DEMOKRATİK TOPLUMUN ÖRGÜSÜ: KOMÜN VE MECLİSLER (4.BÖLÜM)
Ekonomi / 04 Nisan 2014 Cuma Saat 04:46
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Komün, meclis ve diğer örgütlenmelerin geliştirilmesi için belli çabalar söz konusu olmuş ancak işlevsellik yönünden deneyim sınırlı kalmıştır. Sorun ve sorulara yanıt olmak adına çalışmamız bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır. Tüm tartışma ve çalışmalarda unutulmaması gereken bir ilke hatırlatılırsa, Sovyet devriminden örnek vermek öğretici olacaktır. İlke ne devleti ele geçirmek ne de devletin boyunduruğu altında yerel yönetimler kurmaktır.

KOMÜN ANLAYIŞIMIZ VE YAŞANAN SORUNLAR

Komün, meclis ve diğer örgütlenmelerin geliştirilmesi için belli çabalar söz konusu olmuş ancak işlevsellik yönünden deneyim sınırlı kalmıştır. Sorun ve sorulara yanıt olmak adına çalışmamız bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır. Tüm tartışma ve çalışmalarda unutulmaması gereken bir ilke hatırlatılırsa, Sovyet devriminden örnek vermek öğretici olacaktır. İlke ne devleti ele geçirmek ne de devletin boyunduruğu altında yerel yönetimler kurmaktır. İlke devlet artı demokrasi formülünde kendisini gösteren radikal demokratik çizginin uygulanmasıdır. Devleti demokrasiye saygılı hale getirecek olan toplumun kendi örgütlülüğü ve mücadelesidir. Düzen sınırları içinde yerel yönetim anlayışı Sovyetler Birliği pratiğinde görüldüğü gibi Menşevikçe bir tutumdur.

Sovyet devriminin ilk sovyet - konsey - oluşturma deneyimi, Çarlık Rusyası dönemimde 1905 devrimi sırasında gerçekleşmiştir. İvanovo-Voznozensk’de 70.000 grevci işçi tarafından seçilen temsilciler ilk sovyeti oluşturmuş ve ardı sıra yaygınlaşmıştır. Menşevikler bu konseyleri yerel yönetim organı olarak görürken Bolşevikler Çarlık düzenine karşı devrimin çekirdek gücü olarak değerlendirmişler, her yerde Çarlıkla savaşan organlar haline getirmişler ve bu anlayışla 1917’de büyük Rus Devrimini gerçekleştirmişlerdir. Ülkemiz üzerinde sömürgeci uygulamalara son vermenin yolu düzen içerisinde yerel yönetimler oluşturmaktan değil, devlet kurma anlayışı dışında, yeni bir EKİM DEVRİMİ yaratmaktan geçiyor. Yani toplumun kendini yöneteceği yerel yönetim organları inşa edilirken kurulan organlara devrimci, direnişçi bir rol atfedilecek ki bunca tehdit altında olan toplum lehine gerçek işlevine kavuşabilsin.

 Sloganımız, ne menşevikçe yerel yönetim organları ile yetinen yerel bir iktidarcılıktır,  ne de bolşevikçe "tüm Sovyetler iktidara!" anlamına gelen devlet iktidarını ele geçirmektir.  Sloganımız, ahlaki ve politik toplumun inşasıdır, yani nerede bir insan topluluğu ve yerleşim birimi, orada bir komün ve meclis anlayışı ile olabildiğince yaygın şekilde toplumun bu yerel iradi ve yönetim organlarına devrimci ve direnişçi bir rol ve eylem gücünü atfetmektir.

Ahlaki ve Politik Toplumun İnşası Komünlerle Gerçekleştirilebilir

Devletli uygarlığın ilk çıkışından bu yana karşısında direnen güçlerin oluşturduğu tarihsel –toplumsal akış demokratik uygarlığı oluşturmuştur. Demokratik uygarlık toplumun ahlaki-politik direnişiyle şekillenerek günümüze kadar varlığını sürdürürken şimdi yeniden inşa edilmesi görevi vardır.

Günümüzde demokratik uygarlığın yeniden inşası ve toplumsal başarısı kapitalizme, endüstriyalizme ve ulus-devlete karşı geliştirilecek köklü tavır ve alternatifini oluşturmaya bağlıdır. Kapitalizmin sermayeciliğine karşı demokratik komünalite, endüstriyalizmine karşı eko-endüstri, ulus-devletçiliğine karşı demokratik ulus inşası birlikte geliştirildiğinde demokratik uygarlığın zaferi olacaktır. Bu aynı zamanda ahlaki ve politik toplumun inşası anlamına gelmektedir. Devletli sistem politikayı toplumun elinden almış ve ahlakın temeli olan öz iradesini baskılamıştır. Komünler toplumun yeniden irade sahibi olmasının örgütlülüğüdür.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın blirlemeleriyle: ‘‘Toplum tıpkı ahlakta olduğu gibi politik bir olgu veya doğadır. Öyle sanıldığı gibi resmi devlet çalışmaları anlamında değil, toplumsal doğa olarak politiktir. Ahlakın işlevi hayati işleri en iyi yapmaksa, politikanın işlevi ise en iyi işleri bulmaktır. Dikkat edilirse, politika hem ahlaki boyut taşıyor, hem de daha fazlasını. İyi işleri bulmak kolay değildir. İşleri çok iyi tanımayı, yani bilgi ve bilimi, bir de bulmayı yani araştırmayı gerektirir. İyi kavramı da buna dahil olunca, ahlakı bilmeyi de gerektirir. Görüldüğü gibi politika çok zor bir sanattır. İçine girilen önemli bir yanılgı, politikanın devlet, imparatorluk, hanedan, ulus, şirket, sınıf vb. gibi büyük hacimli kavramlarla iç içe düşünülmesidir. Politikayı bunlar ve benzer olgular ve kavramlarla iç içe düşünmek anlamını düşürebilir. Gerçek politika tarifinde gizlidir: Toplumun hayati çıkarlarını özgürlük, eşitlik ve demokrasiden başka hiçbir kavramlar grubu izah edemez. O halde politika esas olarak, ahlaki ve politik toplumun her koşul altında bu niteliğini veya varoluşunu sürdürebilmesi için yapılan özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme eylemliliği demektir.’’

 Politika öz itibariyle özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme eylemliliği olarak tanımlanırken bu amaçlara ulaşmada en etkili yöntem toplumun her alanda örgütlenmesi olmaktadır. Toplumsal örgütlenmenin en yaygın ve demokratik biçimi komün ve meclislerde sağlanabilir. Komün ve meclisler toplumun tüm kesimlerini kapsayabilecek örgütsel esnekliğe sahiptir. Emekçiler, köylüler, esnaflar, din alimleri, sanatçılar, öğrenciler, kadınlar, gençler, kısacası tüm toplumsal kesimler için en ideal örgütlenme biçimidir. Kooperatif ve akademi örgütlenmelerini de bu kapsamda değerlendirmek gerekir. Önemli olan toplumun kendi örgütlenmeleri olarak kurulmalarıdır. Örneğin halk meclisi denildiğinde  doğrudan demokrasi uygulaması akla gelir ki başka türlü halk meclisi sıfatını taşıyamaz.

Demokratik komünal mücadele, merkeziyetçiliğe ve iktidara karşı yürütüldüğü için kurulacak alternatif sistem tam anlamıyla demokratik olmak zorundadır. Devlet ve iktidar alanı sürekli olarak demokrasiyle zıt bir seyir izler, varlıkları birbirlerini sınırlar. Halk kendi kentinde, köy ve kasabasında söz ve karar sahibi olmak istiyorken bunun karşısına daraltılmış, çoğulcu olmayan, üstten oluşturulmuş bir meclis çıkarılamaz. Böyle bir meclis halk meclisi olamaz. Geçiş aşamasında kurucu meclis taban örgütlenmesinin yetersizliğine rağmen rolünü oynayabilir fakat giderek halkın en yerelden komünlerden yana katılımıyla demokratikleşmek durumundadır. Komün ve Meclis çalışmalarımız tam da bu noktada bir açmazı yaşamaktadır. Biz devlet değiliz, devletçi bir zihniyetle komün ve halk meclislerine sınırlar çizemeyiz. Kimin katılıp kimin katılmayacağını üstten belirleyemeyiz. Bu zihniyette paradigmasal, ideolojik bir sapma olduğu gibi politik olarak da devlet tarzına kayma söz konusudur. Hızla gidermemiz gereken bu temel yanlıştan çıkıldığında halkın öz iradesi kendisini meclislere doğrudan yansıtabilecek ve demokratik siyaset yaşam şansı bulabilecektir.

Toplumsal alan çalışmalarında yaşanan darlık, pasiflik, ağır ve hantal pratikleşme demokratik zihniyete girilmediğini göstermektedir. Bunu basite almamak gerekir. Tarih ve halk karşısında sorumluluklarımızın ciddiyeti ve yakıcılığı vardır. Komün pratiklerimizi sorgulamak zorundayız. Dünya tarihinde yaşanan onca deneyim ve özgürlük iddialarımız karşısında mevcut pratikleşme düzeyi ne kadar kabul edilebilir? Ahlaki-politik toplumun inşası gibi bir görev komünlerden başka hangi alanda daha somut başarılabilir? O halde komün örgütlenmelerini tüm çalışmaların önüne almak zorundayız.

Toplumun özünde var olan ahlaki ve politik nitelikler ne kadar geriletilmiş olsa da doğru ve yetkin bir komün çalışması özgür irade ve bilincin açığa çıkmasını ve yeniden inşayı sağlayabilir. Komünlere bu misyonla yaklaşıyorken ahlak nedir, politika nedir, nasıl temsil edilir sorularının yanıtını yetkince vermek durumundayız. Bunları da sadece teorik düzeyde ele almak ve tarifler geliştirmek yetmez; öncü çalışmasında kadro ve komün çalışanı kendi şahsında ve pratiğinde bunları gösterecek. Ahlak, politika, teori ve pratik iç içe birlikte geliştirilmedikçe hiçbir çalışma toplumda karşılığını bulamaz. Toplum kendi sistemini kuruyor, kadro ve çalışan bu sisteme girdiği ve geliştirdiği ölçüde kabul görebilir.

