GÜNEY VE BATI KÜRDİSTAN’DA ÇAĞDAŞ KÜRT KİMLİĞİ
Özgürlük Perspektifleri / 09 Mart 2014 Pazar Saat 08:42
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çağdaş Kürt kimliğinin çözümlenmesinde, Birinci Dünya Savaşından sonra oluşturulan Irak ve Suriye devletlerinin sınırları içerisinde kalan Kürtlerin konumu oldukça öğretici dersler sunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sürecinde, Sykes-Picot Antlaşması (1916) gereği, İngiltere ve Fransa’nın hegemonyasında Irak ve Suriye’de mandater rejimler oluşturulmuş-tur. Mandater rejim geçici sömürge yönetimi anlamına gelmektedir.

Çağdaş Kürt kimliğinin çözümlenmesinde, Birinci Dünya Savaşından sonra oluşturulan Irak ve Suriye devletlerinin sınırları içerisinde kalan Kürtlerin konumu oldukça öğretici dersler sunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması sürecinde, Sykes-Picot Antlaşması (1916) gereği, İngiltere ve Fransa’nın hegemonyasında Irak ve Suriye’de mandater rejimler oluşturulmuş-tur. Mandater rejim geçici sömürge yönetimi anlamına gelmektedir. Demiryo-lu hattı yeni Türkiye Cumhuriyeti ile Suriye devletinin sınırı sayılmıştır. Irak-Türkiye sınırları Musul Antlaşması çerçevesinde çizilmiş, sınırların belirlenme-sinde petrol çıkarları esas alınmıştır. Her iki sınır antlaşması da kutsal ilan edilen Misak-ı Milli’nin çiğnenmesi pahasına imzalanmıştır. Birinci Dünya Savaşında üçlü İtilaf Devletlerinden biri olan Fransa’nın çıkarları gözetilerek, Ulusal Kurtuluş Savaşının daha başlangıcında, Ocak 1921’de Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Daha sonra Suriye Arap Cumhuriyeti olarak ilan edilecek devle-tin sınırları içinde bırakılan Kürtlerin, hatta Türkmenlerin varlığı hiç dikkate alınmamış, sadece askeri ve siyasi güç dengesi hesaba katılarak oldubittiye getirilmişlerdir. Kaldı ki, Arapların konumu da herhangi bir yasallığa bağlan-mamış, sadece mandacı devletin (Fransa’nın) çıkarları gözetilmiştir.

Kendi başına bu durumun ne denli ciddi sorunlara yol açacağı daha işin başında kurulan statükodan bellidir. Nitekim 1920’den beri Suriye devleti bir türlü normalleşememiştir. Halen resmen sıkıyönetimle idare edilmektedir. Toplumsal uzlaşıdan geçen bir anayasal sisteme sahip değildir. Suriye’deki Kürtlerin önemli bir kısmı vatandaş bile değildir, yani hukuki açıdan yok hükmündedir. Geriye kalanların hiçbir yasal, kültürel, ekonomik, idari ve siyasi hakları yoktur. Kürtlerin durumu önce Fransa’nın mandater ve daha sonra Arap milli çıkarları gereği sömürge konumundan daha geri olup, varlıkları üzerinde (tıpkı Türkçü ulus-devlet sisteminde olduğu gibi) inkâr, imha ve kültürel soykırım süreci başlatılmıştır. Hegemonik iktidarların denge hesapla-rına göre bu statüko kısmi değişikliklerle ama sonuçta yoğunlaşarak günümü-ze kadar devam etmiştir. Irak-Türkiye sınırlarının çizilmesinde Kürt gerçekliği üzerinde geliştirilen komplonun belirleyici önemi vardır. Kürt bütünlüğüne yönelik bu komplo geliştirilirken yüzyıllar sonrası hesaplanmıştır. Bu komplo Kürtler için soykırım fermanının başlangıcıdır. Kürdistan’ın bu dönemde dört parçaya bölünmesinin edebiyatı çok yapılır, ama ne yazık ki özü bir türlü gerçekçi olarak açıklanıp yorumlanmaz. Hâlbuki bu gerçeklik olanca çıplaklı-ğıyla çözümlenip yorumlanmazsa, bir bütün olarak Kürdistan’da olup bitenler, Kürt gerçekliği ve toplumsal varlığı doğru dürüst tanımlanamaz.

Irak sınırı bağlamında Kürdistan’ın ve Kürtlerin parçalanması 20. yüzyıl ta-rihinin en trajik olaylarından biridir. Bununla sadece Kürtlerin değil, Araplar, Acemler ve Türklerin de tarihlerinin temeline atom bombasından daha etkili bir bomba konulmuş gibidir. Bu dönemde TBMM’de mevcut gidişata karşı büyük bir itiraz oluşmuştu. O dönemin Kürt aydınları ve ordudaki subayları ayaktaydı. 1925 İsyanının temelinde bu gerçeklik yatar. Resmi tarihte uydurulanın tersine, İngiliz hegemonyasıyla anlaşan Kürtler değil, Beyaz Türk reji-miydi. Beyaz Türk rejiminin komplocu niteliğini ısrarla vurguluyorum. Bu rejimin M. Kemal’i bile bu komployla etkisizleştirdiğini çok iyi bilmek gerekir. M. Kemal’in bu anlaşmayı hayatının en zorlu ve nahoş olayı olarak değerlen-dirdiği, onaylamaması halinde Cumhuriyet’in bir bütün olarak tehlikeye gire-ceğini dile getirdiği bilinmektedir. Önce doğuda Kars Antlaşmasıyla (1921), sonra batıda Lozan Antlaşmasıyla kazanılanlar 5 Haziran 1926’daki Musul-Kerkük Antlaşmasıyla stratejik bir kayba uğratılmıştır. Bu kaybın ne denli stratejik olduğu son Irak işgalinde gayet açık bir biçimde ortaya çıkmış bu-lunmaktadır. Yine sanıldığının aksine, bu sınırın çizilmesiyle sadece Musul-Kerkük petrolleri değil, aynı zamanda Kürtler kaybedilmiştir, Kürt-Türk tarih-sel kardeşliği kaybedilmiştir, Ortadoğu’nun tüm halklarının kültürel bütünlü-ğü kaybedilmiştir.

Halen günlük olarak coğrafi kaydırmalarla sözde düzeltilmeye çalışılması, sınır boyunca duvarlar örülmesi, elektrikli tel çekilmesi, çelikten örülmüş karakollarla donatılması, özel orduyla savunulması gibi yöntemlerle bu sınırın düzeltilebileceği ve korunabileceği sanılmaktadır. Bu yöntemlere başvurmak tam bir gaflet, tarihten ders çıkarmama, komploya bel bağlama veya alet olma demektir. Temel yanlışlıklar ancak kaldırılıp yerine temel doğrular konularak düzeltilebilir. Kaldı ki, İngilizler bu oyunu tüm Avrupa, Asya, Afrika ve Ameri-ka, hatta Avustralya kıtasında oynayarak hegemonyalarını geliştirip sürdüre-bildiler. Yüzlerce, binlerce toplumsal kültür cetvelle çizilen sınırlar temelinde parçalanıp birbirine düşürülerek yönetildi. Ulus-devletçilik bu oyunun iktidar çatışması düzeyinde geliştirilen en tehlikeli biçimidir. Dünya bugünkü iki yüzü aşkın ulus-devletçiliğe bölünmeden, kapitalist hegemonyanın sağlanması ve sürdürülmesi mümkün olamazdı. Gerçek tarih ancak bu yöntemle kimlerin kazanıp kimlerin kaybettiğinin, hangi ideoloji ve kültürün kazanıp hangilerinin yitip gittiğinin anlaşılması ve açıklanmasıyla ortaya çıkabilir.

Çağdaş Kürt tarihi ve varlığı da ancak bu bütünsellik içinde, Irak ve Suriye sınırları temelindeki parçalanması bağlamında aydınlığa kavuşturulabilir. Bu öyle bir bölünmedir ki, içinde soykırım dahil, tüm imha seçenekleri potansiyel olarak depolanmış gibidir. Üzerinde çok yönlü hesaplar yapılmaktadır. Birinci-si, Irak Kürtleri Irak Araplarını kontrol etmek için yedeklenmiştir. Irak Kürt Hareketi’nin karakteri bu gerçeği yeterince kanıtlamıştır. En son Saddam Hüseyin rejimi esas olarak Kürtlere dayanılarak yıkılmıştır. İkincisi, İran-Irak çelişkisinde en önemli kullanım aracıdır. Tarih bunu da yeterince kanıtlar. Üçüncüsü, Türkiye Cumhuriyeti’ni kontrol altında tutmak için yedeklenmiştir. 1925’ten, hatta ilk çağdaş Kürt isyanı olan Babanzade Abdurrahman Paşa önderliğindeki 1806 Soran İsyanından beri Kürdistan’da yaşanan tüm önemli tarihsel gelişmeler Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimlerini meşgul etme ve kontrolde tutmanın en önemli araçları olmuştur. Dördüncüsü, Ortadoğu’yu dünya hegemonik güçleri olan İngiltere (Hegemonik güç 1800’lerden 1945’lere kadar İngiltere, 1950’lerden günümüze kadar ABD’dir) ve ABD’nin kontrolün-de tutmanın en elverişli araçlarından biri olmuştur. Beşincisi ve en önemli olanı, bizzat Kürdistan’ın tümünü ve Kürt halkının devrimci potansiyelini denetim altında tutma ve saptırmanın (1920’den beri Irak Kürt Yönetimi sö-züm ona statükoya kavuşturulmaya çalışılmaktadır. Ayrıca Güney Kürdistan ilkel aşiretçi, dinci, modernist bağımlı ideolojilerin merkezi yapılmaktadır) ana üssü konumunda tutulmaktadır. Bu küçücük parçaya ve yönetimine bağlan-mak suretiyle tüm Kürdistan ve Kürt halkı stratejik bir kontrol aracına bağ-lanmış olmaktadır. Altıncısı, küçümsenmeyecek yeraltı zenginlikleri, suyu ve güzel coğrafyası kolayca istismar edilmektedir.

Altı ana başlık altında ortaya koyduğumuz bu gerçekler daha yakından çö-zümlendiğinde görülecektir ki, esas olarak bir Kürt ulus-devletçiği hep potan-siyel halde yedekte tutulmakta, ha kuruldu ha kurulacak denilerek hem bölge ulus-devletleri kontrol ve terbiye edilmekte, hem de kendi öz güçlerine da-yanmak yerine, dış hegemonik güçlerden kaynaklı olası bir oluşum umuduna kilitlenen Kürtlerin varlıklarını koruma ve özgürlüklerini geliştirme hareketleri felç edilmektedir. Bu temelde özgüvenden yoksun kılınmakta, hep dış güçlere bağlanmak zorunda bırakılmakta, böylece âdeta her an katliamlara tabi tutu-labilecek bir statüye mahkûm edilerek efendilerinin sadık kulları ve bendeleri haline getirilmektedir. Onların şahsında aynı oyun tüm Kürtler üzerinde oy-nanmaktadır. Bu oyunu bozmaya çalışan gerçek yurtsever, ulusal, demokratik ve devrimci hareketler kolayca tecrit edilerek, Kürtleri tehlikeye atmakla (Bu aslında kendilerinin çok iyi oynadıkları bir oyundur), diplomasiyi (efendilerine bağlılık) bilmemekle, Kürtleri bölmekle (Kürdistan’ı ve Kürtleri canevinden bölen sınırları yine kendileri baş görevleri olarak meşrulaştırmaktadır) ve dünya dengesini (hegemonik güçlerin yarattığı statüyü korumak) hesaba kat-mamakla suçlanırlar. Sürekli Kürt halkının kendi başına hiçbir şey yapamaya-cağının (yani hegemonik güçlerin lütfettikleriyle yetinilmesi gerektiğinin) teori ve pratiğini yaparak demokratik, özgür ve eşitlikçi bir toplumun inşa edilme-sini imkânsızmış gibi göstermeye çalışırlar. Belki de çağın en devrimci halkla-rından biri olabilecek Kürtler, bu hegemonik zihniyetle dünyanın en dipte kalmış, soykırımın eşiğinde tutulmuş köle halkına dönüştürülür. Kürtlere ‘avukatsız halk’ denilerek, hep bir sahte avukatın peşinde koşturulmaya çalışı-lır. Kaldı ki, doğru olan bir halkın kendi kendisinin avukatı olabilmesidir.

Irak sınırları içinde kalan Kürtler üzerinde oynanan diğer önemli bir oyun da Kürt ulusal kimliğinin oluşumundaki çarpık, uyduruk Sünni burjuva karak-terin öne çıkarılmasıdır. Tarihin en zengin kültürlerinden birini günümüze kadar taşıyan Kürt halk ve kavim gerçekliği, onun çok zengin kabile, aşiret ve inanç kültürü yok sayılarak, kapitalist modernitenin en tortumsu ilkel milli-yetçiliğinden ve Sünni İslâm gericiliğinden beslenen yapay bir Kürt ulusu inşa edilmek istenmektedir. Demokratik ulusal toplum yerine ulus-devletçiliği kutsal ütopyası sayan, demokratik olmayan, özgürlüğe ve eşitliğe kapalı, kadın düşmanı bir ulusal kültür âdeta tek toplumsal gerçeklikmiş ve onu da kendile-ri temsil edebilirlermiş gibi yapay bir hakikat algısı yaratılmaya çalışılmaktadır.

Irak sınırları içinde yaşayan Kürtler üzerinde yapılan derin bir hesap da Kürt sorununun çözümünün yegâne yolunun kapitalist moderniteden geçtiğine dair bir inanç oluşturmaya çalışmaktır. Hegemonik ilişkilerin uzun vadeli planlamasında Irak Kürtleri hep bir laboratuar malzemesi olarak kullanılmak-tadır. Kürt ulusal gerçekliğinin vücut bulması ancak kapitalist ilişkilerle müm-kün olabilecek bir olgu ve inşa olarak projelendirilmiştir. Devrimci, demokra-tik ve sosyalist nitelikli bir ulusal gerçeklik sanki mümkün olamazmış gibi bir algı sürekli gündemde tutulmaktadır. Bu konuda hegemonik güçlerin ellerin-deki en önemli araç Bağdat merkezli Arap-Sünni veya Şii milliyetçiliğidir. Üzerlerindeki Arap milliyetçi tehdidini hep canlı tutarak, Kürtleri sığınmalık bir duruma mahkûm ederler. Aynı tehdidi Kürtlerden Araplara yönelik olarak da canlı tutarlar. Aynı biçimde Kürt devleti ha kuruldu ha kurulacak diye Türkiye, Suriye ve İran devlet rejimleri tehdit edilir. Öte yandan bu üçlü veya dörtlü öğeler de birer tehdit kaynağı halinde tutularak, Kürtlerin kendilerine tam sadakati sağlanmış olur. Görülüyor ki, laboratuvar politik oyunların tez-gâhlanmasında hayli üretkendir. Sistemler kurulup yıkılır, ama Irak Kürt labo-ratuvarında bir türlü kalıcı bir malzeme (politika) oluşturulup yaşamsallık kazandırılmaz. Kürtlerin sürekli efendilerin emrinde yaşatılıp üretken kılınma-larına devam edilir. Ortadoğu’da en eski bir sorun olmasına rağmen, Kürt sorununun hâlâ çözülmemesinde bu mantık temel rol oynar.

Nasıl ki İsrail Siyonizm’i açısından Anadolu’daki Beyaz Türk ulusçuluğu Proto-İsrail rolü oynamışsa, Irak Kürdistan’ındaki Kürt milliyetçiliği de özellik-le Barzani kabilesi üzerinden benzer bir rol oynamıştır. Bu bir nevi Beyaz Kürt ulusçuluğudur. Aynı güçler tarafından ideolojik ve pratik olarak inşa edilmiştir. Beyaz Türk ulusçuluğuyla Beyaz Kürt ulusçuluğu arasında sadece teoride değil, pratikte de güçlü bağlar mevcuttur. KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) Kürtlerin CHP’si olarak planlanmış olup, 1925’ten beri faaliyette olan komplocu güçlerin devam edegelen faaliyetlerinin bir parçasıdır. Komplocu güçler Kürtleri bir yandan 1925-1940 döneminde katliamlardan geçirmeye çalışırken, diğer yandan Kürdistan’ı 1926’da sadece zorla parçalamakla yetin-miyorlar; Irak parçası üzerinde bu sefer kurtarıcı pozisyonda tuttukları bir Beyaz Kürt ulusçuluğunun temellerini atıyorlar.

