ORTADOĞU’DA KAPİTALİST MODERNİTEYE KARŞI DEMOKRATİK MODERNİTE
Özgürlük Perspektifleri / 27 Ocak 2014 Pazartesi Saat 08:17
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ortadoğu zihniyet dünyasında moderniteye ilişkin yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Sadece teknik ve bilimsel temeli benimseyip diğer unsurları dışarıda bırakmak veya tamamen benimsemek türündeki bu tartışmaları yapanlar neyle karşı karşıya olduklarını bilimsel olarak kavramaktan uzaktılar. Kaldı ki, tercih onlara bağlı değildi. Kapitalist modernite hegemonya olarak kendilerini sardıkça onunla uzlaşmaktan başka çare bulamadılar.

Ortadoğu zihniyet dünyasında moderniteye ilişkin yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Sadece teknik ve bilimsel temeli benimseyip diğer unsurları dışarıda bırakmak veya tamamen benimsemek türündeki bu tartışmaları yapanlar neyle karşı karşıya olduklarını bilimsel olarak kavramaktan uzaktılar. Kaldı ki, tercih onlara bağlı değildi. Kapitalist modernite hegemonya olarak kendilerini sardıkça onunla uzlaşmaktan başka çare bulamadılar. Sağ-sol görüş ayrımı yapılmaksızın, halen oryantalizmi aşan bir görüş, bir zihniyet dünyasına erişilmiş değildir. Kapitalist modernitenin içinde eritilmeyen, uzlaştırılmayan görüş çok azdır. Görüşte başarılamayan elbette yaşamda da başarılamaz. Sistem karşıtlığına ilişkin değerlendirmeler önceki bölümlerde yapıldığından ancak gerektikçe tekrarlanacaktır.

Demokratik modernite paradigmasıyla yapısal krizi ve çatışmaları çözümlemek ve çözüm olasılıklarını sunmak mümkündür. Tarihsel bütünlük ve ulus-devlet çıkmazının derinleşmesi bu yönlü olasılıkların gerçekleşme şansını gittikçe daha çok arttırmaktadır.

1- Ortadoğu jeokültürünün ulus-devlet parçalayıcılığıyla derinliğine çelişki içinde olması bütünlük ve entegrasyon eğilimlerine güç vermektedir. Bölge kendi tarihinin hiçbir döneminde ulus-devletler dönemindeki kadar bir parçalanmışlığı yaşamamıştır. Yaşanan parçalanmışlıklar dahi iktidar boyutlarında kalmış, kültürel yaşamı fazla etkilememiştir. Etnik ve dinsel farklılıkların binlerce yıl iç içe yaşayabilmeleri jeokültürün bütünselliğiyle ilgilidir. Hatta iktidarla ilgili hegemonik yükselişler bile hep bölge çapında gelişmiştir. Tarihin kaydettiği ilk hegemon olan Akad Kralı Sargon’dan en son Osmanlı hegemonyacılığına kadar iktidar olarak da bütünlük ağır basan yön olmuştur. Her yükselen yeni güç hızla bölgesel olmuştur. İster sınıf ve devlet temelli uygarlıklar, ister etnisite, din ve mezhep boyutunu aşamamış demokratik uygarlıklar olsun, hepsi bölgesel kültür olarak yaşamış ve iz bırakmışlardır. Bir Japonya, Çin, Hint, hatta Britanya gibi ucu kapalı bir uygar kimlik Ortadoğu jeokültüründe yaşanmamıştır. Şüphesiz benzer jeokültürler Afrika ve Güney Amerika için de söz konusu olmakla birlikte, Ortadoğu’daki kadar gelişmiş merkezî uygarlık düzeyinde değildir. Kapitalist modernite unsurları bölgenin tarihsel olan her iki jeokültür eğilimiyle çelişki ve çatışmayı yaşamaktadır. Ortadoğu’nun ve sorunlarının çok tartışılıp da bir türlü çözümlenememesi bu derin çelişkilerle bağlantılıdır.

Demokratik modernitenin temel unsurları olan ekonomik, ekolojik, ahlâkî ve politik toplum bölge jeokültürünü esas almaktadır. Herhangi bir parçalayıcı unsur dayatmamaktadır. Tersine var olan parçalayıcı unsurların alternatiflerini oluşturmaktadır.

Demokratik modernite ulus anlayışında esnektir. Dil, etnisite, din ve devlet esaslı olmayan ulusal inşa perspektifi, bünyesinde çok dilli, etnisiteli, dinli, mezhepli ve siyasi oluşumlu unsurları bütünleştirerek muazzam çözümleyici bir rol oynar. Devlet, dil, din, mezhep, etnisite temelli ulus anlayışlarına karşı demokratik modernitenin bu çok unsurlu bütünleyici ulus anlayışı Ortadoğu jeokültüründe ihtiyaç duyulan barış ve kardeşliğe gerekli olan temeli güçlü bir biçimde sağlamaktadır. Denilebilir ki, üç büyük tek tanrılı dinden ve her tür farklı dil, etnisite ve siyasal oluşumlardan müteşekkil bir büyük bölge milleti, yani Ortadoğu ulusu bile oluşturulabilir. Nasıl bir Amerika (ABD) ulusu, Avrupa ulusu (AB) varsa, Ortadoğu ulusu da var kılınabilir. Bunun kültürel temeli her iki bloktan daha elverişli ve güçlüdür.

Azınlık-çoğunluk, büyük uluslardaki (Arap, Türk, Kürt, Fars) parçalanmışlık, küçük sayılı uluslardaki tecritlik (Ermeni, Yahudi, Süryani, Kafkas halkları) sorunları böylesi büyük ve açık uçlu bir esnek ulus anlayışı içinde ideale yakın çözümlere kavuşturulabilir.

Demokratik ulus paradigmasının ulus-devletteki homojenleştirici, çatışmalı, milliyetçi, cinsiyetçi, dinci ve pozitivist zihniyetlerle birlikte iktidarcı ve sömürücü tekellerin yol açtığı derin çıkmazlar ve çatışmaları ortadan kaldırabilecek nitelikte ve kapasitede olduğu gayet açıktır.

Demokratik modernitenin ekonomik ve ekolojik unsuru sadec kapitalizmin ve endüstriyalizmin ekonomiyi ve çevreyi sadece krizlere uğratmakla kalmayan, bölge toplumlarını ulus-devlet temelinde parçalayan, böylece verimin alabildiğine düşmesinde önemli bir etken olan olumsuzluklarını gidermekle kalmaz, aynı zamanda ekonomik ve ekolojik toplumun ihtiyaç duyduğu bütünselliği sağlayarak azami verimliliğe mümkün kılar ve çevreye zarar vermemeyi esas alan bir çerçeve sunar. Tarım-su-enerji komünleri etrafında geliştirilecek her tür ekonomik ve ekolojik komünal birlikler, ekonomik ve ekolojik toplumun ihtiyaç duyduğu ve tarihsel kültürün dayattığı dayanışmaya imkân veren, işsizliği önleyen, çalışmayı özgürleşme sayan ve verimliliğe yol açan düzeni mümkün kılar.

Demokratik modernitenin ahlâkî ve politik toplum unsurları, hukuk ve iktidar fetişizmi yaratan ulus-devletçi hegemonyayı aşarak demokratik toplumun gelişimine yol açar. Bölgenin jeopolitikasını parçalayan, kısırlaştıran, ucu kapalı ve katı kimlikli iktidar tekelciliği yerine, bölge ve hatta dünya çapında ucu açık, esnek ve demokratik siyaset anlayışıyla şiddetle ihtiyaç duyulan olanca farklılığı içindeki bütünselliği ve kardeşliği mümkün kılar. Tarihsel-toplumsal kültürün bütünlüğü üzerinde demokratik toplumu gerçekleştirir.

2- Bu ana çözümlemeler temelinde demokratik ulusların bütünlüğüne ilişkin somut öneriler sunulabilir.

Kapitalist modernitenin yol açtığı sorunlara çözüm için yakın geçmişte geliştirilen Bağdat Paktı, CENTO, RCD (Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği Örgütü) türü ulus-devlet birliklerinin bünyesel nedenleri dolayısıyla çözümleyici ve uzun ömürlü olmadıkları bilinmektedir. Halen yaşatılmak istenen Arap Birliği, İKÖ (İslam Konferansı Örgütü) gibi örgütlerin bölgenin hiçbir önemli sorununa çözüm getiremedikleri ve etkisiz kaldıkları, yine ulus-devlet niteliklerinden ötürü anlaşılır bir husustur. Kaldı ki, bölgenin her ulus-devleti kendine özgü bir kapitalist hegemonik merkeze bağlıdır. Bağlı oldukları merkezin denetimi dışına çıkacak kapasiteden yoksundur. Toplantı üstüne toplantı, zirve üstüne zirve yapmalarına rağmen, çözümsüz ve etkisiz olmaktan kurtulamamaları bu gerçeklikle bağlantılıdır.

