‘HAVLAMA SANATI’ ve ‘AYDINLIK’ GAZETESİ
Makaleler / 20 Şubat 2014 Perşembe Saat 11:44
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yıllar önce bir İngiliz politikacı “İyi bir köpeğiniz varsa kendiniz havlamayın’’ demiş, ardından “Ben böyle yapıyorum” diye eklemişti. Bu adamın bu sözden çıkardığı dersi paylaşmak istediği güçler elbette üst toplum politikacılarıydı. Havlama eylemine hedef seçilenler de demokratik siyaset yürütenlerdi.

Yıllar önce bir İngiliz politikacı “İyi bir köpeğiniz varsa kendiniz havlamayın’’ demiş, ardından “Ben böyle yapıyorum” diye eklemişti. Bu adamın bu sözden çıkardığı dersi paylaşmak istediği güçler elbette üst toplum politikacılarıydı. Havlama eylemine hedef seçilenler de demokratik siyaset yürütenlerdi. Yani havlama sanatında uzmanlaşmış köpekler dönüp onlara ürüyeceklerdi. Buradaki ‘havlama’ kavramından kastın, demokratik siyasete ve siyasetçilere yöneltilmiş karalama türünden saldırılar olduğuna kuşku yoktur. Daha açık ifade edelim: Egemenlerin ezilen halklar ve öncülerine karşı geliştirdikleri propagandanın en iğrenç biçimi ‘havlama’ sanatı kapsamına girer. Bu tür işler için gerekli silahlar deyim yerindeyse lağımlardan derlenir. Bu yüzden üst toplumun seçkin politikacıları, üzerlerine daha fazla pislik bulaşmasın diye işinin ehli köpeklere ihtiyaç duyarlar. Bizde değerli bir halk deyişi vardır: “İt ürür, kervan yürür’’. Bu atasözü adeta İngiliz politikacının vermeye çalıştığı derse karşı bir cevap niteliğini taşır. Atasözümüz de özünde aynı eyleme işaret eder. Ancak İngiliz politikacı ‘ürüme’ eylemine olumluluk yüklediği halde, atasözümüz bunun tam tersini dile getirmek ister. Bu anlamda ‘ürüme’ egemenler ve uşaklarının kara propagandasına içerilmiş her türlü çamurdur, onların iğrenç yalanlarıdır, savurduğu küfürler ve hakaretlerdir, kara düzenin kara çalmalarıdır. Atasözü bu tür saldırıların kaçınılmaz olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak bu ‘ürüme’nin sonuç üzerinde belirleyici bir etkisi olmayacak, kervan yoluna devam edecek, emekçi halklar doğru bildikleri yolda yürümekten asla vazgeçmeyecektir.