Aslında tüm provokasyonlar İsrail’e giden yolda birer kilometre taşıdır. Aynı şeyi Şia ve Arap BAAS milliyetçiliği için de düşünmek mümkündür. Ortadoğu’daki milliyetçi ulusçu (Dinsel milliyetçilik de buna dahildir) akımlar görünüşte ne kadar anti-Siyonist ve anti-İsrail geçinirlerse geçinsinler, ontolo-jik olarak (varlık olarak inşa zihniyeti bakımından) İsrail milliyetçiliğinin birer varyantı konumundadırlar. Nasıl ki tek tanrılı dinler ilk Musevi dinin (Tev-rat’ın) birer türevi, varyantı iseler, sadece bölge çapında değil, kapitalist mo-dernite kapsamındaki tüm dünya milliyetçilikleri ve ulusçulukları da İsrail milliyetçiliğinin birer varyantıdır. Dünya milliyetçiliğinin kumanda merkezinde İsrail milliyetçiliği durur ki, diğer tüm milliyetçi, ulusçu parti ve ulus-devletler ne kadar karşıt konumda görünürlerse görünsünler, ontolojik olarak Ana Kumanda Gücü’ne hizmet etmekten kurtulamazlar. Çünkü sistem (milliyetçi-lik ve ulus-devletçilik) bu temelde inşa edilmiştir. Saddam Hüseyin’in sistemi tanımamasından ve yanlış karşı çıkış tarzından kaynaklanan trajik sonu bu konuda çarpıcı kanıtlayıcı bir örnektir. Hatta Sovyet Rusya’nın yetmiş yıllık reel sosyalizmi de son tahlilde hegemonik sistemdeki ulus-devletin ve kapita-lizmin inşa güçlerinin başat konumları sonucunda çözülmekten kurtulama-mıştır. Sistemleri doğru değerlendirmek ne kadar gerekliyse, kendilerine karşı çıkışın sistemik olması da bu nedenle önemlidir. Aksi halde trajedilerin önüne geçilemez. Kuruluşunun üzerinden yetmiş yıl da geçse, yanlış sistemlerin sonu hüsran olur. Kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite, Irak ve Irak Kürtleri bakımından da bu nedenle büyük önem taşır. Dinci, milliyetçi ulus-devletçiklere mahkûm değiliz. Gerçek toplum ancak milliyetçiliğin ve ulus-devletçiliğin körleştiren paradigmasından kurtulunduğunda kavranabilir, de-mokratikleştirilebilir.

Kürtlerin Irak ve Suriye ulus-devlet oluşumları temelinde parçalanmaları, bu kısa tanımların da gösterdiği gibi, Kürt ulusal toplum gerçekliği açısından yaralayıcı ve kendilik olmaktan çıkmaya yol açıcı bir etkide bulunmuş; ulusal toplumun gelişmesi ve bütünleşmesine büyük darbe olmuştur. Bu da bir nevi gövdenin bir kol ve bacaktan yoksun bırakılmasıdır. Demek ki Kürtlerin ulusal toplum haline gelememesi, sakat ve sürekli yaralı halde bırakılması, Irak ve Suriye sınır çizimleri üzerinde önemle durmayı ve bunun sorumlusu olan kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi geliştirmeyi gerekli kılar. Kürt ulusal bütünlüğü deyince bundan ulus-devleti anlamamak, tersine de-mokratik ulusal toplumu çıkarsamak gerekir. Bunun için yeni ulus-devletçiklerin sınırlarına gerek yoktur. İç içe yaşayan tüm toplumsal kültürle-rin ve özellikle komşu halkların demokratik özerk yapılanmalarına dayanan çözümlere hayati ihtiyaç vardır. İyice açığa çıkmıştır ki, kapitalist modernite-nin inşa ettiği Ortadoğu ulus-devletçikleri barış içinde bir arada yaşayamaz ve toplumlarını mutlu kılamazlar. Buna karşılık binlerce yıllık kültürel mirasların özgürlüğünü, özerkliğini ve eşitliğini hedef alan demokratik modernite sistemi, toplumsal barış ve mutlu yaşamın daha doğru, iyi ve güzel yoludur.

c- Doğu Kürdistan’da Kürt Ulusal Kimliği

İran ülke olarak Kürt kimliğinin oluşumunda önemli bir paya sahiptir. Kürtler ve Farslar arasındaki dil ve kültür yakınlığı bu oluşumda önemli yer tutar. İran adı Aryen kavramından kaynaklanır ki, kökeni neolitik topluma kadar gider; ‘Aryen topluluklarının ülkesi’ anlamına gelir. Aryen toplulukları ise, neolitik devrimi gerçekleştiren çiftçi ve çoban klan ve kabile toplulukları-dır. Bunlardan Proto Kürtler kültürel olarak tarih sahnesine çıkan ilk öncü gruplardandır. Ari kavramı esasta bu grupları tanımlamak için kullanılır. Bir anlamıyla ard = toprak, diğer anlamıyla ar = ateş demektir ki, her iki anlamda da aynı gerçekliği ifade eder. Ard’ın ve ar’ın kutsallığı İran kavramının teme-linde yatar. Zagros eteklerinde kışın ateş, yazın ziraat yaşamın temel unsurla-rıdır. Hem Sümer hem de İran uygarlıkları Zagros eteklerindeki ateşli, tarımlı ve hayvanlı toplumsal kültürün ürünleridir. Tarih boyunca Sümer-Gutilerden Med-Perslere, Sasanilerden bugünkü İran’a kadar gelen oluşumlarda bu ger-çekliği gözlemlemek mümkündür. İlk kavimsel kimliğe Zerdüşt rahipleri önderliğinde Med Konfederasyonu döneminde önemli bir hamle yaptırılmış, bu kimlikte bir aşama gerçekleştirilmiştir. Kürt kimliği açısından Medler, yazılı tarihte Kürt kavminin bilinen ilk ataları olma unvanına sahiptir. Pers kimliği de varlığını esas olarak Medlere borçludur. Heredot Tarihi’nde Medler döne-min en gelişkin kavmi olarak tanımlanır ki, o dönemin Persleri ve Grekleri Medlerden kültür öğrenen şakirtler konumundadır. Medler merkezî uygarlık sisteminin aşama kaydetmesinde en az Sümerler kadar rol oynamışlardır. Pers, Ege, Helen ve Roma uygarlıklarını mümkün kılan ve temelini atan Med kültü-rüdür.

Aynı tarihsel miras ortaçağın İslâm kültürünün oluşumunda da önemli rol oynar. Kuran’ın büyük kısmı Zerdüşt öğretisinden derlenmiştir. Hem inanış hem de ahlâki kategorilerin önemli bir bölümü kaynağını bu gelenekten alır. Êzîdîlik bu geleneğin halen yaşayan küçük bir bölümüdür. Kürt Alevi, Soran ve Lor geleneklerinde de bu mirasın payı geçerlidir.

Şia İran’ı kategorik olarak Türkmen, Fars ve Kürt kavimsel varlıkların ikti-darcı Sünni İslâm’a karşı ittifakı temelinde inşa edilmiştir. İlk Şii hanedan olan Safevilerin mezhepsel temelini Şeyh Safiyuddin Erdebili adlı ocak sahibi bir Kürt atmıştır. Süreç içinde Sünni Osmanlı Türk hanedanına karşı olan Şii Türkmen ağırlıklı hanedanlar da iktidar hastalığına kapılmaktan kurtulama-mışlardır. Demokratik gelenekleri ağır basan bir siyasal konfederasyondan merkezî bürokratik yanı ağır basan bir devlet sistemine dönüşmüşlerdir. Şialık da resmi iktidar ideolojisinin bir parçası olmuştur. Önemli bir kısmında anti-iktidarcı gelenekler her ne kadar bugüne dek yaşasa da, Şia İslâm’ı da Sünni İslâm gibi iktidarcı ve devletçidir. İlginç biçimde İran Kürtlerinin önemli bir kesimi katı olmayan bir Sünni İslâm geleneğiyle Şia iktidarlarına karşı demok-ratik muhalefeti, dolayısıyla gerçekliği temsil etmektedir. Çağdaş İran Kürtlüğü 19. yüzyılın başlarından itibaren kendini Şia iktidarlarına karşı şekillendirmeye çalışmıştır. 1920 Simko İsyanı, 1946 Mahabad Cumhuriyeti deneyimi bu ger-çeği ifade eder. Bu direniş geleneği ve gerçekliği, en son Humeyni önderlikli İran İslâm Cumhuriyeti’ne (İran despotik iktidarı) karşı duruşuyla kendini bir kez daha kanıtlamıştır. İster Sünnilik ister Şialık olsun, iktidarcı İslâmî kültür-ler Kürtler üzerinde kendilerine yakışmayan, zorla giydirilmiş kirli elbiseler gibi durmaktadır. Kürtler özgürlük fırsatını bulur bulmaz bu kirli elbiseleri atmakta ve kendi hakiki kültürel elbiseleriyle donanmaktadır.

İran Kürtlerinin Kürdistan’ın ve Kürtlerin bütünlüğünden kopartılmaların-da Safeviler ve Osmanlılar arasında imzalanan 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşma-sı’nın önemli payı vardır. Bu anlaşma Zagros Kürtlerinin Kürt bütünlüğünden koparılması anlamına geliyor. İran Kürtleri Kürt kimliğinin kök hücresi konu-mundaydılar. Zerdüştî geleneğin özde temsilcileriydiler. Şia iktidarlarına karşı İslâmî konumları daha demokratiktir. Kuzey Kürdistan’daki Alevi Kürtlerin Sünni iktidar geleneğine karşı yürüttüğü demokratik özgürlük mücadelesinin benzerini Şia iktidarına karşı Doğu Kürdistan’da esas olarak Sünni Kürtler yürütmektedir. Bu durum iktidarın ideolojik-kültürel kaynaklarıyla bağlantılı-dır. İran Kürt gerçekliğindeki hâkim kültür dinsel ve mezhepsel olmaktan çok etnik ve kavmi niteliktedir. Şia kültürü içinde Farslar ve Azerilerin kavmi nitelikleri daha çok zayıflarken, resmi Şia kültürüne karşıtlıklarından ötürü Kürtler kavmi niteliklerini önemli ölçüde korumuşlardır. Buna karşılık Şia Kürtlerinin ve Lorların (Kürtlerin en eski kültürel kollarından biri) kavmi nitelikleri zayıflatılmış olup Şia kültürü içinde asimile olmaları söz konusudur. Ayrıca önemli bir nüfusa sahip olan Horasan Kürtleri Şia Kurmanc olup, yo-ğun asimile etme çabalarına ve siyasal açıdan etkisiz bir konuma düşürülmele-rine rağmen, kimliklerini ve kültürlerini korumada ısrarlı davranmışlardır. Doğu Kürdistan’da çağdaş Kürt kimliğinin oluşumunda 1806’da Soran Baban-zadeler önderliğinde başlayıp günümüze kadar devam eden direnişlerin önem-li etkisi vardır. 19. yüzyılın başlarında gelişen isyanların etkisi geneldir. Kürt beylik ve aşiret otoritelerinin tasfiyesini amaçlayan merkezî iktidarı güçlen-dirme hareketleri geleneksel işbirlikçi iktidarları tasfiye etmekle beraber, top-lumsal kültür üzerinde pek etkili olamamışlardır. Bir nevi iktidar Kürtlüğü tasfiye olmuş, toplumsal Kürtlük ise yeni bir evreye girmiştir. İsyanlar daha çok kaybedilen iktidarı tekrar elde etme amaçlıdır. Tüm Kürtlerin ulusal varlı-ğını koruma ve geliştirme amacından yoksundurlar. Aristokratik otonomilerin bu özelliğini çok iyi kavramak ve ulusal varlığı koruma ve özgürlüğü geliştir-me hareketlerinden farkını iyi ayırt etmek gerekir.

Demokratik olmayan otonomi savaşları ve çatışmaları, öncülerinin sınıfsal yapısı gereği çoğunlukla yenilgiyle sonuçlanmış, bu da bir bütün olarak Kürt ulusal varlığı ve özgürlüğü üzerinde derin tahribatlar yaratmıştır. Her yenilgi bir kırıma yol açmış, her kırım ise kültürel soykırımı bir adım daha ilerletmiş-tir. Doğu Kürdistan’da 1878’deki Şeyh Ubeydullah Nehri, 1920’lerdeki Simko ve 1945’lerdeki Kadı Muhammed önderliğindeki hareketler benzer sonuçlara yol açmışlardır. Yenilgi ve daha çok ezilme ulusal varlığı ve özgürlüğü daha da zayıflatmış, umutsuz duruma düşülmesine yol açmıştır. Kadı Muhammed’in önderlik ettiği Mahabad Cumhuriyeti deneyimi, modern halkçı niteliğine rağ-men, öteki isyanlarla aynı akıbeti paylaşmaktan kurtulamamıştır. Beyaz Türk faşizmiyle Rıza Pehlevi faşizmi arasında 1937’de Sadabad Paktı adıyla varılan anlaşma özünde Kasr-ı Şirin Antlaşması’nın çağdaş biçimi olup, Kürt bölün-mesini derinleştirme ve özgürlük hareketini ortaklaşa tasfiye etme amaçlıdır. Günümüzde de Türkiye’deki yeşil faşist iktidarla İran İslâmî faşist iktidarı arasında Kürdistan’ın ulusal varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama müca-delesine karşı yapılan ve yürütülen çok sayıda gizli anlaşma söz konusudur.

Avrupa’da, eski Sovyet Federasyonu ve Ortadoğu’nun birçok ülkesinde Di-aspora Kürt gerçekliği diyebileceğimiz varlıkların ulusal duyarlılıkları gelişmek-te, ulusal kimliğin önemli bir parçası haline gelmektedir. Bu kesimler özellikle kültürün bilinç öğesine daha açıktırlar. Ulusal kimlikte bütünlüğün sağlanma-sında katalizör rolünü oynamak durumundadırlar.

Ulusal gerçeklik olarak Kürtlüğün kapitalist modernite çağında ölümcül darbeler yediği açıkça ortaya serilmiş bulunmaktadır. Buradan çıkarılması gereken en önemli sonuç, kapitalist modernitenin temel araçlarıyla (Özgürlük Sosyolojisi’nde kapsamlıca çözümlenen tekelci sermaye, ulus-devlet ve endüstriyalizm üçlüsü) Kürt ulusal varlığının sağlanamayacağı ve korunamayacağıdır. Gerek hegemonik sistemin baş aktörleri (İngiltere, ABD, Almanya vb.) gerekse işbirlikçi unsurları (bölgesel beyaz faşist rejimler, komprador kapitalizmi ve çevreyi yok eden döküntü sanayiler) hesaplarını Kürdistan’ın parçalanması, parça parça kalması, her parçası üzerinde Kürt ulusal varlığını ya tümüyle asimilasyon ve soykırımdan geçirmeye veya tamamlayıcı nitelikte uygulamalar olan yapay Kürtçü oluşumlarla egemenlik altında tutmaya dayandırmaktadır. Bu hesaplar eğer dümdüz bir hatta keyiflerince işlerse, ortada ne Kürdistan ne de Kürt ulusal varlığı kalır. Hegemonik sistemin Kürtlük adına her parçada ortaya çıkardığı yapay, sahte ve saptırılmış bir Kürtlüğü maske olarak takan işbirlikçi unsurların rolü, esas olarak asimilasyon yoluyla uzun sürece yayılmış Kürt kültürel soykırımını meşrulaştırmaktır. Kürt ulusal varlığı üzerinde ente-lektüel, politik, ahlaki ve estetik çalışma yürütenlerin bir an bile akıllarından çıkarmamaları ve duygu dünyalarında canlı tutmaları gereken temel hususlar-dan birisi bu maskeli, sahte Kürtlük oluşumlarının birer tuzak olduğudur. Niyetleri ne olursa olsun, bunların rolü soykırımı meşru kılmaktır. Bunlar görünüşte Kürt ulusal varlığının bir unsuru olduklarını idea eder ve realizas-yonuna girişirler; özünde ise Kürt ulusal varlığının potansiyel unsurlarını içten kemiren, ağacın kökünü yiyen kurtçuklardır. Ne acıdır ki, çoğu da bu ağacın kurdu olma rollerini bilinçsizce, günlük çıkarlar uğruna ve en vahimi de iyi niyetlice yerine getirmektedir.

O halde çağdaş Kürt ulusal gerçekliği zıt yönlü iki eğilim içinde kendini var kılmaya ve özgürleştirmeye çalışmaktadır. Bu eğilimlerden birincisi, sö-mürge ötesi bir statü altında kapitalist modernite kaynaklı istila, işgal, imha, tenkil, tedip, asimilasyon ve soykırımlara kadar varan yöntemlerden oluşan tasfiye etme, ulus olmaktan çıkarma, özgür ulusal toplum haline gelmekten alıkoyma ve sonuçta yok etme eğilimidir. Bu eğilimde dikkat edilmesi gereken temel husus Yahudi, Kızılderili ve Ermeni soykırımları gibi fiziksel yanı ağır basan soykırımlardan ziyade, görünüşte Kürtlük yaşıyormuş ve kendisine dokunulmuyormuş izlenimi veren sahte Kürtçü ve bol hainli gruplarla meşru-laştırılmış bir kültürel soykırım yönteminin uygulandığıdır. İkinci eğilim, bi-rinci eğilime karşı kendiliğinden veya onunla birlikte bilinçli, örgütlü ve ey-lemli olarak yürütülen Kürt ulusu olarak var olma, varlığını sürdürme ve bu varlıkla birlikte onun bütün parçalarının bütünleştirilmesi ve özgürleştirilmesi, böylelikle özgür Kürt ulusal toplumunun inşa edilmesi eğilimidir. Çağdaş Kürt kimliğinde bu iki eğilim zıtlık halinde bulunmaktadır. Öldüren, yaşamı her geçen gün ortadan kaldıran ve anlamsızlaştıran eğilimin mi, yoksa yaşamı var kılan, bütünleştiren anlamlı ve özgür yaşam eğiliminin mi üstünlük sağlayaca-ğı aralarındaki mücadeleyle belirlenecektir. Ulusal varlığını koruma ve özgür kılma mücadelesi diyebileceğimiz son iki yüz yıldır devam eden bu çağdaş süreci, Kürt kültürel varlığının ideolojik, askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve diplomatik alanlarda verdiği, vermekte olduğu ve vereceği, ölümüne bir dire-nişi esas alan özgürlük ve demokrasi güçlerinin kapsamlı strateji ve taktiklerle yürüteceği mücadele belirleyecektir.

