İSLAM’IN DEMOKRATİKLEŞMESİ - 1
İnanç / 29 Mart 2014 Cumartesi Saat 07:54
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Demokrasi tartışması çağdaş dünyanın en temel tartışma konularından biridir. Siyasal bir araç olarak başvurulan bir kavramsallaştırma olduğu gibi, ilkesel düzeyde ele alınışı da güçlüdür. Bir “emperyalist demokrasiden” bahsedilebileceği kadar; bir “halkların küresel demokrasisinden” de bahsedilebilir. Halklar açısından “emperyalist demokrasinin” istenir bir şey olmadığı kesindir...

“Bir inanç sahibinin diğer dinler hakkında söylediği hiçbir ifade  o dinlerin taraftarlarınca doğru olarak tastik edilmedikçe, doğru değildir.”
Cantwel Smith

“Çocuklarınızı kendi ahlakınıza göre eğitmek için zorlamayınız. Çünkü onların doğduğu çağ sizin doğduğunuz çağdan farklıdır.”
Hz. Ali

“Her biriniz için bir kanun ve bir yol tayin ettik. Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat sizi, her birinize verdiği şeylerde imtihan edecek. O halde durmayın, hayırlı işlerde yarışın.” (Maide 48)

GİRİŞ

Demokrasi tartışması çağdaş dünyanın en temel tartışma konularından biridir. Siyasal bir araç olarak başvurulan bir kavramsallaştırma olduğu gibi, ilkesel düzeyde ele alınışı da güçlüdür. Bir “emperyalist demokrasiden” bahsedilebileceği kadar; bir “halkların küresel demokrasisinden” de bahsedilebilir. Halklar açısından “emperyalist demokrasinin” istenir bir şey olmadığı  kesindir. 'Halkların küresel demokrasisi’nden bahsedilirken anlatılmak istenilen olay ise daha özgürlükçü, daha eşitlikçi ve katılımcı bir siyasal yapıdır. Elbette demokrasiyi bir siyasal yapıdan ibaret görmek yanlıştır. Siyasal yapı tarafından içerildiği kadarıyla kültürel hoşgörü ve çoğulculuktur da.

İslam tartışması da en az demokrasi tartışması kadar doğuda ve batıda gündemi oluşturan diğer temel tartışmalardan biridir. İslamiyet’in doğu ve batı için aynı şeyi ifade etmediği kesindir. Batı açısından İslamiyet enerji kaynaklarını kontrol eden, aynı zamanda  büyük bir pazar da teşkil eden bu nedenle ekonomik olarak ilişkide bulunulması gereken ikincil önemde bir konudur. 11 Eylül eyleminde olduğu gibi batının içine kadar sızabilse de İslamiyet  batının her şeye rağmen bir iç sorunu değildir ve batı açısından İslamiyet’in demokratik dönüşümü, İslamiyet’in savaşla kontrol altına alınması gibi sıradan bir seçenektir.

Doğu için ise İslam’ın demokratik dönüşümü bir iç sorundur ve birincildir. Doğu gerek batıyla gerekse de kendi içinde girdiği savaşlar nedeniyle harabeye dönüşmüştür. Savaş doğu için bugün artık bir seçenek değildir. Bu doğunun teslim olmaması anlamına gelmemelidir. Ama doğunun teslim olmaması için öncelikle bir irade haline gelmesi gereklidir. İradesi olmayan ve direnişi bir kuru gürültüden öteye gidemeyen bir Ortadoğu kendini teslim olma ayıbından kurtarabilir mi? Nitekim halkların iradesini ortaya çıkaramayan, güce dönüştüremeyen Ortadoğu, Afganistan ve Irak örneğinde olduğu gibi savaş temelinde bir çıkışı başarıya taşıyamadı ve en kötüsünden bir teslim olmayı yaşadı. Türkiye ve Suriye örneklerinde olduğu gibi “ne savaş, ne barış” temelinde bir direniş seçeneği ortaya koymaya çalışan ülkelerde irade beyanlarından daha kötü, daha olumsuz bir iradi konuma düştüler ve bu ülkelerin bir iradesinin olmadığı açığa çıktı.

Bu objektif durumun nedeni bu güçlerin batıya direnmek istemesi değildir. Aksine bu ülkeler ve tabii diğer Ortadoğu ülkeleri de,  kendi içinde parçalı ve zayıf düşmüş durumdadırlar. Birleşirse dünyanın en temel siyasal güçlerinden olabilecek Arap toplumu yirmi iki ülkeye bölünmüştür. İran kendi içinde yaşadığı sorunları şiddetle çözümlemekten vazgeçmemiştir ve parçalanma tehlikesi halen bir ihtimal olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye, İslam-anti-islam, Kürt-Türk olarak bölünmüş durumdadır ve birlik anlamına gelecek barışçıl gelişmeden mümkün olduğunca uzak durmaya devam etmektedir. Geriye kalan ulusların tümü kendi içitde çatışmalıdır ve bu ulusların kendi iç çatışmalarının yanısıra bölgenin değişik uluslarının birbirleriyle çatışmaları bölgeyi güçten düşürmektedir. Bütün Kuzey Amerika’yı ve bütün Avrupa’yı tek bir çatı alında toplayan bir siyasal bir oluşum, Ortadoğu için yakın gelecekte görünmemektedir.

Ortadoğu’da önümüzdeki on yıllar için görünen durum ise daha fazla şiddet, çatışma , parçalanma ve tüm iddialarının aksine daha fazla bağımlılıktır. Bu durum elbette bir kader değildir ve buna karşı mücadele etmek gerekmektedir.

Birliğin zemininin halkların birliği olduğu açıktır. Mevcut bölünme  halkların yararına değildir ve Türk-Kürt, Kürt-Arap, Arap-Fars, Şii-Sünni çatışmasından da halkların elde edecekleri bir yarar bulunmamaktadır. Bölünmenin nedeni parçalanmış halk kitleleri üzerinde egemenliklerini sürdüren batıya yaslanmış siyasal rejimlerdir. Bu rejimler milliyetçilikleri ve sözde ulusal bağımsızlıkçılıklarıyla halkların parçalanmasının ve sömürgeleştirilmesinin en başta gelen mümessilleridirler. Bu oluşumların ve şiddete dayalı siyaset anlayışının aşılarak; çok uluslu, çok kültürlü hoşgörüye ve uzlaşıya dayalı bir demokratik Ortadoğu federasyonunun oluşturulması Ortadoğu’nun mümkün olan tek çıkış yoludur.

Ortadoğu kimliği tartışılırken, İslamiyet’in görmezden gelinmesi mümkün müdür? Yarattığı siyasal yapıdan, yol açtığı kültüre kadar doğru bir İslam tartışması yapmak demek, her kesin üzerinde görüş birliğine vardığı bir İslam tanımına ulaşmak demek değildir. Öncelikle hepimizin farklı bir İslam tanımının olabileceğini kabul etmektir. İkinci, üçüncü kaynaklara baş vurmaya gerek kalmaksızın bütün Müslümanların üzerinde anlaşabileceği bir Kur-an metni zaten vardır. İmanın şartları, İslam’ın ilkeleri olarak ortadadır ve bu konuda her hangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Geriye kalan Kur-an’ın pratik konularda yorumu sorunudur ki, Kur-an, açıkça bireye hitap etmiştir ve kitlesel olarak bir cennet cehennem vaadi ya da azabından bahsedilmemiştir. O halde dinin yorumunun bireysel düzeyde ele alınması ve dinin tanrı ile kul arasındaki özel ilişki olarak yorumlanması hem en doğrusudur, hem de dini, etnik, iktisadi  cemaatlerin çatışmasının sona erdirilmesinin an pratik çözümüdür. Diğer yandan eşitlik ve özgürlük ilkelerini odağına alan demokratik bir toplumun dayanak noktasının açığa çıkması açısından da, İslam’ın bireyi esas alan vurgusu çok önemlidir.

Kuşkusuz din bireyi kuşatan ama topluma değmeyen ve devleti etkilemeyen bir olgu değildir. Toplumsal yaşamda ve siyasal süreçte de kendini hissettirecektir. Ancak bireyin özgürlüğünün her anlamda garantiye alındığı ve birey olarak süreçlere katılımının yeterli mekanizmasının oluşturulduğu, insanların bireyler olarak birbirleriyle ilişkiye geçebildikleri ve böylece hem birbirlerini ve hem de siyasal yapıları etkileyebildikleri bir ortam şarttır. Dinin yorumlanması sürecinden onun yaşama aktarılmasına kadar bireyin güçlü temsili en önemli husustur.

Bu çalışmanın amacı bu temelde tanımlanabilecek bir “Demokratik İslam” anlayışına ulaşmaktır.

Birinci bölüm daha çok genel olarak dinin evrimi ve dinsel düşünenin gelişimi, bu dinsel gelişim sürecinde İslamiyet’in yeri, İslam’ın çıkış koşulları ve İslam’ın dayandığı temel dini ve felsefi akımlardır. Bütün bunlar İslam’ın ne olduğunun anlaşılabilmesi için gerekli olan konulardır.

İkinci bölümde İslam’ın demokratik yorumu temelinde; İslam toplumunun siyaset, iktidar, demokratik yapılanma, liderlik anlayışı ve kadın, şiddet, birey, toplum konularındaki yaklaşımı değerlendirilmek istenmiştir. Elbette 1400 yıllık monarşik gelenek İslam’ın anti-demokratik yorumunun da mümkün olduğunu bize göstermektedir ve bu anti-demokratik  yorum genelde Ortadoğu insanının iliklerine kadar işlemiştir. Ancak İslam’ın tek doğru yorumu bu değildir.  İslam bugün demokratik bir anlayışla yeniden dirilebilir ve İslam’ın yeni, doğru ve demokratik  bir yorumu Ortadoğu insanına güç verebilir, katkı sunabilir.

İslam’ın demokratik yorumunu ele almadan önce İslam’ın demokrasiyle bağdaşamayacağını iddia eden yaklaşım ve eğilimleri, amaçları ve yöntemleri boyutuyla ele aldık. Coğrafyamızda anti-demokratik kişilik yapılanmaları ve kısa vadeli çıkarları nedeniyle demokrasi karşıtlığı yapan çok geniş katı dinci ve anti-dinci kesimler var. Bunlar İslamiyet’in demokratikleşmemesi için ne gerekiyorsa yerine getiriyorlar. Bizler tabi ki, siyasal anlayış olarak bu kesimlerin teşhirinden ve onlara karşı mücadeleden yanayız. Demokratikleşme bir niyet değil mücadeleyle ulaşılması gereken bir hedeftir. Aynı zamanda bir mücadele biçimidir.

İslam’ın demokratikleştirilmesinden kastettiğimiz şey, Kur’an’ın reformdan geçirilmesi yada demokratikleştirilmesi değildir. Kur’an tabi ki, ilahi bir kelamdır ve değiştirilemez, yeniden düzenlenemez, reforme edilemez.  Ancak Kur-an yorumlanabilir. Bu güne kadar ki, Kur-an yorumlarını gözü kapalı kabul etmemiz ya da reddetmemiz için bir neden yok, içinde yaşadığımız koşullarda Kuran’ın ruhuna uygun bir siyasal örgütlenme, toplumsal yaşam nasıl oluşturulabilir bunu tartışmak istedik. Başta bu tartışma süreci olmak üzere tartışmanın pratikleşmesi sürecine kadar bütün süreçlere bütün Müslümanlar katılmalıdırlar. Dinin yorumundan uygulamasına kadar bütün süreç Müslümanların tümünün orak iradesini yansıtabilmelidir. Düşünme hakkı, karar verme hakkı tanınmayan bir Müslüman’ın bizimle din kardeşi olduğunu iddia etmemiz bizim kardeşlik anlayışımızın yanlış olduğunu gösterir.

Sadece Müslümanlar için değil Müslüman olmayan insanların da süreçlere tartışma ve karar alma temelinde katılması ve uygulamaya dahil olması bir zorunluluktur ve ilkesel değeri vardır.

Son olarak demokratikleşme ve laiklik konusunu ele aldık. Demokratikleşme tartışmasının devletten bağımsız ele alınamayacağı açıktır. Anlamlı bir din devlet ilişkisinin tanımlanması açısından bu zorunluluktur da. Öte yandan Ortadoğu’da  dinin algılanışı nasıl anti-demokratik temelde ise laikliğin algılanışı da anti-demokratik temeldedir. Laikliğin dine karşı cihat anlamından çıkarılarak demokratik bir temelde yeniden yorumlanması da bir zorunluluktur.

I. BÖLÜM: TARİHSEL BİR OLGU OLARAK İSLAM

A- TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE DİNSEL DÜŞÜNCENİN EVRİMİ VE İSLAMİYET'İN EVRİMSEL SÜREÇTEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Tarihin başında insan tür olarak çocukluk çağını yaşıyordu. Özellikle yaşadığı doğal ortamı kavrama ve onu anlamlandırma konusunda güçlük çekiyordu. Yağmurun yağışı, şimşeklerin çakması, sel, çığ, deprem, yanardağ faaliyetleri, yabani hayvan tehditleri, en korkuncu da ölüm ve onun karşısındaki çaresizlik bir bütün olarak insanda bir güvensizlik duygusu uyandırıyor ve hiç bir şeye hükmedememenin ve güç getirememenin, engelleyememenin, yönlendirememenin, sınırlandıramamanın yarattığı çaresizlik duygusu insanı  geriye kalan dünyadan yalıtıyor  ve ona karşı karmaşık, korku ve hayranlık dolu duygularla dolmasına neden oluyordu. İnsanoğlu, güç getiremediği ve tehlikesini önleyemediği dünyayla arasındaki yalıtılmışlık duygusunu ve düşmanca ayrılığı ona teslim olarak giderme yolunu tutuyordu. Bu temelde doğayla bütünleşiyor ve kendini bu biçimde güvenlik içinde hissediyordu. Yani insanın doğa karşısındaki ilk tutumu ona karşı üstün gelme, onu denetime alma temelinde değil, ona teslim olarak onunla özdeşleşme şeklinde oluyordu. Dolayısıyla beslendiği kendisine koruma sağlayan türünün devamını bahşeden ama bazen de kendisine karşı gazaba gelen doğa, insan için üstün bir varlık düzeyine çıkıyordu.

İlk insanın doğa olayları hakkındaki görüşleri ne kadar direkt ve nesnel olursa olsun, bu olayların nedenleri hakkındaki düşünceleri karanlık ve özneldir. Olup bitenin anlamlandırılması konusunda insan aynı zamanda iyilik ve kötülük gösteren doğanın neden böyle davrandığını sorgularken kendi insan varlığına dönüyordu. Doğa da insan gibi canlı, organik, düşünen, seven ve nefret duyan bir varlık olmalıydı. Onun da duyguları olmalı, sevilip, hizmet edilince cömert davranan, kendisine yapılıp kızdırılınca, öfke duyuyor olmalıydı. Dolayısıyla ilk insan gerek canlılar olarak bitkileri ve hayvanları gerekse de taş gibi cansız varlıkları insani niteliklerle niteliyor ve onlarla doğa üstü güçler barındıran insanlar olarak ilişkiye giriyordu. Bu varlıklarla ilişkisi yarı insani, yarı kutsal bir ilişki biçiminde gelişiyordu. Dolayısıyla ilk insanın doğayı algılayışı yarı bilimsel, yarı dinseldir. Sonuçları ele alışı nesnel nedenlerine ulaşmada dinseldir. Doğanın bu tarzda tıpkı insan gibi bir bilinç ve ruha sahip, canlı, kişilik kazanmış bir yapı olarak düşünülmesi, animizm olarak adlandırılır.

İnsanın tür olarak gelişimi ilerledikçe üretim düzeni daha düzenli ve kapsamlı bir hale gelir. İnsan toplulukları giderek daha büyük sayılarda bir araya gelerek ortak beslenme, barınma düzenine geçerler. Bu daha ileri bir toplumsal örgütlenmeye ihtiyaç gösterir. İlgili örgütlenmenin kendi içinde bazı kurallara ihtiyaç duyacağı muhakkaktır. Öte yandan konulan kuralların pratikte gözetlenmesi de zorunludur. Bu da denetleyici, gözetleyici bir mekanizma gerektirir. Bu mekanizma topluluk içinde tecrübe ve güç itibariyle liderlik yapabilecek kişilerle işletilmeye çalışılır. Ama somut bir insani varlık olarak bu şeflerin gücü sınırlıdır ve grubun üyelerinin daha kapsayıcı bir mekanizma ile denetlenmesi gerekir. O koşullarda daha ileri bir maddi mekanizma düşünülemeyeceğinden var olan mekanizmanın maneviyatla desteklenmesi gerekir. Bu manevi güç her yerde ve her zaman hazır bulunabilecek güçlerden bulunmalı ve insanları kötülüklerden alıkoyan ve zor durumlarında onlara yardım edecek esirgeyici bir manevi kuvvet olmalı. Bu en ilkel haliyle dinsel mekanizmadır.

İlgili mekanizmanın önde gelen kişiliği şaman, inanışın dinsel düşünüşün tamamı da Şamanizm diye adlandırılır. Şaman bilgi ve tecrübe itibariyle en öndedir. Doğa kavrayışı ve sezinleme yeteneği ileri düzeydedir. Gerçekten de doğayla özdeşleşen ve doğayı da kendisi gibi düşünen, duyumsayan bir varlık haline getiren insan, onun sırlarına da vakıf olur. Şamanın ikili bir görevi vardır; bir, gelecekte olacakları sezmek, iki, onlara karşı tedbirler geliştirmek. Şaman açısından bu her iki görevin yerine getirilmesi düşünsel bir yetenek gerektirirken, geriye kalan topluluk üyeleri daha çok olayın inanç boyutuyla ilgilenirler. Onlar bunu yani şamanın gücünü bütün insanlarda bulunan düşünsel bir yetenek olarak algılama yerine onda bulunan doğa üstü güçlere yorarlar. Kimi topluluklarda şaman aynı zamanda pratik bir önderdir ve savaş durumlarında topluluğa liderlik eder. Başarı şamanın otoritesini daha da sarsılmaz kılarken başarısızlık durumu şamanın büyücülük yeteneğinin yok olmasına yorumlanır. Ve şaman bunun bedelini genellikle kellesiyle öder.

