakır’a atandığım yıldı. Maaş ve rüşvetle tanışmam burada oldu. Aldığım ilk rüşvetle sarsıntı geçirdim. Kayapınar (Peyas) daha köy iken, çok da bilincinde olmadan köylü-ler lehine attığım imzayla sanırım dönemin parasıyla dört bin lirayı cebime indirdim. O gece sarsıntı geçirdim. Ahlaki ilkemin rüşvete itirazı vardı. Fakat çaresini hemen buldum. Bu parayı ileriki dönemin toplumsal amaçları için (Kürtlükle ilgili olarak) kullanma düşüncesi yaşadığım ahlaki sarsıntıyı aştıra-cağı gibi bana daha etik de geldi. Yücelmiş amaç dar amacı aşardı. Dolayısıyla kent ortamının da teşvik ettiği Kürtlük hakkındaki ilgim giderek arttı. İlk yatırımı Kürtlüğe yapmamın öyküsü böyleydi. Bu aynı zamanda kişiliğimi yansıtan bir olaydı. Çocukluğumun hatırladığım ilk günlerinden beri hastalık derecesinde bir toplumculuk aşkım vardı. Örneğin anam ve akrabalarımın beni kucağına almalarından hiç hoşlanmadığım halde, rakip ailelerin çocukla-rıyla dostluk ve arkadaşlık yapmak bana inanılmaz ölçüde çekici gelirdi. Büyük şehitlerimizden Hasan Bindal benim için böyle bir arkadaştı. Kızlar için de kural böyleydi. Ama kızlarla ilişki kurma olanağının sınırlı olduğunu fark et-miştim. Ancak yasakları sıkça deldiğimi hatırlıyorum.

1971 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırdığım yıldı. Hem Bakırköy gibi modern yaşamın güzide bir semtinde memurluk yapmak hem de İstanbul’la tanışmak etkili olacaktı. Dev-Genç ve DDKO’nun hareketli gün-leriydi. İkisine de ilgi duydum. DDKO’nun resmi üyesi de oldum. Bir seminere ilişkin hatıram o dönemdeki kimliğim hakkında ipucu verebilir. Tuhaf karşıla-nan bir davranışla, Hz. Muhammed’in de ‚Yarabbim, Kürtlere devlet olma imkânı verme! Kürtler devlet olurlarsa dünyayı dar ederler‛ dediğini söylemiş-tim. DDKO’lu gençler, üyeler yarı kuşkulu gözlerle bana bakıyorlardı. Dernek Doğu kültürü derneğiydi. ‚Kürtlerin devlet kurması da ne demek oluyor?‛, ‚Zamanı mı böyle sözler etmenin?‛, ‚Acaba provokatör olabilir mi?‛ türünden kuşkular ortamında günler süren çok uzun tartışmalarım oldu.

Bugünlerin önemli gördüğüm bir hatırası, dönemin DDKO Başkanı Meh-met Tüysüz ile aramda geçen bir diyaloga ilişkindir. DDKO tipi bir örgütlen-me ve savunduğu görüşler beni pek tatmin etmiyordu. Din-devlet meselesinde görüldüğü gibi hep tartışmaya yol açıyordum. Ama Kürt sorununda tam bir çırak rolünde olduğum için tartışmalarda öneri sunma gücüm gelişmemişti. Benden daha tecrübeli olan Başkanın dikkatini çekmiş olmalıyım ki, sıkça yanıma gelip ‚Öneri geliştir Apo, öneri!‛ demesi (unutamadığım ve gereklerini yapmaya çalıştığım söz) dikkat çekiciydi. O da zannımca KDP Başkanı Faik Bucak gibi akraba anlaşmazlığı süsü verilerek kontrgerilla tarafından öldürül-dü. Yine hâlâ hatırlarım: 12 Mart darbesi olduğunda, Musa Anter, küçük bir sempatizan grubunu oluşturan bizlere ‚Birbirlerine girdiler, biz işimize, birli-ğimize bakalım‛ demişti. Yaklaşımı belki milliyetçiydi ama anlamlıydı. Zaten 12 Mart fırtınası esmişti.