3- Kürt Gerçekliğinde Sosyal Boyut

Kürt kimliği veya herhangi bir kimlik söz konusu olduğunda ilk önce anla-şılması gereken husus, kimliğin sosyal bir gerçeklik olduğudur. Toplum insan türünü kapsayan en geniş olgudur. Dolayısıyla toplum kavramı kullanıldığında, ayrıca bir aidiyet kavramına ihtiyaç duymak fazlalık gibi gelebilir. Belki de daha doğru olan, toplum kategorisini iç kimliklerle tanımlamaktır. Fakat top-lumlar büyük bir çeşitlilik arz ettiğinden, kendilerine ad takmak da kaçınılmaz oluyor. Burada önemli olan, temel toplum kavramının evrensel olduğudur. Evrenselde tüm kimlikler temsil edilebilir. Evrenseli çeşitliliklere bölmek özü-nü etkilemez. Amerika toplumuyla Avrupa toplumu özde aynıdır. Aralarındaki fark biçimselliğe ilişkindir. Kürt gerçekliği derken, aslında Kürt toplumunu kategorize ediyoruz. Burada tekrar toplumun toplumu demek abes kaçabilir. Kürt gerçekliği demek, maddi ve ideolojik olarak Kürt toplumu demekle öz-deştir. Dolayısıyla Kürt toplumunda toplumsal boyut demek anlamsız gelebilir. Fakat burada dile getirmeye çalıştığımız incelik, evrenselle tikel arasındaki bağla ilgilidir. Kürt gerçekliği olarak toplum değişmeyen, hep aynı kalan öz iken, Kürt toplumsal boyutu bu özün farklı biçim kazanmış hali oluyor. Klan boyutu da, ulus boyutu da Kürt gerçeği kapsamındadır. Gerçek aynı iken, klan ve ulus değişen, biçim kazanan toplumu ifade ediyor. Bu açıklamayla birlikte sosyal boyut üzerinde durmak öğretici değer taşır.

Antikçağ ve neolitik çağ Kürtlüğüyle modernite kıskacındaki Kürtlük ara-sındaki büyük fark hemen tespit edilebilir. Her toplumda olduğu gibi Kürt toplumunun da bir neolitik ve antikçağ gerçekliği vardır, ama çağdaş veya modern bir gerçekliği de vardır. Modern bir gerçekliği olup da klan, kabile, aşiret veya kavim kimliğini kazanmamış toplum olamaz. Kavim aşaması kapi-talist moderniteye taşındığında kimlik artık farklılaşmıştır. Eğer yok olmamış-sa, ulusal kimlik özellikleriyle tanışmaya başlamış demektir. Ulusallık artık kavimsel toplumun aldığı bir üst biçimdir. Toplumu ulusal niteliğiyle kavra-mak gerçekliğe daha uygundur. Ona etnik Kürtlük demek, bilinçli olarak veya bilinçsizlikten kaynaklanan bir çarpıtma demektir. Günümüzde bu çarpıtmaya yoğunca başvurulmaktadır. M.Ö. 5000’lerde gerçekleşen bir olgu olan etnisi-tenin günümüze taşırılmasıyla çoktan üst biçim haline gelmiş olan Kürt ulusal toplum gerçekliği inkâr edilmek, bu aşamayı yaşamamış sayılmak gibi bir çarpıtılmaya uğratılmaktadır. Dolayısıyla bu başlık altında çözümlenen, ulusal kimlik haline gelmiş toplum olarak Kürt gerçekliğidir. Sosyolojinin çok girift bir bilim denemesi olduğu bilindiğinden, bu tür açıklamalar çokça gerekli olmaktadır.

Daha dar anlamda sosyal boyut, sınıfsal özellikler kazanmış toplumlar için kullanılmaktadır. Örneğin kabile, klan ve kavim niteliğini kazanmış gerçeklik-lerden doğrudan o kabile, klan veya kavmin adıyla bahsetmek doğru bir yakla-şımdır. Dar anlamda toplum kavramını işlevselleştirmeye gerek yoktur. Top-lum ancak sınıfsal nitelik kazandığında, ona Kürt toplumu veya herhangi bir toplum demek daha işlevsel olur.
 

Kürtlerin tarih boyunca iç veya dış kaynaklı sınıflaşma eğilimleriyle yoğun-ca tanıştıklarını rahatlıkla belirtebiliriz. Neolitiği derinliğine ve devrimci tarzda yaşayan Kürt orijinler, Sümer sınıflı toplumundan beri sınıflaşmayla tanışmış-lardır. Dış boyutlu sınıflaşma giderek iç boyutlu olmaya taşınmaktadır. Örne-ğin Guti Hanedanlığı (M.Ö. 2150-2050) Sümer toplumunda sınıflaşmayı yaşa-yan Kürt orijinli bir kabileler federasyonuna dayanmaktadır. Benzer sayısız gelişme yaşanmıştır. İlkçağda Babil, Hitit, Asur ve Urartu devlet oluşumlarında Kürt aşiret federasyonlarının, yani somut biçimiyle Hurrilerin büyük etkisi vardır. Ya kendilerinden birçok hanedan bu devletlerin inşasında rol almış ya da bu devletler Hurri toplulukları içinde kendilerine bağımlı çok sayıda hane-dan oluşturmuşlardır. Bu kesindir. Bunlara rağmen Kürt orijinleri kendi asli kabile ve aşiret özelliklerini korumaya büyük özen göstermişlerdir. Tüm bu durumlarda kabileler ve aşiretler ancak belli bir federasyonlaşmayla varlıkları-nı koruyabileceklerinin ve özgür yaşayabileceklerinin derin bilincindeydiler. Med Konfederasyonu Asur İmparatorluğu’nun yıkılış tarihi olan M.Ö. 600’lerin bitiminde bizzat dönemin en büyük imparatorluğu haline dönüştü. Akabinde Perslerle devam eden bu imparatorluk döneminde Kürt orijinlerinde sınıfsallık olgusu içsellik kazanmış ve kök salmıştır. Denilebilir ki, Kürt beylik sistemi bu tarihlerden itibaren toplumsal bir olgu haline gelmiştir. Helenistik dönemde, Sasaniler ve Roma dönemlerinde Kürt orijinler, beylik ve aşiret düzenleri (federasyonları) temelinde çeşitli iç ve dış ittifaklarla varlıklarını korumaya (Bu dönemlerin savaşları ağırlıklı olarak Kürt orijinlerinin yaşadığı coğrafyada gerçekleşiyordu) ve özgürlüklerini savunmaya özen göstermişler-dir.

İslâmiyet’in yeni bir toplumsallık olarak Kürt orijinler üzerindeki etkisi, dinsel cemaatlerle beylik düzenlerini geliştirme ve güçlendirme temelinde olmuştur. Dinsel cemaatler daha çok tarikatlar biçiminde sivil toplumu oluş-tururken, geleneksel beylik düzenleri daha gelişkin sınıfsal ve askeri düzenler halinde kendilerini yenileyip pekiştirdiler. Birer sivil toplum örgütü olarak tarikatların Zerdüşt rahip toplumundan sonra toplumsal bünyede daha da derinlik sağladıkları söylenebilir. Aslında saf haliyle tarikatlar iktidar temelli sınıflaşmaya karşı direniş kurumlarıydı; günümüzdekilerden daha radikal ve işlevsel sivil toplum örgütleriydi. Fakat iktidarların sıkça kendilerine el atması ve üst tabakalarının işbirliğine çekilmesiyle yozlaşıp amaçlarına ters düşüyor-lardı. Ortaçağ toplumu özünde feodal beyliklerle tarikat cemaatlerinin öne çıkmasıyla nitelenebilir. Kürt toplumunda her iki olgu da yoğunca yaşanmıştır. Beyliklerin çoğu daha geniş devletlere dönüşmüşlerdir. 16. yüzyıla kadar Kürt beylikleri bağımsızlığa yakın bir statüde yaşıyorlardı. Halifelere sembolik bağlı-lıkları söz konusuydu. Safevilere karşı Osmanlı İmparatorluğu’na bağlandıkla-rında, özerkliklerini gittikçe yitirmeye başladılar. 1847’de Bedirhan Bey’in şahsında son Botan Beyliği’nin tasfiye edilmesiyle sonları geldi. Tarikatlar, özellikle Kadirîler ve Nakşibendîler, paralel örgütlenmeler olarak sık sık beylik-lere karşı alternatif olarak kullanıldılar. Sultanlar çıkarlarına göre her iki ke-simden de yararlandılar. 19. yüzyılda beyliklerin sonu getirilince öne çıkarılan tarikatlar Kürt toplumundaki temsil düzeylerinde büyük gelişme sağladılar. Şüphesiz isyanlara karşı kullanıldığı için bu rol olumsuzdu. Bu yüzden toplum üzerinde derinliğine tahribata yol açtılar. Hamidiye Alayları Kürt toplumunda çok daha yıkıcı sonuçlara yol açtı. Kürt üst tabakasını hem kendi içinde hem de Ermeniler, Süryaniler ve Arap aşiretleriyle çatıştırdı. Böylece Kürt işbirlikçi-liğinde en olumsuz aşamaya geçildi.

19. yüzyılla birlikte Kürt toplumunda yaşanan gelişmeler iç dinamiklerin sonucu değildi. Gerici, işbirlikçi ve giderek inkârcı tarz gelişmelere damgasını vuruyordu. Üst tabakalar iktidara bağlanma ve rant sağlama karşılığında Kürt-lükten vazgeçmeyi temel politika, daha doğrusu politikasızlık haline getirdiler. Kürt toplumu tarihinin en büyük ihanetini kapitalist moderniteyle bağlantılı olarak son iki yüz yılda yaşadı. Burada belirleyici olan üst tabakanın maddi çıkarlarıydı. Kürt toplumuna bağlılık, ulusal toplum peşinde koşma ve savaş-mayı gerektiriyordu. Bu temelde geliştirilen isyanlar da başarılı olamayınca, hızla iktidara teslim olma, sağlanan rant karşılığında Kürtlükten vazgeçme, Kürtlüğe ihanet etme, hatta tasfiyesinde rol üstlenme kaçınılmaz oluyordu. Aksi halde maddi yaşamlarını sürdüremezlerdi. Geriye öndersiz ve bilinçten yoksun yığınlar kalıyordu. Bunlar da binlerce yıl önceki formlara, ilkel klan ve kabile toplumuna dönüyorlardı. Tarikatların pençesine düşenler toplumsal gerçeklikten tümüyle kopuyorlardı. Çünkü bu yüzyıllarda tarikatlar esas olarak üstten itibaren ajanlaşmanın en etkili kurumlarına dönüşmüşlerdi. Bu dönem-de toplumsal boyutta gözlemlenen en önemli gelişme, kabile ve aşiret dışına taşmış, beylik ve tarikat örgütlenmelerinde yer bulamamış, daha doğrusu dışlanmış geniş toplumsal kesimlerin oluşmasıdır. Dolaylı da olsa kapitalist gelişme sonucunda oluşan mülksüzleşme, emeğini ücret karşılığında piyasada değerlendirme durumunda kalan bir proleterleşme söz konusuydu. Bunlar yarı çiftçi, ortakçı, mevsimlik ücretli işçi konumundaki kimseler, daha doğrusu kimsesizlerdi. Sayıları gittikçe artıyordu. Tabanda oluşan bu kesime kategorik olarak Kurmanc, ‘Kürt insanı’ denilmekteydi. Giderek Kurmanclıkla Kürtlük çakıştı. 19. ve 20. yüzyıllarda Kürt denildiğinde genellikle Kurmanc anlaşılırdı.

Burada ilginç olan, Türk boylarında yaşanan gelişmenin bir benzerinin geç de olsa Kürt aşiretlerinde de yaşanmasıdır. Bu daha öncesinde Araplarda ya-şanan Medeni-Bedevi (şehirli Arap-çöl Arap’ı) ayrışmasının karşılığı oluyordu. Türk üst tabakası iktidar temelinde alt tabakadan ayrıştıkça, Türkmen toplu-lukları oluşup genişliyordu. Türkmen kendi üst tabakaları tarafından hakir görülüp ‘idraksiz Türk’ olarak damgalanıyordu. Hâlbuki geleneksel Türklük Türkmenlerde yaşanıyordu. Aynı durum gecikmeli de olsa Kürt toplumunun ayrışmasında da ortaya çıkıyordu. Buradaki temel fark, Arap ve Türk üst ta-bakaları daha çok devletin hâkim unsuru iken, Kürt üst tabakasının işbirlikçi bir kesimi oluşturmasıydı. Arap ve Türk üst tabakası kendine özgü bir Araplı-ğı ve Türklüğü yaşarken (Türk üst tabakasında oldukça güçlü yaşanan, koz-mopolit, Arap ve Fars dili ve kültürü karışımı bir saltanat kültürüydü), Kürt üst tabakası iktidarda yer almanın karşılığı olarak Kürtlükten, özellikle ulusal ve siyasi Kürtlükten büyük oranda kopuyor, çoğunlukla Kürtlüğe ihanet ediyordu. İktidara uşaklık etmenin başka bir yolu yoktu. Dolayısıyla giderek kala-balıklaşan kesim (Bedeviler ve Türkmenlerde olduğu gibi) Kurmanclar oluyor-du. Kürtlük olgusu da esas olarak bu kesimin niteliği haline geliyordu. Kabile ve tarikat toplumundan ulusal topluma dönüşümün bu primitif, ilkel şekli bundan sonra çağdaş Kürt toplumunu oluşturacak asıl kesim olacaktır. Ser-best hale gelen işgücünün sahibi olarak Kurmanclar sanayi devriminden yok-sun oluştukları için ekseriyetle işsizdi. Ortakçılık tarımsal alanda en çok geli-şen yarı-proleterleşme biçimiydi. Ardından mevsimlik ırgatlık işgücü geliyor-du. Sömürge ve yarı-sömürge toplumlarda yaşanan benzeri bir durumdu bu. Önce köylerde gelişen Kurmanclık günümüze doğru kentlere doluşacak, varoş-ların esas kitlesi olacaktı. Yurtdışına göçün de temel kitlesiydi. Siyasi ve kültü-rel boşluk yaşayan bu kesimin çağdaş sosyal boyutu temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan PKK’nin temel kitlesini oluşturması tesadüf değildir.

Kürtlerde üst ve alt tabakalarda meydana gelen çağdaş dönüşümler kendi-ne özgü farklılıklar içerir. Kürtlerdeki üst tabakaya burjuva demek epey zor-lama olacaktır. Burjuvalaşma yaratıcı bir sınıf olarak Batı Avrupa’nın yeni bir sisteme geçiş gücüdür. Burjuvazi kendine özgü bir kültürü ve tekniği birlikte geliştirdi. Siyasi kültürünü iktidara taşıdı. Kâr temelli ekonomik sektörleri öne çıkardı. Bu temelde dünya çapında hegemonyasını kurdu. Kendine bağlı olu-şan bağımlı coğrafyalardaki burjuvalaşma taklitçi olmak durumundaydı. Tüm hegemonik sistemlerin benzer bir özelliği vardır. Ortadoğu kültüründe de yaşanan, bu evrensel gelişmenin bir biçimiydi. Fakat binlerce yıllık merkezî uygarlık sistemine öncülük eden Ortadoğu, kapitalist modernite karşısında daha çok direndi. Hegemonik sistemin kuklası haline gelen Osmanlı ve İran İmparatorluklarında yaşanan bu gerçeklikti. Burjuvalaşmaya karşı uzun süre direnme yaşandı. Burjuvalaşmaya karar verildiğinde de, tümüyle yok olmak-tansa onun bürokratik biçimi esas alındı. Bürokratik burjuvazi devlet eliyle burjuvalaşma demektir. Daha genel olarak, geleneksel iktidar sahiplerinin gerici tarzda geç burjuvalaşmaları söz konusudur. Bu nedenle bu tür burjuva-ların yaratıcılıkları, millilikleri sınırlıdır; daha çok komprador niteliktedirler.

Kürt üst tabakasının bu tür burjuvalaşma imkânı da yok denecek kadar azdır. Kendisi herhangi bağımsız veya yarı-bağımlı bir devletin sahibi olmadığı ve tarihsel olarak da köklü bir işbirlikçiliği ve inkârcılığı yaşadığı için Kürt burjuvalaşması sözde kalmaktadır. Ne milli pazar için savaşacak gücü ne de buna yönelik bir siyasal kültürü söz konusudur. Tersine, ancak kendi pazar kavgasından ve onun milli kültüründen vazgeçtiğinde, çok kısıtlı da olsa ya-şamasına imkân tanınmaktadır. Dolayısıyla 19. ve 20. yüzyıl boyunca bireysel sesler dışında bir Kürt burjuva retoriğine tanık olamıyoruz. Tersine kraldan daha kralcı bir tavırla (Tarihte bunun örnekleri çoktur) Kürtlüğün tasfiyesinde rol aldıkça kârlarını arttırıyorlardı. Âdeta kural haline gelen bu eğilime uygun olarak, birbirleriyle ulusallıkta değil, ulusal inkârcılıkta yarışıyorlardı. Tarihsel kökenleri de bu eğilime oldukça yatkındı. Bireysel unsurlar dışında yaratıcı ya da bürokratik burjuvalar olarak bir Kürt üst tabakasından bahsetmek müm-kün görünmemektedir. Burjuva sınıf kültüründen bahsetmek daha da zordur.
 