Öte yandan, komünleri yaygın ve güçlü temellerde geliştirmediğimiz için toplumcu değil seçkinci, elit bir siyaset tarzı gündemimize etkide bulunabiliyor. Ahlaki-politik toplum inşası seçkin ya da yarı-seçkin siyaset tarzlarıyla, liberal anlayışlarla, pratikleşmeyen, hantal ve bürokratik yaklaşımlarla geliştirilemez. Bunlar iktidarcılığın çürümüş tarzlarıdır. Toplum burada demokratik tavrını geliştirmek ve kendi örgütlülüğünü komün ve meclislerde sonuç alıcı düzeyde geliştirmek durumundadır.

Toplumsal alan siyasetin halk eliyle üretildiği alandır. Siyaset üstten belirleniyorsa burada devletçilik yapılıyordur. Sistemin oluşmasındaki aksaklığı en başta buralarda aramak gerekir. Sorun sadece kadroların çalışma sorunu da değildir. Köyün ve sokağın komünlerini, mahallenin, kentin ve ilin meclisini oluşum, birleşim ve işlevselliği kapsamında ele alıp paradigmasal süzgeçten geçirmek gerekir.

Birinci husus ideolojiktir. Devletçi zihniyet tümden aşılamadığından toplum halen yönetilmek istenmekte, örgütlenme biçimi bu nedenle de üstten alta doğru geliştirilmektedir. Çoğu zaman farkında olmadan demokratik merkeziyetçilik uygulanmakta, âdemi merkeziyetçilik uygulandığı sanıldığı için de uygulanan yöntem sıkıca savunulmaktadır.

İkinci husus politiktir. Politik süreçler göz önüne getirilmeden hatta günlük gelişmeler takip edilmeden hareket edilirse politik alan devlete terk edilmiş olur. Politika halkın kendi işlerini organize etmesi sanatıysa halkın gündemi ve doğrudan katılımı esas alınacaktır. Süreçlerden kopukluk, komün ve meclislere genel roller atfetmek ve birleşim ve gündemlerini de ona göre daraltmak gibi sonuçlara yol açmaktadır.

Komünler Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Olmalıdır

‘’Demokratik ulusal çözümün ekonomik-sosyal modeli komünal birimlerdir. Ekolojik, sosyal ve ekonomik toplum birimleri kâr gayesini taşımaz. Temel ihtiyaçlar sıralaması esastır. Piyasa olsa da, üzerindeki tekelcilik sınırlandırılmış olup, toplumun etik kontrolündedir. Toplumdaki etik ve politik değerler hukuktan önce gelir. Hukuk toplumundan daha çok, etik ve politik toplum esasları öncelik taşır. Toplumsal işlerin ve sorunların görülmesinde doğrudan demokrasi kriterleri geçerlidir. Doğrudan demokrasi, çağın bilimsel bilinciyle orantılıdır. Toplum ve birey özgürlüğü bilimsel bilincin, sanatın, etiğin ve politik sanatın iç içe yaşanmasıyla gerçekleşir. Özgür bireyin ölçütü, içinde yer aldığı komünal birimlerin özgürlük düzeyiyle bağlantılıdır. Toplumdan kopukluk özgürlük anlamına gelmez.’’ (A.ÖCALAN)

Toplumun varoluş tarzını yansıtan komünler devlet dışı örgütlenmenin temel birimidir. Doğrudan demokrasi uygulamasıyla iradesini en üst düzeyde yansıtan toplum kendini komünlerde örgütleyerek yaşamını devlet baskısına karşı koruyup devlete ihtiyaç duymadan sürdürebilir.

Devlet ve iktidar alanının dışına çıkabilmek ancak toplumcu bir sitemle mümkün olabilir. Bu da yeni bir zihniyet gerektirir. Komünal yaşam sadece devlet karşısında bir duruş değil toplumun tarihsel varoluş tarzı olduğu için komünaliteden uzak olan her türlü yaşam anlayışını toplum dışı saymak tarihsel etik bilincin gereği olmaktadır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan toplum adına yeni bir paradigma ile bu sorunlara yanıt oluşturmuştur. Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması komünal yaşamın çağımızdaki düşünsel, kuramsal, ilkesel ve pratik çerçevesini oluşturmuştur. Toplum adına bu bütünsellik olmadan sadece komün birimlerini oluşturmak alternatif yaratmaz. Dolayısıyla komünal bir yaşam anlayışı, öncelikle zihniyette devletçi-iktidarcı paradigmanın dışına çıkmayı gerektirir. Buna göre komünler demokratik olmalı, ekolojik olmalı, cinsiyet özgürlükçü olmalıdır.

 Komünleri demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum düşüncesinin hem pratikleştiği hem de bu değerlerin korunduğu alan olarak değerlendirmek gerekir. Yeni düşünce sistematiğine göre oluşmayan bir örgütlülük komün anlayışımızın dışındadır ve düzene eklemlenmekten kurtulamaz. Yeni paradigma devlet ve iktidarı köklü sorguluyor, toplumu devlete bağımlı olmaktan kurtarıyor, hiyerarşik ilişkilerden arındırıyor ve özgürlük alternatifini sunuyor.

Toplum kendini nasıl özgür kılabilecek? Örgütlü ve bilinçli eylemliliğiyle! Dolayısıyla kendini korumayı da bilecek. Bunun yolu da öz savunmasını geliştirmekten geçiyor. Toplumcu paradigma tüm yönleriyle öz savunmaya dayanır.

 Öz savunma anlayışı en güçlü ve en kapsamlı halini komünlerde alabilir. Öz savunma denilince ‘varlığını korumak ve özgürlüğünü sağlamak’ temelinde sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi, askeri ve ideolojik tüm saldırılara karşı toplumun kendi öz örgütlülükleriyle yanıt olması akla gelir. Bu anlamda komünler topluma yöneltilen her türlü saldırıya karşı donanımlı olmalıdır. Savunma tedbirlerini her düzeyde geliştirmeden ve bunun için gerekli birimlerini oluşturmadan kapitalist sömürgeciliğin hiçbir ahlaki kural tanımayan vahşi saldırılarına karşı durulamaz. Başarılı bir öz savunma çalışması ise her şeyden önce ideolojik netlikle sağlanabilir.

 İdeolojik perspektifi güçlü olmayan hiçbir toplumsal çalışmanın başarılı olma şansı yoktur. Komün pratiklerimizi sorgularken temelde ideolojik yaklaşımdaki eksiklerimizle başlamalıyız.  Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın savunmalarının sunduğu perspektif göstermektedir ki ideolojik alanda yanıt olmayacağımız hiç bir sorun bulunmuyor. Dünya geneli ve Ortadoğu’da tüm stratejilerin ideolojik bir mücadele üzerinden yürütüldüğü bilinmektedir. Liberalizmin kullandığı bilimcilik, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve dincilik yaşamın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Yaşamı dört koldan kuşatan bu ideolojik saldırılara demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasıyla ileri düzeyde yanıt olmak mümkündür. Paradigmamızın yaşamsallaştığı hiçbir yerde etkili olamayacak olan bu ideolojik saldırılar boşluklardan ustaca yararlanmayı bilerek sızmaktadır. Yaşadığımız pratik buna zemin sunan yetmezliklerimizin olduğunu göstermiştir. Tarihin tecrübelerini de göz önüne getirirsek görülecektir ki, dün Komünizm karşıtlığı temelinde ideolojik ajanlar eliyle saldırı yürütüp sonuç almak isteyen güçler bugün de mücadelemize ve tüm Ortadoğu toplumuna karşı benzer saldırılar içerisindedirler.

Kuşatmada ve sızmada kullanılan ideolojik ajanlar nelerdir? Dün olduğu gibi bugün de bilimcilik, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve dincilik başta olmak üzere toplumu ahlaki-politik iradesinden uzaklaştırarak zulüm altında yönetilir hale getirecek her şeydir! Zihniyet düzeyindeki kuşatmanın yanında bizatihi ajanları eliyle topluma sızmaktadırlar. Sovyetler Birliğine karşı Papa’nın yardımcısı kılığına girmiş CIA ajanları kullanıldı. Din adamları görüntüsü dışında sosyalist ülkelere rahatlıkla giremiyorlardı. Ve bu ajanlar Sovyet toplumu içinde rüşvetçiliği, hırsızlık ve fuhuş çetelerini, mafyalaşmayı örgütlediler. Hatta öyle ki disipliniyle adını dünyaya duyuran Kızılordu komutanlarını bile Amerikan mallarıyla satın alabilecek kadar ileri gittiler.

Bunlar bir stratejinin uygulamalarıydı. ABD içinde bir tartışma yürütülmüştü; ‘SSCB ilk savunduğu ilkelerden uzaklaşmış, müdahale ederek daha hızlı bir şekilde yıkımlarına yol açabiliriz’ diyorlar. Ama bunu Büyük Ağrılarla mı, Küçük Sızılarla mı gerçekleştirelim diye tartışıp sonuçta KÜÇÜK SIZILAR STRATEJİSİ’nde karar kılıyorlar. Yani Sovyetlere savaş saldırısıyla değil içten çürütme ve yıkma yöntemleriyle yöneliyorlar. Rüşvet, hırsızlık, mafya, fuhuş vs. hep bu stratejinin parçaları oluyor. Latin Amerika ülkelerinde de yoğunlukla uyguladılar ve birçoğunda sonuç aldılar. Bugün Kürdistan’da uygulanan açlıkla terbiye etme ve toplumu yozlaştırma politikalarının benzerliği ortadadır.

BOP kapsamında ılımlı İslam aldatmacasını öne sürerken Kürdistan üzerinde de siyasi İslamı milliyetçilikle birlikte devreye koymuşlardır. YNK-KDP bu temelde kullanılmaktadır. Kuzeyde ise AKP dinciliği Kürtlüğe fazla hitap etmediği için AKP, Gülen Hareketi ve Hizbi-kontra gibi yapıların ittifakıyla Kürt toplumunu parçalamaya çalışıyorlar.