Özel savaş misyonculuğu

Türkiye’de de yıllardır bataklığı mesken tutup bu mesleği icra eden güçler var ve en somut örneğini ‘Aydınlık’ gazetesi oluşturuyor. 12 Mart darbesi öncesinde adı ‘Proleter Devrimci Aydınlık’tı, kısaltılmış adıyla ‘PDA’ydı. Sonra adının önündeki sıfatları terk etse de misyonunu koruyup sürdürdü. 1970’lerin başında partileşti ve ‘Türkiye İhtilalcPerinçeki İşçi Köylü Partisi’ adını aldı. Lideri Doğu Perinçek’ti. O zamanki görevi devrimci gençlik hareketine ürümekti. 12 Mart darbesi bu karanlık yapılanmaya da yönelmiş, Perinçek’i ve adamlarını da tutuklayıp hapse atmıştı. Perinçek’in gerçek kimliği sorgu süreçlerinde netleşti. Devrimci gençlik hareketinin önderleri çatışma alanlarında, idam sehpalarında ve işkence tezgahlarında kahramanca direnirken, Perinçek teslimiyetin en pis örneğini sergiledi. Daha sonraki tüm itirafçılara ve hainlere seleflik etti. 1974’te ya da 75 yılında, saygın devrimci Mihri Belli, yanılmıyorsam Emekçi dergisinde İbrahim Kaypakkaya’nın soylu direnişini konu alan uzun bir değerlendirme yapmıştı. Belli, bu değerlendirmesinde Kaypakkaya ile Perinçek’in sorgu süreçlerindeki duruşlarını karşılaştırıyordu. Kaypakkaya ser vermiş, sır vermemişti. Perinçek ise sorgucuları çağırıp itiraf etmeyi unuttuğu şeyleri sorgudaki ifadesine eklemeyi isteyecek kadar düşmüştü. Kaypakkaya o zamanki devrimci gençler için devrimciliği yücelten müthiş bir moral kaynağı iken, Perinçek solculuk adına bir utanç vesilesiydi. Belli’nin yazısını okuyunca Kaypakkaya ile gurur duymuş, Perinçek’ten tiksinmiştik. SBF’den okul arkadaşım Ali Alfatlı’ya “Perinçek’in yapacağı devrime karşı savaşacağıma söz veriyorum’’ demiştim. Bu duygusal ortamda Alfatlı beni desteklemiş, o da aynı şekilde savaşma sözü vermişti. Perinçek ve şürekasının darbecilere yamanması ve devrimci harekete karşı özel savaş yürüten güçlere eklemlenmesi bu yıllara dayansa gerekir. Perinçek ve başını çektiği karanlık yapılanmanın bundan sonraki tüm pratiği tamamen bir özel savaş pratiğidir. 12 Eylül darbesi öncesinde ‘Aydınlık’ gazetesi özel savaşın emrinde bir kolektif propaganda ve örgütlenme aygıtına dönüşmüştür. Aynı gazetenin özellikle 1977’den darbeye kadarki sayılarına bakılırsa bu belirlemenin ne kadar isabetli olduğu açıkça görülür. Bu kez hedef seçilen güç Kürdistan’da yükselen Özgürlük Hareketi olacaktır. Perinçek ve hempalarının nazarında Kürt Özgürlük Hareketi bertaraf edilmesi gereken ‘gerici’ bir güçtür, ‘faşist’ bir oluşumdur ve önderi “Doğu’nun Türkeş’idir.’’ O dönemin ‘Aydınlık’ gazetesi açıktan muhbirlik yapacak, bölge bölge ‘Apocular’ın listesini yayınlayacaktır. Böylece hem siyasi polisin işini kolaylaştıracak, hem de devrimcileri çalışma yapamaz duruma düşürecektir.

Ergenekon çetesinin sözcüleri

12 Eylül darbesi ve özellikle 15 Ağustos Atılımı sonrasında da Perinçek ve ‘Aydınlık’ gazetesinin nerede durduklarını siyasetle ilgilenen herkes çok iyi biliyor. Nitekim TC devleti Kürdistan’da ‘köy koruculuğu’ sistemini inşa ettiğinde ‘Aydınlık’ çevresi isyan etmişti. Perinçek ve hempaları “Apoculara karşı her zaman en önde savaşmış olanlar bizleriz; bunun için devletin ‘korucular’dan önce bizleri silahlandırması gerekir” diyorlardı. Sonradan ‘ulusalcılar’ olarak MHP ile güç birliğine gidip Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve demokrasi güçlerine karşı sözüm ona yurtsever cephe kurarak Türkiye’deki paramiliter güçlerin bir parçası haline geldiler. ‘Aydınlık’ çevresi belki açıktan silahlanıp Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşmadı. Ancak Kürdistan’da insanlık dışı suçlar işleyen Ergenekon çetesinin sözcülüğüne soyundu. İP kapılarını deşifre olmuş Ergenekonculara açmakta bir beis görmedi. Perinçek ve ekibinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bu saldırgan tutumunu sadece sosyal-şovenizmle izah etmek mümkün mü? Faşizme kadar vardırılan bir milliyetçiliği temsil eden böylesi bir yapılanma nasıl olur da sol içinde sayılabilir? Bunun solculuğa hakaret olduğu açık değil mi? Bu yapılanmayı teşhir etmeden ve onunla arasına kalın sınır çizgileri çekmeden Türkiye’de adına layık bir sol hareket gelişebilir mi? Ününü ‘cami duvarına siymek’ türünden eylemlere borçlu olan ‘Aydınlık’ çevresinin, yüzüne tükürülse bile yağmur yağıyormuş gibi davranan bir cibiliyette olduğundan eminim. Onlar zaten bunu istiyorlar. İstediğiniz kadar yüzlerine tükürün, muhatap alınmak bunların en çok arzu ettikleri şey oluyor. Yine de devrimcilerin paçalarına saldıran bu yaratıklara karşı sol adına en azından bir ‘hoşt’ demek ve bir taş atıp uzaklaştırmaya çalışmak gerekmez mi?