Şamanizm düşüncesinde tanrı kavramı henüz tam anlamıyla gelişmediği için gelişmiş bir din olarak yorumlanması da güçtür. Ancak daha sonra gelişecek çok tanrılı ve tek tanrılı dinlerin öncelidir. Şamanların yaşamına en çok konu olan hayvan bitki ve eşyayı simgeleştirme hususudur. Bu simgeler ilgili topluluğun, klanın kimliğini temsil eder ve bu simgeler totem olarak adlandırılır. Totem topluluğun simgesel bir varlığın şahsında kendi kimliğine ve topluluğunun birliğini sağlayan inancına karşı duyduğu saygıyı ifade eder. Totem mevcut toplumun temel moral değerlerini oluşturan manevi unsurdur. Bu toplumu birbirine kenetleyen bağdır. Bu tarzda topluluğun birlik ihtiyacını ve onun verimli, güçlü duruşunu sağlayan totem, dokunulmaz ulaşılmaz ve kutsal bir tabu olarak mutlaklaştırılır. Tabu, tapınılan varlık olarak totemden ibaret değildir. Aynı zamanda ideolojik bir öğe olarak da ilgili totemden-totemin topluluğu anlamında uygulanacak kuralların, dokunulmazlıkların durumuyla da ilgilidir. Yenilmesi uygun görülmeyen varlıklara dönük yiyecek tabusu (bu kimi hayvan ve bitkilere yönelik olabileceği gibi kimi hayvanın dişisinin yenilmemesi belli  mevsimlerde yenilmemesi ya da belli bir kısmının yenilmemesi ile ilgili olabilir) kan tabusu, (kadının kanının dökülmesini yasaklayan, ondan adet döneminde uzak durulmasını  sağlayan kimi topluluklarda soyluların ölüm cezasına çarptırılması durumunda idamın kan dökülmeden yerine getirilmesini öngören tabu.) Özelde yakın akraba, anne, kardeş, çocuklar arasında ensest ilişkiyi yasaklayan, bunun dışında cinsel ilişkilere sınırlama koyan düzenlemeler; çocuk bakımına ilişkin tabular, aynı yaş sınırındaki insanların ilişkileri dışındaki ilişiklere sınırlama getiren kandaş aile tabuları hep tabuya örnekler oluştururlar.

Bu böyleyken tabuları bir yasaklar manzumesinden ibaret görmek yanlıştır. Tabu bir sosyal ilişki düzenlenişi ve onun hukuksal yasalarının örgütlenmesini ifade eder. Topluluk üyelerinin hangi temellerde ilişkileneceği ve dışarıdaki klanlardan onları farklı kılan özellikleri ortaya koyarak bir sosyal davranış bütünselliği, ilişki ve çelişki düzeneği oluşturur. Topluluk üyelerinin bir kimlik temelinde kendini nasıl algıladıkları böylece anlaşılır. Tabu ve totem konusu ele alınırken tarih boyunca bütün insan topluluklarının benzer bir seyir izlediğini düşünmek kadar tehlikeli bir düşünüş daha yoktur. Topluluklar barışçı olmaktan savaşçı olmaya, otçul olmaktan etçil olmaya, yamyamlıktan insan kanının ve hatta hayvan kanının her ne sebeple olursa olsun akıtılmasına karşı  çıkan topluluklara kadar çok farklı yapılarda olabilirler.

Genel olarak kutsallık inancından somut tanrının kutsallığına geçişte neolitik dönemin önemli bir payı vardır. Kadın öncülüğünde doğadan sadece avcılık, toplayıcılık düzeyinde değil; üretim temelinde bilinçli bir şekilde faydalanılmaya başlanması ve toplumun ihtiyaçlarının karşılanmasının rastlantılara bağlı olmaktan çıkarılarak, düzenli bir hal alması, toprağın tarıma açılmasının yanı sıra hayvanların evcilleştirilmesi toplum yaşamını daha istikrarlı bir hale getirmiş ve geçim düzeyindeki ilerleme insanların düşünce düzeyindeki güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Öte yandan doğanın işlenmeye açılması ve insanın isteklerine uyumlu bir hale getirilmesinin ardından insanın toplumsal ilişkilerinde ve bunun bir yansıması olarak üst yapı oluşumunda da yeni bir uyum gerekli hale gelmiştir. İnsanların düşünce ve inanç yapılarının, onların yaşama tarzlarından ve araçlarından bağımsız olması düşünülemez dolayısıyla yerleşik neolitik yaşam, yerleşik olmayan mezolitik yaşamdan ne kadar derin bir farklılık göstermişse yeni oluşan kültürel yapı ve inanç sistemi de eskisinden o kadar farklıdır.

Buradaki mantık, sistem olarak farklıdır. Yoksa sonraki dönem dinsel inanışında hatta tek tanrılı dinsel inanç dönemlerinde de totemik unsurlara rastlanır. Bugün uyduğumuz ve sorgulamasını aklımızın ucundan geçirmediğimiz bir çok tabu bu dönemden kalmadır. Yahudilerdeki ve oradan İslamiyet’e geçen domuz eti tabusu, Kürtlerde ve diğer doğulu toplumlarda çokça rastlanan ağaçlarda, taşlarda, tepelik yerlerde, ırmakların kaynaklarında temsilini bulan ve yardım istenen ziyaretler ermişlerin türbeleri, her yerde hazır ve nazır olduğuna inanılan Ak Sakallı Hızır inanışı ve   Türk milliyetçiliğinin halen kendini özdeşleştirmekten vazgeçmediği kurt totemik öğesi bu dönemin inanç öğelerine örnek gösterilebilir.

Neolitik dönemde kadının doğa ile yoğun ilişkisi ve bu temelde toplumsal gelişme sürecindeki her olay ve olguya kendi damgasını vurma sonucu gelişen ana tanrıça ve tanrıça kültürü giderek totemik inancın zayıflamasına ve ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Neolitiğin tanrıçaları doğanın gücünü temsil ederler. Bundan böyle doğanın gücü doğanın kendisinden alınan nesnelere değil, kadına yüklenecektir. Çünkü bir zamanların bilinemeyen, anlaşılamayan, denetlenemeyen dünyası kadın tarafından evcilleştirilmiştir. Evcilleştirilen doğa, gücünü kendini evcilleştiren kadına aktarmıştır. Bir başka deyişle kadın doğayı ve canlıları evcilleştirirken onların gücünü kendine mal etmiştir. Artık insan doğanın bir uzantısı değil doğa ve onun gücü insanın ve onun gücünün uzantısı haline gelmiştir.

Neolitik dönemin toplumsal yapısı barışçıl, uyumlu,üretken olduğu gibi o dönemin tanrıçaları da doğayla ve toplumla uyumlu, barışçı, üretken, bereket yağdıran, kollayan, şefkatle kucaklayan, koruyup, doğuran özelliktedirler. İnsanlara hükmetmek yerine, onlarla iç içedirler. Alıcı değil vericidirler. Eşitlik kadın ekseninde komünal yaşam, özgürlük tutkusu ve insanın onuruna yapılan vurgu başat öğelerdir. Mezopotamya’da doğup gelişen bu kültür. Dalga dalga Mısır’a, Uzak Doğu'ya ve Anadolu üzerinden Yunan’a doğru yayılmıştır.

Neolitik kültür, değişik unsurları itibariyle farklı düzeylerde bir çok alanı etkilemiş olmakla birlikte, dünyanın her yanında yaşandığı biçiminde düşünülürse yanlış olur. Ana-soyluluk ve kadının ağırlığını çok güçlü hissettirdiği kadına kutsallık atfeden düşünüş tarzı bir çok alanda neolitik öncesi ve sonrası dönemde yaşanmıştır. Ancak bunu yine de neolitikle karıştırmamak gerekir. Neolitikteki kadın erkeğin ona yüklediği anlam itibariyle değil, emeği nedeniyle kutsallaşmıştır.

Neolitik dönemin kendi kendine yeterli eşitlikçi ve komünal köy ekonomisi, madenlerin işlenmeye başlamasıyla giderek daha fazla artı ürünün elde edilmesi neticesinde gerek dışardan gelen saldırıların karşılanması amacıyla ve gerekse iç çelişkilerin ve gelişmenin daha ileri bir örgütlenme ve işbölümü gerektirmesi nedeniyle aşılmaya başlanmıştır. Oluşan yeni yapı mevcut üretimin daha güçlü ve verimli yürütülmesi için dışarıdan gerekli iş gücü ihtiyacının karşılanmasının yanı sıra dışa karşı güvenliğin sağlanması gereği nedeniyle de bundan sonra askeri karakterde olacaktır. Öte yandan oluşan yeni sistemin niteliği gereği eşitsiz, özgürlüksüz sınıflı yapısı nedeniyle ideolojik meşruluk sorunu da doğacaktır. Bu ideolojik meşruluk sorunun çözümü rahiplere havale edilmiştir.

Neolitiğin yaşandığı coğrafyanın hemen yanı başında türeyip dalga dalga tüm dünyaya yayılmaya başlayan bu uygarlığın adı köleci Sümer uygarlığıdır. Sümer uygarlığının üretim merkezi olan zigguratlar aynı zamanda dinin de üretim merkezidirler. Sümer rahipleri neolitiğin yarattığı maddi değerleri aşırdıkları gibi manevi değerleri de aşırırlar. Şu farkla ki, kültürel yapısının -din vb- yeni sisteme uygun yeniden üretimi gereklidir. Gerekli olan kadının yerine erkeği, barışın yerine savaşı, emek üretiminin yerine sömürüyü koymak olduğu gibi tanrıçalar düzeni de bir tanrılar panteonuyla yer değiştirecektir. Gerçi her şeye rağmen Sümer’in tanrıçaları vardır ama tanrıçaların rolü ikincildir. Bundan böyle tarihin yaratıcı gücü kadın değil erkektir. Kadın bundan sonra erkek tarafından yeniden yaratılacaktır. Kadını yeniden yaratan erkek, kendini de yeniden üretmenin yanı sıra ihtiyaç duyduğu köleci düzenin meşruluğunu bir tanrılar düzeni onların sistemi olarak ortaya koyan dini ideolojik anlayışı da yeniden bizzat üretecektir. Üretmekle kalmayacak geliştirilen yeni dinsel yaratımı tüm topluma da benimsetecektir. Bundan böyle tanrılar otoriter baskıcı, kurban, şarap, tahıl, meyveler ve sebzeler, hatta bazen insan eti isteyen, mutlak güç sahibi, mülkiyeti tekeline alan, toplumun üzerinde, insanların kendisini affettirmek için sürekli yalvarması gereken, ibadet yöntemlerine  özel bir önem veren türden olacaklardır. Tanrıların kullarla ilişkisi bundan böyle efendilerle kölelerin ilişkisi gibi olacaktır. Bu dönemin tanrıları insanları yaratırken de hammadde olarak kendi dışkılarından yararlanacaklardır. Tanrılar büyüdükçe insanlar ve insanlık küçülecektir.

Bu tanrısal düzene alternatif tanrısal çıkış bu kez çöl Semitik kültüründen gelecektir. Çoklu tanrı yapısı değişecek, erkeğin düşünce yapısına yakın tek tanrılı dinler dönemi doğacaktır. Yeryüzünde insan elinden çıkma tanrıların egemenliği  son bulacaktır. Bunun gibi tanrı krallar dönemi de sona erecektir. Yeni tanrısal yapı yine sınıfsal yapıya dayanacaktır. Sınıflar ve farklılıklar meşru kabul edilecek ancak ezilen sınıfların da insan olduğu unutulmayacaktır. Ezilen sınıflar egemenlere bağlılıklarını sürdürecekler ancak, egemen sınıflar onlara yaklaşımda vicdanın sınırlarını zorlayacak yaklaşımlardan uzak duracaklardır. İlke olarak yönetici yönetilen, kadın-erkek, köle-efendi bütün insanlar tanrıya tapacaklardır. Manevi planda eşit olacaklar maddi planda ise eşitsizlik sürecektir. Artık kullar tanrı olmayacak, bu nedenle de otoritenin mutlaklığı hiç değilse teorik olarak tartışmaya açılacaktır. İnsan köleci uygarlıkta olduğu gibi kimliksiz kişiliksiz, tanrıların dışkılarından yaratılmış olmayacak, “eşrefi mahlukat” tanrının ruhundan üflediği varlık olacaktır. Bu düzende asıl irade tanrının olacak insan ise cüzi irade sahibi olacaktır. Bu tanımlama tam da feodalizmin insana tanıdığı sınırlı hareket kabiliyetine uygun bir tanımlamadır. Sistem yumuşadığı gibi dinsel varlık da büyük ölçüde yumuşamış, insanileşmiştir.

İslamiyet gerek kültürel gelenek ve gerekse inanç anlayışı bakımından Semitik kültüre dayalı tek tanrılı anlayışa yakın durur. Semitik gelenek kuşkusuz baştan sona tek tanrılı bir gelenek değildir. Hatta köken olarak çok tanrılıdır. Ne var ki Semitik geleneğin tanrılar düzeni kendi içinde de sürekli hiyerarşik bir yapı arz etmiştir. Güçlü kabilelerin tanrıları giderek en güçlü hale gelirken, genellikle Yahudiliğin tanrısı Yehova örneğinde olduğu gibi savaşçı tanrılar diğer tüm tanrılardan daha ileri bir konum kazanarak tekleşmişlerdir.

B- İSLAMİYET’İN ÇIKIŞ KOŞULLARI

1- Bölgenin Sosyo-Ekonomik Durumuna Genel Bir Bakış

İslamiyet’in doğup geliştiği bölgenin coğrafi, ekonomik, sosyal, siyasal durumunun ele alınması, sonradan gelişmiş bulunan sürecin hangi temeller üzerinde yükseldiğini anlamak açısından önemlidir.

Arabistan yarım adasını coğrafi temelde ele aldığımızda, Arabistan topraklarının üretim, ulaşım ve dolayısıyla da insan yaşamı ve kültürel gelişimi açısından elverişsiz olduğunu görürüz. İlginç olan bütün bu konularda imkan sunması ve elverişli olması beklenen doğudan ve batıdan bölgeyi kuşatan denize kıyı bölgelerde aynı pozisyondadır. Kızıl Deniz ve İran körfezi bu temelde değerlendirilebilir. Kızıl denizin mercan kayalıklarıyla dolu oluşu ve İran körfezinin sığ kayalıklardan oluşması nedeniylede yarımadanın limanları yoktur, sahip olduğu kıyılar ürkütücü, dar ve düz bir şerit halinde uzanırlar. Kıyıları ve limanlarıyla kullanılan tek yer Aden’dir.

Arabistan yarım adasında güneydeki Hecer nehri dışında çöller doğu bölgesindeki stepler ve batıdaki eksi volkanik kayalıklar kütlesini temsil eden engebeli dağlık bölgeler arasında ulaşım ve haberleşmeyi sağlayacak olan tek bir nehir yoktur. Yarım adanın çeşitli bölgelerini birbirine bağlayan Şirhan, Rumma, Devasir ve Hedramevt gibi önemli vadileri bu konumları nedeniyle önemlidir. Yarım adada iklime bağlı olarak bazı yerler suken bazı yerlerde susuz kalmıştır. Kıyılarda ve güney batıya doğru uzanan muson bölgelerinde yağış alırken göl ve nehirlerin bulunmadığı diğer kesimleri ise kurak kalmışlardır. Bu durum bölgeyi köklü biçimde ikiye ayıran objektif koşulları oluşturmaktadır. O kadar ki verimli ve bereketli güney adeta bir Aden cennetiyken, bölgenin kuzey doğusu uçsuz bucaksız çölleriyle tam bir yeryüzü cehennemidir.

İslam’ın çıkış sürecinde yarım adanın yaşam tarzını belirleyen temel  öğe ticareti saymazsak, topraktır. Fakat yarım adanın büyük kısmı çöllerle kaplıdır. Böyle olunca gerçekte çobanlığa da çok fazla elverişli olmamasına rağmen, tarıma özellikle elverişsizliği nedeniyle hakim yaşam tarzı göçebe çobanlıktır. Araplar bu göçebe toplulukları Bedevi olarak adlandırırlar. Bu toplulukların temel ulaşım aracı devedir. Yağışların bol olduğu ilkbahar mevsimi bolluk dönemi olurken yağışların durup kuraklığın başlamasıyla kıtlık dönemleri de başlar ve insanlar küçük topluluklar halinde seyrek ağaçlık yerlerde su başlarında toplanırlar. Tahıl üretimi yapılan bölgeler çok fazla değildir. Arabistan’ın asıl ürünü hurmadır. Vahalarda yaşayan topluluklar hurma ağacına “ağaçların sultanı”  derler. Hurmadan ve ağacından bir çok yönlü  yararlanılması onun bu biçimde nitelenmesini haklı kılar. Bedevi topluluğun temel besin maddeleri, hurma ve deve sütüdür. İç içe ve ortaklaşa yaşayan nüfusu ise hurma yetiştiricileri, tahıl, meyve ve sebze yetiştiricileriyle, köylü ve şehirliler teşkil eder. Göçebe çobanlık yapanlar vahalardaki küçük topluluklar üzerine askeri üstünlük kurmuşlardır. Bu yüzden tarımcı topluluklar göçebe çobanlara sığınmak zorunda kalırlar. Ve buna karşılık onlara “Havva” adında bir vergi verirler.

Tüm bu gerçeklik içinde toplulukların her şeye rağmen barış içinde yaşamalarını gerekli kılan asıl önemli olgu ise ticarettir. Gerçi ticaret aynı zamanda bir çatışma nedenidir de. Ama buradaki barışı özgür koşulların doğurduğu bir barış böyle bir kardeşçe ruhun yarattığı barışçı bir atmosfer değil de koşulların dayattığı ve güçlünün koşullarını gözeten ve güçsüze ihtiyaç duyduğu için onu da yaşatamadan edemeyeceği bir ilişki düzeni olarak algılamak en doğrusudur. Yani bu barış esasta zorunluluğun imkanların sınırlılığının yarattığı bir barıştır. Ticaretin gelişmesini sağlayan en temel araç “çöl gemisi” olarak nitelendirilen devedir. Öyle ki on yedi gün hiç su almadan elli yedi derece sıcakta yürümeyi başarabilen bir özelliğe sahip olan deve ile olumsuz çöl koşulları ve kızgın sıcağa rağmen seyahat yapılabilir. Bu seyahat-ulaşım imkanın varlığından ötürüdür ki, ticaretin yapılması mümkün olabilmektedir. Ticaret kervanları güney Arabistan’la Mezopotamya arası yine Akdeniz ülkeleri Doğu Afrika ve Uzak Doğu arasında mal getirip götürmektedirler. İki yönlü gelişen bu ticari etkinlik Pazar ve panayır yerleri gerektirmiştir. Bu Pazar ve panayırlarda daha çok bir kaynağın ya da tapınağın yakınında kurulmaktadır. Yine aynı anlayış doğrultusunda vahalarda kurulan küçük şehirlerin yanı sıra çölde de kasabaları andıran yerleşim yerleri oluşturulmuştur. Bu kasabalar tüccarlar, zanaatçılar ve köylülerden oluşur. Zamanla göçebe kabilelerde daha uygun ve güvenilir bir yaşam sürmek için gelip bu kasabalara yerleşmişlerdir.

Yaşamsal zorluklar nedeniyle bir araya gelen bu küçük topluluklar kabile temelinde örgütlenmişlerdir. Her kabilenin bir atası bulunmaktadır. Ve yine her kabile alt örgütlere, ailelere ayrışmıştır. İlişkiler kendi içinde görece özgürlükçü ve barışçı dışa karşı kapalı ve çatışmalıdır. Çatışmalar eşitsiz maddi kaynaklardan, zenginlik farklarından, kıskançlıktan kan davası haline gelen kısır tarihsel düşmanlıklardan, dinsel aykırılıktan aynı dinin değişik kabilelerinin birbirlerine karşı düşmanlıklarından merkezi otorite yokluğu nedeniyle süregelen diğer kabileler üzerinde etkinlik kurma çabasından vs. kaynaklanır. Bu çatışmalarda can kaybı sınırlı bir amaç iken asıl amaç “gasp”tır.  Bunun o zamanın Arabistan’ındaki adı, “gaza”dır. Adam öldürmenin bedeli yine bir ölümle ödendiğinden hoş görülmezken gasp olumlanan bir özelliktir. Bir yazılı devlet hukuku bulunmazken geçerli olan hukuk, kabilelerde bin yıllardan bu yana süre gelen “cana can, göze göz, dişiye dişi yaralamada ödeşmeye”  kısasa kısas kuralıdır. Bu ise sürekli yenilenen bir öç alma mekanizması doğurmuştur.