Son bir İstanbul hatıram İTܒnün Maçka’daki salonunda gerçekleşen bir toplantıyla ilgilidir. Her nasılsa toplantı salonundaydım. Salon oldukça kalaba-lıktı. Dev-Genç’in en kritik toplantılarından birisiydi. Birden salona Mahir Çayan, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga (Aktolga yanlış isim olabilir, doğrusu Sinan Kâzım Özüdoğru olabilir) girdiler. Önder Mahir’di. Mikrofona devrimci tarzda el koydu ve uzun bir konuşma yaptı. Konuşmasından hatırla-yabildiklerim şunlardır: ‚Revizyonizm ciddi bir tehlikedir, Marksizm’i sarmış-tır; her meselede olduğu gibi Kürt meselesinde de (İlk defa meseleye ad ko-nulduğunu duyuyorum) oportünistçe davranmaktadır. Kürt meselesi ulusların kendi kaderini bizzat tayin etmesi meselesidir. Kürtler isterlerse bağımsız devlet kurma haklarını kullanabilirler. Biz Marksistlere düşen görev Kürtlerin bu haklarını elde etme mücadelesini desteklemektir.‛ Bende ciddi bir izlenim bıraktığı kesindi. Devrimciliğin timsaliydi. Tepeden tırnağa kadar eylemi ve söylemi bir olan bir devrimciydi. Açık ki beni en çok etkileyen kişilikti. Derin bir sempati bırakmıştı. Hem de benim için yaşamsal önemi olan toplumsal kimliğime ilişkin ne yapmam ve nasıl bir kimlikle hareket etmem gerektiğini o kısacık anda çarpıcı biçimde ortaya sermişti. Aynı yıl Maltepe’de Hüseyin Cevahir’le birlikte devletin silahlı güçlerine karşı giriştiği ünlü direniş, yaralı ele geçişi, cezaevinden kaçırılışı ve 1972 Mart’ında Kızıldere’de arkadaşlarıyla şahadete ulaşması, devrimcilik denen yaşama adım adım geçişimi tetikleyen kilometre taşlarıydı. Eğer kendime ve toplumuma sadık kalacaksam, bu kilo-metre taşları temelinde yoluma devam etmekten başka seçeneğim olmayacak-tı.

İlk yirmi kişi arasına girmemi sağlayan puan ortalamasıyla Ankara SBF’ye burslu öğrenci olarak kayıt yaptırmamda Mahir’lerin çıkışı önemli rol oyna-mıştı. Mahir ve dokuz yoldaşının Kızıldere’de öldürülmelerinin hemen ardın-dan SBF’de yapılan boykota öncülük etmiştim. Bu nedenle 7 Nisan’da başlayan ve yedi ay süren bir tutukluluk dönemi geçirdim. Deniz Gezmiş ve arkadaşla-rına idam cezası veren hâkimlerden biri olan Yüzbaşı Baki Tuğ’un da üyesi olduğu mahkeme heyeti, örgüt üyeliği konusundaki delil yetersizliği (Birlikte tutuklandığım THKP-C’li Doğan Fırtına’nın babası dönemin hâkim albayların-dandı ve örgüt üyeliğinden on beş yıl cezaya çarptırılmaktan bu kanalın etki-siyle kıl payı kurtulduğumuzu sanıyorum) nedeniyle kısa süreli bir hapis ceza-sı verdi. Baki Tuğ’un sonradan bu nedenle hayıflandığını biliyorum. 1972’de THKP-C sempatizanı olmuştum. Üyelik sınırlarındaydım, fiili olarak üye de sayılırdım. Fakat gerek tutuklanmamız, gerekse Kızıldere katliamı sonrasında THKP-C’nin yaşadığı tasfiyecilik yüzünden ortada kaldık.

1973 başlarında zaten ‘Sömürge Kürdistan’ tezi etrafında grup kurma ha-zırlığına başlamıştım. Ayrı örgütlenme kaçınılmaz olacaktı. Fakat milliyetçi yaklaşım içinde değildik. Yanımda olanlar içinde ilk sırada Haki Karer vardı. Karadenizli, Ordu-Ulubeyli olan bu arkadaş gerçekten tavır geliştirmemde önde gelen rolün sahiplerindendi. Belirttiğim ilk ve son bayılma hadisem onun yanında gerçekleşmişti. Açık ki, büyük fikri doğuşlardaki arkadaşlık tarihî öneme sahiptir. 1975 başlarına kadar hiçbir yazılı materyale başvurmadan, sanki bir sırrı açıklıyormuşum gibi grup propagandasını gizlice ve sözlü yapı-yordum. Bahsettiğim gibi ilk yazılı taslağı 1975’te birlikte olduğumuz bir evde ben hitap eder gibi ayakta konuşurken, M. Hayri Durmuş da onaylayarak kaleme alıyordu. O konuşma Kürdistan gerçeği üzerine taslak niteliğinde bir değerlendirmeydi. Uzun bir taslak kaleme aldırmıştım. İncelendiğinde oldukça derli toplu olduğu görülecektir. Grubun dayandığı siyasal dünya durumu ve yerel koşullar kategorik olarak değerlendirilmeye çalışılmıştı. Ulaşılan düzey döneme göre kuramsal bir çerçeve için yeterliydi. Aslında grubumuz en derli toplu ideolojik donanıma sahipti. Eylemci yönüyle öne çıkan grup çok güçlü tezleriyle diğer gruplarla arasındaki farkı açıyordu. Amentüye bağlı bir cemaat gibiydik.