Hitlerin ardılları

‘Aydınlık’ ve çevresinin son ‘ürüme’ eylemi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki sorgu sürecinde yaptığı değerlendirmeleri kırpıp montajlayarak yayınlamak oldu. Teşhir amacıyla yapılan bu yayınlarda bile Önder Öcalan’ın duruşuna saygı duymamak ve hayran kalmamak mümkün değil. Karşımızda komplocuların meşum amaçlarını boşa çıkarmak için dil döküp muhataplarını ikna etmeye çalışan bir Halk Önderi duruyor. Kendisini paketleyip TC devletine teslim edenlerin bu komplosunun Türkiye’yi de hedeflediğini bilerek, hareket ediyor. Komplocuların gözünde Türkiye bir odunluk, Önder Öcalan da bu odunluğun içine fırlattıkları bir ateş topu! Türkiye bu teslimatla yangın yerine dönecek, Kürtlerle Türkler birbirlerini boğazlayacak, yüzyıla yayılan bir Kürt-Türk savaşı yaşanacak! Komployu boşa çıkarmanın ilk adımı bu boğazlaşmanın önüne geçmek olacak. Önder Öcalan da bunu yapmaya çalışacak ve sonuçta başaracaktı. Kürt halkı, Abdullah Öcalan’ı boşuna önderi olarak sahiplenmiyor. Bir Kürt olarak izlediklerimden çıkardığım bu oluyor ve bir kez daha kendisiyle sınırsız bir gurur duyuyorum. İngiliz politikacının dersi çerçevesinde hareket edenlerin üzerine titredikleri bir toplumları yoktur. Onların tasmalı uşaklarının da bu tür bir dertleri yoktur. Onların tüm derdi devrim kervanını yoldan çıkarmak ve efendileri için dikensiz gül bahçesi yaratmaktır. Varlık gerekçeleri budur ve bunun için ürürler. Ama devrimciler her zaman kendi toplumlarını düşünür ve halklar için yaşarlar. Önderlik ettiğiniz davada ağır bir yenilgi gelip kapıya dayandığında ya da bir felaket anıyla yüz yüze geldiğinizde ne yapacaksınız? İmralı’ya alınmak tam da bu gerçeği anlatmıyor mu? Bu durumda kendi derdinize mi düşeceksiniz, yoksa davanızı bu yenilgiden kurtarmak ve felaketi savuşturmak için mi çalışacaksınız? Önder Öcalan’ın duruşu işte bu soruya cevap oluşturuyor. Başından beri ‘Kürtler için kolektif ve özgür bir kimlik amacıyla’ çalışan ve ‘bir an için bile olsa bireysel yaşamaya fırsat bulamayan’ Önder Öcalan, işte böyle davranır diyorsunuz ve yüreğiniz sevinçle doluyor.

Bağlanacak bir toplumları olmayanların, böylesi hayati bir ahlaki ilkeden yoksun kalanların önder kimliğinin hangi anlama geldiğini bilmeleri imkansızdır. Önder ve önderlik özünde doğulu kavramlardır. Kafaları Hitler’leri ortaya çıkaran pozitivizmle formatlanmış olanlar doğu aklını hep küçümser ve bu aklın geliştiği zemin olan doğu toplumlarını aşağı görürler. Bu yüzden de peygamberlik, evliyalık, enbiyalık, dervişlik, bilgelik bunlara yabancıdır. Onların kılavuzu doğunun o muhteşem hakikat okulları değil, batının realizmi ve rasyonalizmidir. Bu nedenle kendi tarihsel geleneğini izleyerek Önder Öcalan’ı sorgulamak yerine kavramak için çalışan ve tam bilincine varmadığı bir davranışı karşısında “Böyle davranıyorsa mutlaka bir bildiği vardır’’ deyip kendisine güvenini izhar eden Kürt halkını asla anlayamazlar. Tersine Kürt halkının bu duruşunu ‘putlaştırma’ diye tanımlar, Önder Öcalan’ı da ‘kendini ilahlaştırmak’la itham ederler. Oysa asıl putçuluk kendilerinin yaptığıdır, çağdaş putçuluk olarak pozitivizmdir. Önder Öcalan ise Hz. İbrahim’in izinde yürüyen bir put kırıcıdır.