20. yüzyılda kendini İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Türkiye Cumhuriyeti olarak örgütleyen Beyaz Türk burjuvazisinin niteliğini kısmen açıklamıştık. Gerçekten de bu şablonlar altında bürokratik yanı ağır basan bir burjuvalaş-ma vardı. Bunun iktidara dayalı bir burjuvalaşma olduğu kesindir. Ayrıca dıştan bir hegemonik güce dayanmaksızın oluşamazdı. İçte ise daha erken burjuvalaşan Hıristiyan Ermeni ve Rum burjuvalarını tasfiye ettikçe gelişebi-lirdi. Ermeni ve Rum tasfiyelerini (soykırımlarını) bu sınıfsal ve hegemonik gerçeklik temelinde çözümlemek en doğrusudur. Beyaz Türk burjuvazisinin hegemonik gücü esas olarak Yahudi sermayedarlar ve kültürel unsurlarıydı. Daha doğrusu, bunlar hem maddi hem de ideolojik açıdan hegemonik ko-numdaydılar. Ayrıca yüzyıllardan beri Ermeni ve Rum burjuvaları önlerinde bir engel konumunda bulunuyordu. Azami kâr kanunu gereği bu engellerden kurtulmaları gerekiyordu. Birinci Dünya Savaşı ve Ulusal Kurtuluş Mücadelesi kendilerine bu fırsatı sundu. Kendi fideliklerinde yetiştirdikleri Türkleri ve Müslüman azınlıklardan gayri milli unsurları kendi önderliklerinde ustaca birleştirdiler. Her iki savaştan hâkim güç olarak çıktılar. Ayrıca dünya çapında İngiliz hegemonyasındaki güçlü konumları kendilerini büsbütün şanslı kılıyor-du. İngilizlerle uzlaşma temelinde Cumhuriyet’in ilanı bu kesimlere eşsiz bir fırsat sundu. Yeni Cumhuriyet hem coğrafya hem de nüfus olarak kapitalist azami kâr için büyük potansiyel taşıyordu. Ermeniler ve Rumlar tasfiye edil-miş, dik başlı davranan Çerkezler sistemin dışında bırakılmıştı. Geriye kalan Müslüman Balkan ve Kafkas kökenli kesimlerden Cumhuriyet’in ideal bürokrat kadroları derlenebilirdi. Araplar da dışlanmıştı. Geriye olası tek büyük tehdit kaynağı olarak Kürtler kalmıştı.

Her ne kadar çoktan işbirlikçi kesilmişse de, Kürt üst tabakasının iktidar-dan daha çok pay almak ve eski statüleri peşinde koşmak istemesi tehlike oluşturabilirdi. Ayrıca her an ayaklanabilecek potansiyel bir halk kitlesi oluş-muştu. Anlaşılıyor ki, 1925’te İngilizlerin senaristliğini yaptığı Kürt kırımında bu temel gerçeklikler belirleyici olmuştur. Anadolu’daki azami kârın garanti edilmesi tıpkı Ermeni, Rum ve Süryani kırımında olduğu gibi Kürtlerin de köklü hallini gerektiriyordu. Hegemonik güç olarak İngilizlerle Yahudi serma-yedarlar ve Siyonist kadrolar bu konuda Türk bürokratik burjuva unsurlarla sıkı gizli ve komplovari bir ittifak temelinde uzlaşmışlardı. Bu uzlaşma Beyaz Türk olgusunu kavramak açısından kilit önem taşır. Bu ittifakın ilk meyvesi Şeyh Sait önderlikli gelişen ve provoke edilen direnişin amansızca ezilmesi, ardından Musul-Kerkük’ün İngiliz hegemonyasına terk edilmesidir. Yine bu ittifak gereği sosyalistler ve İslâm ümmetçileri de amansızca tasfiye edildi. Saltanat ve hilafet lağvedildi. Tarihi 1920 ile başlatan, öz Türk ve İslâm kültü-rü ile ilişkisi olmayan, öykündükleri Aydınlanmacı Avrupa kültürü ile de ilgisi bulunmayan, yeni bir tanrısallık diyebileceğimiz tuhaf bir ideolojik ve siyasi kültür geliştirildi. Bu yeni ideoloji ve kültür katı homojen bir toplum yaratma-yı hedefliyordu. Mutlak itaat peşindeydi.

Demokrasinin var olan unsurları ve kırıntıları da bahsedildiği gibi tasfiye edilmişti. Dolayısıyla genelde tüm Kürt-lük özellikleri, özelde Kürt üst tabakası ya bu katı ve homojen toplum hedefi içinde gönüllü veya zorla eritilecek ya da yok edilecekti. Yok edilmenin karşılı-ğı isyanlar bahanesiyle fiziki tasfiyeydi. Pozitivist felsefe gereği buna inanılmış ve aynı kararlılıkta uygulanmıştı. Yoksa iddia edildiği gibi o dönemde bilinçli, örgütlü, tehlike arz eden bir Kürt direnişi yoktu. Ama direnişin güçlü bir potansiyeli oluşuyordu. Söz konusu olan, isyan bahanesi veya komplolarla bu potansiyeli yok etmekti. Gerçekleştirilen de bu oldu.

Bu tasfiyenin gerçekleştirilmesinde önemli rol oynayan Türk bürokratik burjuva unsurlar, kâr paylarını daha da arttırmak için, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yahudi zenginleri ve sermayedarlarını Varlık Vergisi adı altında tam olmasa da Almanya’dakine benzer bir uygulamaya tabi tuttular. Alman burju-vazisine ebelik eden Yahudi sermayedarların Hitler Almanya’sında Alman burjuvazisi tarafından tasfiye edilip sermayelerine el konulmasının bir benzeri, Hitler’in güçlü olduğu yıllarda genç Türk bürokrat burjuvazisi tarafından daha sınırlı ölçülerde kendisine ‘ebelik’ eden Yahudi sermayesine karşı gerçekleştiri-lecekti. Sermayeleri oldukça kırpılan Yahudiler ya çok azla yetindiler ya da çoğu gittikçe hızlanan göçlerle Anadolu’yu terk etti. Türk bürokratik burjuva-zisi bu tasfiye hareketini kendi dışındaki diğer Türk üst tabakasına karşı da uyguladı. Özellikle toprak sahibi ve tüccar-esnaf erbabına göz açtırılmadı. Kürtler ise soy olarak hep hedef olmaya devam edeceklerdi. 1950’ler sonrasın-daki darbeler, iç savaş ve komplolar süreci bu geleneğin daha da yoğunlaşarak devam etmesidir. 1980’ler sonrasında Kürtler üzerinde doruğa vardırılan komplo, imha, işkence, köylerin boşaltılması, Kürtçenin yasaklanması aynı hegemonik gücün NATO-Gladio takviyeli olarak yürüttüğü en kapsamlı son uygulamalarından başka bir şey değildir. Yani yüz yıllık bir geleneğin hız ve kapsam bakımından büyütülen uygulamalarından başka bir anlama gelmez.

O halde Cumhuriyet Türkiye’sinde Kürt sosyal gerçekliği ağır tasfiyeyi ya-şayan bir gerçekliktir. Kürt gerçekliği çelişik bir konumu yaşamaktadır. Var olmakta ısrar bir direnme gerekçesi iken, homojen toplum yaratma adına tasfiye planı da bir yok etme gerekçesidir. Dolayısıyla Kürt sosyal gerçekliği herhangi normal bir sosyal gerçeklik değildir. Üst tabakası tarihsel olarak Kürt sosyal gerçekliğinden kültürel ve siyasal kopuşu gerçekleştirmiş, işbirlikçi ve ihanetçi bir konuma savrulmuş iken, geriye kalan ideolojisiz ve öncüsüz ana kitle asimilasyona yatırılmıştır. Bu yetmezse, herhangi bir bahaneyle başlarının ezilmesi devreye girer. Hedef, Kürtlükten kolektif olarak tamamen vazgeçir-mek, geriye hiçbir iddiası olmayan, Kürtlüğünden utanan, Kürtlüğe bulaştı mı başına en büyük tehlikeyi alan, işsiz ve beş para etmez bir duruma indirgen-miş bir Kürtlük (eğer geriye bir şey kalmışsa) bırakmaktır. Belki de çağdaş dünyada bu tür bir sosyal realitenin ikinci bir örneği yoktur. İşin daha da vahim tarafı, gerçeğin bu yönlü bilincine ya çok az varılması ya da hiç varıl-mamasıdır. Ortada ne bilinçli ve kültürlü olarak bir Kürt burjuvazisi (Zaten buna niyet bile edilmedi) ne de çağdaş proleter veya küçük burjuva sınıf var-dır. Bu durumda gölge veya sanal sınıflardan bahsetmek gerekiyor. Kürt yurt-severliğini, ulusallığını ve toplumsallığını biraz da bu sanal hale getirilmiş gerçekliğe karşı inşa etmenin ne denli zor olduğu bu çözümlemeler temelinde herhalde daha iyi anlaşılacaktır.

Hareketin, özellikle PKK Hareketi’nin dayanmak istediği zemin, Kürt varlı-ğının kendilik olmaktan çıktığı, hayal kabilinden bile olsa öz bilinç edinme cesaretinin gösterilmediği, Kürt insanının direniş konumuna geçtiğine bin pişman edildiği, anavatan, ulusallık ve öz sosyallik ideasının ya hiç edinilmedi-ği ya da çoktan terk edildiği bir zemindi. Bu zeminde bir varlık ve özgürlük ideolojisi ile direniş-kurtuluş hareketi olmanın ne kadar zor olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

2000’li yılların başlarından itibaren Beyaz Türk hegemonik sisteminde bir dönüşüm yaşanmaktadır. Geçmişi 1970’lere dayansa da, hegemonik iktidar kayması bu yıllarda gerçekleşmeye başlamıştır. Dünyadaki hegemonik iktidarla bağlantılı olan bu gelişme, ABD’nin ‘Yeşil Kuşak’ teorisinin Türkiye Cumhuri-yeti’ne yansımasını ifade etmektedir. Değişiklik özde değil biçimdedir. Bilindiği üzere ‘Yeşil Kuşak’ teorisi Ortadoğu’daki hegemonik sistemle ilgilidir. Kapita-list hegemonik sistem özellikle İngiltere ve ABD önderliği altında son iki yüz yılda inşa edilen hegemonik sistemin korunması ve geliştirilmesi, değiştirilmesi halinde kırılmaması ve elden gitmemesi gibi sorunlarla uğraşmakta, bu sorun-lara çözüm bulmaya çalışmaktadır. Birinci Dünya Savaşına, hatta Hitler reji-miyle birlikte İkinci Dünya Savaşına kadar Almanların Ortadoğu’ya yönelik hegemonik ideası vardı. Birinci Dünya Savaşından sonra Sovyetler Birliği’nin yükselişi ve İkinci Dünya Savaşından sonra Ortadoğu üzerinde rekabete gi-rişmesi aralarında ‘Soğuk Savaş’ın yaşanmasına yol açtı. ‘Yeşil Kuşak’ asıl ola-rak Sovyet Rusya’nın bölgeye yönelik hegemonyasını kırmaya yönelikti. Sovyet Rusya’nın Afganistan’daki bozgunuyla birlikte başarılı da olmuştu. İran Dev-rimi ‘Yeşil Kuşak’ teorisinde kargaşaya yol açmakla birlikte, özde bunu değiş-tirmedi. Esas olarak bölge halklarının demokratik dönüşümünü kırmaya yöne-lik yönü sürdürülmeye devam etti.

Türkiye Cumhuriyeti’nde 12 Eylül askeri darbesiyle resmi ideoloji haline getirilen Türk-İslâm sentezi aslında ABD ve İngiltere patentli bir çıkıştı. O dönemdeki İran Devrimi ve Afganistan’daki Sovyetler Birliği İşgali (1979-1980), ABD ve İngiltere ağırlıklı hegemonik sistemi bu gelişmeler karşısında TC üzerinden tedbir geliştirmeye zorladı. Sonuç Türkiye devrimci mücadele-sinin acımasızca bastırılması ve Kürdistan’da soykırım uygulamalarının derin-leştirilmesiyle birlikte Ortadoğu’nun güvenilir jandarması olmaktı. Türk devlet rejimi bu amaç kapsamında bütünüyle Gladiolaşmıştı. Olan aslında gizli NA-TO ordusu Gladio’nun kapsamlı biçimde kullanılmasıydı. Bugün Irak ve Afga-nistan’da yaşanan savaşı da aslında ilk defa Türkiye’de harekete geçirilen bu Gladio aygıtları yürütmektedir. Son NATO Zirvesi bu savaş konseptini NA-TO’nun yeni resmi stratejisi olarak ilan etmeye (2010 sonlarındaki Lizbon Zirvesi) hazırlanmaktadır.

Beyaz Türk faşizmi, Gladio’nun kendisine sunduğu olanaklardan yararlana-rak, 1985’le birlikte Kürtleri tümüyle tarihten silmeye çalıştı. Bu noktada ara-larında bir çelişki çıktı. Tıpkı 1923’teki Musul-Kerkük çelişkisi gibi, aynı bağlamda Irak Kürdistan’ını da kontrol altına almaya çalışan Beyaz Türk faşizmi, doğuşunda olduğu gibi karşısında yine İngiltere ve stratejik ortağı ABD’yi buldu. Eski çelişkiler yine canlandı. Faşizm görünüşte PKK’nin tasfiyesini he-defliyordu. Fakat objektif olarak tüm Kürtler hedef konumuna düşürülüyordu. Dolayısıyla ilgili güçlerle çelişki daha da arttı. İran, Irak ve Suriye rejimleri de sürece dahil oldu. Ayrıca PKK’nin 1925-1940 sürecindeki direniş hareketleri gibi kolay tasfiye olmayacağı anlaşılmıştı. Bu durum seksen yıllık (1925-2002) Beyaz Türk faşist hegemonyasının ciddi bir sarsıntı geçirmesi ve çöküş yaşa-ması anlamına geliyordu. Sosyal bakımdan tüm iç rakiplerinden kurtulmuş Beyaz Türk bürokratik burjuvazisi (İlk defa Siyonist ortaklarını da epeyce darbeleyip önemli bir kısmını dışlamaya başlamıştı) tam hegemonyasını kur-muşken (Türk Gladio’sunun PKK’yle savaşında tüm sistem kanallarını kontro-lü altına alması), karşısına umulmadık biçimde ABD-İngiltere karşı hegemon-yası çıktı.

Aslında Türk Gladio rejiminin (Özellikle Doğan Güreş, Tansu Çiller ve S. Demirel, E. İnönü, M. Ağar dönemi) sınırsız yetkiyle donanmasında ABD, İngiltere ve diğer Batılı müttefiklerin onayı tamdı. Çelişki PKK’nin Irak Kürdis-tan’ındaki varlığından kaynaklanıyordu. Bu amaçla 1984-1999 (15 Ağustos Hamlesinden A. Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da komployla yakalanmasına kadar) döneminin sonuna kadar her tür kontrgerilla eylemini birlikte kararlaştırıp uyguladılar. Güneyli Kürt işbirlikçi güçleri de buna tam destek verdiler. Ama Beyaz Türk faşizmi daha fazlasını istiyor, tüm Kürtlerin tasfiyesini planlıyordu. Batılı sistem bu noktada durdu. Ankara merkezli Beyaz Türk faşist rejimi kendini yalnız bulmaktan dehşete kapıldı. Daha ileri giderse Hitler gibi yargı-lanması da söz konusu olabilirdi. Tam bu çelişki yoğunlaşırken, ABD ve müt-tefiklerinin Afganistan ve Irak operasyonları devreye girdi. Bu durumda Türk Gladio’sunun Saddam Hüseyin rejimi ve Pakistan askeri istihbaratıyla kurulu stratejik ilişkileri açığa çıktı. Umulmadık biçimde NATO Gladio’suyla Türk Gladio’su (Bu dönemde Ergenekon adıyla tam millileşmişti) karşı karşıya geldi. Süleymaniye’de yaşanan ‘çuval hadisesi’ bu savaşın sembolik işaretiydi. ABD ve İngiltere’nin farkında oldukları bu gelişme sonucunda, geleneksel Beyaz Türk burjuvazisinden desteğini çekme ve ‘Yeşil Kuşak’ teorisi gereği çok önceden besleyip geliştirdikleri Yeşil Türk-Kürt burjuvazisini öne çıkarma ve hegemo-nik güç haline getirme operasyonları peş peşe devreye girdi. Bunun yüzeye vuran en önemli işaretleri Süleymaniye’deki ‘çuval olayı’yla birlikte İstanbul’da bir Sinagog ile HSBC (İngiliz Küresel Bankası)’nin bombalanması, Taliban’ın tekrar harekete geçirilmesi ve Irak muhalefetinin güçlendirilmesiydi. Savaş ABD ile El Kaide arasındaymış gibi görünse de, özünde Türk Gladio’suyla ABD arasına kaymıştı.

Sonuçta AKP ABD, İngiltere ve diğer Batılı ortaklarının sivil görünümlü yeni işbirlikçi güçlerinin hegemonik ittifakı öne çıktı. Tamamen millileşen veya yalnız bırakılan Türk Gladio’su, ordu bünyesinde dört defa darbe girişiminde bulunduysa da başarılı olamadı. Cumhuriyet mitingleri, CHP ve MHP’nin ‘Kızıl Elma’ ittifakı bu tepkinin sivil toplum ve siyasi alandaki yansımalarıydı. Bu ittifak Rusya, Çin ve Almanya’dan beklediği desteği alamamıştı. Suriye ve İran’la kurulan ilişkiler ise pek güvenilir olmayıp daha da köşeye sıkışmalarına yol açtı. Bu arada Irak’taki Kürt siyasi oluşumu mesafe katetmişti. AKP’nin sözde başarılı adımları işte bu ortamda gerçekleşti. Tüm bu olan bitenleri AKP’nin seçim zaferi olarak yorumlamak ve R. Tayyip Erdoğan’ın marifetiymiş gibi yansıtmak bir propaganda oyunudur. Savaşın asıl güçleri örtülü ve çok kapsamlı hareket ediyorlardı. Tıpkı 1920’lerdeki gibi Anadolu ve Mezopotamya üzerinde büyük bir hegemonik savaş verilmekteydi.