Demokratik modernitenin bölgenin politik bütünlüğüne ilişkin çözüm gücü, temel aldığı unsurların çözümleyici kapasiteleriyle bağlantılıdır. Politik bütünlüğün önüne dikilebilecek bir iç engelleyici unsur yoktur. Tersine tüm ekonomik, ekolojik, ahlâkî ve politik unsurlar politik bütünlük çerçevesinde en çok arzuladıkları demokratik toplumu inşa edebilirler. Bölgenin politik bütünlük içindeki tüm toplumsal güçleri, kapitalist modernitenin dıştan kaynaklı hegemonik müdahalelerine rahatlıkla ve başarıyla karşılık verip sorunlarını çözümleyebilirler.

Dolayısıyla Ortadoğu Demokratik Komünü, her alandaki komünler komünü siyasi oluşumu olarak önerilebilir. Ulus-devletçi zihniyetin kıskacındaki Irak, İsrail-Filistin ve Afganistan’ın sorunlarına elbette sorunun bizzat kaynağı olan bir zihniyetle çözüm bulunamaz. Sorun kaynaklı zihniyetlerle bölgenin tümünde yaşanan siyasal-toplumsal sorunlara yaklaşımın son iki yüz yılda yol açtığı tahribatlar ve kaybettirdikleri yeterince ders vericidir. Hem laiğinin hem de dincisinin çözüm geliştirmek şurada kalsın, çözümsüzlüğü derinleştirmekten öteye rol oynamadıkları iyice açığa çıkmıştır.

Ortadoğu jeokültürü jeopolitikasına yansıtılmak durumundadır. Bunun için en uygun çerçevenin demokratik komünal ve konfederatif (Devlet konfederalizminden ve federasyonundan bahsetmiyorum) bir yapılanma olacağı açıktır. Çünkü ne kadar farklı birlik veya komün varsa, hepsine ana komün veya konfederasyon çerçevesinde yer vardır. Ulus-devletin bu yaklaşım çerçevesinde ne kadar kusurlu ve dışlayıcı olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Lafta çok ‘bağımsızlıkçı’ geçinen, özde ise kapitalist hegemonik merkezlere bin bir bağla bağlı olan ulus-devletin engellerine takılmadan yürümeyi bilmek önem taşır. Bölgenin her alanında geliştirilecek siyasi oluşumlara, ekolojik ve ekonomik komünlere, demokratik sivil topluluklara ucu kapalı ve katı kimlik sıfatını asla takmadan, bağımsızlık taslamadan, evrensellik-tikellik ana felsefi ilkesini esas alarak, basitten karmaşığa doğru çok geniş ağlara ve yapılanmalara gitmek son derece mümkün ve gereklidir.

Dicle-Fırat Tarım-Su-Enerji Komünü’yle bağlantılı olarak, geliştirilecek olası politik bütünlük merkezlerinden birisi de bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni, Suriye Arap Cumhuriyeti’ni (Büyük Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin-İsrail dahil) ve Irak Federal Cumhuriyeti’ni yıkarak değil, süreç içinde reformlarla dönüştürerek inşa edilecek bir birlik olabilir. Mevcut cumhuriyetler ulus-devlet niteliğini başlangıçta korusalar da, süreç içinde esnek, ucu açık ulus-devlet kimliklerine dönüşerek demokratik birliğe doğru adım atabilirler. Ortaya çıkacak siyasi oluşum ABD ve AB’ndekinden de daha ileri bir demokrasiye açık olmak durumundadır. Komünal demokratik unsurların ağır basacak olmasından ötürü böyle olacaktır. İçerisinde bölgenin mozaiği durumunda olan bütün kimlikler yer alabilir. Öncelikle bu kimlikler demokratik ulus birimleri olarak yeniden inşa edilebilir. Böylesi bir inşa ulus-devletin içerdiği ucu kapalı, katı, tek dilli, tek etnisiteli milliyetçiliğinden kaynaklanan çatışma riskini asgariye indirebilecektir. Tarihte de binlerce yıl sürüp gelen iç içe yaşam gerçekliğini yenileyebilecektir.

Bölgenin kadim kültürlü halkları olan Arap, Kürt, Ermeni, Yahudi, Asuri (Süryani-Keldani), Türk, Türkmen, Kafkas kökenliler, Fars kökenli bazı etnisiteler (aşiret ve kabileler) demokratik ulus kimlikli olarak inşa edildiklerinde hem tarihsel kültür benzerliğine uygun karşılık vermiş, hem de kapitalist modernitenin ulus-devlet aracılığıyla körüklediği böl-yönet çıkmazından, çatışma ve savaşlarından kurtulmuş olacaklardır. Açık uçlu ve esnek kimlikli olmaya özen göstereceklerinden, aralarında çok zengin ve verimli bütünlükler, dolayısıyla kardeşlikler geliştirebileceklerdir. Tarihte örneklerine çokça rastlandığı gibi, dinsel kimlikler için de aynı yaklaşım geçerlidir. Ezici çoğunluğu ortak bir teolojik inanca dayalı olduğu için, bütünlük daha da kolay gelişebilir. İbrahimî dinler olarak Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık tüm mezhep ve tarikatlarıyla tarihte çokça yaşandığı gibi aynı ucu açık, esnek dinsel kimlik anlayışıyla birbirlerine yaklaşıp verimli sentezlere yol açabileceklerdir. Oluşturulacak siyasal bütünlük içinde çok dillilik ve kimlik armaları veya sembolleri ortak vatan ve ortak ulus bağlamında sorun teşkil etmezler. Kentler, yereller ve bölgeler tarihsel kültürel özelliklerine uygun kimlikler olarak demokratik birim niteliğinde inşa edileceğinden, var olan farklılıklar için ideal sinerji mekânları olarak anlam kazanacaklardır. Tüm bu kimliklerin ahlâkî ve politik niteliği esas olacaktır. Hukuk ahlâk ve politikanın yerini tutmayacak, ahlâk ve politikanın hizmetinde olacaktır.

Bölgenin çekim merkezi olarak geliştirilecek Demokratik Konfederasyon (Federasyon, birlik vb. unvanlar da mümkündür) ekolojik ve ekonomik komünleri esas alacağından (Çünkü toprak-su-enerji başka türlü verimli kılınamaz), kapitalist modernitenin üç mahşeri atlısı olan kapitalist kârcılığın, endüstriciliğin ve ulus-devletçiliğin yol açtığı yapısal kriz, kaotik durum, çatışma ve savaş ortamlarına karşı en ideal ve tarihsel yanıt niteliğinde olacaktır.

Kürdistan’ın jeokültürü ve jeopolitikası (Araplar, Türkler ve Farsların ortasında yer alması, tüm kültürlerin kesişme noktası olması) bu tür bir siyasal bütünlüğü adeta zorunlu kılmaktadır. Kapitalist modernite döneminde Britanya’nın Hindistan ve Ortadoğu üzerinde yürüttüğü hegemonik politikaları açısından Kürdistan sürekli çözümsüz bir ülke konumunda tutularak bölgesel denetim aracı kılınmak istenmiştir. Böylelikle Arap, Türk ve Fars iktidar otoritelerinin denetim altına alınmasında çok elverişli bir kontrol aracına indirgenmiştir. Günümüzde ABD ile birlikte Kuzey Irak denilen Güney Kürdistan’ın küçük bir parçası üzerinde gecikmiş bir ulus-devletçik inşa edilerek (Ermenistan, Yunanistan gibi) aynı rol sürdürülmek istenmektedir.

Tarih Kürdistan ve Kürt sorununu adeta ikinci bir Yahudi sorununa dönüştürmüştür. Kürtler en azından bugün böylesi bir süreci yaşamaktadır. Şüphesiz bunda bölgedeki kapitalist modernitenin eşitsiz ulus-devlet yaratma politikası belirleyici rol oynamaktadır. Arap, Türk ve Fars ulus-devletçilikleri Kürdistan’ın silinmesini ve Kürtlerin kurban edilmesini dayatmaktadır. Böylesi üçlü bir imha kıskacına minimal bir Kürt ulus-devletçiliğiyle karşılık verilemez. Verilse bile halen yoğunca yaşandığı gibi hep katliam ve soykırımlarla sonuçlanır. Bu tarihsel paradokstan çıkarılması gereken tarihsel ders, ulus-devlet olmayan demokratik siyasi oluşumlar ve ekolojik ve ekonomik komünlerle başta komşu uluslar olmak üzere tüm bölge halklarını demokratik modernite çözümüne ortak etmektir.