Bir düşüncenin kaleme alınması bir çocuğun doğmasına benzer. Bundan sonraki temel sorun, belki de bir çocuğu biyolojik ve hatta toplumsal olarak büyütmekten bin kat daha zorlu bir iş olan düşüncenin siyasal ve eylemsel olarak büyütülmesi ve rüştüne kavuşturulmasıdır. Düşünce ve siyasal eylem tarihinde iyi doğuş yapan binlerce örneğin erken yaşlarda ölümüne tanığız. Çok azı rüştünü başarıyla ispatlamıştır. 1974-‘75 dönemi eylemsel olarak ADYÖD (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği) deneyimiyle geçti. Başkanlık gibi riskli bir görev üstlenmiştim. Teorik düşüncemin ilk ciddi ey-lem denemesiydi. Sonuç, Türk Solundan stratejik kopuş oldu. 1976’da bir grup Türk kökenli (Haki Karer, Kemal Pir ve Duran Kalkan) arkadaşla birlikte köklü kopuşu gerçekleştirdik. Grubun teorisi de buna uygundu. İdeamız şuy-du: Sosyal şovenizmin egemenliğindeki Türk Solunun kendine gelmesi ancak Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinin geliştirilmesiyle mümkündür. Kemal Pir’in şu sözü durumu gayet iyi özetler: ‚Türk halkının kurtuluşu Kürt halkı-nın kurtuluşundan geçer.‛ Tarih bu düşüncenin doğruluğunu kanıtlamıştır.

1977 yılına girişi Kürdistan’a yönelik sembolik propaganda seferiyle yaptım. Ankara’da Mart ayında Mimarlar Odası’nın geniş salonunda kalabalık bir gruba tezlerimi ilk defa bir konferans niteliğinde açıklamıştım. Hemen ardın-dan pilot üsteğmenlikten istifa edip SBF’ye kayıt yaptırmış olan Ağrı-Taşlıçaylı Necati Kaya ile birlikte Kürdistan seferine başladım. İlk durağım Ağrı ve Do-ğubayazıt oldu. Belirtilmesi gereken önemli bir husus Necati Kaya’nın kimliği-ne ilişkindir. Sonradan ajan olup olmadığı tartışıldı. Yanılmıyorsam kendisi Antalya’da kullandığı ilaçlama uçağının düşmesi sonucu ölmüştü. Benimle ilişkisi kusursuzdu. Çok disiplinliydi. 1977 yılı Ocak ayı başında ilk ciddi top-lantımızı Ankara’daki evinde yapmıştık. Kürdistan’dan çağırdığımız temsilciler ve Ankara kadromuzla birlikte yaptığımız bu önemli toplantıda bir polis bas-kını ihtimaline karşı sobanın ağzını açık tutuyorduk. Baskın halinde notlarımı-zı hemen sobaya atıp imha edecektik. Zaten elde başka yazılı bir belgemiz de yoktu. Yine hatırladığım kadarıyla Necati, aynı toplantıda yemek yerken, elinde tuzluk ‚Kuşları avlayıp pişirir, bu tuzlukla tuzlar ve yerler‛ mealinde bir söz sarf etmişti. Hiç anlam verememiştim. Daha sonra Kemal Pir’le birlikte ısrarla para taşıyan bir kurye soygununun yanı sıra, Sabiha Gökçen’in (ilk kadın pilot, Atatürk’ün manevi kızı) kaçırılmasını önerdi. Yüzbaşı İlyas Aydın’ın provokatif eylemlerle Mahir Çayan ve grubunu yönlendirme olayı aklımda olduğu, ayrıca grubumuzun konumunun buna elvermediğine inandığım için bu tür eylemlere izin vermedim. Bu eylemler yapılsaydı, bir ihtimal sonumuz gelebilirdi. En azından bir dönem farklı kapanırdı. Bu noktada ihtiyatlı dav-ranmam yerinde olmuştu.

Ayrıca Necati Kaya tazminat nedeniyle sahip olduğunu iddia ettiği parayla grup için bol harcama yapıyordu. Kendisi bana şunu da bizzat söylerdi: ‚Yeter ki sen emret. Kendimi şu binanın dördüncü katından perendeyle aşağı ata-rım.‛ Sözünü sakınmaz biriydi, yerine de getirebilirdi. Kürdistan’a yönelik seferde Ağrı Dağı eteklerinde yaptığım ilk ve en geniş toplantıya kendisi de katılmıştı. Ondan sonra ayrıldı. Yanılmıyorsam daha sonra ya hiç temasım olmadı ya da çok az oldu. Dışarıya çıkış sürecinde beni müthiş arama çabası içine girmişti. Mutlaka görüşmek istiyordu. Köydeki evimize kadar gitmişti. Yurtdışına çıkışı gerçekleştirdikten sonra ölüm haberini aldığımda üzülmüş-tüm. Ajan olup olmadığı tartışıldı, basında da işlendi. Ben de endişeli olduğum için kendisi hakkında oldukça ihtiyatlı davrandım. Sonuç olarak eğer ajan değilse ve hatta ajan olup da ajanlığın gereklerini bilinçli olarak yerine getir-memişse, kendisini grup döneminin değerli bir kadrosu olarak değerlendirmek gerekir. İtibarı iade edilmesi gereken bir değerdir. Eğer bir kontrgerilla elema-nıysa planlamasının başarılı olmadığını, bu planlamanın yürümediğini, benim ihtiyatlı davranmamın bunda rol oynadığını önemle belirtmek gerekir.