Daha da tipik olan, Yahudi sermayesinin bu hegemonik savaştaki konu-muydu. Seksen yıllık Beyaz Türk burjuvazisinin hegemonik savaşında temel müttefiki Siyonist milliyetçi Yahudi sermayesiydi. İsrail’in inşa edilmesi süreci bu stratejik ittifakı gerekli kılıyordu. İsrail’in günümüzdeki gücü bilinmektedir. Eskisi kadar Beyaz Türk burjuvazisine muhtaç değildir. Bunun tersi geçerlidir. Dolayısıyla aralarındaki ilişkinin sarsıntı geçirmesi beklenebilirdi. Fakat bu durum TC’deki oluşumlarda ve yeni hegemonik gücün inşasında Yahudi ser-mayesinin etkisiz kalacağı anlamına gelemezdi. Bu sermayenin Siyonist milli-yetçiliğine pek yatmayan, daha küresel hareket eden ve özellikle finans alanın-da etkili olan kesimleri aktif olarak devreye girdiler. Türkiye’yi ‘sıcak para’ya boğanlar bu kesimlerdi. AKP’yi esas finanse eden kesim bunlardır. Evrensel, küresel Yahudi sermayesi ve ideolojisi (Evangelizm) diyebileceğimiz bu kesim, Siyonist sermaye ve ideolojinin yerine kolaylıkla ikame edildi. Zaten bu serma-ye ve ideolojileri temsil eden iki kesim arasında aşılmaz Çin Seddi yoktur. Kısacası Konya-Kayseri merkezli (ilki ideolojik, ikincisi sermaye ağırlıklı) yeni Yeşil Türk burjuvazisinin iç ve dış hegemonik güçlerle birlikte inşa ettiği Ilımlı İslâmî Türkiye Cumhuriyeti dönemi başlıyordu.

Cumhuriyet’in inşa edildiği ilk yıllardan 2000’li yılların başlarına kadar he-gemonik sermaye ve ideolojiden sorumlu, onunla büyüyen ve güçlenen sosyal kesime Beyaz Türk derken, bununla salt Türk orijinini kastetmiyoruz. Bunun içinde dış hegemonik sermaye ve ideolojinin belirleyici önderlik payı vardır. Özcesi genelde Avrupa, özelde İngiltere hegemonik sermaye ve ideolojik gü-cünü ve diplomatik uzlaşmasını hesaba katmadan Türkiye Cumhuriyeti’ni kavramak mümkün değildir. Kavradığını iddia etmek, örneğin Cumhuriyet’in mutlak bağımsız milli sermaye ve öz milli ideolojiyle inşa edildiğini söylemek kendini aldatmak ve yanlışa mahkûm etmektir. Aynı genelleme Beyaz Türk burjuvazisinin yerine inşa edilmeye çalışılan Yeşil Türk burjuva hegemonyası için de çok daha fazlasıyla yapılabilir. Çünkü Cumhuriyet’in başlangıç yılların-da Kurtuluş Savaşından alınan güçlü bir bağımsızlık ruhu vardı ve içte özgür hareket imkânları daha fazlaydı. Ayrıca kapitalist hegemonik güçler Birinci Dünya Savaşından büyük güç kaybederek çıkmışlardı. İngiltere kendi içinde bile zorbela ayakta duruyordu. Devrim tüm Avrupa devletleri için yakın tehli-ke durumundaydı. Daha da önemlisi, Beyaz Türk burjuvazisi hem fiili hem de objektif olarak Sovyet Rusya’dan destek alıyordu. Oysa yeşil sermaye ve ideo-lojinin böylesi konjonktürel bir durumu yoktur. Mevcut birikim İstanbul ve Ankara merkezli tekelci bürokratik sermayenin yoğun denetimi altındadır.
 

Geleneksel İslâm ideolojisine (İktidar İslâm’ı) ve İslâmî addedilen uluslararası sermaye odaklarına dayansa da, bu imkânlar hegemonya tesisi için sınırlıdır. Dolayısıyla dünya kapitalist hegemonik sistemine önemli oranda bağımlı olma-sı kaçınılmazdır. AKP üzerinden bu bağımlılık durumu açıkça okunabilir. AKP dışta küresel sermayeyle sıcak ilişkiler geliştirerek, içte genelde demokratik-leşme ve özelde Kürt sorununun çözümünü sürekli gündemde tutarak, çöz-mek yerine çözecekmiş gibi bir pozisyonu kullanarak, karşı hegemonik güç odaklarının (kısmen ordu, yargı, CHP, MHP ve bağlı sol örgütler) bu konular-da tıkanmış çözümsüzlük halini propaganda ederek tırmanışını sürdürdü. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki hegemonik inşada olduğu gibi, yeni hegemonik iktidar tesisinde de motor güç, dış kaynaklı İngiltere ve özellikle ABD’ydi. Bu bağlamda küresel finans kapitalin desteği belirleyici oldu. İdeolojik alanda da Siyonist milliyetçiliğin Beyaz Türk türevi yerine, evrensel Yahudiciliğin Evan-gelist, Kabalacı ve Karaimci unsurlarının dinsel yaklaşımları etkileyici rol oy-nadı. İslâmcı veya Yeşil Türk olarak kavramlaştırabileceğimiz bu yeni hegemo-nik tırmanış devam etmektedir. Dayandığı strateji ve taktikleri kullanmakta daha da ustalaşmıştır. Hedef olarak Cumhuriyet’in 100. yıldönümünde hege-monik inşanın tamamlanmasını öngörmektedir.

Kürtler açısından bu yeni hegemonya üzerinde önemle durulmayı gerek-tirmektedir. Bu hegemonya bu konuda (Kürt sorununda) bir yandan Kürt kırımında büyük rol oynamış ve mesafe kat etmiş Beyaz Türk bürokratik ve tekelci (İkisi hep iç içe oldu) iktidar ve sermayeye yüklenirken, diğer yandan kendi hegemonyasını kuruluş aşamasındaki yöntemler de dahil, daha gelişkin yöntemlerle pekiştirip öncekini aratmayacak biçimde yürütmektedir. Bu iş için esas gücünü dış sermaye ve ideolojik aygıtlardan (think-tank kuruluşları) alırken, ordunun desteğini sağlamak için de İslâm’ı kullanma ustalığını pazar-lamaktadır. Tüm meşruiyetini yitiren Beyaz Türk faşist argümanlar yerine, meşrulaştırıcı ideoloji olarak ‘din kardeşliğini’ ve ‘tarihsel beraberliği’ (özde değil, demagojik tarzda) kullanmaktadır. Irkçı milliyetçiliğin ve inkârcı ulusal-cılığın iflasını kullanarak, orduyu ve diğer bazı bürokratik kurumları ancak İslâm’ın kullanılmasıyla Kürtlerin hepsini olmasa da önemli bir bölümünü kontrol altında tutulabileceği konusunda ikna etmeye çalışmaktadır. Özcesi, dinin Kürtler üzerindeki geleneksel etkisi, yeşil sermayenin hegemonik hesap-larında önemli yer tutmaktadır. Bu konuda geleneksel tarikatlarla yeni açılan ve daha da açılacak olan Kuran Kursları, İmam Hatip Liseleri ve benzer öteki ideolojik aygıtlar devreye sokulmaktadır. Nakşîlik ve Kadirilik başta olmak üzere, tarihte olduğu gibi üst kesimi hep iktidardan geçinen ve son dönemde bizzat holdingleşen tarikat önderlikleri önemli bir koz olarak kullanılmaktadır. Bazıları vurucu güç (Hizbullah kanatları) rolünü oynamaktadır. Yeşil sermaye hegemonyası dinin istismar aracı olarak kullanılmasında büyük çıkar ummak-tadır.

İkinci önemli istismar ayağı, yapay bir Kürt burjuvazisi oluşturmaktır. Ge-leneksel feodal işbirlikçilik yerine, modern Kürt burjuva işbirlikçiliği geliştiril-mektedir. Irak Kürdistan’ındaki siyasi oluşum bu amaçla yoğun biçimde kullanılmaktadır. Kürdistan genelinde tüm sermaye gruplarına buradaki ekonomik yatırımlarda öncülük şansı tanınmaktadır. Arabistan’da Dubai’nin oynadığı rolün benzeri Kürdistan’da Erbil’e oynatılmak istenmektedir. Süleymaniye ve Diyarbakır ikinci ayak olarak düşünülmektedir. Bu temelde siyasi parti ve sivil toplum örgütleri kurulmaktadır. Sanki Kürtlük davasına can, mal ve akıl gücü vermişlermiş gibi, sahte bir Kürtçülük türü de bu projede bir paravan olarak kullanılmaktadır. Bu oluşumun arkasında bulunan küresel sermaye, tıpkı Tür-kiye’de olduğu gibi bu işte de belirleyici rol oynamaktadır.

Hem küresel sermaye hem de Türk sermayesi bir Kürt burjuva oluşumuna yoğun ilgi göstermekte, âdeta kendilerinin uzantısı, maketi durumunda olan bir sosyal oluşum inşa etmektedirler. Esas hedefte Kürdistan’da canı ve malıy-la ve zihinsel olarak ağır bedeller ödemiş ulusal ve toplumsal güçlerin devrim-ci demokratik hareketini bölme ve etkisizleştirme vardır. Bunu başardıkları oranda, kendi geleneksel çıkarları kadar, yeni ortaya çıkan sermaye ve rant edinme imkânlarını koruyup geliştirebileceklerini sanmaktadırlar. Daha önce Kürtlüğü inkâr etme temelinde sağladıkları ve korudukları çıkarlarını bu sefer sahte Kürtçülükle (uğrunda hiçbir fedakârlıkta bulunmadığı gibi, bulunanları, can ve kan verenleri şiddet yanlısı ilan edecek denli pervasızlaşan bir Kürtçü-lük) hem devam ettirmek hem de büyütmek istemektedirler. Kürt işbirlikçileri bu konuda tarihsel olarak tecrübeli ve esen rüzgâra göre hareket etmede ustadırlar. Güncel tartışmaya sunulan devlet federalizmi ve Erbil merkezli Kürt ulus-devletçiği küresel sermaye ile yakından bağlantılıdır. Türk ve Arap ulus-devletçiklerinin bir nevi Kürt versiyonu oluşturulmaktadır. Gelişen de-mokratik modernite perspektifli Demokratik Özerk Kürdistan projesine karşı bu temelde bir alternatif sunulmaktadır.

Kürt sosyal gerçekliğine milli burjuva enjekte etme çabaları iç dinamikten yoksundur; yapaydır ve dıştan bir dayatmadır. Öyle ki, soykırımı uygulayan güçler çok sıkıştıklarında, yapay işbirlikçi bir Kürt sahte aydın ve burjuva sektör yaratmaktan geri durmamaktadır. Sanki mümkünmüş gibi, Hamidiye Alayları ve köy koruculuğu rant karşılığı bu sahte aydın ve burjuva tabaka ile sürdürülmek istenmektedir. ‘Köy koruculuğu’ ve itirafçılığın entelektüel, siya-sal ve modern sosyal alandaki bir nevi yansımaları ile tamamlanması söz ko-nusudur. Kürt toplumsal gerçekliğindeki iç dinamiklerin önemli oranda kırıl-mış olması, bu yapay ve sahte unsurlara cesaret vermektedir. Bu durum dik-katli ve ustaca yaklaşımlarla bunların maskelerinin düşürülmesini ve gerçek yüzlerinin ortaya çıkarılmasını gerektirmektedir.

Yeni hegemonyanın hesapları sadece geleneksel İslâmîk ve yeni yapay un-surların harekete geçirilmesiyle sınırlı değildir. Bu hegemonya Beyaz Türk faşizminin kullandığı diğer tüm yöntemleri de devrede tutmaktadır. Ekono-mik, sosyal, siyasal ve kültürel hegemonyacılık, asimilasyon ve soykırıma kadar varan yöntemlerle ancak insan ve Kürt bireysel hakları (Kolektif haklar olma-dan bireysel hakların olmayacağı ve olsa bile hiçbir anlam ifade etmeyeceği iyi bilinmelidir) argümanı ile üzeri biraz cilalanarak sürdürülmektedir. Kürtlerin vatanı, ulusu ve toplumsal kimlikleri tanınmamaktadır. ‘Tek dil’, ‘tek vatan’, ‘tek ulus’, ‘tek toplum’, ‘tek bayrak’ söylemi olduğu gibi devam ettirilmektedir. Kürtlerin hiçbir anayasal ve yasal statüsü olmadığı gibi, bunu talep etmek bile suç sayılmaktadır. Ekonomik hak, eğitim ve sağlık hakkı, kendini dilediği ulu-sal ve toplumsal kimlikle tanımlama hakları talep etmek bile suçlanma konu-sudur. Siyasi haklar zaten söz konusu edilemez. Yeni hegemonya sadece tüm bu katı hak gasplarını olduğu gibi sürdürmekle kalmamakta; ‘teröre karşı mücadele’ adı altında milyonluk sayılara ulaşan askeri, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, psikolojik ve diplomatik ordularıyla Kürtlerin varlığını ve özgür ya-şama iradelerini yedi surlu kuşatmalarla ablukaya almakta; devletin ve mütte-fik devletlerin tüm olanaklarını seferber ederek tasfiye etmeyi en temel görev saymaktadır. İttihat ve Terakkici CHP geleneğinin (bürokratik burjuva gele-nek) 20. yüzyıl boyunca demokrasiye, sosyalizme ve kültürel varlıklara karşı yürüttüğü kırım ve asimilasyon, 21. yüzyılda AKP ile farklı cilalarla tamam-lanmaya çalışılmaktadır.

Kürt toplumsal gerçekliğinde üst tabaka boyutunda ortaya çıkan bu çağdaş sosyal oluşumların kendi tarihsel kökenleriyle uygunluk içindeki bu olumsuz, katı ve yabancılaşmış unsurları alt tabaka boyutundaki çağdaş gelişmeleri de olumsuz etkilemiştir. Ulusal ve toplumsal kültürü asgari düzeyde de olsa temsil etmeleri gereken modern tabakaların (bireysel istisnalar dışında) oluş-mayışları, oluşanların da yabancılaşmış olup egemen ulusal gerçekliklerin uzantıları konumunda varoluşları, balık baştan kokar misali Kurmanc ve kar-ker tabakaları üzerinde derin tahribatlara yol açmıştır. Yaralı ve çürüklerle dolu bir toplumsal gerçeklik... Bu gerçeklik ne denli yeni ve çağdaş ise, yaralar ve çürüklük de o denli derin ve kapsamlıdır. Kendisi için sınıf ve sosyal alanlar yaratmak şurada kalsın, kendiliğinden sınıf ve sosyal gerçeklikler haline bile gelememektedir. Kendiliğindelik için gerekli güç ve çabadan yoksun kalınmak-tadır. Yeni sınıf ve sosyal kültür geliştirmeyi bir yana bırakalım, geleneksel olandan bile yoksunluk yaşanmaktadır. Kürt sosyal gerçekliği alt tabakalarda ancak marjinal boyutta yaşamaktadır. Kendini egemen ulus ve toplum güçleri içinde eritme gücünden de yoksun olduğu için, âdeta toplumsal kadavralar ve ceset parçaları halinde bulunmaktadır. Çünkü egemen kültürler içinde erimek de yetenek ve güç istemektedir. Bunlar olmayınca, geriye marjinal Kürtlük unsurları kalmaktadır. Aşiretçi, dinci, Kurmancî Kürtlük marjinal kalmayı aşamamakta, modern sınıf ve sosyal tabakalar halini alamamaktadır.

Tüm bu durumlar sadece üzerinde uzunca durduğumuz kapitalist moder-nite güdümlü egemen ulus ve toplum gerçekliklerinin genel anlamda geçerli baskı ve sömürülerinin sonucu değildir. Bu baskı ve sömürü Kürtleri ulusal, vatansal, toplumsal, ekonomik ve kültürel gerçeklik olmaktan çıkarmayı amaç-layan kültürel soykırım politikalarıyla ilgilidir. Kürt sosyal gerçekliği dünyada eşine ender rastlanan tüketme uygulamalarıyla karşı karşıyadır. Tüm bu uygu-lamaların doğası çözümlenmeden Kürt olgusu kavranamaz; kavransa da büyük yanlışlıklar taşır. Sonuç kendinden korkan, kaçan, kendini inkâr eden, kendini inkâr ettikçe modern insan halinde kimlik kazanacağını sanan, gafil, sahtekâr, cahil, ukala, kendini bilmez, hak tanımaz, hukuktan anlamaz, siyaset dışı, anormal, tükenmiş bir ‘Kürtlük’tür. Buna marjinal Kürtlük de denilebilir. Belki de norm kazanan bir biçimi kalmadığı için tanımlanması yapılamayan bir olgu söz konusudur. Yahudilerin kendi soykırımlarına ilişkin yaptıkları dünya ça-pında kabul gören bir edebiyatları vardır. Yaşadıkları sayısız filme, romana, bilimsel esere, müziğe ve resme konu olduğu halde, Kürtlerin yaşadıklarına veya Kürtlere yaşatılanlara ilişkin tersi bir durum söz konusudur. Yaşadıkları-nın ne bir edebiyatı, sineması, ne de bilimsel incelenmesi yapılmıştır. Geriye sadece müzik alanında geleneksel bir destan türü kalmıştır. O da tükenmekte, tüketilmektedir.