Kürdistan’da on binlerce resmi imamla, on binlerce tarikat elemanıyla, irşat guruplarıyla, sayıları binleri bulan derneklerde, iş yerlerinde, vakıf ve yurtlarda bu sahte dinci faaliyetler neredeyse kurumlaşmış durumdayken buna karşı toplumun savunma mekanizmaları, bilinç ve örgütlülüğü ne kadar geliştirilebilmiştir? Siyasi alandaki kadroların tutuklanması bundan bağımsız değildir. Fuhuş, hırsızlık, uyuşturucu çeteleşmeleriyle de takviye edilen bu faaliyetlerin tümünün bir konsept dahilinde geliştirildiği aşikardır. Güneybatı gençliği içerisinde eskiden hiç rastlanmayan uyuşturucu kullanımı sadece Suriye devletinin politikalarından kaynaklı değildir; Rojhılat da dahil bir bütünen Kürdistan üzerinde yürütülen konseptin parçasıdırlar.Toplumun çürütülmesi ve din kılıfıyla, ekonomik kırıntılar temelinde toplumu kendine bağlama konseptidir uygulanan. Avrupa ve diğer yurtdışı sahalarında kitlemiz üzerinde uygulanan politikalar daha incelikli yöntemlerle geliştirilmektedir. Ülkeden koparma, sistem içine çekme, alıştırma, eritme yöntemlerinde adeta uzmanlaşmışlardır. Kapitalist merkezlerde yaşayıp da kendi toplumsal alternatifini sıkı sıkıya geliştirmemek düşünülmesi zor tahribatlara yol açar. Bunlara karşı ideolojik duruş kadar toplumsal örgütlenme ve pratikleşmeyi çok güçlü temellerde geliştirmek zorundayız.

Peki, komün çalışanları bu pratiğe ne kadar girmiştir? Dahası uygulanan politikaların yeterince bilincinde midir? Ne küçük sızılar kaldı, ne büyük ağrılar; gerçekten uygulamaya sokulmayan hangi politika kaldı? Buna rağmen toplumsal direniş her geçen gün ivme kazanarak büyümektedir. Fakat sonuç alıcı düzeye varması için komün pratiğimizdeki yetmezliklerin giderilmesi gerekir. Hangi politikayı uygularsa uygulasınlar kadro ve komün çalışanları rolünü oynadığında saldırılar boşa çıkarılacaktır. Rolünü yetkince oynayabilmek ise öz savunma örgütlülüğü ve eğitim düzeyine bağlıdır.

Kürdistan’da milyonlarca insanın direnişi söz konusudur. Demokratik Ulus mücadelesi toplumumuzun gündeminin başına oturmuştur. Bu nedenle iktidar gücünü elinde bulunduranlar yeni yöntemleri devreye koymaktadırlar. Bir yandan topluma karşı savaş yürütülürken diğer yandan topluma öncülük edecek kadro ve kurumlarımıza özel yöntemlerle yönelmektedirler. Bir komün yönetiminin demokratik tarzda seçilmemesi, atama yoluna gidilmesini sağlamak için özel eleman görevlendirebiliyorlar. Kadrolarımızı toplum içinde itibarsız hale getirmek için sırf dedikodu yaysın diye özel eleman görevlendirebiliyorlar. Bir toplantıyı sabote etmek, gündemi değiştirmek, yanlış yönlendirmek, kafa karışıklığı yaratmak için olmadık yöntemlere başvuruyorlar. Her döneme göre yeni politikalar devreye koyarken mutlaka kadro üzerinde oynamayı temel bir gündem olarak ele alıyorlar. Halk hareketinin her hamlesini kadro şahsında boşa çıkarmak için özel bir çaba sergiliyorlar. Bununla halka ve öncüsüne tecriti dayatıyorlar. Ne kadar güzel projeler geliştirseniz de bunu uygulayacak kadronuza fırsat vermeyeceğiz demeye getiriyorlar. Bu kadar detaylıca ve alçakça planlanmış saldırılar varken kadro çalışmalarımızın öneminin ne denli artmış olduğunu da görebilmeliyiz. Dolayısıyla kadro, komünleri örgütleyecek ve örgütlediği komünler de kadroyu eğiten temel alanlar haline gelecek; kadro halkı, halk da kadroyu eğiterek toplumsal savunmasını başarılı kılacak. Böylelikle komünler dar kadro hareketi değil toplumsal hareket olarak gerçek niteliğine kavuşacaktır.

Komün sadece iç-dış saldırılara karşı bir tedbir değildir. Komün toplumsal bir savunma sistemi olduğu kadar yeni bir yaşamın da örgütlendiği alandır. Bunun anlamı, yeni paradigmaya göre, yani evrene, dünyaya, topluma bakış açımızda, düşünce ve duygularımızda bir ölçü haline gelen demokratik, ekolojik, cinsler arası eşitlik ve özgürlük yaklaşımına göre yeni bir yaşam kurmaktır. Demokratik, ahlaki, politik toplumun inşa edilmesidir.

Komün yeni toplumsallığı inşa ettikçe toplumsal savunmayı da o oranda güçlü hale getirir. Dolayısıyla komünü, yoksul olanla dayanışmak, bağ-bahçeyi birlikte ekip biçmek şeklindeki imece usulü ile sınırlı görmemek gerekir. Komün bir dayanışma olayından çok daha fazlasıdır. Yeni bir yaşamın örülmesinden bahsediyoruz. Komünü daraltmamak gerekir. Fakat öte yandan da komünü bir toplumun üstünde bir örgüt gibi ele alıp fetişleştirmemek de gerekir. Komün özgür bir yaşam anlayışıdır; örgütsel biçim ve uygulamaları da bireyin ve toplumun özgürlüğünün hizmetinde olmalıdır.

Kürdistan koşullarında kapitalist-sömürgeci modernite tarafından kimliği yok sayılmış, paramparça edilmiş bir toplumsal gerçeklik yaratılmışken özgürlük mücadelesi ile bu değerler yeniden kazanılmıştır. Bir diriliş mücadelesi verilmiştir. Ancak bugün toplumun demokratik, ahlaki ve politik nitelikler temelinde, demokratik ulus anlayışına göre yeniden inşası görevi önümüzde durmaktadır. Toplumsal inşa çalışmaları yürütülürken inançlı, kararlı ve oldukça bilinçli bir duruş gerekmektedir. El yordamıyla ve yüzeysel yaklaşımlarla komün çalışmaları geliştirilemez. Bu şekilde yaklaşılırsa alternatif olayım derken devletin taklidini yapmaktan öteye geçilemez.

Komün oluşturmak toplumun maddiyatçılıkla esir alınan zihniyet dünyasına karşı maneviyatı hâkim kılmaktır. Maddi ve ekonomik yapılanma toplumsal maneviyata, onun ortakçı yaşam anlayışına ve aklına dayanmak zorundadır. Toplumsal olmayan bir aklın komüne yaklaşımı da komünü iktidar ve güç için basamak haline getirmenin ötesine geçmez.

Pratikte köylerde komün çalışması birkaç bölge dışında yapılmamıştır. Kentlerde ise meclisler kurulsa da mahalle düzeyindeki örgütlenmeler bir iki istisna alan hariç, henüz toplumun yarısına bile ulaşmamıştır. DTK ve Demokratik Toplum Koordinasyonu gündeminin birinci sırasında olması gereken bu çalışmalar ciddiyetle ele alınmamış, kendiliğindencilikten kurtulmamıştır. Bunu bir ihmalkârlık olarak yorumlamak yanlıştır. İhmalkârlıktan çok öte bir durum söz konusudur. Toplumsal alana bütünlüklü bir giriş yapılamamıştır, çünkü devletçi zihniyetten kopulmamıştır.

Demokratik komünal değerler etrafında bir örgütlülük geliştirilirken iktidar mantığı ve onun her türlü ilişki biçimi aşılmalıdır. Burada karşımıza iki boyutta bir sorun çıkmaktadır. Biri genel koordinasyon, siyasi parti, yerel yönetimler ve diğer kurumlaşmaların demokratik zeminde ortaklaşma sorunlarını yaşamalarıdır. Diğeri de halk meclislerinde alternatif olma adına siyasi alan başta olmak üzere diğer demokratik çalışma alanlarıyla karşıtlaşma ve kendi alanını iktidar alanı haline getirip ortaklaşmamadır. Siyasete yüklenen anlamlardan kaynaklı bu tür karşıtlaşmalar çokça yaşanabiliyor. Siyaseti devletçi tanım ve anlayışla ele alınca toplumsal alan siyasetin dışındaymış gibi ele alınabilmektedir. Özellikle toplumsal ve siyasi alanı hep karşıtlaştıran, adeta yetki ve iktidar kavgasına giren pratikler bir deneyim sorunu olduğu kadar ondan çok bir zihniyet sorunudur; devletin taklit edilmesidir. Karşılıklı birbirini besleyen bu anlayışların olduğu alanlarda komünler gelişmemekte, iktidar alanının kavram ve kavgaları kendini konuşturarak bir yozlaşmaya yol açmaktadır. Bunların tatminsiz, doyumsuz, maddiyatçı kişilikle ve egemenlikçi tarzla bağı görülüp özeleştiri yapılmadan ve müdahale edilmeden çalışmalar doğrultu kazanamaz.

Komün ve meclis çalışmalarına doğrultu kazandırmak için anlayış ve tarzda bir düzeltme hareketini geliştirmek gerekir. Liberalizm bu çalışmalara damgasını vurmuştur. Liberalizmin toplumsal ahlakın düşmanı olduğu açıktır. Komün, yaşamı toplumsal değerlerden kopararak maddiyatçılığa indirgeyen iktidarcı zihniyete karşı ahlaki bir duruştur. Komünsüz yaşam kapitalizme ve sömürgeciliğe hizmet etmektedir. Bu bilinçle toplumsal yaşamın baştanbaşa komün etrafında örülmesi için öncülük yapan birimlerin liberalizmin tesirinden kurtulması gerekir. Azla yetinen ve var olanı bile doğrultusuz bırakan kendiliğindenci bir tarz ile alternatif olma iddiasının ayakları havada bırakılmış olur.