Tarihe kulak kabartıldığında Dicle-Fırat vadilerinde, Verimli Hilal’de on beş bin yıllık neolitik çağın, beş bin yıllık merkezî uygarlığın ve son iki yüz yıllık modernite kültürünün çağrıştırdığı şey hep bütünlüklü siyasal oluşumlardır. Sümer, Akad, Babil, Guti, Asur, Hurri, Mitanni, Urartu, Hitit, Med, Pers, Helen, Sasani, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Moğol, Osmanlı adlarındaki merkezî siyasi otoritelerle karşıtları olarak her zaman var olan ve aynı veya farklı adlarla oluşan demokratik otoriteler hep bütünlüklü siyasi oluşumlardır. Zaten neolitik çağın anaerkil otoritesi ayrılık bilmez, kölelik tanımaz, eşit, doğal ahlâkî ve politik oluşumların hasıydı. Son iki yüz yılın Avrupa merkezli parçalayıcı ve çatışmalı ulus-devlet provokasyonları bu uzun tarihsel süreç içinde küçük bir ayrıntıdır. Tarihin tekrar ana mecrasında jeokültürel ve jeopolitik gerçeğine göre akması, demokratik uygarlık mirası üzerinde geliştirilecek demokratik moderniteyle mümkündür.

Ortadoğu’da uygarlığın zengin tarihsel mirasının yığdığı sorunlarla güncel kriz, çatışma, katliam ve soykırımlara karşı somutlaştırılması gereken çözümün ilk ortaklaşa adımı, Dicle-Fırat Demokratik Konfederasyonu düşüncesi veya projesi olabilir. Böylesi bir proje Arap, Türk, Kürt ve Fars çoğul uluslarıyla azınlık ulus ve kültürleri arasındaki çatışmalı, asimilasyonist süreci tersine çevirip dayanışmacı, komünal demokratik siyasi oluşumlarla barışa, ulus-devlet ötesi ortaklıklara yol açabilir. Dicle-Fırat Demokratik Konfederasyonu projesi bu tarihin mecrası doğrultusunda atılacak en anlamlı ilk adım olacaktır. Hiç kuşku duymuyorum ki, bu proje üzerinde adım adım ve çok yönlü yükseltilecek ekolojik, ekonomik ve demokratik toplum komünleri tarihine ve kültürüne yaraşır Demokratik Ortadoğu Çağı’nın altın değerinde başlangıcını oluşturacaklardır. Demokratik Ortadoğu Çağı hem eski tarihin uyanışı, hem de yeni tarihin özgür yaşamının haykırışı ve sevinci olacaktır.

Ortadoğu gerçekliğine bu ana proje kapsamında bakıldığında, ikincil dereceden bazı projelerden bahsetmek mümkün olacaktır. Tıpkı neolitik çağda ve uygarlık çağında hep oluşageldiği gibi, Verimli Hilal’in Mısır ve Kuzey Afrika’ya uzanan batı ucunda, Mısır veya Libya merkezli (Nil Vadisi merkezli) Kuzey Afrika Demokratik Konfederasyonu Projesi geliştirilebilir. Verimli Hilal’in doğu ucunda Pencab merkezli Doğu İran, Afganistan ve Pakistan (Bu ulus-devlet adları tarihsel jeokültür ve jeopolitiğe uygun değildir) Demokratik Konfederasyonu Projesi daha da aciliyet kazanmaktadır. Ortadoğu Demokratik Modernitesi kapsamında düşünülmesi gereken doğu ucunda diğer anlamlı proje, bugünkü Özbekistan merkezli Seyhun ve Ceyhun Vadilerinde geliştirilecek olan Orta Asya Demokratik Konfederasyonudur. Güney Arabistan’da halen çok güçlü ve dinamik yaşayan kabile ve mezhep cemaatleri nedeniyle geliştirilmesi gereken Güney Arabistan Demokratik Konfederasyonu diğer anlamlı bir proje olarak düşünülebilir.

Tüm bu projelerden çıkarılacak büyük bir Ortadoğu Demokratik Modernitesi bir ütopya olarak düşünülebilir. Şüphesiz bu proje ABD hegemonyasının çizdiği BOP’tan (Büyük Ortadoğu Projesi) daha gerçekçidir. Bir projenin gerçekliğini belirleyen, tarihsel arka planı ve kültürel temelidir. Neolitik ve uygarlık çağının ana akış istikametine bakıldığında, böylesi bir tarih ve ortak kültürel temelin oluştuğu teslim edilecektir. Ortadoğu kültüründe AB türünde birlikler birer ütopya, proje olmanın ötesinde kriz ve çatışmaların, parçalanmışlıkların ve yabancılaşmanın arayışa zorladığı, her alanda adım adım inşa edilmesi gereken evrensel-tikel yaşam gerçekleridir.

Şüphesiz bu projeler şimdilik birer ütopyadır. Ama tarihsel ve toplumsal temeli güçlü olan ütopyalardır. Unutmamak gerekir ki, büyük ütopyalar olmadan büyük yaşam pratikleri gerçekleştirilemez. Ortadoğu kültürü insanlığa cennet ve cehennem ütopyasını armağan etmiş, ilk yazılı destan olan Gılgameş Destanı’yla binlerce yıl öncesinden beri ölümsüzlük otunu hep aramış bir kültürdür. Şimdi anlıyorum ki, özgür kadınla gerçekleşebilecek yaşamı iktidar hastalığıyla kaybetmiş olan Gılgameş nesli, hep peşinde olduğu bu yaşamı sadece ölümsüzlük biçiminde değil, gerçek yaşam süreci içinde de bulamayacaktır. Kaybedilen bir şey ancak kaybedildiği yerde bulunabilir. İnsan türünde büyük yaşam volkanı Toros-Zagros eteklerinde, Dicle-Fırat vadilerinde patladı. Büyüleyici yaşam burada doğdu; Kürdistan’da Jin û Jiyan (kadın ve yaşam) olarak gerçekleşti. Bin yıllar içinde oluşan yaşam, hiyerarşi ve devlet iktidarlarının ortaya çıkışıyla birlikte, Jin û Jiyan somutunda yine aynı mekânlarda kaybedildi.

Bütün destanların Gılgameş Destanı’nın kopyaları olduğu kanıtlanmıştır. Cennet ve cehennem tasvirleri hep bu yaşanmış ve kaybedilmiş yaşamlarla ilgilidir. İktidar hastalığı gerçekten yaşamı öldürür. Bunu çok iyi bilerek, Demokratik Ortadoğu Çağı’nın projesi, aynı zamanda yaşamın iktidar hastalığıyla kaybedildiği yerde, iktidar olmayan özgür kadın yaşamının ekolojik ve ekonomik toplumlu olarak yeniden keşfedildiği, bulunduğu gerçekliğin projesidir. Her proje aynı zamanda gelecek ütopyasıdır. Demokratik toplum ve Demokratik Modernite geleceğin gerçekleşmiş –farklılıklar içinde eşitlik ve özgürlük- ütopyasıdır.

Büyük özgür yaşam ütopyası olanlar için, arandığında bölgede örneği çok olan bir yaşam tarzı şartı vardır ve o da şudur: Toplumsallığın mümkün kıldığı hakikat için yaşayacaksın. Hakikati buldukça yaşayacaksın. Bu hakikati yaydıkça ahlâkî ve politik toplumu kuracaksın. Bunun için karşına çıkan iç ve dış engellerle doğru mücadele edeceksin. Ortadoğu’da ‘Bilgelik Akademisi’ hep böyle söyler. Bu söylemle özgürleşen yaşam iradesi hep böyle yapar!

D- ORTADOĞU TOPLUMUNDA BAZI GÜNCEL SORUNLAR ve OLASI ÇÖZÜM YOLLARI

Şimdi veya güncellik ile tarih arasındaki bağa sıkça değinmenin gereği vardır. Tarihten kopuk güncel somutun, yaşanan şimdinin analizi ne kadar yanlışlıklara açıksa, şimdileşmeyen tarih analizleri de o kadar hatalara açıktır. Gerçeğin şimdideki hali tarih olmaksızın çok eksik kavranır. Zaman her zaman gerçeğin inşa boyutudur. Zamansız gerçek olsa bile düşünülemez. Bu belki de mutlak denilen sırdır. Toplumsal gerçeklikte zamanın inşa gücü ve yeteneği temel bir ilke değerindedir. Toplumsal yaşamın zamanla sınırlanmış süre halini kavramak, sosyolojinin baş etmek zorunda olduğu temel sorunudur. Analitik felsefenin en büyük kusuru, belki de kötülüğü tarihsiz bir sosyal bilim mümkünmüş gibi analiz yapmasıdır. Buna karşılık ‘tarihsizcilik’ denen metodun şimdi’yi kavramayan, tüm gelişmeleri tarihsel tikellerden ibaret sayan aşırı determinist görüşü, şimdi’nin bahşettiği yenilik ve özgür gelişme imkânını kavrayamaz. İnsan iradesi ancak şimdiye müdahale edebilir. Dolayısıyla tarih ne kadar şimdiyse, o kadar kendisine müdahale edilebilir. Şimdi’nin olağanüstü yaratıcı an değerini kavramadan, hiçbir özgün toplumsal inşa gerçekleştirilemez. Ne tarihin emrindeki bir iradesiz olmak, ne de şimdinin tarihten kopuk sorumsuzu olmak toplumsal hakikatle yaşamanın ilkesel ifadesi olabilir. “Geçmişe boş ver” demek ne denli yanlış ve sorumsuzluk haliyse, “Geleceğe bak” demek de o denli yanlış ve sorumsuzluktur.