Kürtlük realitesi üzerinde durmaya cesaret ederken, bu hakikatlerin ezici etkisini hep duydum. Onu en uygun açıklama yöntemi bellediğim bilimle ifade etmek istedim. Açıklama yetmedi, siyasetini yapmak istedim. O da yetmedi, savaşına soyundum. O da yetmedi, barışa adım attım. O da bir türlü tutmu-yor. Tüm bunlar Kürt sosyal gerçekliğinin çağdaş halinin ne denli vahim du-rumda olduğunu kanıtlıyordu. Bu satırlarla gerçekleri zorbela dile getirmeyi başarmanın bile asla küçümsenmemesi gerektiğinin farkındayım. Bunları dü-şündükçe dışardaki dost ve yoldaşlara üzülürken, gerçekliğin ikiyüzlü, hiç-yüzlü ifadesiz kılıcılarına karşı öfkemi koruyorum.

4- Kürt Gerçekliğinde Ekonomik Boyut

Toplumsal doğayı çeşitli alanlar veya boyutlara ayrıştırarak kavramaya ça-lışmak modernitenin bilim anlayışının bir ürünüdür. Bu yöntem kapitalizmin hegemonik bir sistem olarak yükselişi ile bağlantılıdır. Ekonomi-politiğin sos-yal bilimin en gözde alanı haline gelmesinde ekonomi üzerindeki kapitalist etkinliğin önemli payı vardır. Görünüşte sanki siyaset ve iktidardan bağımsız bir alanmış gibi kendini yansıtan kapitalist etkinlik, özünde siyaset ve iktida-rın, dolayısıyla zorun en yoğunlaşmış ifadesidir; zorun, şiddetin, en verimli kâr dediğimiz ve daha çok parada somutlaşan ve topluma en çok hükmeden olgu-nun ifadesidir. Kapitalizmin toplumdaki yabancılaştırıcı etkisi en fazla olan sistem haline gelişi, para ile şiddet arasındaki ilişkiyle yakından bağlantılıdır. Para zorun en rafine biçimi, damıtılmış halidir. Her ne kadar ideolojik olarak iktidar ve devlet karşıtı biçiminde sunulsa da, iktidar ve devletin temelindeki unsurdur. Kapitalizm sadece artı-ürün gaspına dayalı bir sistem değildir; bü-tün gaspçı, el koyucu talan sistemlerinin, dolayısıyla iktidar yapılanmalarının temelindeki özdür. Onu sadece endüstriyalizmle, azami kârcılıkla, çağdaş üretimle, pazarla nitelemek büyük yanılgılara yol açar. O bütün baskıcı ve sömürücü yöntemlerin en gelişmiş biçimlerini kullanan, kendini maskelemiş ve ideolojik hegemonyayla meşrulaştırmış, şiddeti topluma azami ölçüde zerk eden bir iktidar biçimiyle (ulus-devlet) örgütlenmiş, doğal çevreye karşı en-düstriyalizmle (teknolojik saldırı) saldırıya geçmiş bir sistemin adıdır. Toplu-mu ‘demir kafes’e kapatmış, esir almış bir sistemdir. Zorun en kapsamlı soykı-rım biçimlerine kadar vardırılmış ideoloji ve pratiğidir.

Kürt gerçekliğinin kapitalist moderniteyle karşılaşmasında yaşadıkları, bu tanımlamaların en çarpıcı kanıtlarını sunar. Kapitalizmi, çağımızın bu hegemonik sistemini kavramak isteyenler için Kürdistan ve Kürt gerçekliği tam bir laboratuar konumundadır. Kapitalizmin gerçek yüzünü Londra ve New York’ta değil, Diyarbakır-Erbil, Mahabad-Qamışlo hattında tanıyabiliriz. Bir ülkeyi ve halkını tüm toplumsal doğasıyla ne hale getirdiğini çarpıcı olarak anlamak için bu hatların çevreleriyle tanımlanması bizi gerçeğin çıplak, kendini gizleyemez ve meşru kılamaz halini tanımaya götürür. Bu gerçekleştiğinde asimilasyonu ve soykırımıyla, talanı ve işsizliğiyle, zorbalığın her biçimiyle, ulus-devletin sınır tanımayan bitirici uygulamalarıyla, bürokratik ve özel sermayedarın bir günlük çıkarı uğruna Kürt gerçeğinin toplum olmaktan, ulus ve vatan sayıl-maktan, insan olmaktan nasıl çıkarıldığının tüm sonuçlarıyla karşılaşırız.

Dolayısıyla Kürt gerçekliğinde çağdaş ekonominin durumu sadece ekono-mik yaşam olmaktan çıkmak olarak yorumlanamaz. Bu çok dar ve yanıltıcı bir yorumlama olur. Görünüşte ekonomik anlamda yüzde seksenleri aşan bir işsizlik, tasfiye edilmiş bir tarım ve hayvancılık, talan edilen yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları temel göstergeler olarak sunulur. Bunlar doğru fakat birçok eksiklik taşıyan göstergelerdir; ekonomi denilen olgunun hakikatini eksik ifade ederler. Burada burjuva ekonomi-politiğinin anlam yitirtici ve saptırıcı niteliğini açığa çıkarmak daha da kolaylaşmış oluyor. O da gerçeğin parça parça edilerek, yani yaşamın kadavralaştırılarak incelemeye sunuluşudur. ‘Öldür, parçala, incele’ yöntemi! Sistemin kendisi kadar vahşi bir yöntem, yaşamı inkâr ettiren bir yöntem! Toplum söz konusu olduğunda, onu daha da bütünlüklü, canlı, iradesi ve ahlâkı olan bir sistem olarak değil, parçalanmış, canlı olmaktan çıkarılmış, nesne haline getirilmiş, ahlâk ve iradeden (gerçek anlamıyla politikadan) yoksun bırakılmış, anlamı değil anlamsızlığı, vicdansız-lığı ve körlüğü geliştiren halde sunuşu söz konusudur.

Görünüşte Kürt gerçekliğinde kapitalist modernite unsurlarının etkisinin pek gelişmediği, olup bitenlerle ilişkilerinin olmadığı veya çok sınırlı olduğu sanılır. Bu sanı ciddi bir yanılgıdır. Eğer kapitalist modernite unsurları (azami kâr kanunu, ulus-devlet ve endüstriyalizm) olmasaydı, Kürt gerçekliği tüm boyutlarında (vatan, ulus, sosyalite, ekonomi, kültür, diplomasi) inkâr ve im-hanın eşiğinde olmazdı. Sistemin özü gereği bu konuda bir yok oluş yaşan-maktadır. Kürt gerçekliği diye oluşturulup yaşatılan unsurlar bir yandan Kürt olgusunun inkârında kullanılır ve örneğine az rastlanır bir ihaneti yaşarken, diğer yandan aynı unsurlar çıkarları gereği sahte Kürtçülük yapmaktan, mas-keli tuzak örgütler kurmak ve sistemler geliştirmekten de geri durmazlar. Bunu yatırım yapma, fabrika, yol, baraj (coğrafya ve tarımcı yaşama karşı kırım), okul (kültürel soykırım kurumları) ve cami (dinin imhayı örten ideolo-jik araç olarak kullanılması) inşa etme ve vatanı savunma adına askerlik (kendi kendini vurma sanatı, en azından Kürt gerçekliğini kabul-ret açısından) yapma adı altında son derece çağdaş birer hizmetmiş gibi sunarken, diğer yandan öz varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama mücadelesine karşı tüm toplumsal cephelerden saldırıya geçmeyi, imhanın bir parçası olarak işbirlikçilik yapmayı, ağacın kurdu misali soy ağacını kemiren kurtçuklar oluşturmayı ihmal etmezler. Ekonomi bu açıdan bir imha aracı olarak rol oynamaktan fazlasıyla payını alır.

Proto Kürtler tarihte tarım ve hayvancılık ekonomisinin temelini atan kül-türün sahibidir. Diğer komşu halk kültürleriyle birlikte madencilik, ticaret ve acentecilik (kârum) temelinde ilk defa tarihte görünür olan pazar ekonomisini de geliştirmişlerdir. 19. yüzyıla gelinceye, yani kapitalist modernite kendi böl-gelerine nüfuz edinceye kadar dünya ekonomisinin başat unsurlarından idiler. İnsanlığa ekonomiyi hem maddi kurumsal kültür, hem de manevi, ahlaki bir zihniyet olarak öğretmişlerdi. Tarihte bu denli köklü olan kültürler son iki yüzyılda ekonomik olarak iflasın eşiğine getirildiler. Modernite ekonominin gerçek yaratıcılarından intikam alıyordu. Öncelikle tarım, hayvancılık, yeraltı ve yerüstü kaynakları sömürüldü, talan edildi, kurutuldu. Nüfusun ezici kitlesi, emekçi tabakaları muazzam bir işsizler ordusuna dönüştürüldü. En az ücretle en tortu işlere muhtaç edildi. Tüm dünyada işgüçlerini en ucuza sunmaya mahkûm bir kitleye dönüştürüldü. Bir avuç sömürgeci hâkim ve zorba güçle komprador ajanlar (sözde yerel burjuvalar) dışında, toplum bütünüyle açlık, işsizlik ve hastalıktan kıvranır durumda, eğitimsiz ve çaresiz bırakıldı. Daha doğrusu, bilinçli olarak dayatılan bu yöndeki iktidar uygulamalarıyla kendisini tam teslim olmaya zorladılar.

Günümüz Kürdistan’ında ekonomi tam bir zulüm ve ajanlaştırma aracı olarak kullanılmaktadır. Toplum aç ve işsiz bırakılarak tüm toplumsal nitelik-lerinden soyunmaya zorlanmakta, Kürtlükten vazgeçirme temelinde iş ve aş sahibi olabileceği belletilmektedir. İyi bir devlet veya şirket çalışanı olabilmek için hâkim ulusçuluğun tüm değerlerini özümsemiş olmak temel koşul haline getirilmiştir. Kürtlük, Kürt kimliğinde ısrar gözden düşmeye ve iş olanaklarını yitirmeye yol açmakta, açlık ve yoksulluğun gerekçesi yapılmaya çalışılmakta-dır. Kurulan holdingler ve üniversiteler birer Kürtlüğü hiçleştirme merkezi olarak işlevselleştirilmektedir. Barajlar tarihî yerleşim yerlerini, tarım alanları-nı, köyleri ve ekolojiyi yutan canavar rolünü oynamaktadır. Kürt olgusuna hizmet edebilecek tüm maddi ve manevi kurumların içi boşaltılmakta, sonra sömürgeleştirilip Kürt özelliklerini yutma araçlarına dönüştürülmektedir. Bunun için her türlü zor ve ekonomik araç (para, iş, pazar, meslek, vb.) silah olarak kullanılmaktadır. Görünüşte politika ve iktidarla içli dışlı olmaması gereken ekonomik alanlar, Kürt gerçekliğini en çok kemirip tüketen alanlar haline getirilmektedir. Bunun için en basit bir bakkaliye faaliyeti bile koz olarak kullanılmaktadır. Banka, kooperatif, fabrika araçlarına sahip olmanın yolu Kürtlük gerçeğine elveda demekten geçmektedir. Kürt gerçekliğini ya-şatmak için bireysel veya kolektif araçların geliştirilmesi yasak kapsamına alınmakta, bu yönlü çabalar üzerinde sıkı denetim kurulmaktadır. Kendi yerel pazarını geliştirme ve korumaya hiç fırsat tanınmamaktadır. Pazar üstünde kapitalizmin en vurguncu araçları mutlak egemen kılınmaktadır. Zaten nere-deyse olmayan yerel metalarla yerine getirilen metalar arasında rekabete imkân tanınmamakta, tekelci fiyatlardan korunmak olanaksız kılınmaktadır. Kredi, tasarruf ve vergilendirme uygulamalarında aynı amaçlar, yani Kürtsüz-leştirme ve hâkim ulusun içinde eritme geçerli kılınmaktadır.

Varlığını koruma ve özgür kılma mücadelesinin yok edilemeyeceği anlaşıl-dıkça, bu temelde direniş örgütlenmesi ve özgür yaşam alanları geliştikçe, ekonomik alan yeniden dizayn edilmektedir. Kürdistan’ın büyük kent merkez-leri başta olmak üzere, ekonomik potansiyeli yüksek alanlarda tamamen gü-dümlü ve metropol merkezlerle bağlantılı sözde Kürt burjuva ortaklarla hol-dingler kurulmaktadır. Hatta bu konuda yönetici Kürt işadamları ve kadınla-rından dem vurulmaktadır. Bu yönünü genelevdekinden beter bir şekilde sunmaya hazır sözde birçok Kürt, hatta Kürtçü ve sivil toplumcu girişim başlatılmaktadır. Odalar, birlikler kurulmaktadır. Şüphesiz tüm bu alanlar ve girişimlerde dürüst, kendi ulusal ve toplumsal kimliğine bağlı unsurlar da vardır. Fakat her alanda olduğu gibi istisnalar genel kuralı bozmaz, tersine doğrular. Burada önemli olan, Kürt gerçekliğine dayatılan darbe vurma ve imha amaçlı girişimler ve unsurlarla bu gerçekliği yaşatmaya ve korumaya dayalı girişimler ve unsurları birbirinden ayırt etmektir. Ekonomik alan top-lum var oldukça yaşayacağına göre, onu öz toplumsal gerçekleri darbelemek ve imha etmekten alıkoymak, bunun yerine toplumsal varlığın gelişmesine ve özgür kılınmasına aracı kılmak gerekmektedir.

Kapitalist modernite açısından son Irak işgali (2003) nedeniyle stratejik önemi artan Kürdistan ve Kürt toplumsal gerçekliği üzerinde, ekonomi de dahil, dönüştürülmüş temel uygulamalar söz konusudur. Özellikle Güney Kürdistan merkezli bir refah ekonomisi geliştirilmeye çalışılmaktadır. Buradaki siyasi oluşumla birlikte ekonomik oluşumlar da tamamen hegemonik küresel, bölgesel ve yerel güçlerin kontrolünde geliştirilmekte ve model olarak sunul-maktadır.

Dünyanın birçok bölgesinde kapitalist modernitenin yaşadığı bu yönlü dö-nüşümü demokratik modernite paradigması altında çözümlemeye ve alternatif çözüm araçlarını geliştirmeye büyük ihtiyaç vardır. Bu son emperyalist-sömürgeci silahın özellikle ekonomik yöntemlerle demokratik dönüşümü etki-sizleştirmesine fırsat tanımamak çok önemlidir. Bunun için demokratik mo-dernitenin üç temel aracını; demokratik ulus, ekolojik sanayileşme ve kullanım amaçlı sosyal pazar ekonomisini geliştirmek esas olmalıdır. Hem ekolojik sa-nayileşme hem de temel insan ihtiyaçlarına dayalı, kâr amaçlı olmayan ve toplumsal dayanışmaya hizmet eden toplumsal pazar ekonomisi en önemli araçlar olarak değerlendirilmek durumundadır.

5- Kürt Gerçekliğinde Kültürel Boyut

Dar anlamda kültürel boyuttan bahsetmek gerekir. Kültürel boyut daha çok zihniyet durumuyla bağlantılıdır. Zihniyetin temel ifade aracı olduğundan dil önem taşır. Dil en eski toplumsallaşma araçlarındandır; toplumsallaşmada ilk aletlerden olan yontma taşlar kadar rol oynamıştır. Daha doğrusu, dilsel gelişme araçsal gelişmelerle bağlantılı olup, birbirlerini sıkıca etkilerler. Simge-sel dil düzeni Homo Sapiens’in en önemli çıkış nedenidir. Bu dil düzeniyle insanlık düşünce gücünü geliştirmiş, bu da akabinde peş peşe devrimsel ge-lişmelere yol açmıştır. İnsan türünün toplumsal sıçrama yaptığı bu devrimle-rin ana merkezi, coğrafi konumu gereği Toros-Zagros dağ sistemidir. Bunun nedenleri üzerinde durmuştuk. Kürt anaları ve ataları bu sistemin ana grupla-rıydı. Oluşturdukları en eski dil grubu olan Aryen dil ve kültürü hem neolitik devrimin, hem de kent-uygarlık sürecinin gelişiminde temel rol oynamıştır. Tüm bu yönlü gelişmeler yaklaşık yirmi bin yıl öncesine kadar götürülebil-mektedir. Dolayısıyla Kürtlerin zihniyet dünyalarında neolitik ve uygarlık sü-reçlerinin izlerini okumak mümkündür. Daha sonra Hint-Avrupa dil ve kültür grubu denen gelişme de kökenini bu geçmişten almaktadır. Bu dil ve kültür grubundakiler karşılarında hep iki farklı dil ve kültür grubunu buldular. Gü-neyden Afrikalı kökenlerle yakından bağlantılı olan Semitik gruplarla (çöl ve sıcak alan kültürü) kuzeyden Sibirya eteklerinden kaynaklı Ural-Altay grupla-rına (tundra ve soğuk alan kültürü) nazaran durumu en avantajlı gruplar orta alandakilerdi. Coğrafi avantaj gelişmede belirleyici rol oynadı. Bu nedenle orta alan grupları tarihsel olarak gözlemlenen büyük çıkışların gerçekleşmesine damgalarını vurdular. Hem maddi hem de manevi kültürel gelişmede başat rol oynamaları bu nedenle anlaşılırdır.