Binlerce Komün Kurulmalı, Tüm Toplum Komünlerde Örgütlenmelidir

Kapitalist sömürgeci modernite karşısında toplumsal alternatif komünal sistemiyle çok güçlü tarihsel temellere sahiptir. Koşullar doğru  değerlendirilirse toplumun hava-su kadar ihtiyaç duyduğu ve umut bağladığı örgütlenmelerin hızla geliştirilmesi mümkündür. Ancak sınırlı bir pratikleşme ile toplumsal alternatif yaratılamaz. Kürdistan devrimi büyük ölçüde bir komün devrimidir. Ortadoğu ve ülke gerçekliğimizde meşru savunma gücü olmadan varlığını korumak mümkün değildir. Soykırım kıskacında olan bir halkın savunma tedbiri hayatidir. Fakat toplumsal alanda devrimimiz komünler devrimidir ve savunma olgusunun bir bileşenidir. Bu bilinçle yaklaşıp toplumsal inşayı her alanda başarıyla geliştirmek yerine eskinin dar cephe örgütlenmesininn bile gerisine düşen pratikleşme ile yetinilmiştir.

 ‘Meclis ve komünlerimiz var ama içeriğini doldurmamız gerekiyor’ deyip kolaycılığa yatan ve özünde kendini yanıltan bir yaklaşım hâkim olmuştur. Kurulan meclis ve komünlerin sayısı nedir? Yüz bin tane var mıdır? On bin ya da bin tane? Hayır! Venezüella’da otuz bin tane komün vardır. Bunların işlevselliği, zihniyeti tartışılabilir. Bu tartışma elbette gereklidir. Peki, otuz bin komünümüz var mı ki biz ‘vardır ama içini doldurmamız gerekir’  diyoruz?

Mahalle meclisleri, köy komünleri, mesleki komünler, sanatçı komünleri, okul-öğrenci komünleri, sokak komünleri, hatta apartman komünlerinden bahsediyoruz. Mahalle, köy, meslek, sokak, apartman sayıları yüz binleri geçerken buna karşılık bir il veya bölge kapsamında on tane komün oluşturmakla yetinen bir anlayışı nasıl değerlendirmek gerekir? Adeta ‘gösteri toplumu’ hastalıkları biçiminde cereyan eden göstermelik yaklaşımlar içinde değilsek toplumun örgütlenmesine ibadet eder gibi yaklaşmalıyız. Deyim yerindeyse 21. Yüzyılın örgütlenme dehaları olabilecek  tarihsel zemine, imkanlara ve perspektiflere sahibiz. Bugüne dek yaşanan deneyimler toplumun her kesimini kapsayacak, her köyü, kasabayı, mahalle ve sokağı örgütleyecek bir imkan sunuyor. Bunları doğru değerlendirdiğimizde sadece ülkede değil, Ortadoğu çapında Komünal Hareketimizin yayılmayacağı hiç bir alan kalmayacaktır. Halkımızın yaşadığı diğer ülkelerde de bu tarz örgütlenme adımları atılmıştır; geçmiş deneyimler ve birikimler daha sonuç alıcı düzeyde geliştirilebilir. Aksi halde kapitalizmin eritici etkilerinden toplum olarak kendimizi koruyamayız. Toplumun kendini korumasının dar kadro çalışmalarıyla mümkün olmadığı yeterince açığa çıkmıştır. Sınırlı düzeyde komün ve meclis çalışananın çabası da yeterli olmaz. Tüm toplumun örgütlü bir güç haline gelmesini savunmayan ve bu düzeyde çalışmaya yönelmeyen bir anlayış demokratik komünalizm açısından kabul edilemez.

Toplumda komünü olmayan kalmayacak dediğimiz zaman milyonlarca insandan bahsediyoruz; bu da binlerce, hatta yüz binlerce komün demektir. Mesele elbette nicelikle ölçülemeyecek kadar derindir ve bir yaşam tarzıdır. Fakat sayıların anlattığı bir gerçeklik vardır; milyonları komünlerde örgütleyecek bir zihniyete ve ciddiyete kavuşulmadan kapitalist-sömürgeci moderniteye alternatif olunamaz. Burada açığa çıkan gerçeklik, düzen sınırları içinde bir yaşamın, sınırlı bir çalışma ile kendine yer edinmenin ve iktidarcılığın köklü sorgulanmadığı ve tümden aşılmadığıdır. Demek ki yeni sisteme, paradigmaya, demokratik komünalizme inanç zayıflığı ve anlama sorunları vardır. Bu konunun eğitimle de bağlantılı olarak ayrıca ele alınması gerekir.

Komünün kapsamayacağı devlet dışı hiçbir toplumsal kesim yoktur. Dilini, dinini, inancını, kültürünü, ekonomisini özgürce geliştirmek ve bu temelde yaşamak isteyenin yeri komünlerdir. Bunun için birim olarak kentin, kasabanın, köyün birlikte ele alınması gerekir. Kent ve kır komünleri birbirini tamamlayacak şekilde geliştirilmelidir. Kentteki konseylerde uygulanan demokrasinin temsili niteliği olsa da komünlere, yani doğrudan demokrasi uygulamasının olduğu alanlara dayanır. Dolayısıyla kent konseyleri ve mahalle meclislerini de birer komün alanı olarak görmek, komün anlayışıyla örgütlemek gerekir.

Komün bir köyde tüm nüfusun katılımıyla gerçekleşir. Büyük köyler ise mahalleler düzeyinde birkaç komüne de sahip olabilir. Birbirine yakın tüm köylerin ortak bir komünü olabilir. Köyün genel komünleri yanında gençliğin ve kadının ayrı komünleri olur; nüfusa, etkinliğe ve ihtiyaca göre köy içinde daha farklı komünler de oluşturulabilir.

Kentlerdeki komünler ise kadın, gençlik, inanç, kültür, eğitim, iş, meslek, sokak, apartman vb. alan örgütlenmeleri şeklindedir. Her komünün bir yönetim organı olur. Bunlar yürütme, koordinasyon, konsey veya meclis olarak adlandırılır. Birbirine yakın köylerin komün temsilcileri-yürütmeleri- bir araya gelerek bölgesel komünler oluştururlar. Yine komşu kasabaların komün yürütmeleri birer bölge komünü teşkiline giderler. Kentin dinamikleri kent konseyini oluşturur.  Tüm kent, ilçe ve kırsal bölge komün yürütmeleri il konseyini oluştururlar. İller ve bölgeler ise genel meclisi, yani Kongreyi oluşturur. Konsey ve komünlerin birliği en üst düzeyde kongre’de gerçekleştirilir.

Her komün birimi kendisini doğrudan ilgilendiren konular başta olmak üzere yaşamsal tüm ihtiyaçları gündemine alır ve çözümünü planlar. Yine her komün birimi üstlendiği rol ve işleviyle diğer komünlerin tamamlayıcısı olur. Konfedere birliklerde buluşur ve karşılıklı bağımlılık tarzında ortak politikalar geliştirirler.

Eğitim, kültür, sağlık, sanat, ekonomi, güvenlik vd. ihtiyaçların tespiti ve çözümünde komün üyelerinin tümünün ortak katılımı esastır. Komün üyeliği gönüllüğe dayanır. Burada birey komünün ihtiyaçlarını karşılamayı kendi varlık gerekçesi saydığı gibi birey iradesi de komün tarafından tanınır, geliştirilir ve demokratik katılımını esas alır. 

Komün toplumsal yaşamın korunmasında en etkili yöntem ve anlayış olarak ahlakı esas alır. Köyde bir hırsızlık olayı mı yaşanmış; jandarmaya yalan söyleyen hırsız komüne yalan söyleyemez. Jandarma veya polis gücüne kafa tutan suçlu, komünün demokratik otoritesine karşı çıkamaz. Toplumsal yaptırım gücü ahlaki niteliğiyle tüm maddi güçlerin üstündedir. Yine burada geçerli olan, taraflı-soğuk hukuk metinleri değil Toplumsal Sözleşmedir. Ayrıca komün, hırsızı yakalamakla uğraşan değil, hırsızlığın zeminini ortadan kaldıran bir sistemdir.

Toplumsal yaşamın korunmasında komünün rolü her gün birçok deneyimde görülmektedir. Yurtdışı sahalarında halk meclislerinin temeli atılarak önemli bir gelişme zemini yakalanmıştır. Güneybatı’da yirmi yılı aşkın bir süredir komünalist iş ve çalışma sahalarında önemli deneyimler kazanılmıştır. Bu deneyime ve yurtseverlik potansiyeline dayanarak muazzam bir ekonomik-sosyal örgütlülük düzeyini sağlamak mümkündür. Güneyde siyasi parti örgütlenmesinden ziyade Özgür Yurttaş örgütlenmesinin daha etkili olabileceği değerlendirilmiş ve çalışma zemini oluşturulmuştur. Genelde DTK tarzında bir örgütlenme, yerellere doğru ise kadın ve gençlik başta olmak üzere komün ve meclisler oluşturmak Güney’de daha sonuç alıcı olabilir. Komün ve meclisleri dar örgütlenmenin aracı olarak görmeyip toplumsal yaşamın doğal örgütlülükleri olarak yaklaşırsak öncü örgütlenmesinde başarı sağlamak zor olmaz.