Kabile içi eşitlik objektif bir durumdur. Gerçekte eşitlik hep çiğnenegelen bir ilkedir. Her kabilenin değişik üyeleri servet ve zenginliklerine göre statülendirilirken, kabileler erkek gücüne -savaşçı sayısına- göre eşitsizliklerini pekiştirdikleri gibi özgür yurttaşlar, mevali, (kölelikten kurtulmuş ancak özgür yurttaşlarla eşit haklara sahip olmayan alınıp satılmayan suç işleyince hürlerin yarısı kadar bir cezaya çarpıtılan ara gruplar) ve köleler (bunlara cariyeler dahildir) biçiminde bir genel sınıflandırma da mevcuttur. Öte yandan mal varlıkları itibariyle güçlü kadın kabile üyeleri bulunsa da kadın ile erkek üyeler arasındaki eşitsizlik yoksul ailelerin kız çocuklarından kurtulmasını meşru gören bu anlamda ölüme gönderen bir anlayışı onaylayacak kadar derindir. Fakat yaşanılan bir kuraklık kıtlık ya da beklenmeyen bir savaş durumunda bu eşitsizlik yine herkesin yoksulluğu temelinde eşitlenir. Köle sahibi olmak meşru görüldüğü halde göçebe toplumda yerleşik toplum gibi iş gücü yoğun bir organizasyonun bulunmayışı nedeniyle köleler çoğunlukla serbest kalırlar.
Tüm bu yaşama düzeni içinde Arapların kültürel yoksunluğundan bahsedilebilir. Sanat ve edebiyat tek düze ve geridir. Bundan dolayı olsa gerek yol göstericilere büyük değer biçilmektedir. Edebiyat daha çok şiir temelindedir ve şairler tanrısal bir ruhun aracısı gibi görülürler. Ayrıca put tapımı yaygın olduğu için bir heykelcilik ticaretinden ve dolayısıyla da bir heykel sanatından söz edilebilir.

2- Siyasi Durum

İslamiyet’in çıkış döneminde Arabistan yarım adası üç temel güç olan Bizans, Sasani ve Habeşistan imparatorluklarının ara bölgesini teşkil ediyordu. Arabistan’ın iç bölgelerinde yer alan Mekke, Medine ve Taif şehirleri bu üç imparatorluk arasında ticarete dayalı bir yaşam düzeni oluşturmuşlardı. Bu imparatorluklardan hiç birinin bölge üzerinde fiili denetimi yoktu. İlgili bölge kültürel olarak ticaret nedeniyle söz konusu imparatorluklar ve daha önceden Mısır ve Mezopotamya  uygarlıklarıyla sürekli ilişki halinde olmuştu. Bu ilişki temelinde hem gaspı amaçlayan saldırı savaşı ve hem de yerleşim yerleri kurması itibariyle savunma savaşı konusunda da uzmanlaşmış bulunuyordu. Çölün uçsuz bucaksızlığı ve ulaşılmazlığı özellikle büyük güçlerin askeri takipte zorlanması, takip durumunda sürekli stok erzak bulma, susuzluk sorunlarını çözememe gibi nedenler özgün bir yerleşme-göçebelik geleneğinin doğmasına neden oluyordu.

Bu gelenek birleşik bir güç halinde yeterince otoriter yaşamı bile bir ölüm kalım mücadelesinden ibaret olan ve bu nedenle de ölümün bile caydırıcılık konusunda yeterli gerekçe teşkil edemediği kişilikleri sindirebilecek kadar otoriter- bir düşünce ve liderlik altında aktifleşirse onun yaratamayacağı gelişme yoktur. Özellikle de Habeşistan, Sasani ve Bizans imparatorluklarının köleci bir oluşum olmalarının yanı sıra siyasal ve askeri bakımdan çözülme sürecini yaşamaları benzer biçimde Mekke, Medine, Taif üçgenindeki toplumsal geçiş sürecinin yarattığı çalkantı yeni bir çıkış için ideal bir zemin sunmaktadır. “Tarihin, yürü kazanırsın” (PÖ) dediği bu süreç, İslam dininin çıkış sürecidir. İslam bütün insanlığı kucaklayacak bir ütopya sunmanın yanı sıra son derece gerçekçi siyasal-askeri taktiklerde geliştirerek bu zemini değerlendirmiş ve tarihe yepyeni bir yön ve ivme kazandırmıştır.

Böylesi tarihi bir hamlenin yaşandığı bu gelişme sürecinde İslami çıkışın ekonomik ve sosyal içeriğinde, ticaretin rolünun görülmeye değer olduğunu belirtmeliyiz. Söz konusu dinsel çıkışta değişimin temel maddi zeminini ticaret oluşturduğu gibi ideolojik kimlik arayışlarının bu gerçeklikle bağlantılı olduğu da bilince çıkarılması gereken önemli bir noktadır. Ticaret ile gerçekleşen sadece malların değişimi değil, mitolojik öğeler, dinler ve fikirlerin de değişimidir. Eski Grek’de deniz ticaretinde tanrı heykellerinin alınıp satılması nasıl bir heykel sanatı geliştirdiyse, ya da bu sanatın ilerlemesine önemli bir katkı sunduysa, eski Arabistan’da da ticaretin unsurları ve ticaret ilişkileri gerek puta-taparlık anlamında ve gerekse de putlara düşmanlığın yolunu açan ya da daha doğru bir tanımlamayla kendisini putların kırılması temelinde örgütleyen tek tanrılı din anlayışının yayılması açısından da önemli bir rol oynamıştır. İşin gerçeği İslamiyet’in çıkış döneminde Yahudilik, Medine örneğinde olduğu gibi kendini kabul ettirmiş bir dinsel geleneği temsil ediyordu. Hıristiyanlık ise Hz. Muhammedin en yakını olan eşi Hz. Hatice’nin en yakını (amca oğlu) Veraka Bin Nevfel’de içinde olmak üzere Mekke’de  bilinen bir dindi. Yani İslamiyet’in çıkış yeri olan o zaman ki Mekke, Medine, Taif üçgeninin Habeşistan, Sasani, Bizans dış üçgeniyle ticari ilişkileri temelinde etkileşime dayanmasının yanı sıra içte de tek tanrılı ve çok tanrılı dinsel geleneklerle ilişkili olduğu belirtilebilir. Yine İslamiyet’te tek tanrılı (ehli kitap) din olarak kabul gören Sabiilik, Kabe‘de resmi olarak kabul görüyordu. Benzer şekilde yunan felsefesinin İslamiyet’in ilk çıkış yüzyıllarında yeniden diriltilmesi de, deniz yoluyla yapılan ticaretin etkisiyle olmuştur dense yeridir. Hiç değilse bu tarz bir ticari ilişkinin rolü küçümsenemez.

İlgili coğrafyada askeri ve siyasi durumun ya da başka bir deyişle siyasi ve askeri üslup-tarzında ticaretle yakından bağı vardır. Bölgede iç üçgen olarak tabir ettiğimiz bölgede bir devlet otoritesinin bulunmaması bu bölge ticaretinin güvenliğinin bizzat tüccarların kendisi tarafından sağlanmasını gerektirmiş, bu da koşullara uygun bir siyasal organizasyona  yol açmıştır. Bu organizasyonun acil gerekliliklerin yanı sıra gerekliliklerin de ötesinde fikirsel planda da dış üçgenin askeri ve siyasi geleneklerinden etkilenmemesi düşünülemez. Sonuçta siyasal birliğini sağlamış güçlü bir savaşçı ruha ve geleneğe sahip Arap kabileleri motivasyon yeteneği son derece güçlü bir ideolojik kimlikle de  bir araya gelince uygun siyasi, askeri taktiklerle İspanya’ya kadar yayılabilmişlerdir.

İslamiyet’e gelininceye kadar Arabistan yarım adasında dinin evrimi süreci de gözden geçirilebilir. Başlangıçta Arap kabileleri puta taparlık sürecinde tanrılarına kurbanlar adar, (bu bazen insan olurdu, başlangıçta ailenin ilk erkek çocuğu iken zamanla kızlar da bu kapsama alındılar ve bir toteme bağlılık temelinde örgütlenirlerdi. Hz. İbrahim muhtemelen Sabiilik temelinde putları kırarak tek tanrılı din anlayışına yönelince Semitik kökenli “El” kavramı gelişti. Bu kavram Arap yarımadasının değişik bölgelerinde değişik lehçelerle ifadelendiriliyordu. Fakat bu kabilelerin “El”anlayışı bugün bilinen Allah kavramlaşmasına denk düşmüyordu. Şeyh nasıl ki kabile üzerinde bir nevi ilkel kral durumundaysa “El” yada Allah’ta tüm doğanın kralı niteliğinde idi. Tanrı göklerde yaşar ama yeryüzüne de hükmeder, biçiminde düşünülüyordu. Bu durumda öte yandan yeryüzünün mutlak hakimi ve sahibi şeyhin gücünün bir kısmı -kutsallığı- elinden alınarak göğe yükseltilir ve şeyh artık karşı çıkılamaz bir kutsal güç değil; gücünün sınırları ölçüsünde karşı çıkılamaz (ya da çıkılabilir) bir maddi-dünyevi otorite olarak kalır.

Bu insanın insana kulluğunun manevi bir dayatma olmaktan çıkması ve maddi planda yine şeyhin gücü oranında hakimiyetini dayatması sürecinin devamı anlamını taşır. Ruhlar özgürleşmiş, beden rehin kalmıştır. Fark buradaki duruşunun daha realist ve daha siyasal oluşudur. İktidar, otorite yine kendine kutsallık kılıfları bulup oluşturur, oluşturabilir ama eskisi gibi kralın kendisinin tanrı olduğu dönemle kıyaslanabilecek bir mutlaklığa artık bir kez daha ulaşamaz. Artık bir kez daha Nemrutlar ve Firavunlar örneğinde görüldüğü gibi, tanrı kral öldüğünde yüzlerce kişinin de onunla beraber diri diri üstelik gönüllü biçimde gömülmesi geri dönülemez bir biçimde geride kalabilir. Bundan sonra insanlar yine kralın emriyle onun için yaşayabilir ve ölebilirler ama bunu siyasal bir gereklilik olarak yaparlar. Manevi planda kendileri için yaşayıp kendileri için öldüklerini düşünebilirler. Kuşkusuz bu süreç büyük ölçüde zihinseldir ama pratiğe uygulanması tedrici de olsa kaçınılmazdır.

Bu düşünsel gelişime rağmen pratik-politik yapılar gerek devletler, imparatorluklar düzeyinde ve gerekse kent organizasyonları düzeyinde ekonomik ve sosyal yapılanma anlamında giderek daha da durgunlaşmış, resmi ideolojik-politik yapılar döneme denk bir pozisyon tutturamadıklarından gerici ve saldırgan bir tutum takınmışlardır. Üretimin daralmasıyla oluşan yeni sosyal pozisyon kitlesel bir biçimde büyük köle yığınlarının serbest kalmasına yol açarken zihniyet itibariyle mevcut yapılar bunu karşılayamıyorlardı. Böyle olunca savaş bir yerde feodalizmin  köleciliğe karşı savaşına dönüşüyordu. Bölgenin kendini sosyal ve siyasal palanda yenileyip güçlendirmekten aciz imparatorlukları askeri anlamda da bir varlık gösteremediler. Çöl arazisinin gerillaya elverişli coğrafik yapısı kabile düzenindeki Arap organizasyonuyla buluşunca Fil suresinde simgesel bir dille anlatıldığı üzere “Ebabil kuşlarının havadan taş yağdırmasıyla fil sahiplerini bozguna uğratması” örneğinde olduğu gibi sürekli bir biçimde Arap avantajından bahsedilebilir. Öte yandan Mekke ve Medine örneğinde olduğu gibi görece büyük insan gücüne sahip oldukları halde kendileriyle aynı savaş ve yaşam alışkanlıklarına sahip ama daha organize ve daha güçlü bir inanç ve moral motivasyonla donanmış Müslüman’lara yani yeni dönemin zihin ve inanç dünyasına karşı eski yapılar siyasal ve askeri bir varlık gösteremediler. Buradaki süreç batı köleci imparatorluklarının barbar Germen kavimlerinin darbeleri altında çözülüşüne benzer. Tek fark çözücü gücün batıda Germenler, ve Slavlardan doğuda ise Arap’lardan oluşmasıdır.

Burada doğal olarak çözülen eşitlikçi kabile yapısının nasıl bir güç odağı haline geldiği incelenmeye değer bir konudur. Gerçekleşen ekonomik ve sosyal dönüşüme paralel olarak zihinsel ve ahlaki dönüşümünde yaşanması kaçınılmaz olmaktadır. Geleneksel erdem anlayışı aşılarak, maddi zenginlik insan ilişkilerine yön vermeye başlayınca bunun bir bunalımı ve yeni davranış kalıpları yaratması önlenemez. Ticaretin birey temelinde gelişimi kan bağına dayalı  ortaklaşmayı çıkar ortaklaşmasına dönüştürmüştür. Böylece eski kabile dayanışması ve eşitlikçiliği aşılırken zengin yoksul ayrımı daha da derinleşmiş insanlarda yeniye karşı bir ürküntü eskiye dönüşün yollarının kapalı oluşunun yarattığı derin hayal kırıklığı yeni bir vicdan gerektirmiştir. Bu yeni inanç sistemi artık kabileyi ve kan bağını değil tek tek bireyi esas alacak ve bu temelde bireylerin kabile ve etnik gruplaşmalar itibariyle değil evrensel bir örgütleniş temelinde kurtuluşunu hedefleyecektir. Yani eskinin dar kabile etnik dini kimliklerinin yolunun kapalı oluşu ve tek tek bireysel duruşun, bireyciliğin yarattığı acımasız ve güvensiz ortamı aşmanın yolu daha geniş boyutlu bir evrensel kardeşlik düşüncesi olabilir ancak. Bu düşünüş Yahudilik dışındaki bütün tek tanrılı dinlerde mevcuttur. O halde aynı düşünüş tarzına sahip diğer dinsel yapıların neden başarılı olamadıkları ve İslamiyet’in nasıl olup da bu boşluğu doldurduğu sorusunun cevaplanması gerekir. Yahudilik yukarda da belirtildiği gibi bir kavim diniydi ve insanların tümüne hitap etmiyordu. Bir din olarak Yahudilik, insanların evrensel kardeşliğine değil, Yahudilerin “alemlerin tümüne olan üstünlüğüne” vurgu yapıyordu. Bu düşünüş Kur-an’da da tasdik edilmiştir. Yani Yahudilerin bir zamanlar Allah tarafından alemlere efendi kılındığını İslam da kabul eder. İslamın bu kabulü Arapların Yahudiliğe bakış açısından çok önemli bir ipucudur.

“Ey İsrail oğulları size ihsan ettiğim nimetimi ve sizi bir zamanlar alemlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın.” (Bakara-122) (*) *(Elimizdeki Kuran tercümesi Elmalı Hamdi efendiye aittir.)

Dolayısıyla Arapların ve o süreç Ortadoğu’nun Arap olmayan halklarının Yahudiliğe yönelmesi ve o temelde kurtuluşu beklemesi düşünülemez aksine Yahudilerin kibiri ve ticaretteki üstünlüklerine dayanarak hasımlarını ezmeleri kendi dışındakilerin kinini ve düşmanlığını kışkırtmıştır.

Bir umut olması beklenebilecek Zerdüştilik, Hıristiyanlık ve Manicilik de yeterince savaşçı unsur barındırmadıkları için Ortadoğu’da tutunamadılar. Mani, kısa bir süre Orta Asya’da Uygur Türklerinin resmi devlet dini, Hıristiyanlık bir süre Habeşistan’da resmi devlet dini, Zerdüştlük ise Sasaniler de resmi devlet dini oldu.  Ama savaşçı bir ruha sahip İslam dini bütün bu dinleri sürüp çıkarmada güçlük çekmedi. Hıristiyanlık ancak batı da tutunabildi. Diğer iki dinin böyle bir şansı bulunmadığı için tutunamadılar. Hıristiyanlık ve Zerdüştlük resmi devlet dini olduktan sonra baskıcılığa yöneldiler ama yayılmaları her üç din itibariyle de barışçıl temelde olmuştur. Öte yandan Zerdüştlük büyük ölçüde neolitik felsefeden kaynaklı olmanın yanı sıra Zerdüştlük, Hıristiyanlık ve Mani dini esasta kolektivizme ve dayanışmaya ortaklaşmaya yönelirken Maddi ekonomik yaşam koşulları bu tarih öncesi dayanışmacı fikirlerin tersi istikamette ilerliyordu. Mani dininin bir devamı olarak görülebilecek Mazdeizm ya da Mazdekçilik,bu konuda özellikle dezavantajlıydı. Çünkü bu inanç sistemi kadınlar konusunda da ortaklaşmayı savunuyordu. Gerçi çöl Araplarında cinsel taassup yoktu ama kadınlar konusunda yine de mülkiyetçi bir yaklaşımın bulunduğu bir gerçekti ve kadının erkekle eş bir statüde düşünülmesi onlar açısından çok da mümkün değildi. Gerçi Araplarda anaerkil düşünüş hala vardı, kadının egemen olduğu aile ilişkileri yine bir kadının birden çok erkekle yaşaması yasal olarak da kabul görüyor ve erkekler hala da kadınların evinde zifafa giriyorlardı ama bu süreç esas itibariyle aşılan bir süreçti. Yani Arap kabile toplumu da eski kabile geleneklerinin ortaklaşmacılığını terk etmek zorundaydı, tarihe direnmek ise imkan dahilinde değildi. İslamiyet gerçekçiydi ve tarihe direnmeyi hiç düşünmedi. Dolu dizgin ilerleyen tarihin boynuna ustaca yatmayı bildi, o kadar.

Ortadoğu’da oturmuş despotik siyasal anlayış eşitliğe göre değil eşitsizliğe göre örgütleniyordu. Bu durum özellikle İslamiyet’in başlangıç itibariyle dayandığı toplumlarda böyleydi. Yüz yirmi yıl boyunca Medine’de tesis edilemeyen kardeşlik sert bir babanın baskısı altında yokluk temelinde kardeşleşme itibariyle ancak sağlanabilirdi. İliklerine kadar şiddete bulaşan bu insanlar barış çağrılarıyla değil otoriter bir “tebliğ” ile birleşebilirlerdi ancak. Öte yandan bu her üç dinin düşman gözüyle bakılan imparatorluklardan her birinin resmi dini olmaları onların Araplar arasında kabul görmesini güçleştiriyordu. Kaldı ki, resmi devlet-iktidar dini olduktan sonra bu dinlerin insanları esas olarak etkiledikleri özlerinden bir çok taviz verdikleri de belirtilmesi gereken önemli diğer bir husustur.