Kürdistan seferinde Ağrı, Doğubayazıt, Kars, Digor, Dersim, Bingöl, Elazığ, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Gaziantep ve Ankara hattını tamamladığımda, sanki gerçek bir savaş seferini gerçekleştirmişim gibi bir hisse kapıldığımı hatırlıyo-rum. Bu sefer sırasında yaptığım konuşmalar yazılı hale getirildi. İncelenirse, Hayri’ye hitap ettiğim taslak konuşmanın geliştirilmiş hali olduğu görülecektir. Bu konuşmalar birkaç yıl boyunca grubun temel ideolojik gıdası oldu. Diğer grupların gazete ve dergilerle yaptığını ben bu yöntemle ayaklı bir gazete ve dergi misali gerçekleştiriyordum. Daha sonraki süreç hep bu konuşmaların derinleştirilmesi biçiminde geçecektir. 1978’de Serxwebûn (Kendi başına olma; Xoybun’u çağrıştırır) gazetesi ile yazılı sürece geçildi. İlk sayısında 1978 yazın-da kaleme aldığım Kürdistan Devriminin Yolu, diğer adıyla Manifesto adlı çalışma yayınlandı.

Ankara’da daha birkaç gün geçmemişti ki, Antep’ten Haki Karer’in şahadet haberi geldi. Bu haber üzerine âdeta yıkıldığımı söyleyebilirim. Ciddi bir darbe aldığımız kesindi. Mühim olan anısına doğru yanıt vermekti. Cenaze törenine bizzat katılamadım. Daha sonra Ordu-Ulubey’de mezarını ziyaret ettim. Anı-sına bağlılık temelinde verdiğim söz grubu partileşmeye dönüştürmekti. Aynı yılın sonbaharında Parti Programının taslak metnini bizzat yazdım. Yaptığım, Antep’in kenar mahallelerinde bir şahadetin izinde yürüme çalışmasıydı.

Bu arada özel yaşamla ilgili gibi görünen, özünde ideolojik-siyasi anlamları olan iki önemli olay daha yaşadım. Birincisi, babamın 1976’daki ölümüydü. Ankara’da ölüm haberini duyduğumda sakindim, gözyaşı döktüğümü hatırla-mıyorum. Bir kehaneti gerçekleşmişti: ‚Ben öldüğümde arkamdan gözyaşı dökmezsiniz‛ demişti. Sanırım zamanın ruhunu okumuştu. Modernitenin gerçeğini dile getiriyordu. Anamla yaşadığım kadar kendisiyle çelişkilerim olmamıştı. En önemli çelişkim köy-aileye karşı giriştiğim isyan sırasında doğ-muştu. Çevrenin aksine, benden umutluydu, başaracağım müjdesini de ver-mişti. Çok sonraları durumunu yorumladığımda, geleneğin çok dürüst ve yozlaşmamış bir unsuru olarak kendisini savunduğunu fark ettim. Bireysel olarak güçlü bir dinî ahlâkı vardı. Geçmişte güçlü olan aile geleneğinin zayıf düşmüş bir ferdi konumundaydı. Ataerkil gücünü kaybetmişti. Ailede anaerk yönü daha ağır basıyordu. Annem ile kendisi şahsında iki erk arasındaki denge bana çıkış yapma imkânı yaratmıştı. Her iki tarafın da üzerimdeki iddiaları neredeyse tükenmişti. Aile içinde özgürlüğümü önemli oranda elde ettiğimi belirtebilirim. Asla anlamadıkları, daha doğrusu fark edip de hiç güç getire-meyecekleri modern dünya karşısında beni yalnız bıraktıklarında neler hisset-tiklerini tam bilemiyorum. Ama bana güvenleri vardı. Dürüst, güçsüz ve onu-runa bağlı bir aileden olmayı küçümsememek gerekir.