Rojhılat zemininde İran devlet politikalarına karşı toplumsal örgütlenme aynı anlayışla geliştirilebilir. İnsan hakları, tutuklular ve aileleriyle dayanışma dernekleri, üniversite öğrenci komünleri, kadın komünleri; işçi, çiftçi, sporcu; sağlık, sanat, ticaret ve çeşitli meslek komünleri örgütlendirilebilir ve var olanlar geliştirilebilir. Yoğunluğun bulunduğu alanlarda fiilen mahalle meclisleri oluşturulabilir. Camilerde örgütlenilebilir. Rejimin sunduğu kısmi yasal olanaklarla sivil toplum örgütleri oluşturulabilmekte fakat tamamen kendi denetimlerine almaktadırlar. Fakat sorun bazı kurumlaşmaları oluşturmakla sınırlı ele alınamaz. Tarih boyunca komünal direnişlerin merkezi durumunda olan bu alanda komünal örgütlülük için tarihsel-toplumsal zemin güçlü olmakla birlikte rejimin yönelimlerini engel olmaktan çıkaracak yöntemlerin kendi özgülünde hayat bulması gerekir. Kuzeyde ise Hilvan deneyiminden günümüze kadar geliştirilen toplumsal çalışmalar ve en son 2005 yılından bu yana yürütülen komün çalışmaları birçok zaafiyete ve kesintiye uğramış olsa da muazzam bir birikim oluşturmuş ve sınırsız gelişme zeminine kavuşmuştur. Kısmi çabalar bile kimi alanlarda sonuç alıcı olmuştur.

Komün örgütlülüğü olan bir alanda uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık gibi yozlaştırıcı devlet kurumlaşmaları fırsat bulamaz. Yetersizliklerine rağmen komünleşmenin geliştiği alanlarda bu durum somut gözlenen bir olgu olmuş ve komünlerin başarı hanesine geçmiştir. Yine toplumun kendi kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılaması adına kurulan örgütlenmeler bir koordinasyon merkezine kavuşturularak parçalılık belli oranda aşılmıştır.

Ancak her alanda devletlerin ve işbirlikçilerinin yönelimleri de artmıştır. Özel harp merkezleri toplumda sosyal ve kültürel yozlaşmayı geliştirecek yöntemleri devreye koymuştur. Bu uygulamaları ciddiye almak gerektiği Kuzeydeki kimi istatistik bilgilerinden de anlaşılmaktadır. Diyarbakır’da hırsızlıktan tutuklanan çocukların % 80’inin Lice, Kulp gibi köyleri yakılıp göçertilmiş yurtsever yerlerden olmaları, nasıl bilinçli bir sömürgeci politikayla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlatmaktadır. Bunları savaşın sonuçlarıdır deyip doğal karşılamamak gerektiği nice devlet görevlisinin bizzat örgütlediği olaylardan açıkça anlaşılmıştır. Son yıllarda yaşanan tecavüz olayları, bu politikaların devletçi yüzünü tartışmasız ortaya koymuştur. Açlıkla terbiye etme politikaları da bunlara eklenince toplumun komünsüz savunulamayacağı görülür. Kısacası, öz savunmanın toplumsal boyutu komün örgütlenmeleriyle hayatiyet kazanır. Komünü olmayan toplum ve birey, canavarın midesinde kolayca öğütülebilir.

Komün yaşamında eğitimden sağlığa, ekonomiden güvenliğe her ihtiyaç bir örgütlenme konusudur ve hepsi de birbiriyle bağlantılı olup bir bütünlük içinde ele almayı gerektirir. Bir ayağın olmaması diğer ayakları da zayıf bırakır. Komünlerin gündemine aldığı konular arasında şimdiye kadar sosyal ve kültürel alanda kapsamlı bir çalışma yapılmadığı gibi özellikle de ekonominin çok geri planda kaldığı ve yer yer komün yönetimlerince dile getirildiği halde uygulamaya geçmediği görülmektedir. Bu sorunun temelinde de komün zihniyetine girmeme, bütünlüklü ele almama vardır. İnsanı işçi haline getirmek veya işsiz kılmak karşısında toplumsal alternatifimiz komünal ekonomidir. Ortakçı yaşam damarlarımız ne denli kesilip parçalanmışsa da toplumsal hafızada hiçbir zaman yitip gitmemiştir. Bunu canlandırmaya ihtiyaç vardır. Bir zihniyet ve yaşam tercihi olarak başka alternatifimiz de yoktur.

Ekonomisiz Komün Olmaz

Ekonomi olmadan toplumsal yaşam sürdürülemez. Ekonomi toplumun öz faaliyetidir. O halde kendi ekonomimizi de toplumsallığın özüne uygun ve doğayla uyumlu şekilde geliştirmek zorundayız. Dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan örneklere ekonomist anlayış damgasını vurmuş ve bu nedenle de sistem karşıtlığı konusunda tam bir örneklik teşkil edememiştir.

 Ekonomiyi geliştirmek ile ekonomist yaklaşım aynı şey değildir. Ekonomizm, tüm toplumsal, kültürel, tarihi ve siyasi gelişmelerin belirleyicisi olarak ekonomiyi bir alt yapı kurumu olarak temel alan bir anlayıştır. Yani ekonomizme göre, alt yapıyı da üst yapıyı da belirleyen ekonomidir. Ekonomizm karşısında ekonomik toplum anlayışı, ekonomiyi her şeyi belirleyen bir alt yapı kurumu olarak ele almayıp toplumsal yaşamın doğal bir parçası olarak görür. Alt yapı-üst yapı ayrımına gitmez. Doğal toplum süreci ekonominin de doğal gelişim seyrinde olduğu bir süreçtir. Bu nedenle ekonomik toplum ile , ekolojik toplum, doğal toplum veya demokratik toplum eş anlamlar taşır.

 Ekolojiye duyarlı, doğayla uyumlu, kar amacı gütmeyen, kullanım değeri ve ihtiyaca göre bir ekonomi anlayışı ancak topluluk ekonomisiyle hayat bulabilir. Fakat Kürdistan komünlerinde ekonomi çalışması çok zayıf kalmıştır.  Bunun sömürgeci yönelimler ve engellemelerden kaynaklı yönleri olsa da ekonomiyi toplumsallığın gereği olarak ele almayan ve bir mücadele gerekçesi yapmayan anlayış belirleyici olmuştur.

 Ekonomi zaten toplumun öz faaliyetidir diyoruz. Ekonomiden koparılmak toplumsallıktan da koparılmak oluyor. Ekonomiye el koyan sistem toplumu ekonomiden koparıp bireysel arayışlara mahkûm etmekte ve böylece kendine bağımlı hale getirmektedir. Buna karşı ortak yaşam kültürünü geliştirmeliyiz. Ortak yaşam, bir işin birkaç ortağının olması değildir. Düzen içerisinde de bir işin birçok ortağı olabiliyor ve kapitalist sınırları aşamıyor. Ortak yaşam, bireyciliği, kapitalist özel mülkiyet anlayışını aşmak ve toplumsal düşünmekle mümkündür.

Bir komün alanında ailelere ait mülkiyet olabilir fakat toplumun tümünün çıkarları üretime yetenekleriyle katılmayı ve ürünlerini de ihtiyaçlara göre paylaşmayı gerektirir. Bu ilke tarihin belli başlı tüm komünal hareketlerinde belirleyici olmuştur. Ekonomik yönüyle evrensel komün kuralı olan GÜCÜNE, YETENEĞİNE GÖRE KATILIM VE İHTİYACINA GÖRE PAYLAŞIM temelinde komün ekonomisi oluşturulabilir. Bunun için ekonomi komünleri olan koperatiflerin örgütlendirilmesi gerektiği gibi her komünal yaşam alanının da ayrıca ekonomi birimi olmalıdır. Hazır bir ekonomimiz yoktur. Sorun bir zihniyet ve örgütlenme sorunu olarak ele alınırsa nereden başlanacağının da yanıtı bulunur. Bir örneğimizin olması gerekmez mi? Elbette gereklidir. Sadece pilot bölge uygulamaları tarzında bir yaklaşım geliştirici olmaz fakat ortada bir örnek teşkil edecek uygulama yokken de doğruyu yanlışı ayırt edip ilerleme sağlayacak bir pratik sergilenemez. Hata yapmaktan ürkmeden ve büyük hatalara düşmeden örnek girişimler başlatmak zorundayız. Bunun için komünal ekonomi ya da topluluk ekonomisinin doğru anlaşılması gerekir.

 Komünal ekonomi derken toplumsal farklılıkları yok sayan bir anlayışa düşülmemelidir.  Tekelci sömürüye geçit vermemek kaydıyla ekonomik faaliyetlerin tümünü sahiplenmek ve devlet sahası dışında örgütlemek gerekir. Örneğin toplumun önemli bir kesimini oluşturan orta sınıfların, devlet sahası dışına çıktığında güçlü bir dinamizmle topluma öncülük yapabilme kapasitesinde olduğunu hep göz önünde bulundurmak gerekir. Bilinç düzeyleri de buna yatkındır. İktidardan pay kapma hırsları nedeniyle devletin de en çok dayanmak ve kullanmak istediği kesimdir. Fakat kendi iş, meslek ve yetenek alanlarına göre örgütlendiklerinde devlete muhtaç olmayacakları gibi topluluk ekonomisini geliştirerek iktidar karşısında da en etkili güç durumuna gelebilir. Toplumun diğer farklı kesimleri için de aynı durum geçerlidir.

Herkesi bir kalıba sokan anlayış eşitlikçi değil totaliter bir anlayış olur. Belirttiğimiz gibi tekelci sermaye düzeni ve endüstriyalist anlayışa yer vermedikten sonra toplumun her kesimi, çeşitli ticaret, şirket ve sanayi güçleri dahil demokratik komünal sistemde yerini bulabilir. Yeter ki demokratik ve ekolojik anlayış ve bilinç bu kesimlere taşırılsın ve birlikte örgütlenmeleri sağlansın. Mesele her türlü mal varlıklarını toplumun ortak kullanımına sunmaları değildir. Ortakçı yaşamın gereklerine göre ekonomik güçleriyle topluma sunabilecekleri hizmetler bu kesimlerin bilinç ve örgütlülük düzeyleriyle birlikte gönüllü olarak gelişecektir. Kısacası, üretimden kopuk bir ekonomik sistem olamayacağına ve devletçi tarz reddedildiğine gore alternatifini her düzeyde geliştirmek gerekir. Şu kişinin zaten maddi varlığı çoktur, mücadelesini yürüttüğümüz sisteme gelmez denilerek toplumun önemli bir kesimi devlete terk edilmiş olunur ve bu anlayışla toplumsal kesimler karşı karşıya getirilir. Tüm toplumu kapsayan bir sistemden bahsediyoruz. Dar yaklaşımlarla toplumsal realitenin inkarına düşülür. Fakat toplum esas alınarak her alanda örgütlülük sağlanabilir.