Ortadoğu’nun toplumsal doğası şimdisi zayıf, tarihi çok büyük olan bir çelişkiyi de yaşamaktadır. Bölgenin şimdisi büyük tarihinin önünde adeta bir tuzak gibi kurgulanmıştır. Ne kadar tarihsel değer varsa bu tuzağın içine düşürülüp etkisizleştirilmektedir. Bölgenin büyük tarihinin önünü açmak için şimdinin bu kurgulanmış tuzak halini aşmak gerekecektir. Şimdi’nin diğer bir anlamı da sorun çözme kabiliyetidir. Tarih ne kadar sorun biriktirmişse, bunları hep şimdi’nin önüne yığar. Şimdi ise bu sorunlar yığını içinde çözebileceklerini ayıklar ve sorunsuz yaşama dönüştürürken, çözümleyemediği sorunları da sonraki şimdilere havale eder.

Sorunların çözümü doğru tanımlanmalarıyla yakından bağlantılıdır. Soruna konu olan varlıkla çözümlenmiş varlık arasındaki fark, şimdi’nin olumlu olarak inşa ettiği şeydir; sorunlu yaşanan şeyin çözümlenmiş şeye dönüşerek yaşanan halidir. Savunmalarımın büyük kısmı Ortadoğu’da oluşan toplumsal doğanın doğru tanımlanmasına ayrılmıştı. Bu savunmalardaki teorik değerlendirmelerin ve yaşanmış deneyimlerin çözümlenmesinin, toplumsal sorunları ve olası çözüm yollarını göstermeleri açısından oldukça aydınlatıcı nitelikte olduğu kanısındayım. Aydınlatılmış bazı sorunları ve olası çözüm yollarını şimdiki halleriyle ayrıntılı olarak sunup Ortadoğu’ya ilişkin savunmamı kısa bir sonuçla tamamlamak öğretici olacak ve ilgili çabalara katkı sağlayacaktır.

1- Çoğunluk ve Azınlık Olan Ulusların Sorunları ve Çözüm Olasılıkları

Ortadoğu’nun dört çoğunluk ulusundan bahsetmek mümkündür. Bunlar Arap, Türk, Kürt ve Fars uluslarıdır. Büyük yerine çoğunluk dememin sebebi demografyayla ilgilidir. Yoksa ulusları büyük-küçük diye ayırmak etik ve doğru değildir. Azınlık ulusu kavramı da demografya ile ilgilidir. Azınlık olmanın bir kusur olamayacağı veya küçüklük nedeni sayılamayacağı toplumsal hakikat ve etik gereğidir.

Ulusal sorunları işlerken yöntem konusundaki farkımı önemle belirtmek durumundayım. Ulusal olgunun gittikçe öne çıkarılması kapitalist modernitenin gelişimiyle yakından bağlantılıdır. Ulusal olgu ideoloji, iktidar ve sermaye tekellerinin oluşumunda öne çıkarılması gereken stratejik bir olgudur. Abartılarak sunulması bu stratejinin gereğidir. Ulusal olgunun çözümlenmesinde iki temel eksik ve hatalı yaklaşımdan bahsetmek gerekir. Birincisi, Descartes felsefesindeki keskin özne-nesne ayrımına dayalı pozitivist yaklaşımdır. Pozitivizmin olgusal özelliği bilinmektedir. Temel hatası, ulus olgusunu tıpkı fizik, kimya ve biyoloji olguları gibi tam nesnel nitelikte saymasıdır. Bu yaklaşım toplumsal doğadaki öznelliği ve esnekliği kesinlikle ihmal etmektedir. Ulusal sorunların soykırımlara kadar varması bu keskin, katı ve ucu kapalı ulusal kimlik anlayışıyla çok yakından bağlantılıdır. Gerek doğanın gerek toplumun nesneleştirilmesi kapitalizmin gelişiminde en önemli ideolojik aşamadır.

Kapitalist modernitenin ilk büyük devriminin zihniyet alanındaki bu özne-nesne ayrımına dayalı felsefi-ideolojik devrim olduğu önemle kavranmak durumundadır. Modernitenin ideolojik devriminin öne çıkardığı kavramların başta gelenlerinden olan ulusallık boşuna seçilmiş bir kavram değildir. Bu kavram kapitalist teolojinin ana ilkesidir. Ulusallık ve daha da geliştirilecek ulus-devlet en önemli tanrısal kavram, hatta yeryüzündeki tanrının kendisi olacaktır. Pozitivist teolojinin Akropol’ündeki en büyük tanrı, kesinlikle ulusallık ve ulus-devlet olarak yerini alacaktır. Diğer modernite tanrıları önem sırasıyla ve sisteme yaptıkları katkıları ile orantılı olarak yer tutacaklardır. Pozitivist teoloji bilimcilikle ulus ve ulus-devlet olgusunu abartıp dinsel ümmet olgusu yerine ikame edince, bu sefer din ve mezhep sorunları ve çatışmalarının yerine ulusal sorun ve çatışmalar geçecektir. Hem de daha kanlı savaşlar ve soykırımlarla dolu bir sürece yol açarak. Pozitivizmin kapitalizmin kutsal ideolojisi olduğunu çok iyi bilmek gerekir.

İkinci hatalı yaklaşım ‘öznellik, aşırı anlamlılık’ adı altında sergilenir. Bu anlayış, başta ulusal olgular olmak üzere, modernite döneminde ortaya çıkan birçok olguyu hayali, fantastik icatlar olarak sunmaya çalışır. Geleneğin icadı olarak bir yorumcu anlayış geliştirir. Elbette İkinci Doğa karakterinde olmaları itibariyle toplumsal olgular inşa edilmeye, icat edilmiş olgular olmaya elverişlidir. Ama bu elverişlilikten kalkarak toplumsal olguların varlıksal değerini kuşkulu hale getirip sadece zihniyet oyunlarına indirgemek, en az nesnellik yaklaşımı kadar sakıncalı ve hatalı sonuçlara yol açar. Bu durumda olgular kesin, katı, nesnel değerler yerine hayali, uçup giden ve varlığı pek olmayan kavramlardan ibaret sayılır. Gerçekle hakikat arasında geliştirilen bu ikinci ciddi sapmayla bilimsel sonuçlara varmak mümkün değildir. Öznellik, kendine inancını yitirmiş modernite ideolojisinin geç postmodernite döneminde aldığı yeni biçimdir; nesnelciliğin postmodernite dönemindeki ifadesidir. Sonuç olarak toplumsal sorunları hayali sorunlar olarak görmek ve günübirlik terapi seanslarıyla (psikolojik yöntemlerle) çözmeye çalışmak bu yaklaşımın vardığı aşamayı gösterir ki, yaşamın kendisi bunun başarısızlığını günlük olarak kanıtlamaktadır.

Kapitalist modernite döneminin olgusal, yapısal sistematiğini derinliğine kavramadan, yol açtığı toplumsal sorunları kavramak ve çözmek çok zordur. Sistematiğin kritik sorunu olgu ve algı arasındaki ilişkidir. Olgu ve algı arasında kurulan aynılık ve farklılık yaklaşımları çok problemlidir. Bu da sistemin özüyle ilgili bir durumdur. Sistem bütün felsefesini algı ve olgu arasındaki aynılık ve farklılık üzerine inşa eder ki, bunun altından çıkmak mümkün değildir. Sistem felsefesi bütün ekolleriyle kendi içinde çözümsüzdür.

Kendi yorumum, çözümü aynılık ve farklılık dışında arama yönündedir. Algı ve olgu evrenin temelindeki ikilemle ilgilidir. Madde-enerji, yapı-işlev, parçacık-dalga gibi evrensel ikilemler algı ve olgu arasında da geçerlidir. Bana göre bu ikilem insan ruhu ve bedeni, evren ve zihni arasında aldığı biçimi ifade eder. Zihnin evreni tam kavraması mutlak bilgiye götürebilir. Fenafillâh, Nirvana, Enel-Hak, Mutlak Bilgi (Hegel) öğretileri bu ideayı taşır. Bu ise imkânsıza yakın bir sonuç gibi görünmektedir. Algı ile olgunun tamamen farklı gösterilmesi ise, zihin ile gerçeklik arasındaki bağın kopuşunu ve hakikat dışına taşmasını ifade eder; avamî, düşüncesi çok az gelişmiş olanları kapsar. Hakikat payı çok zayıf, inşa edici değeri ve yapısallığı düşük bir zihniyettir.

Mutlak bilgi durumunda algı-olgu ikilemi ortadan kalkar ki, bu da hâdisin (oluş) ortadan kalkmasıdır. Algı ve olgunun birbirinden tamamen kopması ise tam yabancılaşmayı ifade eder. Felsefî bilgi bu iki uç arasındaki varlık bilgisinin özünden ve mantığından oluşur. İki uç arasındaki savrulmalara düşmemek, daha da önemlisi uçlara kaymadan hakikat arayışında olmak bilgeliği, felsefi duruşu ifade eder ki, doğru olan da bu tutumdur.