İkinci olay bu yıllarda gittikçe depreşen kadın tutkusuydu. Grup oluşu-mundan önce modernite koşullarında bir kadına yaklaşacak güçte biri değil-dim. Tanımadığım ve çekindiğim bir dünyaydı kadın dünyası. Sadece içimde büyüttüğüm platonik duygularım vardı. Bu duyguları birine itiraf etmem asla mümkün olmayacaktı. Köyden beri kadınların bana bakışı dikkat çekiciydi. Ama ben bunun anlamını hiç kavrayamıyordum. Sonradan yorumladığımda bu çekicilikteki farkı kavradığımı sanıyorum. Onlar benim farkımı ilgiyle an-lamışlardı. Belki de kendilerinde bana ilişkin umut zerrecikleri doğmuştu. Şöyle der gibiydiler: ‚Ey çocuk, sen başımıza gelenleri bilmiyorsun. Durumu-muz gördüğün gibi değil. Olup bitenleri bir bilsen! Erkek de olsan yine de sana dair umutlarımız var.‛ Kadındaki güzelliği fark etmiyor değildim. Birine, Kürt bir kıza ilişkin, ‚Senin için, soyun ve kavmin için bağımsızlık savaşı ver-meye değer‛ biçimindeki yargıya sahip olduğumu hatırlıyorum.

Grup döneminde sanırım Mazlum Doğan’la hemşeri olmasından ötürü Ke-sire Yıldırım adındaki kişiyle tanıştık. Gruba ilgisinden ötürü onu da gruptan saymaya başladık. Geçmiş yaşamını hiç bilmiyordum. Ama grup içinde objek-tif olarak ihtilalci (grup düzenini bozma anlamında) rol oynayabileceğini dü-şünerek, başından itibaren hep endişe duydum. Kendisini kontrol edecek gücüm yoktu. Grubun selameti için, tutucu ve geleneksel izler de taşısa, her-hangi birimizle sözleşmesini önermek ihtiyacını duydum. Benimle veya gru-bun başka bir üyesiyle sözleşebilirdi. Aslında benden yana tercih yapmasını bekliyordum. Kadın kurt gibi bir kişiliğe sahipti. Gerçeği, yani kendisini kont-rol etme çabamı anlamıştı. Tercihini başka birinden yana yaptı. Geleneksel gururum ciddi olarak kırılmıştı ama ses çıkarmadım. Karşı çıkmayı gururuma yedirmedim. Yine de olmayacak duaya âmin demek gibi bir şeydi. İlişkisi yü-rümedi, yürütemedi. Tekrar kendisiyle ilişkiye yöneldiğimde hem ben çok yıpranmıştım, hem de grubumuzun değerli bir üyesini kaybetmiştik.

Depreşen duygulu halim ciddi sorun olmaya başladı. Gerçi sorunlarımı hiçbir zaman gruba, partiye, hatta HRK’ye yansıtmamaya büyük özen göster-dim. 1960 sonlarında Tanrı’ya ilişkin yaşadığım bunalımın benzeri bu kadın etrafında tekerrür etti; bir nevi ikame oldu. Kadının gruba yaklaşmasının nedenlerini hiç bilmiyorum. Cinsi bir ilgi duyduğunu sanmıyorum. Cinsî ilgiye son derece hâkim birisi olduğu kesindi. Bu noktada yanılmıştım. Kendisini elde edecek gücüm olmadığı halde ısrarlı oldum. İlişkiyi biçimsel ve tek taraflı bir evliliğe kadar ilerlettim. Evlilik kartvizitiyle 1978 yazı başında ilk defa uçak-la Diyarbakır’a indim. Belki de tarihte insan ilişkilerinde en garip ve olumsuz bir balayını gerçekleştirir gibi olmuştum. Kadın buzdan bir kalıp kesildiğinde, hiçbir çözüm şansım bulunmuyordu. Derdimi kimseye anlatacak halim de yoktu. Çünkü tek sorumlu bendim. Kadının bu ilişkide sorumluluğu yoktu. Etme bulma dünyasına düşmüştüm. Aslında böylesi bir kadın kimliğinin olabi-leceğine dair hiçbir bilgi ve beklentim olamazdı. Kadın bütün kurtluğuyla karşımdaydı. Bu haliyle tam on yıl, 1987 yazına yani kendi iradesiyle hareket-ten koptuğu ana kadar kendisine gösterdiğim sabrın bir benzerinin başka iki insan arasında denendiğini sanmıyorum. Müthiş bir deneyimdi.

Bu ilişkiden sağ çıkmayı mucize saymak gerekir. Güçlük, Ortadoğu kültü-ründe kadın statüsünü alt üst eden gelişmeler karşısında kişiliğimi ayakta tutmamdan kaynaklanır. Kavga, boşanmak çözüm olamazdı. Bu kişi karşısın-daki durumumu Tanrı’nın varlığına yönelik kuşkularım karşısında yaşadığım bunalımla özdeşleştirmem bu nedenleydi. İdeolojik ve siyasi olarak bu ilişkiyi çözmem gerekirdi. Ayrıca kadın çözümlemeleri geliştirilmedikçe, ideolojik ve siyasi çözüm de tam olamazdı. Bu dönemde kadını çözümleme gücüm geliş-memişti. Bunu ancak 1987’den itibaren geliştirecektim. Fakat Haki Karer’in şahadetine karşılık verdiğim yanıt nasıl Program Taslağı çalışması olduysa, bu psikolojik savaşa karşı verdiğim yanıt da Kürdistan Devriminin Yolu adlı ça-lışmam oldu. 1978 yazında yaptığım bu çalışmayı programın teorik temeli olarak hazırladım. O ortamdaki psikolojiyle Kürdistan Devriminin Manifesto-sunu bizzat kaleme almak büyük güç ve yetenek ister. Mucize derken bu gerçeği kastetmek istedim.