3- Yeni Bir Peygamberin Çıkışı

Hz. Muhammed 571 yılında Arap yarım adasının en önemli merkezlerinden biri olan Mekke’de dünyaya geldi. Henüz doğmadan babasını ve henüz birkaç yaşındayken annesini kaybeden Muhammed yoksul bir ailenin çocuğudur. Yetim kalınca amcası Ebu Talib’in yanına yerleşir. Ebu Talib saygın bir kişilik olmakla beraber yoksul bir insandır. Yoksulluğu ilerde daha da artacak çocuklarına bakmakta zorlanacak bu nedenle Hz. Ali’yi Hz. Muhammed’in yanına diğer bir oğlunu da başka bir yakınının yanına verecektir. Her şeye rağmen Hz. Muhammed’i geleneksel-toplumsal statüsünün verdiği avantajla sonuna kadar himaye edecektir.

Peygamber ekonomik imkansızlıklarına rağmen soylu bir aileye mensuptur. Dedesi Abdulmuttalip, zengin bir tüccar ve kabile önderidir. Kureyş kabilesinin Hz. Muhammed’in de üyesi bulunduğu Haşimi kolu Kâbe’nin Ruhani liderliğini bir başka deyişle Kâbe’nin anahtarını elinde bulunduran koldur. Bu asaletin bir kabile üyesine çok önemli bir avantaj sağlayacağı açıktır. Yani Hz. Muhammed için varsıllığın ve yoksulluğun, asaletin ve sefaletin ne olduğunu en iyi bilen bir insandır dense yeridir. Üst bir sınıftan gelen ama sınıfsal pozisyonunu kaybeden bu haliyle de sıradan bir aile sıcaklığından dahi mahrum kalan erkenden yaşam mücadelesine atılan, amcası Ebu Talip ile beraber dünyayı ve siyaseti tanıyan peygamber, 25 yaşındayken kendisinden çok yaşlı, daha önce iki kez evlenip dul kalmış, zengin ve asil bir kadınla evlenerek yeniden bir sınıfsal avantaj sağlamış ve yaşamını çelişkilerin uzlaştırılmasına, bu temelde çözümüne adamıştır. Bu yönüyle Hz. Muhammed dinsel gelenekte Konfüçyüs ile ilginç benzerlikler gösterir. İkisi de statü kaybetmiş ve yeniden konumlanmak isteyen üst sınıfları iyi tanıyan ama alt sınıflara da duyarsız kalamayan iyileştirmeleri esas alan, şiddeti dışlamayan ama uzlaşmayı da temel mücadele yöntemi olarak gören, az reddeden, hizmet etmek isteyen ama çok reddedilen ve horlanan iki dini şahsiyettir.

Dinsel bir geleneğin temsilcisi bir ailede doğan ve dinsel bir düşünce ve ruhla yoğrulan Hz. Muhammed doğal olarak sorunları daha çok dinsel olarak algılamış ve öylece değerlendirmeye almış olmalıdır. Dolayısıyla Kureyş’in dinsel çelişkilerini en güçlü görebilecek durumdadır da. Din ve Allah (tanrı) kavrayışında güçlendiren ve zayıflatan noktaların hangileri olduğunun doğru ve yerinde tespitinin yanı sıra ihtiyaç duyulanın da özellikle inanç bazında hangi öğeler olduğunu iyi biliyordu. Öte yandan gerek Hz. Hatice ile evlenmeden önceki ticari yaşamında gerekse de Hatice ile evlendikten sonraki ticari yaşamı ve özel ilişkileri çerçevesinde tek tanrılı dinlerle de sürekli bir temas halinde oldu. Peygamberliğini ilan ederken de kendisinin yeni bir şeriat getirmediğini, var olan şeriatı doğrulayan bir şeriat getirdiğini belirtir. Bu anlamda kendisinden şeriatlara özellikle Hz. İbrahim temelinde süregelen tek tanrılı din şeriatlarına ve Büyük İskender ile gelişen Helenizm geleneğine/şeriatına vakıftır. Farklı yorumlamakla birlikte Sabii’lik gibi göksel bir inanca sahip ama yıldız ve aya da tapınan inanç sistemine de vakıftır. Kişisel olarak zeka, kararlılık, cesaret, gerektiğinde esneklik gösterebilme -kimi belgeleri İslam peygamberi olarak imzalamamayı kabul edecek düzeyde- savaş meydanlarında katlık, somut koşullara uygun tutum alabilme, değişikliklere gidebilme, hoşgörü, sevecenlik, tartışmaya açıklık, iknaya özel bir yer ve önem verme, bir devlet başkanı düzeyine varınca dahi yaşam alışkanlıkları değiştirmeyecek düzeyde bir inanca ve davaya bağlılığa sahip olma, akla değer biçme, kısır tartışmalardan ve kör çatışmalardan kaçınma ama kimi zaman cezalandırmada tavizsizlik peygamberin özellikleridir. İslam’ın Allah inancı da tıpkı Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın Allah inanışları gibi peygamberinin özelliklerine uygunluk gösterir. Yahudiliğin tanrısı Yehova, Hz. Musa gibi sert, Hıristiyanlığın tanrısı Hz. İsa gibi sevecen, merhametli, kucaklayıcı, affedici; İslamiyet’in tanrısı da Hz. Muhammed gibi bazen “kötülüklere iyilikle” cevap veren, bazen de “bir düşmanın nasıl öldürüleceğini, nasıl parçalanacağını” ayrıntılarıyla tasvir eden bir tanrıdır. (Maide-33)

Bu bakımdan Hz. Muhammed’i özel bir kişilik temelinde soyutlayarak değil, Allah inanışı ve bu inanç uğruna verdiği mücadele temelinde tanımlayacağız. Arabistan yarım adasında dışarıdan etkilenmelerle de oluşan Allah kavramı Hz. Muhammed’in ele aldığı en temel noktadır. Çünkü Araplarda puta tapınmanın dışında bir ilah olarak Allah tapımı-inancı bulunsa da bununla kastedilen şey neredeyse kabileden kabileye değişiyordu. Bu ise dinsel temelde bir siyasal ve askeri birliği güçleştiriyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed Allah’ın varlığının yanı sıra birliğinin kanıtlanması açısından da çok özel bir çaba harcadı. Aksi taktirde birliğin gerçekleşmesi imkansızlaşıyordu. Bu nedenle Allah kavramı İslamiyet’te nitelikte bir sıçrama yaşayarak ve 99 sıfatı yüklenerek etkileme anlamında büyük bir güce eriştiği gibi başka bir ilah gerektirmeyecek biçimde güçlendirilmiş oldu.

Peygamberin yoğunlaşmalarının çok şiddetli olduğu biliniyor. Bunun etkisiyle şiddetli titreme sarsıntı, ter içinde kalma, bayılma gibi durumlar yaşadığı da tarihsel olarak sabittir. Bu peygamberin sürecin tarihsel anlamının ve yaptığı işin büyülüğünün farkında olduğunu gösterir. Hz. Muhammed’in  tanrı kavrayışı büyük ölçüde siyasal niteliklerle bezelidir. Bir sultanın, hükümdarın, kralın, mülk sahibinin yöneticinin ve babanın nitelikleriyle sıfatlarıyla tanımlanmıştır. Rahman, rahim, mülk sahibi (malik) kahredici, Adil, Muktedir, vb. sıfatların tümü adil bir yöneticinin siyasal niteliklerini betimler. Bu siyasal düşünüşün özel mülkiyet dünyasıyla ilgisini ayrıca belirtmeye gerek yok. Allah’ın bu tarzda siyasal tanımlanışı bir yandan başlangıç itibariyle büyük bir siyasal, askeri güçlenmeye, sımsıkı bir yumruk gibi ilerlemeye yol açarken; aynı zamanda Zul-Allah olarak kendilerini tanımlayan hükümdarlar, sultanlar da nasıl ki, yukarda Allah tekse, aşağıda da onun gölgesi olarak hükümdarın tek  olması gerektiği; nasıl ki, Allah bütün alemlerin rabbi ise (efendisiyse) aşağıda onun gölgesi olan hükümdarın da alemlerin efendisi ve sultanı, her şeyin sahibi, karar verici otoritesi, kahredicisi, cezalandırıcısı, rahmet yağdırıcısı, lütuf dağıtıcısı vb. sıfatlarla donanması gerektiği düşüncesinden hareketle bu Allah tanımlamasını istismar etmişlerdir.

Allah’ın birliği İslam aleminde tek din, tek ümmet, tek mezhep, tek devlet, tek fikir, tek sultan, tek şeriat ve yine nasıl ki, bütün insanlar ve hükümdarlar Allah karşısında secdeye inerse sultanın tüm kullarının (tebaasının) da onun huzurunda secdeye inmesi uygun, yerinde ve gerekli görülmüştür. Oysa Hz. Muhammed hiçbir zaman kendisini tanrıyla, Allah ile bu tarzda eşitlememiş, karşılaştırmamış, karşılaştırmamıştır. Bu yönüyle İslam aleminin siyasal yapısının despotik-monarşik yapısının Kur-andan kaynaklandığını söyleyenler kuşkusuz nedensiz yargıda bulunmuyorlar ama dinin bunca yanlış yorumlanmasından ve bu gerçekliğin bu tarzda istismar edilmesinden acaba din karşıtları mı sorumludur, yoksa Allah’ın gölgesi olduğunu düşünen İslam halife ve sultanlarıyla onların önünde secdeye duran samimi ama Allah’a şirk koştuğunun farkında olmayan müminler mi? İyi niyetli olmak yaptığımız kötülüğü güzel kılmaz sadece trajik kılabilir. Hz. Muhammed Allah kavramlaştırması temelinde yeryüzündeki cezalandırma, şiddete başvurma, kahretme niteliklerini kulların elinden alıp göklere havale etmek istedi ama onun izinden gidenler mutlak bir tanrının niteliklerini de  yere indirerek bazen Deli İbrahim gibi bir deliye bazen II. Beyazıt örneğinde olduğu gibi yeteneksiz bir sofuya ama bazen de Selahaddin Eyyubi gibi örnek bir hükümdara yakıştırdılar. Ama bu sürecin tanrısal kahrı nereden bakılırsa bakılsın kullara ağır gelmiştir. Bin yıllardır onları ezmiştir ve halen de ezmektedir.

İslam’ın tutunmasının ve niteliğinin belirlenmesinin diğer bir yönü olarak akla yaptığı güçlü vurgudan bahsetmek gerekir. İslam’ın kendisini son din, peygamberini de son peygamber ilan etmesi; İslam’dan sonra yeni bir din ve yeni bir peygamber iddiasını önleyememiştir ama yeni hiç bir din ve yeni bir peygamber iddialarının hiçbiri pratik itibariyle  tutunamamıştır. Bu İslam’ın ilgili tespitinin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu gösterir. Gerçekte kapanmış olan dini düşünce ve liderlik çağıdır. Esasen de dinsel düşüncenin insanlara yedirilmesi İslam’ın kendisi açısından da çok güç olmuştur. Klasik dinsel gelenekte var olan doğa ötesi yorumlardan belki de daha fazla -kuşkusuz tanrı anlayışının kendisi doğa ötesidir. Bu kastımız yanlış anlaşılmamalı- akla ve doğaya vurgu yapılmıştır. Tanrının varlığı ispatlanmaya çalışılırken örnekler doğadan seçilmiştir. Gece ile gündüzün peş peşe gelmesi, doğadaki mükemmel uyum, bulutların oluşumu, yağmurların yağışı, bir kan pıhtısından, bir utfeden başlayarak  insanın insan haline gelişi hep birer doğal süreçten kaynaklı örnekleme olarak alınmıştır. Asıl mucize olarak bu doğal öğeler  insanlara sunulmuştur. Bununla da yetinilmemiş doğanın farklı unsurları üzerine pek çok ayette yemin edilmiştir. Bunun bir kaynağı antik çağ Yunan felsefesi alabileceği gibi diğer bir kaynağı olarak da animist düşünce döneminin doğa tanrıcı yaklaşımı düşünülebilir. Ama doğa ötesi öğelere de o zamanki insan algısı ve dinsel düşünüş geleneği nedeniyle sürekli vurguda bulunulduğu da görülmektedir. Her ne olursa olsun İslamiyet Allah’ın varlığını ve birliğini, kendi koyduğu kuralların doğruluğunu ve yerindeliğini ispat etmeye çalışırken sürekli insan aklına, onun  sosyal-siyasal-ticari kabullerine dünyevi varlığına vb. başvurmuştur. Bu anlamda tek tanrılı dinler açısından en dünyevi, en maddi din İslam’dır ve maddi dünyanın din dışı yorumunun diğer dinlerden daha çok İslam’da yapılmasının nedeni de budur.

Hiç bir din somuta ilişkin, maddi olana ilişkin İslam kadar konuşmamıştır. Bu durum tutucu zihniyet yapısı ve İslam’ın bu konumuna dayanarak toplumsal statü oluşturmuş dinsel ve siyasal elit tarafından da yoğunca istismar edilince ve bu kesimler diğer kesimlere göstermeleri gereken dinsel kanıtlar göstermekte zorlanmayınca ve yine geniş toplumsal kesimlerde bu temelde geleneğe güçlü bir biçimde oturunca İslam’da yeni koşullara uygun yeni yapılanmalar imkansız hale gelmiştir. Yeni gelişen olaylara günün gereklerine ve olayın, gelişmenin somutluğuna göre cevap verme yerine olay somut bağlamından koparılarak, genel ve soyut bir düzeyde ele alınmış ve İslam’ın kitap ve sünnet itibariyle bu konuda ne dediğine bakılmıştır. Böyle olunca bugünün olayına bir cevap, bir perspektif oluşturulurken, İslam’ın genel doğrultusu gözetilerek, güncelin gereklerine uygun bir yaklaşım gösterme yerine, dogmatik bir yaklaşımla 1400 yıl öncenin Arabistan’ına uygun bir yaklaşım esas alınmıştır. İslam alemi değişen çağın koşullarına uygun sosyal, siyasal, kültürel, teknolojik, bilimsel, sanatsal, moral yenilikler yapmakta zorlanmıştır. Kuşkusuz burada İslam’ın çıkışında akla yapılan bu güçlü vurgunun günümüzde akla en çok değer vermeyen bir toplumsal yapı ortaya çıkarmış olması en çok üzerinde durulması gereken bir durumdur. Her ne olursa olsun bu gün dezavantaja dönüşen bu durum İslam’ın çıkışında çok büyük bir avantajdı ve İslam bununla güçlenmeyi bildi.

İslamiyet’in gelişiminde en önemli dönüm noktası olarak Hicret’i ele almak lazım. İslam’da bir milat olarak Hz. Muhammed’in doğum gününün ya da ilk vahyin indiği 610 tarihinin değil de, Hicret’in (yani Mekke’den Medine’ye göçün) alınması olayın İslam tarihindeki belirleyici önemini gösterir. Hatta İslamiyet’i İslamiyet yapan ve onu tarihin malı ve aynı zamanda tarihin en belli başlı güçlerinden biri yapan durum, Hicret  olayı ve ona yol açan koşullardır.

İslamiyet’teki hicret tarihsel olarak Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine ve Hz. Musa’nın Mısır’dan çöle çıkış yapmasına benzer. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi Hıristiyanlığın en temel simgesi haline geldiği gibi onun insanların yüreğine hitap eden duygu boyutu nedeniyle de aynı zamanda Hıristiyanlığın en büyük güç kaynağı olmuştur. Hz. İsa denilince insanların aklına ilk gelen şeyin haç olması ve milyonlarca Hıristiyan’ın da kendilerini bu simge ile özdeşleştirmeleri bu nedenledir. Öte yandan Yahudiliğin de tarihin malı haline gelmesinin belirleyici noktası Yahudilerin Filistin’e ulaşmak için Mısır’dan çıkış yapmasıdır. Bu iki nedenden böyledir. Birincisi bir taban oluşturmuş olmakla beraber (72 kabile, 25 bin kişi) Mısır’da kalması durumunda Yahudiliğin Mısır’ın yerli halkı ve resmi sistemi içinde eriyip yok olması kaçınılmaz görünüyor. Nitekim Hz. Musa’dan önce Mısır’da Akhen-Aton tek tanrılı dinsel anlayışı kısa bir süre devlet dini haline geldiği halde Mısır’da yer etmiş eski dinsel anlayış karşısında uzun süre dayanamayarak yok oluyor. Kimi araştırmacılara göre -Muazzez İlmiye Çığ’ın “İbrahim Peygamber” adlı kitabına bakılabilir- Musa bir Yahudi değil bir Mısırlıdır. Bunun böyle olmasının nedeni olarak Hz. Musa’nın Yahudi halkla konuşmak için aracı kullanması ve Yahudilerle beraber yıkanmaması gösteriliyor ki, bu olasıdır. Yahudilerin peygamberinin başka bir ulustan olamayacağına dair ne dinsel ne de din dışı bir kayıt ve koşul bulunmuyor. Ama üzerinde durduğumuz konu şudur; tek tek bireyler düzeyinde Mısır’da da tek tanrıcı anlayış mevcuttu. Ancak bunun bütün bir halkın ve devletin dini haline gelmesi  o günkü koşullarda güç görünüyordu. Bu nedenle Yahudilik, varlığını Mısır’dan çıkışına borçludur. İkinci neden ise şudur; Yahudilik sahip olduğu kimlik itibariyle de kendi kişiliğini çölde bulmuştur. Yahudi dini, eğer Mısır’da kalsaydı, kendi içinde daha hoş görülü ve esnek olacak ancak, Mısır resmi geleneğine ve sistemine karşı eleştirisel bir tutum almaya devam edecekti. Oysa Yahudiliğin Mısır’dan kopup çölde manevra yapmaya koyulması onun kendi içinde hem daha sert bir eleştirisel üslup takınmasına neden olmuştur ve hem de buna rağmen kitlelerin bir arada kalmasının moral dayanaklarının ortaya çıkarılmasının bir ihtiyaç olarak hissedilmesi nedeniyle bilinen Yahudi şovenizmi ortaya çıkmıştır.