Bir köy alanında hayvanların ve tarlaların ortaklaştırılması mümkün değil midir? Elbette mümkündür. Ama bunu dayatmayla, zorla yapamazsınız. Bir ailenin malı-mülkü vardır, diğerinin yoktur; birinin azdır, diğerinin çoktur. İmkânı çok olan ortaklaşmaya yanaşmak istemeyebilir. Hatta başka ülke deneyimlerinde yaşandığı gibi kendisinin yoksulluğa ortak edilmek istendiğini söyleyip karşı çıkabilir. O halde ortakçı yaşamın neler getireceğini görmesi gerekir ki ikna olabilsin. Bu nedenle ilkin herkesin gücü oranında katılması istenir; köyün ortak işlerinde kullanılmak üzere mera alanları, makineler vs. bu kapsamda değerlendirilir. Öte yandan işe inançla yaklaşılacaksa en yoksul olanlarla, hatta hiçbir şeyi olmayanlarla başlamak gerekir. Başka ülke deneyimlerinde orta sınıfların öncülüğü geçerli olmuşsa bizde emekçi halkın her alanda öncülüğü söz konusudur, çünkü devlet ve iktidar sahasına en uzak olan kesimlerdir. Orta sınıfların öncülüğe katılması da devlet-iktidar dışına çıkmaları oranında mümkündür.

Kapitalist teoriye göre on tane yoksulu bir araya getirsen de yoksulluktan başka bir şey üretmez; yüz tanesini kontrol edebilir, bin tanesiyle savaşabilir ama milyonlarcasından korkar, baş edemez, uzlaşmaya çalışır. Bizim anlayışımıza göre, on yoksul insan, on aile bir araya geldiğinde yoksulluğu değil toplumsallığı üretir. Manevi ve toplumsal olarak büyük bir güç oluşturur. Bundan sonrası elinden alınmış olan ekonomiyi geri kazanma mücadelesidir. Yani demokrasi mücadelesine gireceğiz. Kendi hayatlarımız hakkında toplanıp, tartışıp birlikte karar alacağız. Toplumsal haklarımızı savunacağız. Devlet, ağa, şeyh adı altında her kim ki baskıcı temelde müdahale ederse karşı çıkacağız. Boyun eğmeyeceğiz. Kendimizi sadece on kişiyle değil tüm ülke çapındaki komünlerle savunacağız. Arkamızda böyle bir gücün olduğunu bilerek hareket edecek ve kendimiz de bu büyük güce güç katacağız. Özcesi, demokrasi mücadelesinde aktif olacağız.  Birinci şart budur. Demokrasi mücadelesine girmeden hiçbir mücadele başarılamaz.

Ardından kararlarımızı hayata geçirmenin emeğini verecek, çalışacağız. Nerede çalışma olacak? Ortada bir iş yeri yok, bir bağ-bahçe yok, sürü yok, tarla yok; peki nerede çalışacağız? İlkin demokrasi mücadelesinin emekçileri olacağız dedik, bu en temel çalışma alanımızdır. Toplumca geleneksel beceri ve imkanları değerlendirebileceğimiz gibi yepyeni iş alanları oluşturarak, orada çalışabiliriz. Örneğin hiç kullanılmayan bir toprak parçasını temizleyip orada çalışmak mümkündür. Devletin, ağanın, köy korucularının el koyduğu arazileri geri alıp kollektif işletmeye sunmak da halkın en demokratik ve meşru hakkıdır. Böylesi bir devrimci müdahale olmadan halkın elinden çalınmış olan ekonomi kolay kolay geri kazanılamaz.

Ortak akıl ve kuvvetle iş alanı oluşturmak, var olanları dönüştürmek imkansız değildir. Ağaçsız bir bölgeyi ağaçlandırmak, susuz yere su getirmek, doğayı tahrip etmeden doğanın sunduğu nimetleri değerlendirmek ve köyün tümünün kullanımına sunmak… Burada herkes bilecek ki komüne ait bir şeyi kimse satamaz, kendi tekeline alamaz; her şey topluluğun ortak kararıyla şekillenecektir.

 Bu işler başarılınca komünün toplumdaki etkisi ve itibarı oldukça yükselecek ve sorunları çözen bir kurum haline gelecektir. Manevi açıdan çekim merkezi olacak, maddi olarak da kendine yeterli hale gelecektir. Buradaki politik duruşu, ahlaki nitelikleri, ekonomik verim ve öz yeterliliği gören diğer kesimlerin de ikna olmaları, komüne katılmaları kolaylaşır. Emek vermeden hangi itibar, hangi iş gelişir ki?

Ürünü olan bir evcil hayvandan veya bir toprak parçasından kentlere dek uzanan bir ekonomi zincirine ulaşmak zor değildir. Kürdistan’da doğal tarıma dayalı ekonomi gerçek bir alternatif oluşturma potansiyeline sahiptir. Kıra dayalı ekonomiyi esas alırken kenti de sadece pazar olarak ele almayıp topluluk ekonomisinin gelişmesinde tamamlayıcı bir unsur olarak değerlendirmek gerekir.

 Ekonominin örgütleneceği en temel yöntem de kooperatiflerdir. Kooperatifleri sadece mevcut düzen içinde görülen tüketim, imar vb. kooperatifler şeklinde algılamamak gerekir. Bunlar tek başına kapitalizmin dışına çıkma gücünde değillerdir. Kooperatif sistemi, hırsızlığı, rantı, haksız rekabeti önleyen ve ortak yaşamı geliştiren bir sistem olarak ele alınmalıdır. Yeni bir zihniyet ve yeni bir toplumsallık içinde demokratik, ekolojik, ahlaki, politik nitelikleriyle birlikte düşünülürse ve diğer örgütlenme sahalarıyla koordineli olarak ele alınırsa kooperatifler rolünü oynayabilir. Tekelciliğe karşı başarı şansı kanıtlanmış olan en temel alternatif örgütlenme modeli kooperatiftir.  Kooperatif örgütlenmesini komünal bir bütünlük içinde değerlendirmek ve komünlerin yaygın örgütlenmesinde tamamlayıcı unsur olarak görmek gerekir.

Komüne ihtiyacı olmayan ve coşkuyla katılmayacak olan komprador işbirlikçiler dışında herhangi bir toplumsal kesim Kürdistan gerçekliğinde bulunmamaktadır. İşlerini devlet kurumlarıyla yürütmeye mecbur kalan iş çevrelerine de alternatifini gösterdikçe toplumsallığa katabiliriz. Böylece komün yaşamı toplumda kazandığı yaygınlıkla temel kültür haline gelir.

Komünlerin ekonomisi için ilk adımlar tüm köyün veya sokağın yararlanacağı şekilde atılmalıdır. Göçle gelip yerleştiği mahallede yoksullukla boğuşan aileye mahalle halkının, esnaflarının toplanıp yardım etmesi örnekleri çokça yaşanmaktadır. Bu bir dayanışma olgusudur. Bunu neden örgütlenme ve komün kurma zeminine dönüştürmeyelim ki? Mahalle meclisleri, sokak ve apartman komünlerinin bazı örnekleri oluşturulmuş durumdadır. Bunların yaygın hale getirilmesi kadar nitelikli ve işlevsel kılınması için örgütlenme seferberliğini yıllara yayılan işleri aylara sığdıracak düzeyde yoğunlaştırmamız gerekir.

Kentlerde ekonomiyi kolektifleştirme çalışmaları da aynı mantıkla geliştirilebilir. Yeter ki örgütlenmesini yapalım. Örgütlenmeden olmaz. Dünyanın neresinde görülmüş ki komünler kendiliğinden gelişmiş, örgütsel öncülük yapılmadan kurulmuş? Kuruculuk rolü layıkıyla yerine getirilmeden komünlerin işlev kazanması mümkün değildir. Alan örgütlerinin en temel görevlerinden biri olmasına rağmen komünlerde ekonomi örgütlenmesine girişilmemiştir. Demokratik ulusun ekonomik-sosyal birimi komünlerdir diyoruz fakat ekonomisini ve sosyal alanını örgütlemeden komün kurduğumuzu iddia ediyoruz. Burada bir yanılgı ve en hafif deyimle zihinsel körlük vardır. Kısmen sosyal alana giriş yapılmış olsa da toplum içinde kimi yardım kuruluşları dışında ekonomiye dair neredeyse ciddi olan tek bir örnek bulunmamaktadır. İlk ciddi girişimler devlet müdahalesiyle kesilince devamının getirilmemesi bir geri çekilmeden mi kaynaklanmıştır yoksa başka sebepleri mi vardır, sorgulanmaya değerdir.

Gözlendiği kadarıyla devletçi mantıkla yaklaşıldığı için komün oluşumları ekonomik yönüyle işlevsiz kalmaktadır. Hatta kimi yerlerde, eylem ve güç deposu olarak ele alınıp ondan yararlanılıyor fakat ona bir şey verilmiyor; eğitimiyle, sağlığıyla, kültürel gelişmesiyle, ekonomisiyle ilgilenilmiyor. Ya da işlevi ve rolü diğer komünleri tamamlamayı gerektiriyorken kopuk kalıyor, güç parçalanmış oluyor.
Mücadelenin genel etkisiyle toplum kültürünü, ahlakını, dilini, kimliğini yeniden kazanmıştır. Buna rağmen kapitalist-sömürgeci modernitenin saldırılarıyla yaşanan sosyal faciaların önüne yeterince geçilememesini analiz ederken bu parçalı duruşların temelinde yatan devletçi zihniyeti en başta ele almak gerektiği ortaya çıkmaktadır.