Bu sürecin ilk yıllarını gözlemleyen Kemal Pir, Cemil Bayık ve M. Hayri Durmuş’un kadının bana olan korkunç saygısızlığını asla affetmek istememele-ri, benden habersiz öldürmeye niyet etmeleri, ama Kemal Pir’in o eşsiz yoldaş tavrıyla ‚Dokunmayalım, Arkadaşın bir bildiği vardır‛ biçimindeki yargısı durumu biraz daha açıklayabilir. Babasının daha 1925 İsyanından itibaren bizzat İ. İnönü’yle içine girdiği işbirlikçi-ajan ilişkisinden ötürü kadının da ajan olabileceği Necati Kaya örneğinde olduğu gibi çokça tartışıldı. Gerçekten ajan olup olmadığını bilemeyiz, bilemem. Babasından ötürü bir insanın yargılan-maması gerektiği bilincini taşıyordum. Bu eleştiriler karşısında tavrım özetle ‚Alevi, solcu, Kürt kökenli ve kendisini oldukça iyi yetiştirmiş birisiyle grup ilişkileri içinde yaşamak grup içinde olmamasından daha çok katkı sunar‛ biçimindeydi. Benim kendisiyle başarılı, pozitif bir duygusallık yaşayamamam hakkında olumsuz bir yargıya yol açmamalıydı. Kendisi hakkında verilecek karar tamamen örgütsel kurallar çerçevesinde olmalıydı. Kendisi Hareket’ten kaçıncaya kadar bu tavrımı korudum. Ama arkamda çok etkili tasfiye işleri yürüttüğü, objektif olarak da bu rolü oynadığı açıktı. Çok olumlu özelliklerini hareketin hizmetine sunmadığı da belirtilebilir.

O da isteseydi veya planlamış olsaydı beni öldürebilirdi. Özellikle kaçışa yakın süreçte bir gün ‚Korkma, seni zehirlemem‛ dediğini hatırlıyorum. Hâl-buki o dönemde ajanlar mutlaka öldürmek için peşime düşmüşlerdi. Yine de ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. İlişkilerin son döneminde iki şoförümün intiharın eşiğine gelmesi, bunlardan Ferhan adlı yoldaşın ‚Onu dört ata bağlayıp parça-lamak gerekir‛ demesi, Sabri adlı öteki şoförün kaçması, Ortadoğu’ya çıkışta yanımdaki tek arkadaş olan Ethem Akcan’ın ‚Başkan’ın arkasında ne dolaplar çevriliyor‛ biçimindeki serzenişleri ve bundan duyduğu acıyla mide krampın-dan şahadete erişmesi düşündürücüdür. Birçok kritik tasfiyecilikte arkada durup yönlendiren kişi rolünü oynaması önemlidir. Çok sayıda arkadaşı âdeta hipnotize edecek kadar etkisizleştirmesi güçlü hizip özelliklerine de bağlan-mak istenmiştir. Üzerinde halen önemle durulmayı gerektiren bir ilişki ve kişilik konumundadır.

Bu tür dikkati çok çeken diğer bir kişilik de Dilaver Yıldırım’dı. Gelecek vaat eden önde gelen bir arkadaştı. 12 Eylül’de hapiste kaldı; karma gruplarda yer aldı. Tek başına Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya çıkışı, Avrupa’da bir süre dolaşması, Ortadoğu’ya yanıma gelişi, çok az konuşması, hatırlayabildiğim kadarıyla ‚Böyle dolaşman sakıncalıdır‛ deyişi, Bekaa’daki kampta basit karak-terli bir iki bayanın ‚Sen Başkan’ın yerine göz dikmişsin‛ demelerinden sonra bana yazdığı veda mektubunun ardından intihar edişi ilginç geldi. Soruşturu-lup gerçek kimliği açığa çıkarılması gereken arkadaşlardandır.

Haki Karer’in anısına hazırlanan Parti Programı temelinde 26-27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır’ın Fis Köyünde iki gün süren kurucu kongre niteli-ğindeki 22 kişilik toplantımız dönülmez yolun önemli bir başka kilometre taşıydı. PKK olarak adlandırılma ve ilan edilme aslında bir dönemin sonuydu. Hem dünya ve Türkiye koşullarında, hem de grup pratiğinde yapılması gere-kenler esas olarak yerine getirilmişti. Burada devrimci tarz önemlidir. Çünkü sadece söylemle yetinilmedi; yoğun bir eylemlilikle iç içe yaşandı. Mevcut objektif koşullardan anlaşılması gereken şey kent, sınıf ve ulus-devletin bağ-rında ‘karker’ sınıfı adına çıkışı gerçekleştirmekti. Teori ve pratik seviye buna denk geldi. Benzer birçok grup vardı. Ama hiçbiri bizim grubumuz kadar komple bir devrimciliği kendisinde somutlaştıramamıştı. Bu yüzden askeri darbe karşısında hazırlıksız yakalanacaklardı.