Tekrar ulusal soruna dönersek, bu kısa felsefe tahliliyle bu sorunun son iki yüz yılın kapitalist modernite zihniyetinin hegemonik karakteriyle bağını daha iyi kavramış oluruz. Ulus yoktan, hayali olarak icat edilmemiştir. Ama büyük bir abartmanın ürünü olarak ulusun toplumsal doğaya giydirilen bir endüstriyel kumaş olduğu da inkâr edilemez. Dinsel ümmet yerine ikame edilen ulusal toplum, iki uca da kaymamak şartıyla sosyal bilime konu edilebilir. Ulusal toplum kavramını sosyal bilim kapsamında tutmak kapitalist modernitenin aşılmasını gerektirir. Kapitalist modernite aşılmadıkça, ulusal toplum baskı ve sömürü tekellerine çatı örtüsü olmaktan öteye bir anlam ifade etmez.

Demokratik modernite paradigmasında söz konusu kavramın problemli yapısını aşmak için geliştirilen karşı kavram demokratik ulustur. Her iki uç anlayıştan arındırılmış ve kapitalist modernitenin istismarından kurtarılmış ulusal toplum ancak demokratik ulus olmakla mümkündür. Demokratik modernite unsurları kapsamındaki toplumsal inşalar ulusal kıstasları esas almazlar. Daha önce vurgulandığı gibi demokratik modernitede ulusal çıkara başat rol tanınmaz; daha çok toplumun ahlâkî ve politik karakterine vurgu yapılır. Yeniden inşalar için en uygun kavram ikilisi, ulus-devlet yerine demokratik komünalitedir.

Ortadoğu’da ulus meselesinde aşırı ulusallık vurgusu ne kadar olumsuzsa, toplumsallığın ulus yönünü göz ardı etmek de o denli sorunu ağırlaştırır. Hangi ulus sorunu ele alınırsa alınsın, yöntemsel olarak bu iki yanlışa karşı tedbirli olunduktan sonra, iki olumlu tavrı öne çıkarmak yöntemin diğer önemli yanıdır. Bunlar ideolojik değil, bilimsel yaklaşımdır; ulus-devletçi iktidar amaçlı değil, demokratik ulus ve demokratik komünalite yaklaşımıdır. Her iki yaklaşımın içeriği demokratik modernitenin temel unsurlarından oluşur.

Ortadoğu toplumlarında son iki yüz yılda uyandırılan milliyetçilikle ulus-devlet eğilimi, idea edildiği gibi ulusal sorunların çözümüne değil, tersine sorunların çığ gibi büyümesine ve tüm toplumsal dokuları kaplamasına yol açıyor. Sermaye olumlu rekabet yerine tahripkâr ulus-devletçi savaşı dayatıyor. Toplumların iç yapılanmalarında ve dış bağlantılarında yaşanan savaş durumu sorun, kriz ve kaotik durumun esas nedeni olmaktadır. Bölgenin tüm ulusal sorunlarında yaşanan deneyimler gözlemlendiğinde bu gerçeği tespit etmek zor değildir.

Demokratik modernitenin iktidar tekelini (ulus-devleti) amaçlamayan demokratik ulus kavramıyla kapitalizme alternatif toplumcu komünalite kuramı, bölgeyi kanlı savaşların, katliam ve soykırımların, sürekli kriz ve kaosun alanı olmaktan çıkaracak ideal modeli sunmaktadır.

a- Arap ulusal sorununu ağırlaştıran temel etkenler Arap toplumsallığını sürekli parçalayan, öz değerlerine yabancılaştıran, savaşlarla tüketen ve maddi değerlerini yutan yirmiyi aşan ulus-devletidir. Aralarında bir konfederalizm bile gerçekleştiremeyen bu ulus-devletler, Arap ulusal sorununun bizzat üreticileridir. Bunlarla bağlantılı dinci ve soycu-kabileci milliyetçilik, erkek egemen toplumsal cinsiyetçilik toplumsal alanı tümüyle karartmakta, boğuntuya getirmektedir. Toplumu kendi içinde muazzam bir tutuculuğa ve köleliğe mahkûm etmektedir. Araplar adına ne iç ne dış hiçbir soruna çözüm şansı vermemektedir.

Arap sorunları için kapsayıcı bir çözüm modeli demokratik ulus ve toplumcu komünalite temelinde aranmak durumundadır. Rakip İsrail’in gücü sadece dünya hegemonyasından kaynaklanmıyor; içteki demokrasi ve komünalite kurumları da bu güçlenmede önemli rol sahibidir. Son yüz yılını radikal milliyetçilik ve İslamcılıkla tüketen Arap ulusal toplumu, tarihlerinde ve kabile düzenlerinde yabancısı olmadığı komünal toplumculuğu demokratik ulus anlayışıyla bütünleştirerek kendisi için emin ve uzun vadeli bir çıkış, çözüm bulabilir ve kurtuluş yolu çizebilir.

b- Ortadoğu’da diğer önemli bir çoğul ulusu Türkler ve Türkmenler teşkil etmektedir. Araplara göre daha dağınık yaşamakla birlikte, benzer iktidar ve ideolojik anlayışları paylaşmaktadır. Çok sıkı ulus-devletçi olup, dinsel ve soycu milliyetçiliği derinliğine yaşamaktadır. Tanrı ve devlet kutsallığı gibi dinci ve soycu milliyetçilik de iç içe yaşanmaktadır. Türk ve Türkmen kategorileri arasında önemli sosyolojik farklar bulunmaktadır. Türkmenler Arap aristokrasisinin karşısındaki Bedevilerin paralel halini Türk aristokrasisi ve iktidar-devlete sahip olanlar karşısında yaşamaktadır. Türkmenler çıkarları demokrasi ve komünaliteyle örtüşen kesimlerdir.

Türk ulusal sorunları da hacimlidir. Çin’deki Uygur Türklerinden Rusya hegemonyasında yaşayan çok sayıdaki özerk ve devlete sahip Türklere, Anadolu’daki Türkiye Cumhuriyeti Türklerinden Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki, hatta Avrupa’daki Türklere kadar hepsinde ulusal sorunlar yaşanmaktadır. Sorunların kaynağının benzer olduğunu söyledik. Ulus-devletçi iktidar hastalığı, aşırı dinci-soycu milliyetçilik ve erkek egemen toplumsal cinsiyetçilik Türk topluluklarını da karartmakta ve tutucu kılmaktadır. Toplum, demokrasi ve komünal eğilimler aşırı devletçi ve hegemonik ideolojik tekeller içinde adeta erimiş gibidir. Aile bile toplumun değil, devletin bir hücresi konumuna indirgenmiştir. Her kurum ve birey devleti taklit etmektedir. Bu tarihsel eğilimler Türkler ve Türkmen toplulukları arasında sert bir iktidar savaşına yol açmaktadır. Fetih siyasetiyle diğer toplumlar arasında da benzer iktidar çatışmaları yaşanır.

Katı merkeziyetçi iktidar yapılanmaları ve resmi ideolojinin katılığı nedeniyle Türk ulusal sorununda demokratik ve komünal eğilimlere gelişme ve çözümleyici olma fırsatı tanınmamıştır. Topluma verilen mesaj devletsiz yaşamalarının imkânsızlığıdır. Toplum ve birey devletle dengeyi sağlayamamış, bunlar hep devletin çocuğu ve sadık kölesi rolünde kalmıştır.

Günümüzde Türk ulusal toplulukları için demokratik modernite kuramı en uygun çerçeveyi oluşturmaktadır. Toplum temelli Demokratik Türk Konfederasyonu Projesi hem kendi içinde bütünlük arz eden, hem de Türk topluluklarının iç içe yaşadıkları komşularıyla barış ve bütünlük içinde ortak yaşamalarını mümkün kılan ideal bir düşüncedir. Toplumsal birlik açısından sınırlar eski önemini yitirmiştir. İletişim olanakları farklı mekân sınırlarına rağmen dünyanın her alanındaki bireyler ve topluluklar arasında bütünleşmeyi mümkün kılmaktadır. Türk ulusal topluluklarının Demokratik Konfederasyonu Projesi dünya barışı ve demokratik modernite sistemi için büyük katkı sunabilir.

c- Kürt ulusal toplumu yeni gelişen zengin bir demokratikleşme potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Kürtler dünyanın en büyük ulus-devletsiz halkıdır. Tarih boyunca neolitik ve uygarlık çağlarında stratejik bir alanda yoğunlaşmıştır. Kürtler dağ’ı esas alan bir savunma anlayışı, tarım ve hayvancılıkla beslenme kültürü sayesinde otantik bir halk olarak varlıklarını günümüze kadar korumuşlardır. Dünyaya dağılmış Yahudiler nasıl dünyanın her köşesinde toplumların tepe noktalarına sızarak varlıklarını günümüze kadar taşımışlarsa, Kürtler de yerlerinden hiç kıpırdamadan ve hiçbir toplumsal tepe noktasına göz dikmeden, altta (ikincil planda) kalma sabrını göstererek günümüze erişmişlerdir. Aralarında tam bir paradoks vardır.