Kürt kültürü tarih boyunca ana nehir kültürünün gelişiminde önde gelen bir role sahiptir ve bu kültürden etkilenmiştir. Fakat hep uygarlık tarihinin çatışma alanında yaşaması, varlığını ancak dağların doruklarına çekilerek ko-ruyabilmesini beraberinde getirmiştir. En eski halk olma unvanını bu dağ yaşamına borçludur. Bunun olumsuz sonucu ise, bünyesinde kent kültürüne fazla yer vermemesidir. Kent uygarlığıyla sürekli zıtlık içinde olmuş, kenti kendisini yutan bir karşı-barbar olarak görmüştür. Dolayısıyla geleneksel kabi-le ve aşiret kültürü varlığını günümüze kadar koruyabilmiştir. Kabile ve aşiret formu Kürt kültürünün temel biçimi, kapları durumundadır. Aşiret kültürünü sosyolojide tanımlandığı gibi kan bağına dayalı bir kültür olarak değil, uygarlı-ğa karşı direnişin belirlediği bir varoluş tarzı ve özgür yaşam kültürü olarak tanımlamak daha doğrudur. Kürtlerde aşiret kültürünün çok güçlü olmasında, tüm uygarlık tarihi boyunca hep direniş konumunda varlığını koruma ve özgür yaşam iradesi rol oynamıştır. Kan bağı veya akrabalık durumu bunda belirleyici değildir. Zerdüşt geleneği bu çerçevede Semitik din geleneğinden farklı olarak kullaştırma yönünde değil, özgür yaşam yolunda etkileyici olmuş-tur. Aralarında bu yönlü köklü bir fark vardır. İslâm hâkimiyeti döneminde Zerdüştî geleneğin darbe yemesi beraberinde kullaşmayı da getirmiştir. İktidar İslâm’ının Zerdüştî geleneğe düşman kesilmesinin temelinde bu İslâm’daki sert bir sınıflaşma ve kullaşma olgusu yatmaktadır. Kürtlerin iktidar İslâm’ına katılmaları oranında kullaştıkları, köleleştikleri hususu çok önemlidir. Kürt kültüründeki özgür yaşam iradesi iktidar İslâm’ıyla büyük bir kırılmayı yaşa-mıştır. Buna karşılık Alevilik ve Êzîdîlik temelinde gösterilen direniş eski Zer-düştî gelenekle bağlantılı olup, özgür yaşamdan ve buna imkân veren kültü-ründen vazgeçmeme iradesinde esas rol oynamıştır. İktidar İslâm’ından kaçı-nan mezhepler ve tarikatlar da iktidar hastalığına bulaşmadıkça, daha özgür ve ahlâklı bir toplum yaşamına katkıda bulunmuşlardır. Bunlar ortaçağın bir nevi öz savunma örgütleriydi. Kürt kültürü ortaçağda esas olarak bu iki yol-dan hem varlığını korumuş, hem de kullaşmayı derinliğine yaşamamış ve özgürlüğüne tutkulu bağlılığını sürdürmüştür.

Kapitalist modernite maddi kültür alanında olduğu gibi manevi kültüre yönelik olarak da asimilasyonist ve soykırımcı bir tutum sergilemiş, bunu da ulus-devletçi imha mekanizmaları yoluyla gerçekleştirmiştir. Kapitalist moder-nitenin ajan kurumları ve acenteleri niteliğindeki Arap, Türk ve Fars ulus-devletleri, geleneksel iktidar yapılanmalarından yararlanarak Kürt kültürünü tam bir cendereye almışlar, anadilde eğitimin tüm olanaklarından mahrum bırakmışlar, geleneksel medrese düzenlerini de yıkıp yasaklayarak Kürt dili ve kültürünü ulus-devletlerin hâkim dil ve kültür kurumlarında imha olmaya terk etmişlerdir. Kürt milliyetçiliğinin Kürt kültürünü koruma amaçlı cılız çabaları (dil ve edebiyat çalışmaları) başarılı olmadığı gibi, güçlü rakipleri karşısında ters etkiye yol açmıştır. Direniş kültürü güçlü olmayınca, benzer her olguda rastlandığı gibi, giderek erime ve yok olma kaçınılmaz olmuştur. Ayrıca burju-va milliyetçi formlar genel olarak da halk kültürlerini yaşatma ve geliştirme kapasitesinde olmayıp, tersine çarpıtma ve özünden boşaltma işlevini yerine getirirler. Yazılı kültürün zirve yaptığı modernitede, yasaklama ve asimilasyon nedeniyle kimi cılız çalışmalar dışında Kürt kültürü çok az ürün vermiştir. Bu ürünlerde de özgür yaşam doğru bir ifadeye kavuşturulmamış, daha çok aşiret aristokrasisi, beylik düzeni ve dinî otoriteler öne çıkarılmıştır.

Kürt gerçekliğinde ulusal kültürün gelişiminde kapitalist modernitenin ro-lü olumsuzdur. Burjuva ulusal kültürünü oluşturma açısından bile gerçekliğe yaklaşılamamıştır. Geçerli olan kültür hâkim ulus-devletin imhacı, asimilasyon-cu ve soykırımcı kültürüdür. Her gün tekrarlanan faşist sloganlar olan ‘tek vatan’, ‘tek ulus’, ‘tek devlet’, ‘tek dil’, ‘tek bayrak’ söylemi bu gerçekliği ifade eder. İlk ve ortaçağların kültürel baskı ve asimilasyonunun çok ötesinde bir sistemi olan kapitalist modernite unsurları, mahşerin üç atlısı olarak, bir an önce mahşeri gerçekleştirme peşindedir. Azami kâr, endüstriyalizm ve ulus-devlet kültürü Kürtlerin henüz modernleşmiş olmaktan uzak olan geleneksel kültürünü uluslaşmadan tüketmek için tüm imhacı yöntemlerini uygulamak-tan çekinmemektedir.

Türk bürokratik kapitalizminin yarattığı Beyaz Türk burjuvazisinin oluşum öyküsü tümüyle komplocudur. Komploculuk baştan itibaren geleneksel impa-ratorluk kültürünü kendine basamak ve maske yaparak, iç ve dış odaklı olarak toplumu rehin almıştır. Bu kültürde toplum tutsaktır. Kendine orijin saydığı toplumsal kültürü (Türk etnisitesi ve Sünni İslâm) bile rehine olarak kullanan bir sınıfsal elit türeyişin Kürt kültürel gerçekliği üzerinde çok daha tahripkâr rol oynayacağı açıktır. Tüm 20. yüzyıl tarihi bu yönde çarpıcı örneklerle dolu-dur. Laik temelde çıkış ideası olan İttihat ve Terakkici kültür ve onun özellikle CHP ile daha da iktidarlaşmış biçimleri Ermeni, Helen ve Süryani kültürel varlığının tasfiyesini tamamladıktan sonra tüm güçleriyle Kürt kültürünün tasfiyesine yönelmişlerdir. Gerek 1925-1940 döneminde provoke edilen isyanlar sürecinde, gerekse daha sonraki beyaz ölüm sessizliğinde imhacı yöntemler sonuna kadar uygulanmıştır. Yer yer fiziki soykırımlar da uygulanmakla birlik-te, uygulanan esas olarak kültürel soykırım modeli olmuştur.

Bu dönemde Kürt kültürü tüm maddi ve manevi unsurlarıyla mutlak bir inkâra ve yasaklamaya uğratılmış, sınırsız asimilasyon uygulamalarıyla kültürel soykırım tamamlanmaya çalışılmıştır. Kürtlerin kültürel varlıklarını yaşatmaları için tek bir ‘anaokulu’ açmalarına bile imkân tanınmamıştır. Dünyada bir örneği daha olmayan bir uygulama söz konusudur. Tek bir yasa maddesinde bile kültürel kimlik ifadesine yer verilmemiştir. Kürt kültürü tüm unsurlarıyla (edebiyat, tarih, müzik, resim, bilim vb.) hukuk dışı sayılmıştır. Bunun da yeryüzünde ikinci bir örneği yoktur. Kürtlükle ilgili yıkılması ve yok olması gereken unsurlar yıkılıp yok edilmiş, kullanılması gerekenler burjuva ulus-devlet kültürüne entegre edilmiş ve eritilerek Türk kültürü sayılmıştır. Anadi-lin yasaklanmasıyla birlikte tüm tarihsel köy, şehir, bölge ve anavatan adları da yasaklanmış, yerine Türkçe ‘Beyaz Türk’ adlar ikame edilmiş, böylece ger-çekliklerinin de kolayca tasfiye olacağına hükmedilmiştir. Kürt kültürünün tüm ifade tarzları olan edebiyatı, müziği, resmi, tarihi ve bilimi aynı yasaklama kapsamında tutulmuş; daha da ileri gidilerek bu alanlarda çalışma yapanlar sadece hukuk dışı ilan edilmemiş, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilerek felç edilmişlerdir. Yaşama şartı olarak kendilik kültüründen vazgeçiş dayatılmış ve uygulanmıştır. Özellikle isyan döneminden sonra ekonomi, hukuk ve siyaset en etkili tasfiye silahları olarak kullanılmıştır. Bu uygulamalardan geriye ken-dinden vazgeçmiş, yanına yaklaşılması bile başa en büyük belayı getirecek olan bir Kürt kültürel kadavra kalmıştır. Hazmedildikçe tüketilen bir kadavra! Tabii ki leş kargalarının yediklerinden geriye kalan unsurların çürümesi gibi bir kadavra! Kürt kültürel olgusunda büyük bir çürüme süreci yaşanmıştır, ya-şanmaktadır.

Burjuvalaşmış İslâmî iktidarcı gelenek Beyaz Türkçü yaklaşımı aşma yete-neğini gösterememiş, hatta onun daha da gerisinde bir tutum takınmıştır. Kürt kültürel varlığına karşı modernist laikçi yöntemlere ilaveten, İslâmî gele-nekleri de kullanarak, Türk-İslâm sentezi adı altında milliyetçiliği daha da koyulaştırıp uygulamıştır. Özellikle tasfiyede laikçi Türkleştirme yetersiz kalın-ca, Türk-İslâmcı motifler devreye sokulmuştur. Nakşî ve Kadirî tarikatlar başta olmak üzere, bütün dinsel araçlar, bu konuda kültürel imhanın araçları olarak kullanılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı zaten Cumhuriyet’le birlikte kurulu-şundan beri laikçilerin hizmetinde çalıştırılmıştır. Özellikle Kürtlerin din kül-türüne bağlılığı istismar edilerek, dinin komplocu tarzda kullanımına büyük ağırlık verilmiştir. Tarikatların geleneksel direnişçi özellikleri içi boşaltılarak tersine amaçlar için kullanılmıştır. PKK’nin direnişçi ve özgürlükçü yaşam kültürüne karşı mücadelede işlevsiz kalan Beyaz Türk milliyetçiliği (güncel olarak somutta CHP, MHP vb.) yerine veya onunla birlikte, Türk-İslâmcılığını temsil eden (başta AKP olmak üzere Milli Görüş ve benzer diğer akım ve partiler) oluşumların Atatürkçü Cumhuriyet ilkelerine ters olduğu halde, ulus-devlet politikasının gereği olarak kullanılmasından çekinilmemiştir. Kürt kültürel varlığı söz konusu olunca, birçok İslâmcı akım ve parti, bir nevi ‘Haçlı Seferleri’ tarzında hareket etmeyi ‘milli birlik ve bütünlüğün’ gereği saymış-lardır.

Son dönemde Kürt kültürel varlığının imhasının tamamlanamayacağı anla-şılınca, küresel hegemonyanın da dayatmasıyla geleneksel imhacı soykırım politikaları gevşetilmiş, ucu sahte bir Kürt ulus-devletçi kültüre varan oluşum-lara yol açılmıştır. Bunda belirleyici etken, Kürt direniş ve özgür yaşam kültü-rüdür. Sahte, içi boş ve komplocu tarzda inşa edilen Kürtlükle esas olarak devrimci demokratik Kürt ulusal toplum kültürü hedeflenmektedir. Sanki bu tarz burjuva liberal bir Kürtlük varmış gibi çaba harcanarak, Kürt direniş ve özgür yaşam kültürü yerine ikame edilmeye çalışılmaktadır.

Bu yöntem kapitalist modernitenin ideolojik hegemonyası tarafından doğ-dukları günden beri tüm devrimci ideolojilere, reel sosyalizme ve ulusal kurtu-luşu gerçekleştiren kültürlere karşı kullanılmış ve bunda oldukça başarı sağ-lanmıştır. Liberal ideolojik hegemonya son üç yüz yılda, özellikle devrimler çağında bu işlevini hem ince hem de kaba tüm araçlarla başarıyla yerine ge-tirmede büyük bir tecrübe kazanmıştır. Başarı kazanmış sosyalist, demokratik ve ulusalcı deneyimler kendilerini kapitalist modernitenin liberal ideolojik hegemonyasından kurtaramamışlar, aralarına net çizgiler çekememiş olarak içinde erimekten kurtulamamışlardır. Şüphesiz bu durum direniş ve özgür yaşam kültürünün tümüyle yok edildiği anlamına gelmez; uygarlık tarihi bo-yunca sıkça yaşanan hegemonik baskının daha gelişkin bir benzerinin başarıy-la geliştirilip uygulandığını kanıtlar.

Tarih boyunca Kürt direniş ve özgür yaşam kültürüne dayatılan hegemo-nik ideolojiler ve ikame kültürler en yıkıcı ve asimilasyonist uygulamalarını kapitalist modernite sürecinde sergilemişlerdir. Bu durum kapitalist moderni-tenin faşist özüyle bağlantılıdır. Azami kâr endüstriyalizmi, endüstriyalizm de ulus-devletçiliği zorunlu kılan bir kölelik sistemine dayanmak durumundadır. Evrensel çapta yaşanan kültürel soykırımlar bu sistemin işlerlik kazanması için sıkça başvurulan uygulamalardır. Kürt kültürel soykırımı sistemin bu varoluş-sal niteliğini açığa vuran başta gelen bir örnektir. İddia edildiği gibi soykırım, sosyolojik birer olgu olan Türk, Arap, Yahudi veya herhangi bir ulusal olgudan kaynaklanmaz. Soykırım kapitalist modernitenin sömürü tarzıyla bağlantılı bir olgudur. Fakat görünüşte soykırım sanki modern uluslar arasında gerçekleşen bir olguymuş gibi yansıtılır. Kültürler soykırımlara varıncaya dek birbirleriyle çatıştırılmazsa, kapitalist azami kâr eğilimi işlemez kalır.

Türk ulus-devletince Kürt kültürel varlığına karşı yürütülen soykırım süre-ci, benzer biçimde ve bağlantılı olarak, öteki parçalayıcı ulus-devletler olan Arap ve İran devletlerince de işletilir. Sistemin mantığı gereği, birlikte parça-lama ve imha etme başarı için gerekli görülür. Son dönemde İran, Suriye ve Türkiye ulus-devletleri arasında oluşturulan anti-Kürt koalisyonu deneyimleri-nin tarihsel temeli vardır. Fakat petrol ve İsrail’in güvenliği nedeniyle küresel hegemonyanın çıkarları yerel ulus-devletlerinkiyle çatışınca, bu uygulamalar eskisi kadar rahat yürütülememektedir. Çelişki sistemin yer yer çatlaklar yaşamasına yol açmaktadır. Bu durumda Kürt kültürel direniş ve özgür yaşam hareketinin bir kez daha tarihî bir rol oynama şansı doğmakta; uygarlığın en son merkezî gücü olan kapitalist moderniteye karşı demokratik modernitenin kendini güçlü bir seçenek olarak sergilemesine fırsat sunmaktadır. Modern Kürt kültürü özgün nedenlerden ötürü kendini ancak demokratik modernite unsurları kapsamında başarıya götürebilir. Başarı derken, özgür yaşam kültü-rünün kalıcı, yok edilemeyen varlığından bahsediyoruz. Bu yaşamın temel formları demokratik ulus, ekolojik endüstri ve sosyal pazara da yer veren komünal ekonomidir. Kürdistan ve çağdaş Kürt gerçekliği tarihsel olarak uy-garlık sisteminin doğuşuna beşiklik ettiği gibi, demokratik modernitenin de sistem olarak kendisini kanıtlamasına beşiklik etme şansına sahiptir. Demokra-tik kültürün sadece Kürtlerin modern yaşam kültürünün değil, bölgenin ve evrensel insanlığın da bir şansı olarak bu temelde rol oynaması büyük bir tarihsel önem kazanmaktadır.

Sonuç olarak, Kürt gerçekliğini tanımlamaktaki güçlükler gerçekliğin biza-tihi kendisinden kaynaklanmaktadır. Kürtler sadece sorunları çok ağır bir toplumsal gerçeklik değildir; varlık olarak tanımlanmaları konusunda da güç-lükler öne çıkmaktadır. Tarihte ve daha çok da kapitalist modernite sürecinde Kürt varlığının tartışmalı hale gelmesinin altındaki temel etken, Kürtlere uygu-lanan baskı ve sömürü sisteminin soykırıma kadar varan özellikler taşımasıdır. Kürtlüğün kendisi sadece özgürce oluşmamakla kalmamakta, aynı zamanda paramparça edilmekte, sömürge olmaktan öteye âdeta toplumsal kadavralara bölünerek bitirilmeye çalışılmaktadır. Fakat yine de bir türlü bitirilememekte-dir. Bunda esas rol oynayan, coğrafyasının elverişli yapısı ile kabileci ve tari-katçı toplumsal özelliklerini tarih boyunca hep korumasıdır. Siyasal, iktidarsal ve devletsel bir toplum haline gelmek istediğinde sert kuşatma ve imha sefer-leriyle karşılaşmakta, bu yönlü kategorik gelişmeleri yaşamasına fırsat tanın-mamaktadır. Böylesi durumlarla karşılaştığında, küçük toplumsal birimler halinde bölünmek ve dağlara sığınmak zorunda kalmaktadır. Bu küçük birim-ler neolitik çağdan beri oluşan kabileler toplumunu aşamamaktadır. Küçük birimlere bölünmesi toplumsal gerilikle ilgili olmayıp, çevresinde ve iç uzantı-larındaki uygarlık güçleriyle (kent, sınıf ve devlet) bağlantılıdır. Kürt kabilecili-ği ve aşiretçiliğindeki gerçeklik, bu gerçeklikteki ısrar kendi iç dinamiklerinden kaynaklanmamaktadır. Merkezî uygarlık sisteminin oluşumu ve sürdürülme-sinde Kürt coğrafyasının stratejik konumu belirleyici olmaktadır. Coğrafyası-nın konumu ve uygarlıkla çatışmalı süreç, Kürt toplumsal gerçekliğine dağlı kabile ve aşiret toplulukları halinde varlığını koruma ve sürdürmeyi dayatmak-tadır. Aynı hususlar Arap ve Türk toplumsal gerçeklikleri için de geçerlidir. Arabistan ve Orta Asya çölleri ve etrafındaki uygarlık sistemleri, Arapları ve Türkleri tarih boyunca güçlü kabilesel ve aşiretsel özellikler taşımak zorunda bırakmıştır.