 Otoriter Hiyerarşi ve Bürokrasi Komünalizmin Can Düşmanıdır

 Komün toplumsal zeminde kazanılmış en özgür mevzidir. Komüne devletçi kavramlar ve işleyişler sokulamaz.

Komün anlayışında merkeziyetçi hiyerarşi ve bürokrasiye yer yoktur. Karar ve uygulama süreçlerinde doğrudan demokrasi yöntemi geçerlidir. Komünü oluşturan topluluk kendi iradesini ekonomik-sosyal projelerle ortaya koymak ve bunun örgütlenmesini yapmak durumundadır. Hiçbir örgütsel birim çıkıp da ‘niye bizden habersiz karar aldınız’ ya da ‘gündeminizi biz belirleriz’diyebilecek durumda olamaz. Fakat uygulamada yer yer komün ve meclislerin yürütmeleri ve komisyonları bile dikkate alınmadan üstten kararlar dayatılabilmektedir. Bu anlayışın demokratik işleyişle ilgisi olamaz ve her yerde buna karşı durmak gerekir. Komün demokrasisi ne merkeziyetçi bir hiyerarşiyi tanır ne de yozlaştırıcı bürokrasiyi. Tanımak zorunda olduğu tek ilke özgürlük, tek kanun da ahlaki-politikk nitelikteki toplumsal sözleşmedir. Toplumsal sözleşmeyi esas alarak hareket eden her komün birimi başarılı işler yapmayı kendi insiyatifinde geliştirmek ve diğer komünlerin tamamlayıcısı olmak zorundadır. Engelleyici durumlarla mücadele etmeden ve başkasından beklemeyi aşmadan komün iradesi demokratik hale gelemez.

Toplumsal yaşamın her alanındaki örgütlenmeleri, komün anlayışı temelinde şekillendirmek gerekir. Siyasi Parti birimleri komün tarzını esas almalıdır. Akademiler ve kooperatifler komün şeklinde örgütlenmelidir. Yerel yönetimler, belediyeler, dernekler, vakıflar, mesleki örgütlenmeler vs. birer komün alanıdır ve komün anlayışına göre düzenlenmelidir. Tüm komünler arasında da karşılıklı bir bağ ve tamamlayıcı olma özelliği bulunmalı ve doğru bir koordineleşmeyle bütünlük sağlanmalıdır.

Bir alanda meclis ve komün çalışmaları yapılırken bunun belli bir sistematik planlama içerisinde sürekliliğe kavuşturulması zorunludur. Sürekliliği olmayan hiçbir çalışmadan sonuç alınamaz. Bölük-pörçük ve yarım bırakılan çalışmalar nedeniyle kuruluş aşamaları bile sorunlu olmaktadır. Çalışmaya bürokratik bir mantıkla yaklaşıldığı için bir gurubu bir araya getirmekle komün veya meclis oluşturulduğu düşünülüp devamı getirilmemekte ve kendi haline bırakılmakta ya da kişilere bağlı çalışma tarzı geliştirilmekte, kişiyle başlayan, kişiyle biten çalışmalar ile kurumlaşma engellenmektedir. Bunun temel sebeplerinden biri de komün çalışmalarına öncülük eden kadro cephesinden stratejik planlama yapılmamasıdır.

Stratejik planlama nedir? Stratejik planlama, bir amacı gerçekleştirmek için gerekli olan tüm yol, yöntem, araç ve aşamaları belirlemek, zaman-mekân koşullarını buna göre örgütlemek, güçlerini uygun şekilde konumlandırmak ve harekete geçirmektir. Bir halk deyiminde olduğu gibi “Taşı delen suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir.” Stratejik planlama yapılmadan günübirlik yaklaşımlarla çalışmanın sürekliliği sağlanamayacağı gibi gücün sürekli parçalanması da önlenemez.

Kadın gücü bir yana, gençlik gücü bir yana, parti ve yerel yönetimler bir yana, diğer kurumlaşmalar bir yana doğru giderse bu güç paramparça halde kalır ve zafere değil yenilgiye oynar; sadece kendine bir alan açmakla meşgul olanlar yenilgiyi garantilemek dışında bir şey yapamaz. Az olsun benim olsun mantığı iktidarcılığın bir yansıması olup gücü en çok bölen anlayıştır. Konfederal mantık bunu red eder. Komün ve meclis çalışmaları ele alınırken sanki tüm bu örgütlenmelerin dışında bir alandan bahsedermiş gibi karşıtlaşmaların geliştirilmesi doğru değildir.

Siyasi parti veya yerel yönetimlerin, komün ve meclisleri kendi komiteleri gibi gördüğü yönünde sıkça dile gelen eleştirilerde bile bir iktidar mantığı vardır. Komün ve meclisleri siyasi parti ve yerel yönetimlere kapatmaya kalkarsan bir karşı güç oluşturmuş olursun. Oysa komün ve meclisler siyasi partinin tabanını oluşturduğu gibi parti bürokratizmine karşı da demokratik bir tedbirdir. Bundan parti karşıtlığına varacak bir duruş sergilenebileceği anlamı çıkarılamaz. İster parti isterse diğer kurumlar olsun, komün ve meclisler demokratik nitelikleriyle bunları  hem denetler hem de güçlendirir. Güç vermek yerine iktidarcı bir zihniyetle yereli kapatmaya kalkmak ve sürekli parti ve kurumlarımızı gündem konusu yaparak tartıştırmak demokrasi değil bozgunculuk olur ki hiç bir demokraside toplumsal zararın adı demokratik hak olarak anılamaz. Aşırı politize olmuş bir komün veya meclis alanı açık ki birleştirici değil karşıtlaştırıcı olur. Oysa rolünü doğru oynadığında toplumdaki en büyük birleştirici güç olarak saygınlığı ve etkisi de tartışmasız olur. Emek vererek, tüm örgütlenme ve kurumlarımızı sahiplenerek, denetleyip, eleştirip, güç vererek bu saygınlık yaratılabilir. Didişme, çatışma ve birbirini boşa çıkarmanın olduğu yerde demokratik komünal anlayış gelişemez.

Kimi alanlarda belediyenin işçi alımına, ihalesine, hatta içteki yönetimsel düzenlemelerine bile doğrudan müdahale hakkını kendinde gören komün ve meclis birimlerimiz çıkabiliyor. İşte bu tam da bir halk kurumlaşmasını basamak yaparak ekonomik ve siyasi rant yapma mantığıdır. Herkes kendine göre komün ve meclislere bir rol atfedemez. Günümüz koşullarında belediyenin de yarı resmi yarı komün olma özelliği vardır. Bir komünün başka bir komünün iç işlerine doğrudan müdahale etmesi yanlıştır. Belediyeler elbette halkçı olmak, komünal, konfederal belediyeciliği hedeflemek durumundadır. Eğer bir alanda yanlışlar çoksa, örneğin ihale usulsüzlüğü varsa halk devreye girer, bir suçlu ve kirli kişilik görevlere getirilmişse halk devreye girer, fakat hiçbir komün ve meclisin kurumların iç işleyişine doğrudan müdahale etme hakkı yoktur. Buna açık kapı bırakılırsa halk meclisleri demokratik kurumlaşmalar olmaktan çıkıp yetkiciliğin ve rantçılığın geliştiği istismar alanları haline döner. Elbette tersinden bir yaklaşımla komünleri birbirinden koparmak da yanlıştır. Komünler arası ilişki konfederal tarzda karşılıklı bağımlılık ilişkisi olduğu için her komün bir diğerine karşı sorumludur. Ancak bu sorumluluklar yöntemlice yerine getirilmelidir.

Öte yandan parti ve yerel yönetimler(veya alan koordinasyonları, yürütmeleri) yapısının da komün ve meclislere üstten, sürekli müdahaleci ve faydacı tarzlarda yaklaşmayı aşması, ortaklaşmayı sağlaması ve demokrasi kültürü ve ilkesi gereği kararlarını esas alması gerekir. Komün ve meclisleri dikkate almayan bir siyasi parti, belediye veya herhangi bir kurumun halkçı özellikte olduğu iddia edilemez. Ayrıca bu yapıların komün ve meclislerin çalışmalarında bürokratik engeller çıkarmaması gerekir. Bürokratik engellerin olduğu yerde bilinmelidir ki halk iradesi devreye girer ve bunları aşar. Komün ve meclisler kendi alanlarında geliştirecekleri projeler için doğrudan yetkili ve sorumludurlar. Demokratik konfederal mantık yereli esas alır. Özellikle köy, mahalle, sokak komünleri ve meclisleri yaşam alanlarının her türlü ihtiyacından sorumludur. Parti ve belediye halkın projelerini desteklemek durumundadır. Öte yandan üstten belirlenen projeleri halka dayatamazlar. Halkın yaşadığı alanı doğrudan ilgilendiren ve halktan onay görmeyen projeleri geri çekmek zorundadırlar. Bunu halk kendi örgütlülüğü ile sağlar.

Parti veya yerel yönetim adına kentin, kasabanın, köy veya mahallenin dikkate alınmaması halinde komün ve meclislerin tavır alma hakları vardır ve bu hakkı kullanmamak tıpkı egemenlere boyun eğmeye benzeyen siyasi ve ahlaki bir suçtur. Bu tavır alışın gerekçelerini ve sınırlarını belirleyen ölçüt toplumsal demokrasi, ekoloji ve cinsiyet özgürlüğüdür. Hiçbir güç halkın gücünün üstünde değildir. Yaşanan sıkıntılar sistemi anlamamadan kaynaklı karşılıklı ve ortak gelişen sıkıntılardır. Demokratik duyarlılık ve ortaklaşma esas alınırsa bu tür zorlanmalar da ortadan kalkar.