İslamiyet Mekke’de kaldığı sürece sınırlı bir kesimin dini idi. Daha sonra Medine’de toplanılınca toplam 1500 kişi olduğuna göre bu sayı on yılın çalışması olarak küçümsenmesi doğru olmamakla beraber gelecek başarılarla karşılaştırılınca sınırlı bir sayıdır. Ancak Mekke döneminin tüm esnek ve barışçı yaklaşımlarına karşın Müslümanların ağır bir baskı ve ekonomik ambargo altına alınması yalıtılıp, tecrit edilmesi Müslümanların ve Müslümanlığın kendine tutunabileceği yeni alanlar bulmasını gerekli ve zorunlu kılmıştır. Esasen özü itibariyle yani Allah kavrayışı, imanın şartları, ibadet yöntemleri itibariyle bir değişiklik olmamakla birlikte  araçlarda ve dünyevi amaçlarda değişiklikler olmuştur. Özellikle İslamiyet’in yayılmasında şiddet öğesi araçlara dahil edildiği gibi, fetih ve talan da diğer bir öğe ve dünyevi amaç olarak gündeme alınmıştır. Daha sonra da kadın konusunda genişçe ele alınacağı gibi İslam’ın kadın konusunda daha da tutuculaştığı dönemde bu dönemdir. Tesettür, kadınların evlere kapanması  vb gibi ayetler bu döneme aittir.  Bu durumun Hz. Hatice’nin vefatı ve İslam’ın iktidara gelişiyle de ilgisi vardır. Ama nihayetinde süreçler ve olayların bu biçimde örtüştüğü bir gerçektir. İslam’a karşı son derece katı olan anti İslam’i ortam ve İslam’ın bu ortamla onlarca yıl süren düşmanca duygular içindeki ilişkisi İslamiyet’inde katılaşmasına neden olmuştur. İslam’ın başlangıçtaki yapıcı yöneliminin, kendini iyinin ve güzelin ortaya koyucusu, yapıcısı, yaratıcısı olarak gören tanımlamasının yerini zamanla, İslam’ın kendini diğerlerine düşmanlık temelinde yeniden tanımlaması almıştır. Başlangıçta diğer hukukları tanıyan, anlara saygı gösteren “onları tasdik etmek üzere geldiğini” söyleyen  ve onlarla ortak noktaları ön plana çıkaran İslam, Medine dönemi süreci ilerledikçe  diğer hukuklarla, dinsel geleneklerle farklılıklarına daha fazla vurgu yapar hale gelmiştir. Olay İslam’ın bir bütün olarak kendini, karşıtlarını ve bu temelde dünyayı yeniden tanımlaması düzeyine varmıştır. Mekke’nin  saygı gösterse belki de kendi sisteminin içinde eritebileceği bir olgu düşmanca duygularla kışkırtılarak kaçırtılmış ve sonunda başa dönerek Mekke’yi yutmuştur.

C- İSLAM’IN ETKİLENDİĞİ DİNİ VE FELSEFİ AKIMLAR

1- Sabiilik

İslamiyet dinsel gelenek itibariyle en başta İbraniliğe dayanır. Hz. İbrahim’in dini olan İbraniliğin tam olarak ne olduğu konusu bugün hala tartışmalıdır. Hz. Muhammed’in Kuran’da Ehli-Kitap olarak tanıttığı Sabiiliğin Hz. İbrahim’in dini olduğu sanılıyor.
Sabiilik, tek tanrıcı düşüncenin hakim olduğu, fakat aynı zamanda güneşe, aya, yıldızlara da tapınılan dinsel düşünce geleneğidir. Hz. İbrahim’in babasının puta tapar olduğu da biliniyor. Asuri-Suryani kayıtlarına göre Sabiilik puta tapar anlamda kullanıldığına göre, Sabiilerin bazılarının sonradan puta tapıcılığa yöneldiği de söylenebilir. Sabiilik aynı  zamanda insan kurban etmenin yasaklandığı, dinsel geleneğin de birinci halkasıdır. Hz. İbrahim’in hiç değilse bu geleneğin içine doğduğu Kuran’ın ayetlerinde de kabul edilmiştir.

“Bir zamanlar (İbrahim) babasına şöyle demişti; ’Babacığım o işitmeyen ve sana hiç bir faydası olamayan şeylere niçin tapıyorsun?” (Meryem-42)

“Babası; ‘Sen benim ilahlarımdan geçmek mi istiyorsun ey İbrahim? Yemin ederim ki, eğer vazgeçmezsen, seni muhakkak taşlarım; beni sen uzun bir süre bırak git dedi.” (Meryem 46)

Ayetler açıktır. Öte taraftan Hz. İbrahim’in tek tanrı düşüncesine nasıl ulaştığı da şöyle anlatılıyor;

“(İbrahim) üzerini gece kaplayınca bir yıldız gördü, ‘Bu imiş Rabbim’ dedi. Batıverince de ‘Ben böyle batanları sevmem" dedi. (6-76)

"Ayı doğarken görünce ’Bu imiş Rabbim’ dedi. Batınca da; ‘yemin ederim ki Rabbim bana doğru yolu göstermemiş olsaydı, muhakkak ki, şu şaşkın topluluktan biri olacakmışım" dedi. (6-77),

“Güneşi doğmak üzere görünce ‘Bu imiş Rabbim bu hepsinden büyük’ dedi. O da batınca ‘Ey kavmim, haberiniz olsun, ben sizin şirk konuştuğunuz şeylerden uzağım!” (6-78),

“Ben her dinden geçip, yalnız hakka eğilerek, yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben Allah’a ortak koşanlardan değilim" dedi. (En’am 6-79)

Hz. İbrahim demek ki, Kuran’da anıldığı biçimde “Müslim ve hanif” olmazdan önce güneşe, aya, yıldızlara  ve putlara tapan bir dine inanıyordu. Daha sonra bunları bırakıp Allah’a yöneldiği belirtiliyor. Ancak Kur-anda da gökteki varlıkların, yıldızların kutsallığının bir yönüyle sürdüğünü belirtmek gerekir.

 “Andolsun o gökyüzüne ve Tarık’a” (86-1)

“Bildin mi Tarık nedir?” (86-2),

“O karanlığı delen (parlak) yıldızdır.” (86-3)

(Tarık1, 2, 3) Necm suresinde Kur-an yıldızla simgelenip üzerine yenim edilirken Tarık süresinde Allah Tarık (sabah yıldızı) üzerine yemin ediyor. Bu dikkate değer bir konudur. Hz. Muhammed’in Sabii’lik ile tanışma konusuna gelince Sabii’liğin bir kolu olarak Hanifiler olarak kendini adlandıran bir geleneğin bazı temsilcileri Mekke’de de bulunuyorlardı. Hz. Muhammed’in de gençliğinde çok sevdiği ve sohbet ettiği bilinen bir şair olan Zeyd Bin Amr, bir Sabii idi.

İslamiyet tek tanrılı dinler içinde Sabiiliğe özel bir değer biçmiştir. Vurgusu İbrahim’in dininedir. İbrahimin dini İslamiyet'e en yakın din olarak görüldüğü gibi “İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı; ancak o, lekesiz bir Müslüman’dı. (Ali İmran 67)” denilerek onun Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa değil Müslümanlığa olan yakınlığına özel bir vurgu yapılmıştır. İslamiyet, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı da tanrı şeriatı (yolu) olarak kabul etmiştir ama kökenini İbrahim’e dayandırmayı daha değerli bulmuştur. Bunun hem politik ve hem de ideolojik nedenleri vardır. Politik olarak Müslümanlarla mücadele içinde olan Sabii mensupları Mekke’de bulunmuyordu. Oysa Hıristiyanlar ve özellikle Yahudiler İslam’la ciddi bir politik mücadele içinde idiler. Bu tarz bir politik mücadele ortaya çıkmadan önce İslamiyet’in Yahudilik ve Hıristiyanlık hakkında daha iyimser düşüncelere sahip olduğu da Kuran Ayetlerinde sabittir. Maide-69, Bakara-122, El Casiye-16 buna örnektir. Burada Kuran “Yahudilerin alemlere efendi yaratıldığını” ve Yahudi, Hıristiyan ve Sabiilere günah olmadığını belirtiyor.

İdeolojik nedenlere gelince, bilindiği gibi Yahudilik bir kavim diniydi. Ve bu nedenle gelişmeye müsaade etmiyordu. Oysa ideolojik olarak İslam’ın vurgusu kardeşlikten yanaydı ve bu anlamda evrensel bir din olmak istiyordu. Hıristiyanlık bu anlamda Müslümanlığa yakındı. Hıristiyanlıkta evrenseldi ve bütün insanların kardeşliğine vurgu yapıyordu. Ancak Hıristiyanlıktaki Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesi tek tanrı anlayışını sulandırıyordu. Öte yandan Hz. İsa’nın da tanrı olduğunu kabul ediyor ki, İslamiyet bunu kabul edemezdi. Kabul ederse Hıristiyanlığın bir mezhebi olarak çıkması gerekiyordu, oysa İslamiyet yeni bir din olma iddiasındaydı. Eskiye vurgu yapma, öze vurgu yaptığını iddia ederek güncele karşı mücadele etme tüm siyasal mücadele örneklerinde yaşandığı için dinsel mücadele sürecindeki İslamiyet içinde geçerliydi.

Hz. İbrahim’in temsil ettiği özün ne olduğuna gelecek olursak; Hz. İbrahim’de çok büyük bir ihtimalle Hz. Muhammed gibi bir tüccardı. Bu nedenle de bir çok dinsel gelenekle ilişkide bulunuyor ve onları tanıma imkanı buluyordu. Akılcı ve sorgulayıcıydı. Kuran’da ele alındığı haliyle de Allah’ın onunla temas ederek varlığını kabul ettirmesi yerine; Allah’ın varlığına kendi mantıksal çıkarımlarıyla varıyor, sırasıyla yıldızın, ayın, güneşin tanrılığını kabul ettikten sonra sırasıyla bunların tanrı olmadığı, olamayacağı çünkü doğdukları gibi battıklarını bu nedenle ölümsüz ve güçlerinin sınırsız olmadığını görüyor. Bunlardan daha güçlü bir tanrı olması gerektiğini o tanrının yıldızları, ayı ve güneşi de yaratan tanrı olması gerektiğini düşünüyor ve böylece Allah düşüncesine varıyor. Düşünce yöntemi İslamiyet’inkine yakındır, gerçi buradaki yorum bir Kuran ayetine dayandığına göre bunun böyle olması kaçınılmazdır da. Ama tek tanrılı geleneğin yaratıcısının büyük ölçüde Hz. İbrahim olduğu aynı zamanda tarihsel olarak da kabul gören bir gerçektir. Bu anlamda düşünsel planda tek tek kabilelerin birleşmesinden tutalım bunun evrensel bir birleşmeye kadar ulaşması düşüncesinin pratik ifadesi olarak Allah düşüncesine ulaşılmış olması çok önemlidir.

Allah düşüncesine yüklenen siyasal anlam çok önemlidir. Allah düşüncesi esasta insanların tanrı olamayacağı düşüncesi üzerine kurulmuştur. Nemrut bir tanrı-kraldır, Mısır’da Firavunlar tanrı-kraldır. Tanrı-kral düşüncesi köleci düzenin mutlaklığının, kutsallığının, tartışılamazlığının, sorgulanamazlığının ifadesidir. Oysa kölecilik insanlığın kabusudur, kölelerde dahil olmak üzere bütün insanlara içerilmiş köleci düzenin kutsallığı ve mutlaklığı düşüncesi aşılmadan köleciliğe karşı savaş verilemez. Mücadelenin önce düşünsel planda verilmesi insanların köleciliği düşünsel planda kabul edilemez bulması gerekir ki bu uğurda örgütlenebilsinler. Böyle bir mücadele büyük bir siyasi güç gerektirir. Tanrı-kralın siyasi gücünü aşacak kadar büyük bir siyasal güç olmalıdır bu. Buda bütün kabilelerin ve yönetimden zarar gören en geniş sınıfların bilirlik temelinde örgütlenmesini gerektirir. Siyasal planı böyle olan bu mücadelenin ideolojik düzeyde birlik ifadesi herkesi kucaklayan ve herkesin çıkarını, onurunu gözeten bir Allah düşüncesidir.

İnsanların eşitlikçi ve özgürlükçü duygularına hitap etmenin yanı sıra, mücadele içinde insanların kendilerine olan güvenlerini pekiştirmek açısından da Allah inancının çok büyük motive edici gücü vardır. İnsanlar kendi tanrılarını yaratırlar ama tanrılardan da çok büyük moral güç alırlar. İnsanların yalnız olmadıkları tanrılarının onları sürekli gözettiği onlara yardım ettiği düşüncesi onları daha güvenli ve daha atak kılar. Bütün putlar buna hizmet eder. Putlar, temsil ettikleri kabileler kadar güçlüdürler. Göğe yükselmiş her şeyin yaratıcısı olan bir Allah düşüncesinin yerde olan ve yemeyen içmeyen kıpırdamayan Hz. İbrahim’in alaya aldığı biçimiyle “eline baltayı alıp, yanındaki putu kıramayan” tanrı düşüncesinden çok daha büyük bir güç ortaya çıkaracağı, çok daha güç verici olduğu da anlaşılır bir durumdur.

Sabiilikteki ahiret düşüncesinin ise hem insanların geleceğe dönük karamsarlıklarının aşılmasında hem de yeryüzü mücadelesinde daha fazla güç verici olduğu belirtilebilir. İnsanlar savaşa korkmadan atılabilecekler. Ve ölümden sonra daha güzel bir yaşamın varlığı düşüncesiyle savaşçılıkta sınır tanımayacaklardır. Böyle bir inancın, yani savaştan dönmek için hiçbir nedenin olmadığı bir dini inancın rakiplerini kolaylıkla alt edebileceği ve hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacağı belirtilebilir. Müslümanların Bedir’de kendilerinden çok güçlü olan puta taparlara karşı gösterdikleri büyük başarının nedeni budur. Öte yandan kıyamet düşüncesi insanların bencilliklerini gidermemiştir ama insanları daha kanaatkar kılmadığını kimse söyleyemez. Bu dünyadan sonrada bir dünyanın var olduğu düşüncesi hem insanların bu dünyada yaşadıkları yaşamda saldırgan ve savurgan olmalarına set koymuştur; ve hem de diğer dünyayı garantiye alma endişesiyle iyilikler yapma, hayırlar işleme itkisi oluşturmuştur. Dayanışmacı bir ruh ve iyiliği esas alan bir ahlakın doğmasını sağlamıştır. Bunun dünyevi yaşamda tembellik ve uyuşukluk, çabasızlık, statükoculuk gibi olumsuz özellikleri olduğu da doğrudur. Ama bunlar mücadele edilmesi gereken hususlardır.

Tarih boyunca din ve siyaset kaçınılmaz olarak bir arada var olmuştur. Ama dini temsil eden tanrı ne kadar göklere yükselerek insanlardan uzaklaşırsa siyasetin de o kadar esnek olacağı ve insan üzerindeki baskıcı karakterinin zayıflayacağı söylenebilir. Tanrı göklere çıkarılarak sadece dinin kaynağı yer yüzünden alınıp gökyüzüne yükseltilmemiştir; siyasetin kaynağı da gökyüzüne yükseltilmiştir. Böylece dinsel olarak olduğu kadar siyasal olarak da insanların eşitliği ve özgürlüğü uğruna verilebilecek bir mücadele için gerekli olan psikolojik ortam oluşturulmuştur. İnsanların yasama yürütme yargıyı günümüzdeki gibi ayrıştırıp denetleyemediği bir ortamda siyasetin belli ellerde tehlikeli bir biçimde tekelleşmesinin önlenilmesi açısından dünyevi otoritenin bir kısmının belli güçlerin elinden alınarak, göklere yükseltilmesi olumlu olmuştur. Gerçi tarihsel akış daha sonra sultanların hükümdarların ve halifelerin Allah’ın gölgesi sıfatıyla bu gücü gerisin geri yeryüzüne döndürerek Osmanlı örneğinde olduğu gibi yeni bir köleciliğin yaşatıldığına tanık olmuştur ama, bu sultanların hükümdarların ve halifelerin gayri meşruluğunun kanıtlarını da yine dinin farklı bir yorumuna borçluyuz. Tarih boyunca gerek batıda ve gerekse doğuda bütün sınıf savaşlarının dinler, mezhepler ve tarikatlar temelinde verilmesi bize bunu gösterir. Egemen sınıflar dine dayanarak meşruluklarını ileri sürerken ezilen sınıflarda aynı dine Hıristiyanlığa ya da İslamiyet’in Şii yada alevi vd. yorumlarına dayanarak bu otoritelerin gayri meşruluğunu ileri sürmüşlerdir. Kendi sınıfsal gücünü en iyi örgütleyen egemen sınıf, mücadelede hep daha güçlü olmuş, ancak bu sınıf mücadeleleri dinsel yorumlar arasındaki derin uçurumu da zamanla yumuşatarak ezilenler açısından daha kabul edilebilir bir din yorumuna da yol açmışlardır. Bu kabul edilebilir dini yorum ölçü dinin siyasete daha az alet edilmesi ve siyasetin muhtevasının ve araçlarının daha da demokratikleştirilmesi olarak belirtilmiştir.

Günümüzde örgütlendiği haliyle ölçülü ve her alana hakim bir devletleşme geçmişte bulunmuyordu. Bu nedenle insanları yaptıkları kötülüklerden men edecek, onları cezalandıracak, onları bir günahı-kötülüğü-henüz işlerken gören ve bunu değerlendirmeye alan bir Allah düşüncesi dünyevi yaşamın düzenlemesi konusunda da büyük bir role sahiptir. Allah’ın denetimi altında olma düşüncesi ve yirmi dört saat bunu hissederek yaşama, yaşamın acımasızlığını ve fırsatçılığını büyük ölçüde törpülemiştir denebilir. Hıristiyanlıktaki "komşunu kendi gibi sev" ve Müslümanlık'taki Hz. Ali’nin sözleriyle "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" düşüncesi kardeşçe bir dünyanın sadece Allah korkusuna değil, sevgiye dayalı olarakta varedilmesini kendisi ile beraber doğurmuştur. Bugün küresel düzeyde bir barış ortamı yaratılmaya çalışılırken dinlerdeki bu kardeşlik ve  barış çağrısına ihtiyaç duyulması günümüzün her şeye kadir devleti sürecinde bile dinin dünyevi otoriteden daha fazla rol oynayabileceğini göstermektedir. Kaldı ki, her insanın başına bir polis ve asker dikmeye gücümüz yetmeyeceğine, böyleyken bile bu asker ve polislerin suç ortağı yada gözetmekle sorumlu oldukları insanlara ve birbirlerine karşı suç işlemelerinin önünü alamayacağımıza göre bütün insanları gözeten bir Allah düşüncesi olumlu olmuştur.

Dinsel düşünce olmazsa ya da din olmazsa yaşamın denetlenmeyeceğini, insanların oturup birbirlerini doğrayacaklarını iddia etmiyoruz. Nitekim Allah düşüncesini reddettikleri halde ve yine büyük ölçüde dinsel düşünceden koptukları halde Müslüman ve Hıristiyan alemlerinden daha fazla suç işlediği iddia edilemeyecek siyasal  din dışı organizasyonlar vardır. Ama böyleyken bile bu toplulukları bir arada tutan bazı ahlaki, felsefi ve ideolojik ilkeler vardır. Bunlar yaşamın düzenleyici ilkeleridir.  Helenizm, Budizm, diğer Hindu dinler büyük ölçüde ahlaka ve felsefi düşünüşe yer veren tanrı düşüncesine ise sınırlı olarak yer veren ya da vermeyen dinlerdir. Tamamen din dışı bir çıkış olarak ortaya çıkan -dinsel değerlerden hiçbir zaman tümüyle kopamasa da- sosyalizm gibi ideolojik yapılar da dinsel toplumlardan daha fazla suça bulaşmamışlardır.