1979 başlarından itibaren iki yönlü tedbir almaya çalıştım. Bir yandan uzun vadeli kırsal mücadele hazırlıkları yaparken, diğer yandan yurtdışına çıkıp hareket için yedek bir nefes borusu açmak istiyordum. Başarırsam hare-ketin kalıcılığı kesinleşecekti. Dönemin koşullarına denk gelen taktik hamleler yapmak strateji geliştirmek kadar önemlidir. Öylesi bir dönem yaşanıyordu. Daha sonra Diyarbakır Zindanında şehit düşecek olan Ferhat Kurtay’ı yılın ilk aylarında yanıma çağırmıştım. Teksir makinesini taşıtmıştık. Resmi arabasıyla beni Kızıltepe’ye kadar götürdü. Bu arada PKK Kuruluş Toplantısı’ndan yakla-şık bir ay sonra Maraş Katliamı gerçekleştirilmişti. Maraş etkili olduğumuz bir alandı. 1925’ten beri Kürtlerin tasfiyesinin kararlaştırılıp yürütüldüğü Fırat’ın Batısı denilen bölgede bir Türkifikasyon hareketi söz konusuydu. Burada Kürt-lüğü kısmen canlandırmıştık. Benzer biçimde Malatya, Adıyaman, Elazığ katli-amlarıyla buna yanıt veriliyordu. Katliamlar basit sivil faşist eylemler değildi; tarihsel soykırımın devamı niteliğinde olup NATO-Gladio destekliydi. Diyarba-kır’daki PKK ilanıyla bu katliamlara yanıt veriyorduk. Bülent Ecevit Kabinesi-nin can çekiştiği yılda bu tarihî adımlar atılmış ve buna karşı katliamlar ger-çekleştirilmişti. Kontrgerillanın iyice inisiyatif aldığı yıldı. Ecevit’e bile suikast denemesinde bulunulmuştu. Daha önceki yılda yaşanan Taksim katliamı da aynı güç tarafından gerçekleştirilmişti.

1979 yılı ortalarına gelindiğinde, Suruçlu Ethem Akcan’a huduttan çıkış yapmak için hazır olmasını söylemiştim. Urfa’da kırk günlük bir bekleyiş dö-nemi geçirdim. Tam da İbrahim Halil’e özgü bir durumu yaşıyordum. Uygar-lığın ve modernitenin birçok putunu yıkmıştım. Nemrutların hışımla ayakta oldukları o günlerde Nemrut’un şehrinde olmak ilginç bir buluşmaydı. İbrahim’in çıkış izlerindeydim. Kutsal Kitap’ta Suruç’un ismi Seruc diye geçer. Hemen hemen isyan sonrası her çıkışta yaşanan benzer durumlar söz konu-suydu. Bu arada Urfa Kalesine çıktım. Kaleyi boydan boya gezdim. Efsanede geçen Hz. İbrahim’in mancınıkla ateşe atıldığı iki sütunun yanında uzun süre durdum, aşağısını seyre daldım. Birkaç gün sonra Ethem çıkış için koşulların hazır olduğunu bildirdi. Hazırlık dediği şey de sınıra ulaşmak için bineceğimiz bir köy dolmuşunun ayarlanmasıydı. Dolmuşa bindim, köylüler arasında bir hudut köyünde indik. Halen bu modernite aracına binmemin doğru olup olmadığını düşünürüm. Çıkardığım en önemli sonuç şudur: Modernitenin tüm zihnî ve fiziki araçlarıyla iş görmek, kaderini ilkçağ tanrılarına emanet etmek-ten daha sakıncalıdır. Akşama doğru hazırlığın ikinci adımı devreye girdi. Cehni denen kurye ‚Haydi!‛ deyip bizi kaldırdı. Nöbetçi asker tel örgüyü kal-dırıp ‚Haydi hemşehrim, çabuk ol‛ diyerek bizi geçirdiğinde, keçi adımlarıyla Ethem’in bastığı noktalardan mayınlı tarlayı hemen aştık. Benim dışımdakiler için günlük olan bu deneyimler benim için tarihsel ve biricikti. Donkişot’tan bile daha donanımsızdım. Ethem tek yardımcımdı. Nemrutların binlerce yıldır kasıp kavurduğu bir ülkeyi yeniden imana kavuşturmaya çalışıyordum. İnkârın ve imhanın, bitirilmenin eşiğine getirilmiş bir halk söz konusuydu. Bu halk o kadar ağır bir inkâr ve imhayı yaşıyordu ki, tapınacak putları bile kalmamıştı. Kırılan putlar yabancı kaynaklı modernite putlarıydı.
Hz. İbrahim gibi bir iki aylık yolculuktan sonra kendimi Filistinlilerin ara-sında buldum. Dilsiz, tercümansız günlerim başlamıştı. Amacın öneminden başka hiçbir şeyin ayakta tutamayacağı günlerdi. Ethem’in fedakârlıkları olma-saydı bir hiç olacaktı çabalarım. Yeni bir toplumsallık için örgütlenme ve ilişkilenmenin büyük önemini ancak bu tür deneyimleri yaşayanlar hakkıyla bilirler. PKK’de önemi ve gerçeği en az kavranmış bir hakikatti yaşadıklarım. Bu alanda kurduğumuz ilişki belki de bir meydan savaşında kazanılan zafer-den daha önemli olduğu halde üzerinde âdeta tepişildi. Kıymeti hiç bilinmedi, hor kullanıldı. Dürüst tüm yoldaşlar bunun bedelini çok acılı, trajik kayıplarla öderken, bazı kurnazlar da ucuz kahramanlık biçiminde kullanarak yaşadılar. İbrahim’in kabilesi yolda büyük zorluklar yaşamıştı. Bizimki de bir nevi çağdaş kabileydi. Zorluklar aynı yolda, belki de aynı mekânlarda yaşandı. Çıkışımız bir yanıyla Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışına da benziyordu. Zaten aynı kabileler gibiydik. Urfa-Halep-Şam-Kudüs-Mısır hattında Sümer ve Mısır firavunların-dan beri aynı öykü binlerce kez yaşanmış olsa gerek. Bana göre insanlık tarihi ilk insan topluluklarının Afrika’dan çıkıp Asya ve Avrupa içlerine girişinden günümüze kadar bu hat tarafından belirlenmiştir. Benim, bizim çıkışımız da tesadüfî olmayıp, tüm kritik anların gerçekleştirmeye zorladığı tarihsel çıkış-lardan biriydi.