Kürt gerçekliğindeki sınıflaşma ve kentleşme süreci önemli toplumsal dö-nüşümlere yol açmıştır. Kendisini dinsel ideoloji ve kurumları biçiminde yansı-tan bu dönüşüm sürecinde, Kürtler kabile ve aşiret toplumunu aşan toplum biçimleriyle tanışmışlardır. İki yönlü etkiye yol açan dinsel ideoloji, kabile ve aşiret üst tabakasını devlet olmaya zorlarken, alt tabakaları tarikat toplulukla-rına dönüştürmüştür. Saf haliyle tarikatlar, iktidarlaşan ve devletleşen dinsel hiyerarşiye karşı bir nevi öz savunma toplulukları olarak tanımlanabilir. Kürt orijinli topluluklarda yaşanan ilkçağdaki Zerdüşt geleneği ile ortaçağdaki İslâmî gelenekte bu ikiliği yoğun olarak gözlemlemek mümkündür. Kürtler için Zerdüştlük tarihte ifadesini bulan ahlâki ve politik toplumun seçkin örne-ği olarak önem taşımaktadır. Med Konfederasyonu’nda ve uzantısı olan Pers İmparatorluğu’nda bu ikilem güçlü bir biçimde yaşanmıştır. Medler ile Persler arasındaki iktidar değişikliğinde Mağîlerin çok etkili oldukları ve yoğun bir mücadele verdikleri kanıtlanmaktadır. Ortaçağ İslâm’ında bu yönlü ikilem ve mücadeleler daha açık ve görünür bir hal almaktadır. İslâm’ın çıkışından itiba-ren devlet İslâm’ı ile kabile İslâm’ı biçiminde bir ikilem yaşanmış veya kabile-nin üst hiyerarşisinin devletleşmesine karşılık, alt tabakaların isyanları kendi-sini sayısız mezhep ve tarikat çatışmaları biçiminde yansıtmıştır.

Tüm İslâm topluluklarında gözlemlenebilen bu mücadele sürecinin Kürt toplumsal gerçekliğinde de sürekli ve yoğunca yaşandığı bilinmektedir. İlkçağ-daki Kürt orijinlerinde aşiret ve kabile toplumu başat iken, ortaçağdaki İslâmî uygarlık sürecinde Kürtlük hem ad olarak hem de olgusallık bakımından ken-dini daha iyi tanımlayabilmektedir. Ama aynı süreç derin bir bölünmeyi de beraberinde taşımıştır. Kürtlük önemli oranda kabilesel ve aşiretsel özellikleri-ni korurken, kentleşen ve sınıflaşan Kürtlük devletli Kürtlükle ona karşı sa-vunma halinde olan sivil tarikat ve mezhep Kürtlüğü halinde bir ayrışmayı yoğunca yaşamıştır. Ortaçağ toplumsal tarihi esas olarak bu üçlü ayrışma ve olgusallaşmaya dayanmaktadır. Anlatılar hangi ifade biçimlerine bürünürse bürünsün, temelindeki maddi olgular aşiret, tarikat ve mezhep olarak kalmak-tadır. Tüm kavimsel ve sınıfsal çatışmaların dayandığı birimler bu üçlü kate-gori içinde yer almaktadır. Bu tarz parçalanmalar tüm Ortadoğu toplumları için geçerlidir, hatta evrensel özellikler kazanmıştır. Kürt gerçekliği açısından durum farklı değildir. Kayıplar ve kazanımlar birbirini karşılamakta, iktidar seçeneğinin tüm imhacı ve asimilasyonist varlığına rağmen aşiretler, mezhep-ler ve tarikatların baskı altına alınmış ve sömürüye yatırılmış kesimleri top-lumsal varlıklarına sıkıca sarılmakta ve özgür yaşamı savunmaktadır.

Merkezî uygarlık sisteminin Batı Avrupa’ya kayması Ortadoğu toplumunda köklü dönüşümleri beraberinde getirdi. Zaten sürekli devrevi bunalımlarla kendini sürdüren uygarlık sistemi, bu yeni kapitalist modernite aşamasında derinliğine çöküş sürecine girmişti. 19. yüzyılla birlikte bölge üzerinde gelişen Batı hegemonyası, kendine bağımlı acente ve ajan kurumlarla gerçekleştirdiği dönüşümle birlikte çöküşü hızlandırdı. Kapitalizmin azami kâr eğilimi ancak despotizmin en yoğunlaşmış ifadesi olan ulus-devletçiklerle sürdürülebilirdi. Endüstri devriminden yoksun ve politik devrimin çok uzağında olan bu yeni statükonun, toplumun genelinde olduğu gibi Kürt gerçekliğinde de varlık-yokluk ikilemine yol açması kaçınılmazdı. Hem devlet hem de toplum olarak ayakta durmak oldukça tartışmalı hale gelmişti. Osmanlı ve İran İmparatorluklarında bu gerçekliği izlemek mümkündür. İslâmi uygarlık döneminde daha başat konumda olan Arap, Fars ve Türk egemenleri devletlerini korumayı temel mesele sayarken, ezilen topluluklar ve milliyetler toplumsal varlıklarını koruma sorunuyla karşı karşıya kaldılar. Coğrafyasının jeostratejik konumu ve dağınık toplum yapısı nedeniyle Kürtler bu dönemde statükonun geleneksel baskı ve sömürü uygulamalarından daha fazlasına maruz kaldılar. İngiliz İm-paratorluğu başta olmak üzere, kapitalist modernitenin hegemonik güçlerinin geliştirdikleri acenteli ve ajan rejimler yöntemi, dünya genelinde olduğundan daha yoğun olarak bölgede, özellikle Anadolu ve Mezopotamya’da iktidar dışında kalmış topluluklar ve kavimler üzerinde tam bir felakete yol açtı. Ge-leneksel ümmet ideolojileri temelinde fethedilmeleriyle oluşturulan bir statüye mahkûm edilen Hıristiyan halklar, en büyük felaketi yani soykırımı yaşayarak, binlerce yıllık kültürleriyle birlikte tasfiye oldular. Geleneksel baskı ve sömü-rüye tabi kılınan Müslüman topluluklar da bu felaketlerden paylarını aldılar. Ermeniler, Helenler ve Süryaniler kadar, değişik biçimde de olsa Arap Bedevi-ler ve Fellahlar, Türkmenler, Acemler, Berberiler ve Kürtler de sistem olarak arkalarında duran kapitalist modernitenin bölgesel acente ve ajan kurumların-ca gerçekleştirilen bu büyük felaketi hep birlikte yaşadılar.

Kürt gerçekliği ortaçağ boyunca geliştirdiği kavimsel varlığını ve kültürünü büyük oranda bu dönemde yitirdi. Gidiş baş aşağıya, daha doğrusu gerisin geriyeydi. Modernitenin var olma tarzı olarak özüne uygun bir kapitalist sis-teme, endüstriye ve ulus-devlete sahip olmak şurada kalsın, hegemonik güçle-rin kendileri tarafından ve acente-ajan kurumlarınca bu üçlü sacayağı altında âdeta cayır cayır yanmaya terk edildi. 20. yüzyılın ortalarına geldiğimizde, Kürtler açısından esas tartışma, çağdaş özgürlük, demokrasi ve eşitlik konuları olmaktan ziyade, ‚Var mıyız, yok muyuz?‛ ikilemi etrafında dönmekteydi.

Kapitalist modernitenin hegemonik güçleri, bölge ulus-devletçilerini bölge halkları ve ulusları üzerindeki soykırıma kadar varan uygulamaların sorumlu-ları olarak yansıtmaya özel önem verirler. Gerçekte olan ise farklıdır. Ulus-devletçi elitleri bizzat oluşturan, onların hem ideolojik hem de askeri ve eko-nomik donanımlarını sağlayan, hegemonik sermaye ve ideolojik tekellerin bizzat kendileridir. Örneğin Anadolu ve Mezopotamya’daki soykırım uygula-malarından sorumlu tutulan laikçi Beyaz Türk faşistleri, hem ideolojik olarak hem de maddi donanım kapsamında baştan sona hegemonik güçlerin (İngiliz, Fransız, Alman, ABD) desteğiyle inşa edilmişlerdir. Bunların desteği olmadan varlık bulmaları olası değildir. Zaten kültür olarak ne İslâmiyet ne de Hıristi-yanlık veya Musevilik soykırım pratiğini üretecek kapasiteyi taşır. Bu kapasite-yi kapitalist modernite unsurları taşımakta, ihtiva etmektedir. Fakat görünüşte soykırımlardan genel kategori olarak Araplar, Türkler, Yahudiler, Kürtler so-rumlu tutulur. Günümüzde benzer uygulamalar İslâmcılık adı altında türetilen milliyetçi ideolojilerle sürdürülmeye çalışılmaktadır. Hâlbuki bu ideolojik ve örgütsel çıkışların da temelinde İngiltere’nin geleneksel, ABD’nin güncel olarak payları belirleyicidir. Hegemonik güçlerin desteği olmadan, İslâmcı güç denen odaklar nefes bile alamazlar. Kürt gerçekliği üzerinde günümüzde sürdürülen yenilenmiş soykırım uygulamalarından sorumlu tutulması gereken Yeşil Türk faşizmi de baştan sona Londra, Washington ve Berlin merkezlidir. Bu merkez-lerin desteği olmadan Yeşil Türk faşizmi adım bile atamaz. Burada da sorum-luluk geleneksel İslâm dini üzerine yıkılır. Hâlbuki Beyaz Türk faşizminin sosyolojik Türklükle çok az alakası olduğu gibi, Yeşil Türk faşizminin de gele-neksel ve sosyolojik İslâm’la çok az ilgisi vardır. Varlık ve biçimleri kesinlikle kapitalist modernite ve onun hegemonik güçleri ile bağlantılı olarak oluştu-rulmuştur. Sürdürülmeleri de yakın destekleriyle mümkün olmaktadır. Örne-ğin tüm Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’deki İslâmî tandanslı ikti-dar oluşumları da hegemonik güç merkezlerinde inşa edilmekte ve laikçi mo-dellerden daha fazla desteklenip varlıklarını sürdürmeleri sağlanmaktadır.

Kürt gerçekliği, diğer belli başlı İslâmî gelenekli toplumsal varlıklardan farklı olarak, kendini ulusal toplum haline dönüştürmekte başarılı olamamış, onlar gibi ulus-devlet imkânlarını kullanamamıştır. Tersine, hâkim ulus-devletler tarafından ulusal toplum haline gelmemesi için sistemli ve sürekli olarak soykırımlara kadar varan baskı ve talan rejimlerine tabi tutulmuştur. Bu soykırım ve talan rejimleri hegemonik güçlerin desteği olmadan sürdürü-lemez. Neolitik dönemden kalma kabile ve aşiret kültürünün yanı sıra ilk ve ortaçağlardan kalma mezhep ve tarikat kültürlerinin de hiyerarşik devletçi sistemin çıkarcı ve köreltici etkileri altında iç dinamiklerden yoksun kalması doğal olarak ulusal toplum haline gelememeye yol açmıştır. Âdeta toplumsal kadavra halinde tutulmaktadır. Üzerinde hegemonik güçlerin ve mahkûmu olduğu ulus-devletlerin sınırsız imha ve talan uygulamaları gerçekleştirilmek-tedir. Varlık-yokluk tartışmasının altında bu gerçeklik yatmaktadır. Son tahlil-de bu gerçeklik tamamıyla kapitalist modernite unsurları ve işbirlikçi acente-ajan kurumları ile inşa edilmekte, mümkün kılınmaktadır.

Şüphesiz her toplumsal olguda evrensel olarak geçerli olduğu gibi, Kürt gerçekliğinde de varoluşsal olarak direniş kutupları doğuşundan günümüze kadar hep var olagelmiştir. İlk kabile ve aşiret oluşumlarında bile belirleyici olan, karşıt toplulukların ve doğal koşulların tehditlerine karşı korunma ref-leksidir; ilkel korunma düşüncesi ve örgütlenmesidir. Darwinist yorumlar bu konuda gerçeği yansıtmamakta ve çarpıtmaktadır. Kabile ve aşiret oluşumları-nın belirleyici yönü kan ve akrabalık bağı değil, tehditlere karşı korunma, daha verimli beslenme ve üremedir. Kürt gerçekliğinde kabile ve aşiret kültüründe-ki direnişçi, üretici ve üreyici yapı bu varsayımı kesinlikle doğrulamaktadır. Aynı husus daha sonra oluşan mezhep ve tarikat kültürlerinin saf haliyle top-lumun direniş, üretim ve sağlıklı üreme tarzı ile bağlantısı için de geçerlidir. Mezhepleşme ve tarikatlaşmaların iç ve dış iktidar odaklarına, kentin bozucu nüfuzuna ve sınıflaşmaya karşı toplumu savunma, varlığını sürdürme ve özgür tutma rolleri önemlidir. Böyle olduğu içindir ki, ya imha edilmek istenmişler ya da içlerine işbirlikçi unsurlar yerleştirilerek, direnişçi ve var kılıcı-özgürleştirici rollerinden uzaklaştırılmaya çalışılmışlardır.

Kapitalist moderniteye karşı geliştirilen modern demokratik özgürlük ve eşitlik hareketleri tarihsel geleneği sürdürmeye çalışmışlardır. Kürt gerçekliğinin özgül koşulları, kapitalist modernite unsurları eliyle modern bir ulusal toplumun oluşturulmasına fırsat tanımamıştır. Küçük burjuva ve feodal un-surların bu yönlü cılız çabaları sonuçsuz kalmıştır. En son başvurulan yapay Kürt ulus-devletçiği, eğer kapsamlı demokratik ulusal toplum oluşumlarıyla kuşatılmazsa, soykırımla tasfiyeyi, büyük felaketleri davet etmekten öteye ciddi bir sonuç doğuramaz. PKK’de ifadesini bulan demokratik sosyalist toplum inşacılığı Kürt gerçekliğini farklı bir modernite anlayışıyla buluşturmakta, demokratik modernite teorisi ve pratiğiyle varlığını koruyup bütünleştirebile-ceğini ve özgür kılabileceğini söylemleştirmekte ve eylemleştirmektedir.

Demokratik modernite alternatifi sadece geleceğe ilişkin bir ütopya veya geçmişte kalan toplumsal bir mitoloji değildir; toplumsal gerçekliğin doğası ile paralel gelişen bir seçenektir. Demokratik modernite dönemlere göre biçim değiştirmekle birlikte hep var olan, uygarlık tarihi boyunca kendisi de karşıt bir tarihe sahip olan bir gerçekliktir. Zorba ve sömürgen güçlerin dışında kalan evrensel tarihin tüm insanlığını temsil etmekte, daha doğrusu sistemini ifade etmektedir. Proto Kürt gerçekliği orijin olarak uygarlığın beşiği rolünü oynamışsa da, evlat gadrine uğrayan ana gibi, uygarlık güçlerinden en çok darbe yiyen ve bu güçlerin imha amaçlı saldırılarına uğrayan kültürü de ifade etmektedir. Dolayısıyla varlığını ancak geleneksel sınıf uygarlığı dışında bir uygarlıkla, demokratik toplumcu uygarlıkla gerçekleştirebilir. Eğer anlamlı bir Kürt tarihi yazılacaksa, ancak bu çerçevede yazılabilir. Bunun günümüzdeki ifadesi demokratik modernitedir. Kürtler geriye kalan varlık parçalarını (onto-lojik parçalar) ancak demokratik uygarlık tarihinin ışığı altında daha açık görebilir; bunlardan yola çıkarak demokratik modernitenin demokratik ulus, ekolojik endüstri ve sosyal pazar ekonomisi ile kendini yeniden inşa ederek var kılabilir.

Tarihte Toros-Zagros coğrafyası Afrika (İnsan türünün türediği kıta) ile Avrasya (uygar toplumun gerçekleştiği coğrafya parçası) arasında insan top-lumunda Homo Sapiens devrimine, neolitik tarım ve kent uygarlık devrimleri-ne beşiklik etmekle kalmamış, bunları yakın tarihe, Batı Avrupa endüstri dev-rimine kadar büyüterek taşımıştır. Şimdi ise kökü kapitalist modernitede yatan en derin insanlık krizinde varlığı imha ile karşı karşıya olan ziyaretlik mezarlık konumundadır. Tarih bir kez daha aynı coğrafyada insanlık adına Kürtleri toplumsal varlıklarını korumak ve özgür kılmak için devrime zorla-makta, demokratik modernitenin inşasına çağırmaktadır.
 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org - www.navendalekolin.com - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  GUNEY  VE  BATI  KURDISTAN  DA  CAGDAS  KURT  KIMLIGI  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.