Kürt ulusal sorunu ulus olmaktan alıkonulma gibi çok nadir rastlanan bir etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca ve günümüzde kendilerine hükmeden güçler ve iç uzantıları, Kürtlerin nesne olmaktan çıkıp özne haline gelmemeleri için denenmedik yöntem bırakmamışlardır. Devlet olma olumlu veya olumsuz anlamda ulusal gelişmeye belki bir şeyler katmıştır. Fakat Kürtler için böylesi bir imkân çok nadiren var olmuştur. Dolayısıyla sınıflı ve devletli uygarlığı çok az yaşamış ve özümsemiş halk olma ayrıcalığına sahiptir. Demokratik modernitenin şansı açısından bu çok önemli bir ayrıcalıktır. Ortadoğu coğrafyasının merkezinde yerleşik olmaları önemlerini arttırmaktadır. Kapitalist modernite döneminde dıştan dayatılan ulus-devlet egemenliği, gücü yettikçe kültürel soykırımlar ve zaman zaman fiziki kırımlarla Kürtleri kendi içinde eritmek istemiştir. İslam uygarlığı döneminde de aynı politikalar din aracılığıyla meşru kılınmaya çalışılmıştır. Kürtler iktidar-devlet gücüyle ulusal toplum olmayı sağlama şansına pek sahip değildir. Kapitalist modernite unsurlarının bu yönlü sunacakları şeyler çok sınırlıdır. Günümüzde yaşanan Irak Kürdistan’ındaki siyasi oluşuma tam anlamıyla ulus-devlet denilemez. Yarım ulus-devlet demek daha uygun olur.

Kürdistan coğrafyası, azınlık da olsalar, özellikle yakın geçmişte, başta Ermeniler ve Süryaniler olmak üzere, başka halkların da anayurdu konumundadır. Bu coğrafyada Araplar, Farslar ve Türklerin çok sayıda uzantıları da yaşamaktadır. Din ve mezhep yönünden Kürtler çokluğu yaşamaktadır. Kürt toplumunda aşiret ve kabile kültürlerinin hala güçlü izleri bulunmaktadır. Kent kültürü fazla gelişmiş değildir. Tüm bu özellikler Kürdistan coğrafyasında demokratik siyasi oluşumlara büyük şans tanımaktadır. Tarım-su-enerji alanında hem komünal birliklerin kurulması hem idealdir, hem de bu birliklerin kurulması zorunluluk arz etmektedir. Ahlâkî ve politik toplumun gelişme koşulları da son derece elverişlidir. Ayrıca ana tanrıça kültürünün ilk önce ve en güçlü biçimde yaşandığı coğrafyadır. Star, İştar, İnanna adıyla tüm Ortadoğu’ya ve dünyaya yayılabilmiş ana-tanrıça kültürünün de ana zeminidir. Üzerinde yürütülen tüm bitirilme çabalarına rağmen, kadın halen en cesur, direnişçi ve onurlu yaşam örneklerini sunabilecek potansiyele sahiptir. Harcanan tüm çabalara rağmen, cinsiyetçi toplum ideolojisi diğer komşu toplumlardaki kadar kurumlaşmış değildir. Kadın eşitliği (farklılığı içinde) ve özgürlüğünün temel kıstas olduğu demokratik toplumun inşasında, tümü iç içe yaşayan bu zengin kültürel özellikler muazzam bir potansiyel ihtiva etmektedir. Dolayısıyla bu coğrafya demokratik modernite paradigması altında demokratik ulus ve ekolojik-ekonomik toplum olmaya en müsait koşulları sunmaktadır. Kürdistan Demokratik Konfederasyonu projesi daha şimdiden uygulanma şansına sahiptir. Kapitalist hegemonyayla bağlantılı ulus-devletler toplum açısından taşıdıkları olumsuzluklar nedeniyle dün olduğu gibi bugün ve yarın da gelişme şansına sahip değildirler. Ancak demokratik dönüşümle sınırlı var olma bir şansına sahip olabilirler.

Sayılan tüm bu özellikleri esas alan siyasal demokratik oluşumlarla Kürdistan’ı ekonomik ve ekolojik komünlerden oluşmuş bir demokratik konfederasyon olarak geliştirmek tarihsel öneme sahiptir. Çoklu ulusal kimliklere dayalı demokratik ulus inşası, ulus-devlet çıkmazına karşı ideal bir çözümdür; Ortadoğu’nun tüm ulusal sorunlar ve azınlık sorunları için çözüm modeli olabilir. Komşu ulusları bu modele çekmek Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek ve demokratik modernitenin alternatif oluşturma şansını güçlendirecektir.

Tarih Kürdistan’ı ve Kürtleri öyle bir konuma getirmiştir ki, kendi özgürlüğü, eşitliği ve demokratikleşmesi için mücadele eden Kürt halkını yine özgürlükleri, eşitliklikleri ve demokratikleşmeleri için mücadele eden bölge halklarıyla kader birliği yapmaya zorlamaktadır.

d- Fars veya İran ulusal toplumundaki sorunlar tarihsel uygarlıklardan ve son iki yüz yılın kapitalist modernite uygulamalarından kaynaklanmaktadır. İran’da Sümer rahip ideolojisinin üç türevinden de etkilenmiş bir uygarlık geleneği vardır. Zerdüşt ve Mitra geleneği orijinal kimliği oluşturmalarına rağmen, İslam türeviyle etkisizleştirilmişlerdir. Musevilik, Zerdüştlük, İsevilik ve Grek felsefe ekolünün bir sentezi olarak ortaya çıkan Maniheizm, resmi uygarlık ideolojisi karşısında başarılı olamamış, daha doğrusu isyancı geleneği beslemekten öteye gidememiştir.

İran İslamî geleneği Şia mezhebine dönüştürüp son dönem uygarlık ideolojisi olarak uyarlamıştır. Günümüzde de kapitalist modernitenin unsurlarını Şialığın süzgecinden geçirerek (Çin Konfüçyüsçülüğünün modernist biçimi) modernleşmeye çabalamaktadır. İran toplumu hem etnik hem dinsel açıdan çok kimlikli nitelikleri itibariyle zengin bir kültüre sahiptir. Ortadoğu’nun tüm ulusal ve dinsel kimliklerine ev sahipliği yapmaktadır. Çoklu kimlikleri tek başına soycu ve/veya dinci ideolojik hegemonyalarla bir arada tutmakta zorlanmaktadır. Çok ince bir tarzda dinci ve soycu bir milliyetçilik biçimini uygulamaktadır. Öte yandan kapitalist moderniteyi uyguladığı halde, işine geldiğinde anti-modernist propagandalara başvurmaktan da geri durmamaktadır. Devrimci ve demokratik gelişmeleri geleneksel uygarlık kültürü içinde eritmekte ustalaşmıştır. Despotik bir rejimin ustaca uygulanması söz konusudur. Ortadoğu’nun bünyesi çelişkili, en gergin devlet ve toplumlarının başında gelmektedir. Petrol kaynakları gerginlikleri kısmen yumuşatmaya yol açsa da, İran ulus-devletçiliğinin varlığı dağılmaya en müsait konumda bulunmaktadır. Bunda İran’daki rejimin kapitalist modernitenin baş aktörleri olan ABD-AB hegemonyacılığıyla yaşadığı uyumsuzluklar da oldukça etkilidir.

İran toplumsal sorunlarında demokratik modernite kuramı yetkince uygulandığında önemli çözümleyici sonuçlara yol açabilir. Devletin tüm merkeziyetçi çabalarına rağmen, alttan alta adeta bir federal İran da yaşanmaktadır. Demokratik uygarlık unsurlarıyla federalist unsurlar (Azeriler, Kürtler, Araplar, Beluciler, Türkmenler) buluştuğunda, İran Demokratik Konfederasyonu projesi anlam kazanabilir ve rahatlıkla çekim merkezi olabilir. Kadın özgürlük hareketi ve komünal geleneklerin de bu proje kapsamında önemli rolleri olacaktır. İran’ın aydınlık geleceğini ve Ortadoğu’daki tarihsel rolünü yeniden kazanması ancak demokratik modernite unsurlarıyla (demokratik, ekonomik ve ekolojik toplum) bütünleşmesi ve çıkış yapması sayesinde mümkündür. İran ulusal toplumunun potansiyeli bunun için yeterince güçlü olduğu gibi, İran demokratik ulus gerçeği de bunu gerektirmektedir.

e- Ermeni ulusal sorunu kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya girişinde yol açtığı trajedilerin başında gelmektedir. Ermeniler bölgenin kadim halklarındandır. Ağırlıklı olarak Kürtlerle iç içe bir coğrafyayı paylaşmaktadırlar. Kürtler nasıl tarım ve hayvancılıkla geçinen bir halksa, Ermeniler de sanki o ölçüde bu ekonomiyi kentlerde zanaatçılıkla besleyen bir halk durumundadır. Sanatkârlık yönü gelişkin bir kültürü de temsil etmektedirler. Kürtlerinkine benzer bir direnişleri olmasına rağmen, geçici ve mevzii örnekler dışında, kalıcı devlet kurumlarına pek sahip olamamışlardır. Ermeniler ilk Hıristiyan halklardandır. Hıristiyanlığı seçmelerinde kimlik ve kurtuluş inancı önemli rol oynamıştır. Yahudiler gibi saray çevrelerinde özellikle zanaatçı kimlikleriyle etkili olmuşlardır.

Kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya girişinde Ermenilerin araçsallaştırılmaları stratejik bir hata olmuştur. Hıristiyan olmaları nedeniyle Müslüman ablukası altında yaşadıkları sıkışma, ulus-devlet milliyetçiliğinin karşılıklı olarak alevlenmesi sonucunda giderek bir trajediye dönüşmüştür. Bunda erken burjuvalaşan Ermeni eşrafının önemli rolü olmuştur. Avrupa türü milliyetçilik ve hegemonik işbirlikçilik, yaşadıkları felaketin iç nedenidir. Beş bin yıllık gelişimi izlenebilen bir kültürle Ortadoğu kültürüne büyük katkıda bulunan Ermeniler, 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar oynanan modernite komploları sonucunda yaşanan büyük bir felaketin, bir soykırımın kurbanı olmuşlardır. Yahudilerden sonra dünyaya dağılan ikinci önemli diaspora halkı durumundadır. Azerbaycan’ın batısında küçük bir Ermenistan’ın kurulması, Ermeni ulusal sorununun çözümlendiği anlamına gelmez; bu oluşum Ermenilerin yaşadıkları trajedinin etkisini telafi edemez.

Ermeniler kaybettikleri yurtlarını hep arayacaklardır. Dolayısıyla günümüz için Ermeni sorunu, kaybedilen yurdu bulmak biçiminde anlam kazanmaktadır. Fakat o yurdu aradıkları yerde başka halklar da yaşamaktadır. Bir halktan yurdunu alıp bir diğerine vermek ne kadar yanlış ve affedilmez bir suçsa, tersi de o denli suçtur. Ulus-devletin korkunç yüzü Ermeni sorunuyla bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Ulus-devletin sınır anlayışı ve homojen ulus peşinde koşması bu korkunçluğun gerçek nedenidir. Arkasındaki sistem ise kapitalist modernitedir. Hıristiyanlık ve modernite karışımı bir zihniyet ve yaşam tarzı Ermenileri ancak tüketir. Düşmanları ne kadar alçak ve faşist zihniyetli olurlarsa olsunlar, kendilerine yönelik soykırımların nedenlerini ortaya çıkarmakla yetinmeyip yeni çıkış yolları aramaları da gerçekleştirmeleri gereken hayati görevleridir. Çok uluslu, demokratik ve komünal temeldeki konfederalist oluşumlar belki de en çok Ermeniler ve benzeri bir konumda bulunan diğer halklar için ideale yakın çözüm olanakları sunarlar. Demokratik modernite unsurları temelinde yoğunlaşmaları ve kendilerini Ermeni Demokratik Ulusu olarak yenilemeleri halinde Ermeniler hem Ortadoğu kültüründeki tarihi rollerine yeniden kavuşacaklar, hem de kurtuluşun doğru yolunu bulmuş olacaklardır.

f- Asurî ulusal sorunu Ortadoğu’nun bir uygarlık devinin hazin öyküsünü dile getirir. Asur adlı Mezopotamya tanrısıyla kendilerini özdeşleştiren bir halk olarak, Ermenilerin yaşamış oldukları trajedi kadar vahim bir sonucu yaşayan Asurîlerin neredeyse yok olmanın eşiğini getirilmelerini Ortadoğu kültürü için büyük kayıp olarak değerlendirmek gerekir. Denilebilir ki, Asurluların en büyük düşmanı Asur uygarlığının kendisidir. Tıpkı Sümer, Akad ve Babil uygarlığının Sümer, Babil ve Akad’ın düşmanı olması gibi. Neden? Çünkü bir uygarlığın tekelci gasplar sonucu büyüttüğü bir kültür veya o kültürün halkı, o uygarlık tekelinin ortadan kalkmasıyla kendini birçok tehlikeye açık bir boşlukla karşı karşıya bulur. Bu halkların kendileri bu boşluğu hemen doldurmazlarsa, boşluğu dolduracak olası bir güç, o uygarlıktan geriye kalan kültürden ve halkından intikamını alacaktır. Asurlular böylesi bir gelişmenin kurbanı olmuşlardır. Asurlular Ortadoğu kültürünün, özellikle Sümer, Akad, Babil, Hitit, Fenike, Mitanni, Urartu, Med, Pers, Helen, Sasani, Bizans ve İslam kültürünün hem hafızası, hem de en iyi besleyeni ve o kültürden besleneniydiler. Hıristiyanlığın ise birinci sıradaki yaratıcı halkı ve Ortadoğu uygarlığında ticaret tekelinin yaratıcı unsuruydular. Ortadoğu uygarlığıyla bu denli içli dışlı olmaları kaderlerini elbette bu uygarlığa bağlı kılacaktı. Onun yükselişiyle yükselecekler, düşüşüyle düşeceklerdi.

Asurîlerin kapitalist moderniteyle işbirliğine yönelmeleri Ermeniler örneğinde olduğu gibi ters etkiye yol açtı. Hıristiyan olmaları nedeniyle yaşadıkları tecridin moderniteyle birlikte derinleşmesi hazin sonlarını hazırladı. Kapitalist hegemonyacıların basit taktik hesaplarının Hıristiyanlıkla beslenip erken ulus-devletçi düşünce ve eylemini gündemleştirmesi, yaşadıkları büyük felaketin kendilerinden kaynaklanan en önemli nedeniydi. Asurîler de Ermeniler gibi ağırlıklı olarak Kürdistan coğrafyasının kadim bir halkıdır. Her iki halkın felaketinde sadece devlet kaynaklı Türk İttihat ve Terakki milliyetçiliğinin faşist soykırımcı uygulamaları değil, işbirlikçi Kürtlerin de önemli rolleri olmuştur.

Asurî ulusal toplum sorunu uygarlık kökenli olduğu kadar, Hıristiyanlık ve modernite ideolojileriyle birlikte gelişmiştir. Ermeniler örneğinde olduğu gibi çözüm için radikal dönüşüm gereklidir. Klasik uygarlık ve kapitalist modernite zihniyeti ve maddi olanaklarına ilişkin heves ve arzularını kırıp, demokratik uygarlık ve modernite unsurları (demokratik, ekonomik ve ekolojik toplum) üzerinde yoğunlaşmaları, kendilerini Asurî Demokratik Ulusu olarak yeniden inşa etmeleri, tükenişe karşı varoluşçu çıkışın ve özgür yaşamın yeni yolu olabilir. Ortadoğu kültüründe sahip oldukları büyük hafıza birikimlerini demokratik modernite kültürü olarak yenilemeleri, hem tarihsel rollerine yeniden kavuşmalarına hem de gerçek kurtuluşlarına yol açabilir.

g- Yahudi sorunu Ortadoğu toplumsal sorunu olduğu kadar bir dünya sorunudur da. Yahudileri tarih boyunca izlemek, bir anlamda Ortadoğu kültürünün sorunlaşmış halinin serüvenlerini izlemek gibidir. Yahudiler neden sorun oldular, nasıl dağıldılar, nerelere dağıldılar, neler oluşturdular, hangi sonuçlarla karşılaştılar? Bu soruların nedenleri uygarlık kaynaklıdır ve cevapları uygarlıkları yargılamakla özdeştir. Savunmamın önceki kısımlarında genişçe değinme ihtiyacı duyduğum Yahudiler ve Yahudi sorunu için birkaç tamamlayıcı yargıda bulunmakla yetinmek durumundayım.

Ortadoğu kültüründe büyük katkıları olan peygamberlik kurumu büyük ölçüde Yahudi oluşumudur. Şüphesiz bunda Sümer ve Mısır kadim kültürleriyle bir bütün olarak bölgenin kabile kültürlerinden yararlanmışlardır. Yahudilerin bu kültür kaynaklarını adeta reformdan geçirip kendi kabile kültürlerine dönüştürerek temsil etmeleri büyük yetenek ister. Yahudilik esas olarak bu yeteneği ifade eder. Bunu bazen paraya, bazen atom silahına dönüştürerek dünya çapında etkili olmayı başarmışlardır.