Komün ve meclislerin diğer demokratik kurumlarla ve toplumsal kesimlerin bir birleriyle hukukunun ne olduğu, hangi konuda hangi hukuksal ölçüyü esas alacakları yönünde yapılan tartışmalara bakılınca sistemi anlamanın ne kadar gerisinde seyredildiği görülmektedir. Toplumsal ilişkilerimizi ve yaşamımızı hangi hukuk belirleyecek? Bu bir kere doğru sorulmuş bir soru değildir. Toplum yaşamında geçerli olan hukuk mudur yoksa ahlak mı? Toplum kendisini hukukla mı savunur yoksa ahlakla mı? Yeryüzünün neresinde ve hangi çağda toplumu koruyan temel olgunun tek başına hukuk olduğu görülmüştür? Hukuk devletlere ait bir kurumdur. Toplumun hukuk karşısında daha köklü bir kurumlaşması vardır ki o da ahlaktır.

Hiçbir hukuk metni toplumsal ahlakın yerini tutamaz. Hukuk genellikle devletleri korur, ahlak ise toplumu. Toplum hukuka ancak demokratik olduğu ölçüde saygı duyabilir ve kabul edebilir. Bu bakış açısına göre toplumsal sözleşme toplumun esas alacağı hukuk manzumesi olurken her konuda esas alacağı ölçüt ise toplumsal ahlaktır. Bunlar yazılı olmayan toplumsal kurallardır. En demokratik görünen hukuk metninden daha demokratik ve güvenilirdir. Yazıya geçmiş hali ise toplumsal sözleşme metnidir. Bu da birey, doğa, cins ve toplum dengesini sağlayan niteliğiyle demokratik, ahlaki, politik toplumun en genel ölçütlerini ve çerçevesini belirlemiştir. Bu konularda eğitim ve bilinçlenme faaliyetleri geliştikçe toplumsal ahlakın demokratik ve adil gücü açığa çıkacak ve temel bir kültür haline gelebilecektir.

Bu konuda karşıt bir karalama kampanyası ile karşı karşıyayız. Komün ve meclisler toplumun her kesimi üzerinde baskı kuracak korkusu yayılmaya çalışılıyor. Toplumsal farklılıkları ve çeşitliliği kendi varlık gerekçesi sayan komün ve meclisler toplum, doğa, kadın, çocuk düşmanlığı yapanlar dışında hiç kimseye düşünce, inanç ve yaşam tarzından dolayı tavır almaz. Bunun ölçütleri eğitimle, bilinçle kazanılacaktır derken yeni bir kültürleşmeden, yeni ve özgür bir toplumsal yaşamdan bahsediyoruz. Baskı koşullarındaki, ahlaki-politik nitelikleri geriletilmiş, iradesizleştirilmiş ve her türlü yönlendirmeye açık hale getirilmiş, özüne yabancılaştırılmış bir toplumsal gerçeklikten bakınca korkular gerçek ve haklı gösterilebilir. Ancak komün ve meclislerin kazandığı özgürlük düzeyi tüm toplumun en güvenceli yaşam düzeyini de belirleyecektir.

Örgütlenmiş ve eğitilmiş komün birimleri özgür ve eşit bir yaşamın en büyük güvencesidir. Eğitimin yapılmadığı bir komün biriminin kime, neye hizmet edeceği meçhuldür. Burada akademiler devreye girmekte, halk eğitimi müfredatları ve planlamalarıyla tüm komünlerin ortak ruh ve bilinç kazanmasını hedeflemektedir. Bu temelde komün seferberliğine girişmek,  demokratik ulusu inşa etmek ve kendi çözümümüzü yaratmak anlamına gelmektedir.

Her Komün Bir Akademi Rolünü Oynamalıdır

Bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket kendi adına düşünemez ve karar alamaz hale gelmesiyse buna karşı yapılması gereken en temel çalışmanın eğitim olduğu açıktır.

Eğitime gelmeyen, eğitimi sevmeyen, eğitimden kaçan bir insan istediği kadar pratikleşmekten bahsetsin başarıyı yakalayamaz. Eğitim olmadan hangi zihniyet ve anlayışla pratik geliştirilecek? Özgür yaşam hangi ölçülerle geliştirilecek? Demokrasi kime göre, neye göre olacak? Tarih, dil, kültür, ahlak, inançlar, güncel gelişmeler, devletçi politikalar, demokratik ölçüler, kadın, çocuk, aile gibi konularda sürekli bir bilinçlenme olmadan alternatif yaşam kurulabilir mi? Bunlar halk eğitiminin temel konuları olmaktadır.

Devletçi sistemin resmi okul düzenleri resmi ideolojiyi üretmekten başka bir rol oynamaz. Toplumun alternatif eğitim sistemi özgür akademilerde geliştirilebilir. Akademi denilince düzenin resmi okullarının taklidine düşülmemelidir. Bunun için toplumsal örgütlenmenin olduğu her alan bir akademi rolünü oynamalıdır.

Komün ve meclislerin özgür yaşam alanları olarak rolünü yetkince oynayabilmesinin yolu geliştireceği eğitim ve bilinç düzeyinden geçmektedir. Toplumun bilinçlenmesi için komün ve meclislerden daha iyi bir zemin bulunamaz. Her toplantı bir eğitimdir, her kararlaşma süreci bir eğitimdir, her eylem bir eğitimdir; bununla birlikte sistemli bir şekilde eğitim konularını belirlemek ve ihtiyaca göre zaman planlamasını yapmak gerekir.

Bir köy yerinde, bir meydanda veya köyün bir odasında eğitim yapılabilir. Yakın köyler bir araya getirilip ortak eğitim yapılabilir. Bir sokakta oturanlar sokak komününde eğitimini yapabilir; bunun için bir evde bir araya gelmek yeterlidir. Bir mahalle meclisi eğitim için ideal olanaklar yaratabilir. Bir dernek veya parti binası eğitimden daha önemli hangi çalışma için değerlendirilebilir ki? Örneğin bir çadır halk eğitimi için mükemmel fırsat sunar. Her çadır bir komündür ve bir eğitim sahasıdır.

Halk komünlerini ortak yaşam alanı olarak tanımladık. Ortak duygu ve düşüncelere ulaşmak için sadece bir komün içinde yer almak yetmez. Tartışma kültürümüzü geliştirmeliyiz; birbirini dinleme ve anlama çabasını güçlendirmeliyiz. Paylaşımcı olmayı maddi paylaşımlar şeklinde ele almıyoruz. O halde paylaşımcılığın duygu ve düşüncede başladığını ve bu konuda ilerleme sağlamak için mutlaka eğitimlere ihtiyaç olduğunu unutmamalıyız. Herkes kendine göre bir duygu, düşünce ve davranış sergilerse ortak yaşam adına, demokrasi adına hiçbir değerden bahsedemeyiz. Ortaklaşmaktan kastedilen tek tip hale gelmek değildir. Tek tipleşmeyi faşizm ister. Ortaklaşmak tüm duygu ve düşünce zenginliklerinin kendini özgürce katarak çevresini etkilemesi ve etkilenmesiyle ortaya çıkar.

Örneğin bir mahallede Müslüman’la Hıristiyan, Aleviyle Sünni ortaklaşmayı hedeflerken birbirlerinin inançlarına saygılı olacak ve ortak yönlerini öne çıkararak yaşamı paylaşacaklardır. Biri diğerine ‘sen benim gibi olmalısın’ dedi mi orada demokrasiden bahsedilemez. Ortak paydalarda buluştukça, demokrasi kültürü geliştikçe farklılıklar büyük bir zenginlik haline gelecektir.

Kültürel ve inançsal farklılıkların zenginlik olarak görülmesi kadar toplumsal yaşamı tehdit eden, bozan çıkarcı yaklaşımların da ayrıştırılması gerekir. İşte bu noktada neyin yanlış, neyin doğru olduğuna karar verecek bir ölçüt devreye girer ki bu da toplumsal ahlakla belirlenir. Toplumu savunmak adına bireyi yok saymaz, bireyin hakları adına toplumsallığı ezip geçmez. Her konuda adil yargılar geliştirir. Bunları sadece geleneklerle kavramak yetmez, eğitimle güçlendirmek gerekir. Eğitim bir ölçü kazandırma hareketidir. Komün ve meclisler toplumsal yaşamın özgürlük ölçütüyse eğitim de bu ölçüyü kazandıracak en büyük güçtür.

Eğitimi sadece bilgilenme faaliyeti olarak görmemek gerekir. Eğitim aynı zamanda ortak düşünce ve ortak ruh kazandırır. Eğitim, terbiye ve irade kazanmak, estetik söz ve davranış kazanmak, yorum gücü, inisiyatif ve yetenek kazanmak anlamına da gelir.

Kadınların, çocukların, gençlerin eğitimi komün ve meclislerin en başta gelen görevidir. Kapitalist sömürgeci modernitenin yozlaştırıcı saldırılarına karşı başka türlü toplum korunamaz. Tüketim kültürü, tarihine, kültürüne yabancılaşma, özenti, psikolojik bunalımlar, intiharlar karşısında en büyük savunma gücü eğitim olmaktadır. Bugün televizyonların dizi filmleri karşısında zaman tüketen ve zihin ve duygu dünyalarını kötürümleştiren alışkanlıklar bile eğitim olmadan aşılamaz. Din tacirlerine karşı din konusunda eğitimli olmadan başarılı olunamaz. Eğitim olmadan kişi kendini özgürce ifade edemez. Eğitim olmadan aile demokratikleştirilemez. Özgür ve iradeli kişilikler eğitim seviyesinin güçlenmesiyle gelişir.

Bunca ihtiyaç yakıcı olarak kendini dayatırken komün ve meclisler, eğitim çalışmaları tüm çalışmaların ilk sırasına almak zorundadır. Unutulmamalı ki hiçbir çalışma eğitim kadar kalıcı sonuçlar doğurmaz.

Komün ve meclis seferberliğini bir eğitim seferberliği olarak görmek gerekir. Eğitime hem bilinç, ruh kazandırmanın hem de örgütlenmenin en temel aracı olarak rolü oynatıldığında demokratik eylemlilik de çığ gibi gelişecek ve milyonlar özgürlüğe akacaktır. Bu bilinç ve örgütlülüğe sahip olan bir toplumu geriletebilecek, engelleyebilecek hiç bir güç yoktur.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER): DEMOKRATIK  TOPLUMUN  ORGUSU  KOMUN  VE  MECLISLER  4  BOLUM  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.