Halkımızın tutumu esastır

Cezaevinden tutsak bir arkadaşım yazmıştı: Bir rivayete göre Hz. Ali ile Ömer İslam Peygamberi’nin önünde yüksek sesle tartışmışlar. O anda bir ayet nazil olmuş: “Sesinizi O’nun önünde yükseltmeyin!’’ Yine halifelerden biri bir gün Hz. Muhammed’i geçip önden gitmek istemiş. Gelen yeni ayet “Adımlarınız O’nun adımlarının önüne geçmesin’’ olmuş. Bir başka seferinde biri O’nu taklit etmeye çalışmış. Bu kez bu davranış “O’nu örnek almadan taklit etmeyin’’ diyen ayetle karşılık bulmuş. Perinçek’e ve hempalarına göre bütün bunlar saçmadır. Ama bizim kutsallık kültürümüzde bu ayetlerde ifadesini bulan hakikat oldukça değerlidir. Kürt halkı kendi Önderini elbette peygamber olarak görmüyor, ama o kutsallıklardan haber verdiğini çok iyi biliyor ve tutumunu buna göre belirliyor. Önderliğinin ve kurucusu olduğu hareketin İbrahimi geleneğin güncellenmiş ve çağa uyarlanmış hali olduğuna inanarak tavır geliştiriyor. Ve biz Önder Öcalan’a ürüyenleri değil halkımızın tutumunu esas alıyoruz. Önderler her zaman hitap ettikleri toplumlarca kavranmak isterler. Öndere güvenmek ve inanmak ona katılmanın önkoşuludur. ‘Cennet’e girmek için öndere katılanlar, yol ‘cehennem’den geçtiğinde kuşkuya kapılıp “Bizi yanlış yere götürüyor’’ derlerse bunun adı katılmak olamaz. Böylesi bir durum karşısında öndere ve yol arkadaşlığına güven ve inanç “Onun bir bildiği vardır’’ tutumunda ifadesini bulur. Bizim gerçeğimizde ise bu söz ölümsüz devrimci Kemal Pir’e aittir. Gerçek yoldaşlık, dostluk ve izleyicilik duruşu işte böyledir. Tutsak arkadaşımın anlamlı sözleriyle ifade edecek olursam, onun önünde sesini yükseltmek, adımlarını onun adımlarının önüne atmak, onun sözlerinde ve fiillerinde sözüm ona kendine göre mantıki nedenler aramak tamamen münafıklığın işlerindendir. Münkirliğe lanet okuyan Kürt halkı, hiçbir zaman böylesi bir münafıklığa düşmedi ve bundan sonra da düşmez. Büyüklerimiz ne güzel söylemişler: İt ürür, kervan yürür!

Görmek için aydınlık, görmemek için zulmet gerekir derler. Adının ‘Aydınlık’ oluşuna bakmayın, bunlar baykuşlar gibi zulmet ortamını seçmişler ve baştan ayağa ışığa kesmiş olanlara kara çalıyorlar. ‘Ulusal’ kimliğine sarılmalarına bakmayın, bunlar ulusal olan her şeyin düşmanıdır. Kürt’ün köleliği Türk’ün köleliği, Kürt’ün kurtuluşu Türk’ün kurtuluşudur. Kürtler kendisiyle bir üst ulus kimliğinde buluşmak isteyecek kadar Türk toplumuna yakın duruyorlar. Tarihsel kaderleri bu kadar iç içe geçmiş başka iki halk daha zor bulunur. Egemenler halklarımızın bu gerçeğin bilincine vardığının farkındalar. Bu anlamda ‘Aydınlık’ tayfasının sözde teşhir kampanyasıyla sabote etmek istediği şey, halklarımızın demokratik Türkiye ve Özgür Kürdistan mücadelesini ortaklaştırmalarıdır. Bu çabada ne kadar başarı kazanılırsa bu zulmet cephesi de o kadar hızla dağılıp yoklara karışır. Önder Öcalan, bu durumu değiştirmeden önce Kürtlerin tüm kutsallarının çamurlar içinde yüzdüğünü unutmamalıyız. Önderlik gerçeği kutsallarımızı çamurların içinden çekip çıkarmış ve onları yeniden hak ettikleri yere oturtmuştur. Önder Öcalan halk olarak tüm kutsallarımızın bileşkesidir, bu kutsalların sahiplenici gücü ve en soylu temsilidir. Kendi kutsallarına yöneltilen saldırılar karşısında suskun kalan bir halk özgür yaşamayı hak etmiyor demektir. Zaman, Önder Öcalan’a, Apocu Hareket’e ve halkımıza ürüyenlere karşı namuslu ve kadirşinas herkesin en azından bir ‘hoşt’ deme zamanıdır.

Ali H. Yerkan


Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  HAVLAMA  SANATI  ve  AYDINLIK  GAZETESI  Perincek  Perincek  Ergenekon  12  Eylul  darbesi  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.