Ancak unutmayalım ki, bütün bu Allah inancına sahip olmayan topluluklar onun yerini tutacak bir birleştirici ve düzenleyici ilkeye ve geleceğe ilişkin ütopyalara ve yaşam projelerine, anlayışlarına, dünya görüşlerine sahiptirler. Dolayısıyla dinsel düşüncenin yerini bilimsel, felsefi-laik düşünce aldığı kadarıyla dinsel düşünceye ihtiyaç kalmayabilir. Ama tarihte nasıl ki bilimsel ve felsefi düşünceye hiç yer vermeyen ve ona ihtiyaç duymayan, mutlak dinsel düşünce çağı nasıl görülmemiş ve yaşanmamışsa, gelecekte dinsel düşünceye hiç yer vermeyen ve ona ihtiyaç duymayan bir mutlak bilimsel-felsefi düşünce çağı da olmayacaktır. Laiklik, milliyetçilik örneğinde olduğu gibi dinin yerini alması için geliştirilen düşünce akımları da zamanla adeta dinsel bir kimlik haline bürünerek yeni dinler haline geleceklerdir. Dinden ve onun doğmalarından kurtulan insan dogmatikleşmiş, laik ve milliyetçi düşünsel formların esiri olmuştur. Burada söz konusu olan insanın maddi varlığı değil, onun ruhsal varlığıdır. Güvenlik ihtiyacının, sığınma ve kimlik ihtiyacının tatminidir. Geleceğe dönük olumlu bir amaca kavuşma ve yaşamını anlamlı kılma ihtiyacıdır. Maddi-dünyevi-bilimsel gelişme bunu kolaylaştırır ama bunun kendisi değildir.

Son olarak Sabii’liğin kadın anlayışı ele alınacak olursa diğer Semitik gelenekle bir farkının bulunmadığı anlaşılabilir. Kadın ikinci dereceden bir role sahiptir, alınıp satılabilir, bir uzlaşma aracı olarak kullanılabilir yine erkek istediği kadar kadınla evlenebilir. Aile hukuku, Babil hukukundan pek de farklı değildir. Hz. İbrahim karısı Sara’yı iki yıllığına bir uzlaşma aracı olarak Firavuna bırakmıştır ve firavun buna karşılık Hz. İbrahime büyük miktarda altın gümüş vb. zenginliğin yanı sıra bir de cariye olarak Hz. İsmail’in annesi Hacer’i bırakmıştır. Benzer bir süreç İshak peygamberin başından da geçmiştir. Öte yandan Hz İbrahim’in yasal karısı Sara’dan olma oğlu İshak, babasının mirasçısı olurken diğer karısı (cariyesi) Hacer’den olma oğlu İsmail’e düşen bir tür sürgün -Tevrat'a göre çöle bırakma- olmuştur. Hz. İbrahim, anlaşıldığı kadarıyla ne yeni bir kadın arayışına girmiştir, ne de eski kadın anlayışına yönelik bir eleştiri geliştirmiştir, olduğu gibi almıştır. Kutsal metinlerde oğlu Lut’un kavminin eşcinsel olduğunu ve bu yüzden helak olduklarını anlıyoruz. Bu nedenle cezalandırılan kavmin içinde Lut’un karısı da cezalandırılıyor ama bunun nedeni çok belli değil. Bu kadın muhtemelen eşcinsel değil, çünkü öyle olsa Hz. Lut’la evli olmazdı, yani kocası evliliği bozardı. Geriye, kalanlara üzülme, onları hoş görme nedeni kalıyor.  Ki bu durumda kadının hak ettiğinden  çok daha ağır bir cezaya çarptırıldığını belirtebiliriz. Bu durum kadına yaklaşım konusunda bir veri olarak değerlendirilebilir. Yine Tevrat’a göre Lut’un kızları babalarını uyutarak onunla beraber olarak hamile kalıyorlar ki, bu da onların kendilerinden  önceki topluluğun inanç ve geleneklerine bağlı kaldıklarını ve bir yenilik yapmadıklarını gösterir.

2- Yahudilik

Tarihteki bütün İslam-Yahudi çatışmalarına rağmen İslamiyet en çok Yahudilikten etkilenmiştir ve Yahudiler bütün olumsuz yargılara rağmen İslam dünyasında Hıristiyan dünyadan daha olumlu karşılanmışlardır.

Semitik kültürün diğer örneklerinde olduğu gibi Yahudilikte büyük ölçüde bir ticaret dinidir. MÖ 3000 dolaylarında Ortadoğu’nun genelinde olduğu gibi Filistin’de de büyük bir kıtlık baş gösterdi ve bu nedenle Semitik kabileler Mısır ve Mezopotamya’ya akmaya başladı. Mezopotamya’ya yönelen Semitik oluşumların Hz. İbrahim şahsında nasıl bir gelişim seyri izlediğini gördük. Kesin olmamak kaydıyla Hz. İbrahim’in yaşadığı dönem, MÖ 1900-1800 civarı olarak tarihlendiriliyor. Hz. Musa ise MÖ 1300-1200 yılları arasına tarihlendiriliyor. Görüleceği gibi aradaki zaman farkı çok büyüktür. Hz. İbrahim’in Mısır’ a gitmesi daha sonra onun ardıllarının da gidip ticari doğal olarak dini-düşünsel faaliyetlerde bulunması, Mısır’da da bir tek tanrı düşüncesinin gelişimine yol açtı.

Mısır’da tek tanrılı Aton dini Musa’dan önce vardı. Fakat b ir süre sonra terkedilerek eski Mısır tanrılarına dönülmüştü. Kimi kaynaklara göre Hz. Musa, Aton dinine inanan bir Mısır’lı olabilir.

Konuya ayrıntıları itibariyle değil de özü itibariyle bakacak olursak, Mısır o dönemde tarihin en baskıcı köleci uygarlık merkezlerinden biriydi. Gerek Semitikler, gerekse Afrika yerlilerinden oluşan köleler, çok ağır koşullar altında Mısır’ın bugün hala simgesi sayılan tarihi eserleri yarattılar. Öte yandan Mısır, aynı zamanda bir tanrı-kral olan firavun tarafından yönetiliyordu. Bu mutlak güce sahip tanrı krallığın sindirilmesi güçtü ve köleler askeri baskıyla denetim altında bulundurularak çalıştırılıyorlardı.

Hz. Musa, esasen bu sınıfsal konuma dayanarak büyük yığınları ardından sürükleyebilmişti. Hz. Musa, Allah inancına bağlı olduğu halde Mısır’dan ayrıldıktan sonra da beraberindekilerden bazılarının hala eski tanrılarına inandıklarını Tevrat’tan öğrenebiliyoruz. Bu göçen kitlelerin hareketlenmesinde dinin ve sınıfsal etkinin ağırlığının anlaşılması açısından önemlidir. Yani bu kitlelerden dinsel inançları yüzünden göçenler bulunduğu gibi; göçmelerin de dinsel inancın değil, tamamen sınıfsal nedenlerin bulunduğu insanların da var olduğunu görüyoruz. Sınıfsal pozisyon olarak benzer olan bu kitlenin düşmandan koptuktan sonra bir arada kalabilmesi için ortak bir ideolojik çatı altında toplanması ise bir zorunluluktur.

Bu köleci sistemin sınıfsal olarak reddinin yanı sıra, ideolojik reddi de -insanların tanrı olamayacağı düşüncesi- gerekliydi. İlgili sistemin meşruiyet temelinin yok edilmesinin yanı sıra bu kitleye ortak bir gelecek perspektifi de sunmak gerekiyordu. Ancak Tevrat köleciliğe karşı savaş temelinde çıkış yapmış olmakla beraber esasen Yahudilerin kendi iç süreçlerine dönük bir kitap olarak gelişmiştir. Çünkü Yahudi kaynaklarına göre de Musa’nın Mısır'dan ayrılmasından sonra 40 yıl çölde geçirmiş olması, deyim yerindeyse Tevrat’ın manevrada bir halkın sorunlarıyla ilgili gelişmesine neden olmuştur.

Çin siyasal askeri geleneğinin ustası olarak bilinen Sun Tzu, “Bir ulusu insancıllıkla yönetebilirsiniz ancak bir orduyu asla; bir orduyu manevralarla yönetebilirsiniz ancak bir ulusu asla” der. Çünkü bir ordu, bir ulusun maddi ve manevi bakımdan en dinamik unsurlarından oluşturulur. Bu haliyle onu harekete geçirmek değil, bir düzen içinde tutmak güçtür. Oysa bir ulus genç, yaşlı, kadın, erkek, hasta, hamile ulusun tüm öğelerinden oluşur. Doğal olarak özellikle maddi çaba gösterme konusunda sorunlu bir bileşimdir bu. Bu bileşimin beslenme, barınma, güvenlik ve sağlık gibi konularda yardıma ihtiyacı vardır. Askeri yaşamın sürmesi için sert direktiflere ihtiyaç vardır, oysa kadınların, çocukların ve yaşlıların ihtiyaç duyduğu şey sert direktifler değil, şefkat ve anlayıştır.

Musa’nın (tanrısının) vaadine kanarak bal ve şarap akan ülkeye ulaşmak için harekete geçen kadınlı çocuklu topluluk kırk yıl boyunca çölün kızgın sıcağında manevraya tabi tutulup hareket ettirilince insanların hayal kırıklıklarının doğurduğu öfke ve itaatsizliğin, inançsızlığın yaşanmaması mümkün değildi. Böyle olunca Hz. Musa’nın da sert, otoriter, sürükleyici, itaat ettirici, boyun eğdirici bir ruhani vaiz olmaktan ziyade, bir askeri şef ve emrindeki halka da bir ordu gibi davranması da zorunlu oluyordu. Tevrat’ın Yahudileri üstün kavim ilan edişinden onu tanrının nişanlısı, tanrıyla güreşen kabile olarak resmedişine kadar olan nitelemeler hep bu dönemin kaçınılmaz olarak gerekli moral motivasyonuna ilişkindir. Yahudilerin tanrısı onları övdüğü ve vaatlerde bulunduğu kadar da eleştirisel, kırıcı, tehditkar ve kendi deyimiyle “kıskanç” bir tanrıdır. Topluluğu bir arada tutabilmek ve diğer topluluklar içinde dağılıp yok olmasını önlemek için topluluğun diğer halklarla ortak yönlerine değil farklılıklarına, düşmanlıklarına, üstünlüklerine vurgu yapılmıştır. Kendisi de bir Yahudi olan Freud, “Sevgi dağıtıcı, korku birleştiricidir” der. Freud’un bu değerlendirmesi en çok Hz. Musa’nın pratiğinde esas alınmış gibidir. Yahudileri bir arada tutabilmek için onları sürekli çevrelerinin ve tanrının (tabi ki kendi somut otoritesinin de) korkusu içinde tutmuştur. Kıskançça bir disiplin kültürüdür Yahudi kültürü.

Hz. Muhammed İslamiyet’i yaymak isteyince kendisi de Allah’a inanan bir kişi olarak bütün tek tanrılı dinlerin kendisini destekleyeceklerine hiç değilse anlayışla karşılayacaklarına güvendi. Çünkü sorun en başta puta tapmak-Allah’a tapmak çelişkisi olarak ortaya koyuyordu. Kendisinin Allah’ı algılayışı Hz. İbrahim’in Kur-anda anlatıldığı şekliyle Allah’ı algılayışı gibiydi. Akla dayanarak putların tanrı olamayacağını putları onları yaratan insanları yeri-göğü ve içindeki her şeyi yaratan bir tanrının var olması gerektiğini düşünüyordu. Ona göre bunun anlaşılması çok güç olmamalıydı. Mekke ve Medine’de -tabi dünyanın tümünde de- mademki insanlar Allah’a inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılıyordu o halde inananların onu desteklemeleri gerekiyordu. İslam peygamberinin en başta kendisine biçtiği misyon Allah’a inanan tüm dinleri en azından bir uzlaşma temelinde bir araya toplamak ve sonra da müşrikleri (puta tapanları) hak yoluna kazanmaktı. 

Oysa öyle olmadı kitap ehli peygamberin beklediği gibi onun dinine girmedi. Hıristiyan kesim güçsüzlüğünden ve zaten özünde var olan hoş görüden ötürü çok şiddetli bir tepki göstermezken Yahudiler yukarda izah ettiğimiz kişilik yapısından dolayı ve yine İslamiyet’in aktardığı dinsel olayların kendi kutsal kitaplarıyla çelişmesi nedeniyle İslamiyet’i alaya aldıkları gibi aleyhinde mücadele etmekten de çekinmediler. Yahudiler, peygamberliği kendilerine has bir gelenek olarak algılıyorlardı. Kendilerini insanlığın yöneticileri olarak gören bir kavmin peygamberliği de kendi hakları olarak görmeleri ve diğer uluslara böyle bir hak tanımamaları anlaşılır bir husustur. Henüz İslamiyet’in çıkış sürecinde Hz. Muhammed’in iddiasının Mekke ve Araplarla sınırlı olduğu ve diğer dinleri de İslamiyet’le eşit statüde gördüğü dönemde bile Yahudiler Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasını kabul etmek istemediler. Olaylar böyle bir seyir alınca;

“Şüphe yok ki iman edenler Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabii’ler bunlardan her kim Allah’a ve ahret gününe gerçekten iman eder ve iyi bir amel işlerse elbette bunların Rab’leri yanında mükafaatları vardır. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara-62)

“Ey İsrail oğulları, size lütfettiğim ihsanımı hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size olan ahdimi yerine getireyim.” (Bakara-40)

“Ve beraberinizdekini (Tevrattan bahsediliyor) tasdik edici olarak indirdiğim Kur-an’a iman edin. Ona inanmayanların ilki siz olmayın.” (Bakara-41)

“Ey İsrail oğulları size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi diğer varlıklara üstün yaptığımı hatırlayın.” (Bakara-47)

“Ant olsun ki, biz vaktiyle İsrail oğullarına kitap, hüküm ve peygamberlik vermiştik. Kendilerini temiz rızklardan rızklandırmıştık ve alemlerin üstüne geçirmiştik.” (Casiye-16) şeklinde ayetler gelirken ve İslamiyet, Yahudilerin bir çok iddiasını onaylayıp, görüldüğü gibi kendini “Tevrat’ı tasdik edici” olarak kabul ederken ve yine Yahudilerin en önce inanmasını bekleyip, en önce reddedici olmaması konusunda umudunu dile getirirken; Yahudilerin sürekli aleyhteki tutumu İslam’ın Yahudiliği algılayışını değiştirdi.

Daha sonra İslamiyet’in tutumu sertleştikçe ayetler apayrı bir havaya bürünüyordu.

“Sen onların milletlerine tabi olmadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmazlar.” (Bakara-120)

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin!  Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden herkim onlara yardaklık ederse muhakkak o da onlardandır. Allah  ise zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.” (Maide-51)

“Bir de Yahudiler; Allah’ın eli bağlıdır dediler. Ve dedikleri yüzünden elleri bağlandı ve lanetlendiler.” (Maide-64)

“İnsanların inananlara yakınlık bakımından en azılısı olarak her halde Yahudilerle, Allah’a ortak koşanları bulacaksın.” (Maide-82)

Yahudi-Müslüman çatışmasının daha ilk günden itibaren sosyo-ekonomik bir boyutu da hep mevcut olmuştur. Yahudilerin ticarete hakim olmaları bu sayede zenginleşmeleri Medine’de neredeyse her kabilenin kendisi için bir kale yapacak kadar varlıklı hale gelmeleri, tefecilik yapmaları geriye kalan Araplara faizle borç verip onları ticari ilişkilerde zor durumda bırakmaları -İslamiyet’te faizin haram olmasında mutlaka bunun rolü olmuştu- Araplarda Yahudilere karşı olumsuz duyguların oluşmasına neden olmuştur. Yahudilerin ise kendilerini hep üstün görmeleri, okur-yazarlık ve kültürel gelişkinlik bakımından Araplardan ileri olmaları, Arapların yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaları nedeniyle onları hor görmeleri, İslam’ın gelişimini ise kendilerine dinsel, kültürel, sosyal ve ekonomik bir tehdit olarak algılamaları, bunun psikolojik düzeyde kıskançlığa yol açmasının yanısıra çatışmayı şiddetlendiren unsurlar olarak belirtilebilir. Hepsinden önemlisi ikisinin de Semitik kökenli olmaları, sorunlarını çatışma yoluyla çözmeye eğilim göstermeleri, her iki tarafın da ticarete dayalı toplumsal organizasyonlara eğilim göstermeleri aralarındaki rekabeti ve çatışmayı şiddetlendirmiştir.

Hz. Muhammed’den beri sertleşen Yahudi-Müslüman ilişkilerinde bir daha hiç iyileşme görülmedi. İslam toplumu bir zamanlar Yahudilerin kutsal kenti Kudüs’ü Kıble olarak alırken, Yahudilerin bunu alaya almaları üzerine Kıble Kabe olarak değiştirilmesine rağmen, bu sorunun çözümü için yeterli olmadı. Bugün İsrail’deki Yahudi-Müslüman çatışması, paylaşılamayan kutsallık ilk kıblegâh Mescit-i Aksa üzerine odaklanmıştır. Sorunların kuşkusuz maddi planı yani ekonomik nedenleri ABD’nin bölge üzerindeki emelleri ve bölge ülkelerinin kışkırtmalarıyla da ilgisi vardır ama çatışmaya gerekçe olarak inanç olgusunun ön plana çıkması çözümsüzlüğü derinleştiren asıl öğedir.

Yahudiliğin kadın yaklaşımı konusunda özgün olarak söylenebilecek çok fazla şey yok. Hz. İbrahim ve Hz. Lut üzerine belirtilenler büyük ölçüde Yahudi kaynaklardan ve Tevrat’tan alındığına göre Yahudiliğin bakışını da ortaya koyuyor. İslamiyet’in çıkış sürecinde de gelenek benzerlikleri var. gerçi Yahudilik fuhuşu kesin bir dille reddetmişti. İslamiyet öncesi Araplarında ise bu gelenek sürüyordu ama İslamiyet’le beraber Araplarda da yasaklandı. Kimi konularda çarpıcı benzerliklere rağmen Yahudilikte kadın aleyhtarlığı daha derin. Hz. Musa’nın ilk evliliğinde iç güvey gitmesinin yanı sıra Hz. Muhammed’in ilk evliliği de benzer biçimde ele alınabilir. İkisinde de soy baba tarafına göre düzenleniyor. Yahudilerin her gün tanrıya “Beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun” diye dua etmeleri Yahudiliğin kadın algısı açısından çarpıcı bir örnektir. İslamiyet bazı ilerlemelerin yanı sıra bazı kısıtlamalar getirmişse de her iki dinin kadın anlayışı Semitik kültür geleneğini aşamamıştır. Hz Havva’nın elmayı yiyerek Hz. Adem’i de baştan çıkararak ona da yedirmesi üzerine anlatılan kadının ilk günahtan sorumlu olmasının yanı sıra, sürekli günaha davet edici oluşu ve bütün peygamberler erkek olduğu halde Hz.Nuh ve Lut’da olduğu gibi kadınlarının günahkarlığının işlenmesi cinslerin algılanışı açısından önemlidir. Ama yine de ilginç bir husus olarak dışarıya kapalı olan Yahudi toplumuna üye kabul edilebilmenin koşulunun ana tarafının Yahudi olması şartına bağlanmış olması bir olumluluk olarak belirtilmelidir.