1970-1980 dönemini ideolojik ve siyasi değerlendirme dışında edebi dille değerlendirmeye ve somut yaşamla bağını ortaya koymaya çalışmak tamamla-yıcı rol oynar. Edebiyat başta olmak üzere sanatla bağını kurmadan, hatta sanatçı özeniyle donatmadan ideolojik ve siyasi hareketleri yürütmek büyük eksiklik taşır. Hatta bu hareketler hastalıklı olur. Hakikat sadece ideolojik ve bilimsel yöntemle açıklanamaz; açıklansa da eksik kalır. Bu tür bir açıklama bir modernite saplantısı olarak anlaşılmalıdır. İleriki bölümlerde daha da açık-layacağım gibi, modernitenin kişiliği tek boyuta indirgeyen (ekonomist, siya-setçi, ideolog, akademisyen, asker, işçi, bilim insanı, aydın vs.) yaklaşımı aşıl-madan, kapitalist moderniteye karşı tutarlı ve bütünlüklü, dolayısıyla başarılı bir mücadele geliştirilemez. Devrimci çıkışların, kişiliklerin ve örgütlerin do-nanımları bütünlüklü olmadıkça, tarihsel-toplumsal kültürle, bu kültürü temsil eden şimdiki halleriyle ilişkilenme ve bu hallerle donanma sağlanmadıkça, liberal yaşamın tuzağına düşmek kaçınılmazdır. Kapitalist modernite liberal yaşamın içerdiği ideolojik ve teorik silahlarla rakibini düşürmektedir. Liberal birey veya yaşamın çok doğal ve özgür birey ve yaşam olduğu sanılır. Hâlbuki bu tür bir yaşam en katı dinlerden daha dogmatik ve tek boyutlu yaşamdır. Eğer PKK çıkışı benzer reel sosyalist örneklerin yaşadığı savrulma ve tasfiyeyi tam yaşamamışsa, tasfiye edilememişse, bunun temel nedeni toplumsal haki-kate bütünlüklü olarak bağlı kalması ve yenilik içeren teorik ve pratik adımla-rını aynı bütünlükle birleştirebilmesidir. Sonuçta bu tarz çıkış ve yürüyüş, kapitalist modernite unsurlarına karşı alternatifi olan demokratik modernite unsurlarının gelişmesine yol açtı. Devrimci çıkışları sadece fiziki güce veya herhangi tekil bir boyuta indirgemek er veya geç yaşamın bütünselliği tarafın-dan aşılacaktır. Çağdışı uygarlığın ve kapitalist modernite unsurlarının ezici güç dengesizliği karşısında özgür ruh ve bilinç mücadelesi kayalıklarda kök salarcasına çiçeklenmiş ve meyvesini vermiştir.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): PKK  HAREKETI  VE  DEVRIMCI  HALK  SAVASI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.