3- Zerdüştilik (Mecusilik)

Tek tanrılı anlayışa doğru ilerleyen yolda ele alınması gereken dinsel geleneklerden birisi de Zerdüştiliktir. Zerdüştilik tek tanrılı dinler geleneğinde Semitik olmayan ilk ve Manicilik ile onun bir kolu olan Mazdekçilik sayılmazsa tek dinsel peygambersel çıkıştır. Maniciliğin ve onun bir kolu olan Mazdekçiliğin ayrı sayılmasının nedeni, Mani’nin Zerdüştilik, Hıristiyanlık ve Budizm’in bir sentezi olarak ortaya çıkışıdır. Mani de Zerdüşt gibi Aryen kökenlidir. Ancak Aryen çıkışın temelini Zerdüşti gelenek oluşturur. Gerçekte Budizm de Aryen kültürüne Hint-Avrupalı oluşu itibariyle dahil edilebilir. Fakat Budizm ne tek tanrılı dinler kategorisine dahildir, ne de Allah anlayışına bir yakınlığı vardır.

Zerdüştilik resmi din haline geldikten sonra tutuculaşıp, katılaşmıştır ama yine de özündeki temel değerleri kaybetmiş değildir. Zerdüştiliğin peygamberi olarak kabul edilen Zerdüşt peygambere ilişkin düşünceler değişiktir. Kimi araştırmacılara göre üç ayrı Zerdüşt vardır. Kimilerine göre de Zerdüşt bir kişi değil bir gelenektir. Ne olursa olsun Zerdüşti dinsel geleneğin çıkışı, MÖ 1000-600 yılları arasına tekabül eder. Zerdüşt inancı İndra, Mitra ve Varuna’dan (üçlü tanrı inancından) Ahura Mazda (Tek tanrı) adındaki tanrı inancına ulaşmıştır.

Neolitik kökene dayalı tarımcı üretken bir toplumun köleci aşamada yaşadığı sorunlara bir çözüm olarak gelişen Zerdüştilik yarı felsefi, yarı dinsel bir akım olarak düşünülebilir. Cennet, cehennem, sırat, melekler, gök katları, mahşer, büyük mahkeme, iyilik tanrısı yaratıcı Ahura Mazda ve insanları kötülüklere meylettiren kötülüklerin temsili Ehrimen bu düşünüşün dinsel motifleridir. Bu yönüyle yaşadığı coğrafyanın stratejik konumu ve diğer uygarlıklarla ilişkisi nedeniyle Yunan ve Hindistan hattında doğan felsefi düşünüşlere kaynaklık ederken, Ortadoğu Semitik geleneğin dinsel düşünüşünde de anılan kavramların girmesi temelinde bir etkide bulunmuştur.

Her ne kadar neolitiğe özlem temelinde bir çıkışı söz konusu olsa da neolitik aşama artık geride kalmıştır. Zerdüştilik ara bir formül bulmak zorundadır. Köleciliğe evet demeyecek, insanın (bireyin) eşitlik, özgürlük, ideallerinden de vazgeçmeyecektir. Emek el üstünde tutulacak emekçi bir köpek bile olsa hakkı aranacaktır. Ancak zerdüştilik sınıflı toplumun doğasından ve gereklerinden de habersiz değildir. Esasen katı bir reddedici de değildir. Sınıflı topluma evet diyecek,  erkeğin giderek ön plana çıkan pozisyonunu da kabul edecek ancak bunun neolitik toplumun değer yargıları temelinde tekrar tekrar gözden geçirilmesinden de asla vazgeçmeyecektir. Yüzeysel değildir. Zerdüştilik dayandığı kültürel gelenek itibariyle derin, içten ve insancıldır. Tarımcı, yeşile dost, hayvanların kurban edilmesine karşıdır. Hayvanların etinden değil, diğer ürünlerinden, yününden, sütünden yararlanmaktan yanadır.

Mitra, İndra, Varuna tanrıçalarından Ahura Mazda tanrısına geçilmiş olsa da, Zerdüştilikte kadın saygınlığını korumaktadır. Ahura Mazda, daha önce kadın kültürünü temsil eden tanrıçalardan aldığı güzellik, adalet, iyilik, barış, aydınlık, doğruluk ve erdemi temsil etmektedir. Yine tanrıça inanışında yer alan bereket doğuran özellikler Ahura Mazda’ya içerilmiştir. Çağın karakteri itibariyle erkek sivrilmiştir ama kadın kültürü büyük ölçüde olduğu gibi kalmıştır. Ortadoğu’da tüm dinsel bağnazlığa rağmen İslam dünyasında Kürt ve Fars kadınının özel bir konumunun bulunması ve diğer Müslüman uluslarda bir kısır döngüye yol açan kadına ilişkin anlamsız tartışmaların bu uluslarda bulunmaması bu nedenledir.

Bu uluslardaki kadınlarında gerek sınıflı toplum yapısından  ve gerekse de erkek egemenlikli toplumsal yapıdan kaynaklanan çok ağır sorunları vardır. Ancak bu sorunların çözümüne dönük çaba büyük ölçüde erkek ekseninde değil, kadın ekseninde gelişmektedir. Yani Kürt kadınları erkekler arası siyasal bir çekişme noktası haline gelen kadınların örtünmesi tartışması gibi anlamsız tartışmaların bir tarafı değil ancak bir sistem olarak kadının özgürleşmesinin önündeki engellerin anlamlı bir mücadele temelinde aşılması için mücadelenin öncü gücüdür. Aynı şekilde İslami bir yönetimle yönetilmesine rağmen Fars kadınının özgürlük karşısındaki olumlu yaklaşımının da geçmişiyle bağlantılı düşünülmesi gerektiğine inanıyoruz.

4- Hıristiyanlık

İslamiyet’in etkilendiği temel dinsel geleneklerden birinin Hıristiyanlık olması, Hıristiyanlığın da yeterli bir açıklamasını gerektirmektedir.

Hıristiyanlık, Semitik geleneğin bir parçası olmakla beraber ondan kimi yönleriyle köklü bir biçimde ayrılır. Hz. İsa kendisi de bir Yahudi olmasına ve Tevrat’ı reddetmemesine rağmen Roma valisinin ölümüne onay vermek istemediği halde Yahudi Ferisi din adamlarının zoruyla çarmıha gerilmiş olması, onun Semitik gelenekten köklü bir kopmayı sağlamış olması nedeniyledir.

Hz. İsa Eski Ahit'i (Tevrat) reddetmemekle birlikte, ona bazı ekler yapıyor. Yeni bir yaklaşım daha (Yeni Ahit) ilave etmek istiyor, bir çıkış olarak Hz. Muhammed ile kıyaslanırsa Hz. Muhammed Helenizm, İbrahimi Din (Sabiilik), Yahudilik ve tabi ki Hıristiyanlığı ele aldığında bunları kabul ediyor ama kendine göre yorumlayarak kabul ediyor. Hz. İsa ise Yahudiliği olduğu gibi kabul ediyor, ancak bir ek olarak  yeni bir yorum da sunuyor. Hz. Muhammed Hz. İsa kadar köklü bir dinsel farklılığı önermemekle birlikte isteğinde kararlıdır. Nitekim Hz. Muhammed kişilik ve kültür olarak Hz. Musa’ya ve Semitik kültür geleneğine daha yakındır. Hz. İsa ise kişilik ve kültür olarak hem Hz. Muhammed’den belirgin olarak farklıdır ve hem de Hz. Musa’dan köklü bir biçimde ayrılır. Yaratmak istediği kültürel gelenek ise Aryen kültür değerlerine yakındır. Yani Hz. İsa Zerdüşt’e ve Buda’ya Hz. Musa ve Hz. Muhammed’ten daha yakındır. Yeterli bir araştırmayla bunun nedenlerinin açığa çıkarılmasının gerekli olduğu kesindir. Ancak gerek babasız doğmuş olması itibariyle anasının özeni ve şefkatiyle büyümesinin ve gerekse de doğal olarak çevrenin kendisini ve annesini horlamasının etkisiyle olsun sonuç itibariyle Hz. İsa’da oluşan barışçı, kardeşliğe, eşitliğe ve insancıllığa vurgu yapan, kadına değer veren, insanı suçlamaktan ziyade onu affedip kollayan hoş gören yaklaşımlar büyük ölçüde Semitik geleneğin değer kalıplarına uymayan yaklaşımlardır.

Hz. İsa sanki bazı konularda yeterince net değil gibidir. “Ben size barışı değil kılıcı getirdim”, “Bir zenginin cennete gitmesi, bir devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur” diyen Hz. İsa’dır. Sınıfsal konumunu bu kadar net ortaya koyan ve bunun aşılmasının ancak şiddetle olabileceğini gören ya da şiddete başvurulmasa bile bu isteğin kendi başına şiddetle cevap bulacağını söyleyen Hz. İsa olduğu halde, tüm programının ve stratejisinin odağına barışı yerleştiren de Hz. İsa’dır. Hz. Muhammed pragmatiktir. Hz. İsa ilkeseldir. Hz. Muhammed de hem barış ve hem de savaş bir araçtan başka bir şey değildir. Hz. İsa’da ise barış tümüyle bir amaçtır ve o, araçları çok fazla düşünebilecek durumda değildir. Kuşkusuz kısa vadede Hz. Muhammed’in ümmetinin, uzun vadede ise Hz. İsa’nın ümmetinin daha güçlü olduğunu görmek bu iki çizginin tarihsel olarak ne anlama geldiğini bize yeterince gösteriyor. Amacımız iki tarihsel kişiliğin büyüklüğünü kıyaslamak değil, birbiriyle mukayese ederek daha anlaşılır kılmaktır.

“Hıristiyanlık taban çalışması yaparak, askeri ve siyasi yapılanmalardan uzak durarak, kendine bağlı sosyal alanlar yaratarak siyasal yapıyı fethetmeye çalışırken İslamiyet tepeden askeri fetihlerle siyasi yapıyı fethetmekte ve kendi ideolojik kimliğine göre yeniden şekillendirmektedir. Biri siyasi ve askeri devrimden, sosyal devrime giderken; diğeri sosyal devrimden siyasal devrime gitmektedir.” (A. ÖCALAN. Savunmalar Cilt-I syf;249)

Hıristiyanlık çok fazla siyasal olmamıştır. Bunun nedeni belki de sınıfsal eşitsizlikleri reddetmesidir. Daha çok vicdani bir çıkış olmuştur. Ve insanların vicdanlarına seslenilerek onların kazanılabileceği düşünülmüştür. Avrupa’da ortaya çıkan ütopik sosyalistlerin de sosyalizmin kuruluşunu vicdani bir olay gibi gördükleri açıktır ve mantık olarak bunlar birbirine benzer. Büyük ölçüde sınıflı toplumun vicdanına hitap etme istemiş, Ortadoğu’da bu nedenle tutunamamıştır. Siyasal olarak batıda da çok ağır baskılarla karşılaşmasına rağmen bir doğu değeri olduğu halde ancak sürgünde batıda tutunabilmiştir. Henüz Hz. İsa zamanında siyasal-askeri alanda gücünün sınırlarını fark eden Hıristiyanlık büyük ölçüde dünyadan ve dünyevi olandan da kopmuştur. “Sezar’ın hakkı Sezar’a; Tanrının hakkı Tanrıya” sözü bunun ifadesidir. Herhalde bu yüzden olsa gerek Roma’lı vali İsa'nın kendisini suçlu bulmamıştır. O maddi olana karşı değil, vicdani olana karşı suç işliyordu ve kurtuluşu maddi dünyada değil, vicdani dünyada görüyordu.

Hıristiyanlığın vurgusu insanadır, Müslümanlığın vurgusu Allah’adır. Hıristiyanlığın tanrısı -üçlüden biri- insandır. Bütün insanlığın günahlarını yüklenmiştir ve insanlar için çarmıha gerilmiştir. Müslümanlıkta ise tanrının kullar üzerinde hakları, kulların tanrı karşısında görevleri vardır. Kullar tanrıya hizmet ettikleri ve görevlerini  -ibadetlerini- yerine getirdikleri ölçüde cennetlik olmaya hak kazanırlar. Öte yandan bu hakkı kazanmaları için görevlerini yerine getirmeleri yetmez. Hz. Adem’in iki oğlunun kavgasının anlatıldığı Maide Suresi 27. Ayetine bakılırsa her iki kardeşte birer adak adamışlardır ama Allah, bu adaklardan  birini kabul etmeyince adağı kabul edilmeyen kardeş, adağı kabul edilen kardeşi öldürmüştür. Olayın nedenine bakacak olursak öldürülen kardeş, adağı kabul edilmeyen kardeşe şöyle diyor; “Allah ancak kendisinden korkanların kurbanını kabul buyurur.” Demek ki, görevlerin yerine getirilmesinden belki de daha önemli olan tanrıdan korkmak ve tanrıya teslim (müslim) olmaktır. Oysa Hıristiyanlıkta vurgu tanrıdan korkmaya değil onu sevmeye ve onun tarafından sevilmeye odaklanmıştır. İslam’ın tanrı tasavvurunda doğulu bir siyasal hükümdar imajı egemendir. Tanrı babacadır. Hıristiyanlıkta ise tanrı yine bir babadır ama Zerdüştilikteki gibi anaca bir sevgiyle, şefkatle, hoşgörüyle, anlayışla yaklaşan bir babadır. İslam’ın tanrısının bağışlayıcı olmadığını söylemiyoruz. Hayır, İslam’ın tanrısının bir ismi “Rahman” diğer bir ismi ise “Rahim”dir. Ama yine de İslam’ın tanrısının rahman ve rahimliği koşulludur.

Hıristiyanlık’ta insanın iyiliğine günahkarların bile günaha sürüklendiğine dair inanç bulunur. İnsan anlayışı mistiktir ve idealize edilmiştir. İslamiyet’in insan tanımı ise daha gerçekçidir. İslamiyet’e göre insan iyilik de yapabilir, kötülük de iyide olabilir, kötü de ama isteği dışında koşullar tarafından kötülüğe sürüklenebilir de eğer bir insan, bir kötülüğe iradesi dışında sürüklenmiş ise ona günah yoktur. Zorunlu kalırsa yalan söyleyebilir, haram yiyeceklerden yiyebilir ve hatta dinini değiştirebilir. (Tabi ki dinini yürekten değil, biçimsel olarak reddetmesi gerekir) bir cariye eğer sahibi olan erkek tarafından fuhuşa zorlanırsa ona günah yoktur. Günah sahibinedir. Sonuç olarak Hıristiyanlığın öne çıkan tutumu bağışlama, İslam’ın ise adalettir. Bu nedenle Hıristiyanlık insana karşı daha hassas  Müslümanlık ise daha katıdır. Hıristiyanlık daha dayanışmacı ve eşitlikçi, İslamiyet ise daha sınıflı ve daha mülkiyetçidir.

Hıristiyanlık sınıflı anlayıştan olduğu gibi tek tanrı düşüncesinden de geriye dönmüş gibidir. Yahudiliğin tek tanrısı yerine Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi geçmiştir. Öte yandan insanın tanrılığını 1200 yıldır aşan Yahudilikten bu konuda da geri dönülerek, Hz. İsa tanrı kabul edilmiştir. Bir farkla ki, Hıristiyanlık bir kavme değil, bilinçli bir biçimde evrensel olarak insanlığın tümüne hitap etmektedir. Belki de Hıristiyanlığın güzelliği buradadır. Kabile toplumunun kardeşliği, komünal yaşamı, özgürlükçülüğü, barışçılığı, doğayla ve insanlarla uyumlu bir biçimde, bir aradalığı, kadının saygın bir yere sahip oluşu gibi olumlu değerler kabile sonrası sınıflı topluma yeniden kazandırılmak istenmiştir. Toplumsal örgütlenmenin ileri aşamalarında da insanın özünün yaşatılabileceğine bir inanç vardır. ilk Hıristiyan topluluklarını komünal yaşamasının bir nedeni de budur.

İslamiyet, Hıristiyanlıkla henüz bir din olarak doğmadan önce tanıştı. Hz. Hatice’nin amca oğlu Ebu Varaka’nın Hıristiyan oluşu ve Hz. Muhammed ile yakın ilişkisi peygamberin Hıristiyanlıkla tanışmasını sağladı. Daha sonra İslamiyet Hıristiyanlığın tanrı-oğul-kutsal ruh üçlemesini kabul etmese ve daha ileri dönemde Hıristiyanlara hep eleştiriler yöneltse de hiçbir zaman Yahudilerle olduğu gibi bir sertleşme yaşamadı. Bunda Hıristiyanların Arabistan’da hem nicel olarak ve hem de ekonomik olarak güçlü olmamalarının rolü olduğu gibi Hıristiyanlık mücadele yöntemi itibariyle de Yahudilikte olduğu gibi aşırı araçlara başvuran bir kültürün dini değildi.

Hz. Muhammed Hıristiyanlıkla ideolojik mücadeleden hiç geri kalmadı ama genellikle nispeten olumlu düşünceleri de sürüp gitti.
“De ki ey kitap verilenler gelin aramızda ortak bir kelime de birleşelim, Allah’tan başkasına tapmayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin.” (Al-i İmran-64)  Bu ayet esas olarak Hıristiyanlara yöneliktir çünkü üçlü tanrı anlayışı onlarda vardır. Öte yandan Müslümanların en büyük düşmanı olarak Yahudileri gösteren ayetin devamı şöyledir,

“İnananlara dostluk bakımından en yakın olarak da herhalde ‘biz Hıristiyanız’ diyenleri bulacaksın. Bunun sebebi onların içinde bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş rahiplerin bulunmasıdır. Ve bunlar büyüklük taslamazlar.” (Maide-82) Ama İslamiyet’in Hıristiyanlık hakkındaki düşüncesi sürekli olumlu bir seyir de izlememiştir;

“Ey iman edenler Yahudilerle Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden her kim onlara yardaklık ederse muhakkak o da onlardandır. Allah ise zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.” (Maide-51) Maide suresinin burada aktarılan iki ayeti tabi ki çelişiktir ancak, İslamiyet’in yaklaşımı zamana ve koşullara göre değişiyordu. İslamiyet-Hıristiyanlık ilişkisi çelişkili bir ilişki düzenindeydi zaten.

Burada ele aldığımız, İslamiyet-Hıristiyanlık ilişkisi Hz. Muhammedin henüz yaşadığı ve İslamiyet’in doğuş sürecinde yaşanan ilişkidir. Yoksa sonraki dönem neredeyse 1300 yıl Hıristiyan-Müslüman kavgasıyla geçmiştir.

Özgün olarak, kadın anlayışı ele alınacak olursa çıkış sürecinde Hıristiyanlıkta Hz. Hatice ve hatta Hz. Ayşe gibi güçlü kadınlara rastlanılmamaktadır. Kuşkusuz bunda Hıristiyanlığın çıkış sürecinde aristokrasiye sırt çevirmesi ve ezilenlere dayanmasının da çok büyük rolü vardır. En alttaki sınıfın çok sivrilmiş erkek ya da kadın siması oluşturması güçtü. Kaldı ki Hz. İsa’nın doğduğu toplumsal yapı da kadını çok ön plana çıkaran bir yapı değildi. İki simge olarak sivrilen örnekler Meryemlerdir. Biri  Hz. İsa’nın annesi Meryem, diğeri bilinen günahkar Meryemdir (Maria Magdelena). Buradaki Meryem algılamaları toplumsal bilinçaltının dışavurumları olarak ele alınabilir. Bu bilinçaltı algılamaya göre Hz. İsa’nın annesinin onu babasız doğurmuş olması, bu konuda peygamberin annesinin sürekli suçlanıp horlanmasına neden olmuştur. Bu yüzden belki de Hz. İsa’nın çarmıhta çektiği acıdan fazlasını annesi çekmiştir. Benzer biçimde belki de Hz İsa çarmıhta çektiğinden fazla bir acıyı annesinden ötürü çekmiştir. Aynı toplumsal bilinçaltı kavramsallaştırması dikkatle incelenirse, iki Meryem'in aslında tek bir kişiliğin iki ayrı kişiliğe ayrıştırılmasının temsili olduğu görülebilir. Burada günahkar arzular taşıyan ama yine de masum olan bir tek Meryem, günahkar ve masum olarak iki ayrı kişiliğe bölünmüştür. Ama ne olursa olsun Hıristiyanlıktaki kadın tiplemeler zayıf düşürülmüş; elinden tutulmaya, kurtarılmaya ihtiyaç duyan, zavallı pozisyonundaki kadınlardır.
Hıristiyanlık, kadının kaçınılmaz biçimde ya Maria Magdelena gibi bir günahkar ya da Hz. Meryem gibi bir masum olarak yaşayabileceğini düşündüğünden kadının masumiyetini korumak için manastırlara ve insan türünün devamı için eve kapatmıştır. Hıristiyanlık kadının -bütün Meryemlerin yaşadığı da dikkate alınarak- cinsel kimliğinden ötürü düşürülmüş oluşunu büyük ölçüde onun cinsel iç güdüsüne bağlamıştır. Eğer kadın cinsel iç güdülerini yadsırsa, düşüşünün önlenebileceği sanılmıştır. Hıristiyanlıkta genel olarak cinselliğe yönelik olumsuz bir bakış vardır. Hz. İsa'nın kendisi de evlenmediği gibi Katolik kilisesi rahipleri de bu nedenle bin yıllarca evlenmemişlerdir. Bu yadsıma aile ilişkileri için de geçerlidir. Kimi kaynaklara göre aile ilişkisinde cinselliğin amacı, çocuk doğurmaktır. Böyleyken haz duymak, bunu düşünmek, evli bile olunsa günahtır. İslamiyet ise bu konuda bir taassup tanımadığı gibi şehveti alenen meşru kabul etmiş ve erkekler için bir güç belirtisi, kadınlar için ise tabi ki bir utanç kaynağı olarak görmüştür. Ancak Hıristiyanlık genelde kendi dışındaki dinsel inançlarla kıyaslanırsa hepsinden daha fazla kadının eşitliğini, bir insan olarak varlığını kabul etmiş ve onu dışlama yerine katılımını sağlamaya özen göstermiştir. Buradaki katılımdan anladığımız günümüzün katılım anlayışı değil çağının mümkün olabilecek katılımıdır.

5- Helenizm

İslamiyet bir dinsel gelenek olarak kendisinden önceki dinsel geleneklerden çeşitli yollardan etkilendiği gibi; özellikle Semitik kökenli olan diğer dinlerden farklı olarak, felsefi bir içeriğe de sahiptir. Yani İslamiyet'in sorunu ele alışı ilahi olduğu kadar felsefidir de. Gerek sorunları ortaya koyuşunda gerek nedenlerini tespit etmede ve gerekse de çözüm aşamasında bilimsel felsefi yönler hep mevcuttur. Yine Allah’ın varlığı ispatlanmaya çalışılırken kendisinden önce gelen dinlerde mevcut olan bazı anlatımlardan ve mucizelerden bahsedilmiştir. Ancak hem Allah’ın birliği ve varlığı meselesinde ve hem de toplumun onun karşısındaki duruşunun ne olması gerektiğini izah ederken, güçlü bir biçimde insanların aklın ve mantığına seslenilmiştir. Bunun ticaretin doğasından kaynaklandığı söylenebilir ancak, bu ticari geleneğin, ilişkide olduğu kültürel, felsefi, dinsel geleneklerin de onu şekillendireceği söylenmelidir. Bu anlamda dinsel bakımdan başta Hıristiyanlık, Yahudilik, Sabii’lik, Zerdüştilik ve puta taparlık anlamında İslamiyet’in ilişki ve çelişkileri izah edildi. Ancak İslamiyet felsefi anlayışını bu dinsel geleneklerden değil, eski Yunan felsefi düşüncesinden, Helenizm’den almıştır. Bunun en açık kanıtı aşağıdaki ayetlerdir;

“Birde sana Zulkarneyn’den soruyorlar, de ki, ‘size ondan bir hatıra okuyacağım." (Kehf. 83)

"Biz onun için yeryüzünde bir iktidar hazırladık. Ve ona ulaşmak isteği şeyden bir sebep verdik." (Kehf.84) 

"Derken o bir sebebi izledi." (Kehf.85)

"Güneşin battığı yere vardığında onu balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. Ayrıca onun yanında bir kavim gördü. Dedi ki, ey Zulkarneyn, ya onları cezalandırırsın, ya da haklarında bir güzel muamelede bulunursun." (Kehf.86)

"O şöyle dedi; her kim haksızlık ederse, onu muhakkak cezalandırırız sonra Rabbine iade edilir ve o da onu görülmedik bir azaba çeker." (Kehf.87) 

"Ancak her kim de, iman edip iyi bir iş yaparsa buna da mükafat olarak en güzel akıbet vardır ve ona emrimizin kolayını söyleriz." (Kehf.88)

"Sonra yine bir sebebi takip etti." (Kehf.89) 

Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü." (Kehf.90) 

"İşte böyle. Halbuki biz onun yanında nelerin bulunduğunu tamamen biliyorduk." (Kehf.91)

"Sonra da başka bir sebebi takip etti." (Kehf.92) 

"Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu." (Kehf.93) 

"Onlar ‘ey Zulkarneyn haberin olsun Ye’cüc ve Me’cüc  bu yerde fesat çıkarıyorlar. Bu yüzden onlarla bizim aramıza bir set yapman şartıyla sana bir vergi ödesek olur mu dediler." (Kehf.94)

"Dedi ki,  ‘Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım." (Kehf.95) 

"Bana demir kütleleri getirin! İki ucu denkleştirdiği vakit körükleyin' dedi. Demiri bir ateş haline getirince; ‘Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!’ dedi." (Kehf.96)

"Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler." (Kehf.97)

"Zulkarneyn,’Bu rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vadettiği an gelince, onu dümdüz edecektir. Rabbimin vaadi de haktır.” (Kehf-98)

Burada bahsedilen Zulkarneyn, doğuda bilinen adıyla İskender-ul Zulkarneyn’dir. Yaygın olarak batıda bilinen adıyla Büyük İskender’dir. İskender, tabi ki, bir din adamı değildi ama bir idealin temsilcisiydi. Başlangıçta Yunan birliği ve Yunan barışı için yola çıkan İskender'in  amacı Yunan düşüncesinin, felsefesinin ve siyasal anlayışının tesis edilmesiydi. Daha sonra doğuya doğru yol alındıkça İskender, doğulu değerlerle ve yaşam tarzıyla tanışacak, onu etkilemek için yola çıkan İskender, ondan etkilenecektir de. Bu etkilenme o düzeye varacaktır ki, ordusu doğuya feda edildiğini, doğunun hatırına bir kenara atıldığını düşünecek, İskender arkadaşları tarafından doğunun “Kadınca yaşam rahatlığı içinde” erimekle suçlanacaktır. Ayrıntılar bir yana konumuz açısından bilince çıkarmamız gereken; İskenderin en önemli taşıyıcısı olduğu Helenistik kültür hem doğuda ve hem de batıda mistik bazı yorumlara tabi tutulduğundan, zamanla dinsel bir içerik kazanmıştır. Dinler Tarihi Sözlüğüne göre “Helenistik astroloji görünümü içinde MÖ 3.  yüzyılda gözükecek olan bir astrolojik mistisizm dalgası meydana getiren çağın dini Aristo düşüncesinin, Stoacı felsefi sentezin ve bilimin genel gelişiminin etkisine maruz kalmıştır. Bu din, Mısır ve Mezopotamya dinleri ile Grek astronomisinden alınmış kehaneti unsurların bir araya gelmesiyle karakterize edilir.” (Dinler Tarihi Sözlüğü-Mircea Eliade syf;113)

Batıda  bir dinsel kimlik kazanan Helenizm, doğuyu da derinden etkilemiştir. Yaşar Kemal, İnce Memed romanında Toroslarda anılan bir efsaneye göre Hz. Ali ile İskender-ul Zulkarneyn’in atının bugün hala zorda olanlara yardım için Toroslarda dolaştığını belirtir. Bu doğuluların gözünde İskender’in nasıl özel (mistik)bir yere sahip olduğuna güzel bir örnektir. İskender batıdan ta Hindistan’a kadar kendi adına kurduğu yerleşim yerleri ve kurduğu koloniler vasıtasıyla düşüncesini doğuya aktarmıştır. İslamiyet Helenizmi bir bu yoldan tanımıştır bir de;

“Grek klasiklerini erkenden elde eden Nasturi rahiplerinin Hz. Muhammed ile ilişkileri, onun Helenistik felsefeyi bir başka yoldan ve daha güçlü tanımasına yol açmıştır. Maddi zemin olarak dönem toplumunun karmaşık ekonomik-sosyal ilişki düzeyleriyle felsefi düşüncenin Ortadoğu’da yaygınlaşması Kur-anın inanç ve ahlakı ilgilendiren ayetleri dışında çok sayıda felsefi düşünceyi barındıran ayetleri içermesinde etkili olmuştur. Ahdi Atik ve Ahdi Cedid’in inanç ve ahlak ağırlıklı bir içerikte olmalarına karşılık, Kur-anın felsefi içerikli düşünsel yapısı, önemli bir boyut taşımaktadır.” (A. ÖCALAN. Savunmalar Cilt-I sayfa; 244)

Kur-anın İskender’i yukarıdaki ayetler temelinde yorumlaması İslam’ın kendi dışındaki dini ve felsefi akımları nasıl algıladığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Bazı tutucu İslam’i yorumcuların Hz. Muhammed’in Zulkarneyn yorumunu farklı ele alıp bu başka bir Zulkarneyn’dir demeleri bir tutarsızlıktır. Batıya da doğuya da giden İskender’dir. Şu farkla ki, batıya giden İskender, Büyük İskender’in dayısı olan İskender, doğuya giden ise kendisidir. Aynı süreçlerde yaşamışlardır ve aynı idealin temsilcileridirler. Burada önemli olan idealdir. İslam’ı ilgilendiren yön burası olmuştur. Öte yandan dini-mistik bir akıma yol açan farklı bir Zulkarneyn geleneği de yoktur. Tarihte dinsel mistik bir havaya bürünmüş, tanrılara layık iktidar sahiplerinden biri olan İskender’in anılan Zulkarneyn olduğu açıktır.

Ayetlerde anılan Zulkarneyn tanımlaması İslam’ın Allah ve dolayısıyla Allah kelamı anlayışını dışlamaz İslam’ın Allah algısına uygun olarak bütün iyilik ve kötülük Allah’tan geldiğine ve Allah istemedikçe tek bir yaprak kıpırdamayacağına göre Hz. Muhammed’in İskender (Zulkarneyn) algısında bir sorun yok. Ama yinede ortada bir sorun var ki, o da şudur; İslamiyet adına yola çıkıp, Kur-anı Kerim-i kendi anlayış ve siyasi pozisyonlarını ve toplumsal statülerini korumak için bir araç olarak gören muhafazakar, katı dinci çevreler İslam’ın çağdaş, bilimsel, felsefi yorumunu kabul edemezler. Kur-anın bilimsel, felsefi yorumunun onların statülerini tartışmaya açacağını çok iyi bilirler. Oysa “ilim Çin’de de olsa gidip alınız” diyen Hz. Muhammed’in kendisidir.

Diğer dinsel örneklerde de olduğu gibi Helenizm ve doğal olarak Zulkarneyn konusunda da bu gelenekler ele alınırken Hz. Muhammed bu geleneklerden kendisi için gerekli olanı almıştır. Dinin kendisinin büyük ölçüde dogmatik bir kavramsallaştırma işi olduğu doğrudur. Ancak buna rağmen Hz. Muhammed kendini ardılı, ama sadece ardılı değil aynı zamanda “tasdikçisi” gördüğü dinleri olduğu gibi almamıştır. Yahudilerle arasında bu konuda şiddetli bir çatışma yaşanmıştır. Hıristiyanlığı Hıristiyanlığın düşündüğü gibi değil, kendisinin çağına en uygun gördüğü biçimini, yorumunu esas almıştır. Bunun Sabiilik içinde böyle olduğunu görmüştük. Bunun dışındaki yaklaşımları yani bir dogmayı olduğu gibi alıp ardından körü körüne yürümeyi reddetmiştir. Bu tarz bir dini yorum önerenlere “Ey kitap verilenler, dininizde aşırılığa gitmeyin.” (Nisa-171) diyerek karşı durmuştur.

Hz. Muhammed’in ve tabi ki İslam’ın bu yorumu sadece İslamiyet dışındaki dinler için söylenmemiştir. Daha sonra Hz. Ali esas olarak halife Osman’a karşı kendi tabanı olabilecek ve desteğini kazanabileceği Haricileri aynı ayete dayanarak, yani “dinde aşırı gittiklerini” düşünerek şiddetle cezalandırmıştır. Dolayısıyla İslam’ın dinin olduğu gibi donuk ve statik alınmasına karşı olduğu, dinin koşullara ve ihtiyaçlara uygun ele alınışından yana olduğu söylenebilir. Bu İslam dini için de geçerli olmalıdır.

Zulkarneyn ayetleri bu açıdan önemlidir. Okuma yazma oranı genellikle çok geri olan ve düşünüş tarzı bilimsel ve felsefi olmayan dini kavramlarla düşünen Arap toplumuna Helenizm’in felsefi ve bilimsel bir tarzda anlatılması imkansız olurdu. Onun yerine dini kavramlarla, simgeleştirilerek aktarılması daha uygun görülmüştür. Daha da önemlisi İskender çok farklı bir dinsel inanca, tanrı kavrayışına sahip olduğu halde, Hz. Muhammed ve Kur-an tarafından bir peygamber düzeyinde ele alınmıştır. Kaldı ki milyonlarca yıllık insan topluluklarının İslam’da bahsedildiği gibi birer peygamberi var idiyse İslam’ın peygamberden kastettiği şeyin sadece Allah tarafından vahiy inen kimseler olmaması gerekir. Toplumaların değişik dinsel inanışlarının önderlerinin de böyle olması gerekir. Madem ki iyi ve kötü olan her şey tanrıdandır o halde insanları doğru yola iletmek isteyen dinlerin tümünün ve tabii bilimsel düşüncenin de tanrıdan geldiğine inanmak iyi, güzel, doğru olan ne varsa onu almak ve insanlığın hizmetine sokmak her halde İslam’i yoruma en yakın yorumdur.

“Her biriniz için bir kanun ve bir yol tayin ettik. Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı fakat sizi her birinize verdiği şeylerde imtihan edecek. O halde durmayın, hayırlı işlerde yarışın. Nihayet dönüşünüz hep Allah’adır. O zaman O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (Maide-48)

Helenizm de bu geleneklerden biridir ve Kur-anda Yunus peygambere ilişkin anlatılan “Ve onu (Yunusu) yüz bin insana peygamber olarak gönderdik ve hatta artıyorlardı.” (Saffat-147) ayetinden farklı olarak yüz bin insanı sınırlı bir süre için değil, milyonlarca insanı bin yıllarca etkilemiş bir gelenektir.

Dinin Muhammedi yorumu 1400 yıl önce nasıl ki kendinden önce gelen bütün “şeriat”ın (yol, hukuk anlamında) bir sentezi ise bu gün yine İslamiyet de içinde olmak üzere insanın ilk yaratılışından yani Hz. Adem ile Hz. Havva’dan beri yaratılan bütün şeriatın bir bütünen sentezi bize en mükemmel din anlayışını verecektir. Bu sentezleme sürecinde Müslümanların ağırlıklı olarak İslam’i kavramlarla, Hıristiyanların, Yahudilerin, Helenlerin, Budistlerin ve hatta kendini herhangi bir dine mensup görmeyenlerin kendi kavramlarıyla düşünmesinde bir sakınca yoktur. Amaç bütün insanlığın-kendi toplumumuz da içinde olmak üzere- en iyiye, en doğruya, en güzele, insanca olana, kardeşçe olana ulaşmasıdır. Hiçbir dini, felsefi akım bunu reddetmez.

Geriye kalan araçlar ve yöntemler sorunudur. Tabi ki araçlar ve yöntemler sorunu önemsiz bir konu değildir. Bazen amacın kendisi kadar önemli olabilir. Ancak amaçlarda anlaşmak araçlarda anlaşmaktan daha kolay olabilir. Araçlar konusu ise şöyle ele alınabilir; bütün dini yorumlar ve farklı dinsel gelenekler kendi inançlarından ve temel dini değer yargılarından vazgeçmeden, inançlarına saygıyı bir hak görerek ve dolayısıyla kendilerinin dışında ve karşılarında olanların da kendi inançlarına bağlı kalmasını anlayışla karşılayan ve onların da saygıyı hak eden insanlar olduğunu düşünen bir anlayış birliğine ulaşabilirler. Değişik inançlar birbirlerini rahatsız etmeden bir arada yaşayabilirler yaşamalıdırlar. Kendi inançlarını yaymak ve ona üye kazanma istemi de bir hak olarak görülebilir. Bunun mücadelesiz olamayacağı ve bir mücadele gerektireceği de kesindir. Ancak mücadelenin barışçı olması arzulanır olandır. İnanç mücadeleleri kolaylıkla kontrolden çıkabilecek onlarca, yüzlerce, binlerce yıl denetlenemeyecek mücadelelerdir. Dolayısıyla kutsallık kavramının hiç bir dinin tekelinde olmadığı, her dinin kendi kutsalının bulunduğu, kendi kutsalımıza karşı saygılı olunmasını istiyorsak, başkalarının kutsalına karşı da saygılı olmamız gerektiğini bilmek ve ona göre davranmak tek doğru çıkış yoludur.

Bu konu en güzel biçimde yine de bir Kur-an ayetinde ifade edilmiştir,

“Buna rağmen onların Allah’tan başka taptıklarına sövmeyin ki, onlar da cahillikle Allah’a sövmesinler. Her millete yaptıklarını böyle güzel göstermişizdir. Sonra hep dönüp Allah’a varacaklar. O zaman O, kendilerine ne yaptıklarını tamamen haber verecek.” (En’am-108)

Devam Edecek…

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER): ISLAM  IN  DEMOKRATIKLESMESI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.