Yahudi sorununun kaynağında gösterdikleri bu yetenek önemli rol oynar. Tarihte ve günümüzde kabile tanrıcılığının kapitalist modernite döneminde kendini milliyetçilik, ulus-devlet ve seküler tanrısallıklar olarak sunması Yahudicilikle yakından bağlantılıdır. Yahudiler tıpkı Asurîler gibi kendi yarattıkları uygarlık ve modernite geleneklerinin kurbanı oldular. Kutsal Kitap’ta sözü edilen Leviathan (canavar), devlet metaforu olarak kendi icatlarıdır. Leviathan’ın kapitalist modernitede ulus-devlet olarak şekillenmesi, önce Napolyon ve daha sonra Hitler kişiliğinde temsil edilmesi, Yahudi tanrısallık (teolojik) kültürüyle yakından ilişkilidir. Çok iyi bilinmektedir ki, Yahudi soykırımı bu modernite canavarının aldığı biçimlerden biri tarafından gerçekleştirildi. Kaldı ki, ilk ve orta çağlarda da benzer olaylar başlarına az gelmedi. Yahudilerin kendi elleriyle yarattıkları canavar tarafından büyük felaketlere uğratıldıklarını belirtmek yine bu kültürün öğrettiği hakikate sadakatin gereğidir.

Çıkış, Kutsal Kitap’ın ilk bölümüdür. Yahudiler için önemlidir. Bu önem hâlâ devam etmektedir. En azından Mısır’dan, daha önceleri ise Ur’dan (Urfa’dan) çıkışları kadar önemli çıkışlara ihtiyaçları vardır. Eski Kenan ellerinde Filistinlilerle ve onların arkasındaki Arap dünyasıyla geçmişte ve bugün yaşadıkları neredeyse üç bin yıllık çelişkiler ve çatışmalardan çıkış için bir yol bulmaları gerekiyor. Bir Urfalı olarak benim kendileri için naçizane görüşüm, savunmam boyunca (Bu savunmayı yapmama yol açan yakalanma, tutuklanma ve verilen hükümle bugünkü Yahudi ulus-devleti İsrail’in birinci elden ilişkisi vardır) geliştirmeye çalıştığım demokratik modernite unsurlarında çıkış aramalarıdır. Şüphesiz Yahudi kökenli aydınlar bu yönlü gelişkin görüşlere sahipler. Mesele tek başına görüş sahibi olmakla çözülmez. Yahudilerin Ortadoğu demokratik kültürüyle yeniden ilkeli bir buluşmayı gerçekleştirmeleri gerekir. Ulus-devletli bir Ortadoğu jeopolitiğinde, İsrail, ulus-devlet olarak hep savaşın içinde olmak durumundadır. Ateşi ateşle söndürmek mümkün değildir. Kapitalist modernitenin hegemonik gücünü arkasında bulmak güven verse de, köklü bir çözüm için bu da yeterli değildir. Kapitalist moderniteyi aşmayan hiçbir sistem kalıcı güvenlik sağlayamaz.

Genelde Yahudi ve özelde İsrail sorunu çözülmeden, ne Ortadoğu’da ne de dünyada toplumlar sorunlarını çözebilir. Ulus-devlet perspektifli tüm yaklaşımların sorun çözen değil, ağırlaştıran özellikte olduklarına dair hiçbir örnek İsrail-Filistin örneği kadar öğretici değildir. İsrail-Filistin Savaşında dünyanın parası ve kanı akıtıldı. Bütün bunlardan geriye içinden çıkılması daha da zorlaşmış ağır bir sorunlar yumağı miras kalmıştır. İsrail-Filistin örneğinde iflas eden, kapitalist modernite ve onun ulus-devletçi paradigmasıdır.

Yahudiler Ortadoğu kültürünün ana varlıklarından biridir. İnkârları ve soykırımları herkes için bir kayıptır. Kendilerini bile soykırıma uğratan Leviathanlarla barış ve güvenlik içinde yaşayamayacakları yeterince açıklık kazanmıştır. Yahudiler de Ermeniler ve Asurîler gibi Demokratik Ulus olarak yeniden inşayla Ortadoğu Demokratik Konfederasyonu’nda daha rahat yer edinebilirler. Bu konuda düşünce olarak Doğu Akdeniz Demokratik Konfederasyonu projesi iyi bir başlangıç olabilir. Katı ve ucu kapalı ulusal ve dinsel kimlikler bu proje kapsamında ucu açık ve esnek kimliklere evrilebilir. İsrail bile daha kabul edilebilir bir ucu açık demokratik ulusa dönüşebilir. Şüphesiz İsrail’in komşularının da benzer bir dönüşümü yaşamaları gerekir.

Ortadoğu’nun yaşadığı yoğun gerginlik, çatışma ve savaşlar modernite dönüşümünü zorunlu kılmaktadır. Ağırlaşmış ulusal ve toplumsal sorunlar modernite dönüşümü sağlanmadan aşılamaz. Sadece Arap-İsrail çelişkisi bile tek başına modernite dönüşümünün gereğini vurgulamaktadır. Hâkim sistem temel sorunları çözemiyorsa, yapılması gereken sistemin çözülmesidir. Demokratik Modernite bu çözülmenin alternatifini sunmaktadır.

h- Helen kültürünün Ortadoğu’dan, özellikle Anadolu’dan tasfiye edilmesi büyük bir kayıptır. Bu tasfiye arkasında travmatik sorunlar bırakmıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türk ve Yunan ulus-devletlerinin karşılıklı göç temelinde yaptıkları tasfiyeler, soykırımlar kadar acılı bir iz bırakmıştır. Halkların binlerce yıllık kültürel mekânlarından böylesine koparılmaları hiçbir devletin yetkisi dahilinde değildir. Tarihte örneğine pek rastlanmaz. Ulus-devletin gayri insani yüzünü bundan daha çarpıcı biçimde gösteren başka bir örnek az bulunur. Hâlbuki yaklaşık M.Ö. 300-M.S. 300 döneminde Helenizm, Ortadoğu’nun en görkemli kültürel sentezini başarabilmişti.

Helen, Yahudi, Asurî ve Ermeni kültürlerinin İslamiyet’le hızlanan tasfiye süreçleri Ortadoğu uygarlığının çöküşünde büyük rol oynamıştır. İslam kültürü hiçbir zaman bu kültürlerin bıraktıkları boşluğu doldurma gücünde olamamıştır. Kapitalist modernite 19. yüzyıl başlarında Ortadoğu’ya girişinde adeta bir çöl manzarasıyla karşılaşmıştı. Kültürel erozyonun yarattığı bir çölleşmeydi bu. Kültür direniş demektir; kültür güçlü olmayınca direniş de güçlü olmaz. Bölgenin fethedilmesi hiç de zor olmadı. Ortadoğu’nun çöküşünde ve bugünkü halinde yaşanan kültürel tasfiyelerin rolü küçümsenemez. Ulus-devletin homojen ulus projeleri kültürel katliamların baş sorumlusudur. Dinsel ümmetler çağında bile asla bu denli homojenlik peşinde koşulmadı.

i- Kafkas kökenli etnik grupların yaşadıkları sorunlar da önemlidir. Bu gruplar tarih boyunca hep Ortadoğu’ya akarak bölgenin kültürel zenginliğine katkıda bulunmuşlardır. Kültürel bütünlüğe ve zenginliğe katkıları asla küçümsenemez. Modernite bu azınlık kültürleri de boğuntuya getirdi.

Sonuç olarak, kökenleri sınıflı-devletli uygarlıkta yatan ve kapitalist moderniteyle birlikte soykırımlara kadar varan Ortadoğu’nun temel toplumsal sorunları yapısal küresel krizle birlikte en ağırlaşmış bir dönemi yaşamaktadır. Hâkim modernitenin bölgesel acenteleri, sorunları tanımlamak ve çözümlemek şurada kalsın, neyi temsil ettiklerinin bile pek farkında değildirler. En çok başvurulan dinci ve soycu-etnik milliyetçilikler çözüm yerine sorunları daha da alevlendirmektedir.

Ortadoğu kültürü aynı zamanda büyük tarihsel devrimlerin oluşturduğu bir yaşam tarzıdır. Kültürel soykırım araçları olan ulus-devletler toplumsal hakikati öldürdükleri ölçüde yaşamı da öldürürler. Tanımlanmaya çalışılan demokratik modernite unsurları, soykırımları durdurmanın ve yaşamı savunmanın teorik-pratik güçleri konumundadır. Demokratik-ekonomik-ekolojik toplum temelinde Demokratik Uluslar Çağı’na geçildiğinde, kendini yenilemiş Ortadoğu kültüründe yaşam eski büyüleyiciliğine yeniden kavuşabilir.
 
2- Toplumsal Sınıflar ve Bürokrasi Sorunu
 

Pozitivist ideolojinin kararttığı ve abarttığı toplumsal gerçeklikler içinde sınıf ve bürokrasi önemli bir yer tutar. Sol pozitivistlerin çok abarttığı sınıf olgusu, toplumsal hakikat olarak yeterince anlamlı kılınmamıştır. Sınıfa toplumdan daha çok rol biçilmiştir. Toplum adeta sınıflardan ibaret sayılmıştır. Sınıfların toplamı olarak bir toplum anlayışı geliştirilmiştir. Doğru olan bunun tersidir. Sınıfsal olgular toplumsal bedene göre bir obezite durumu sayılmalıdır. Zaman zaman zayıflar ve şişmanlarlar. Toplumların sınıfsallıklara indirgenmesi tam bir körlük durumu yaratır. Toplumsal hakikati tüketir. Sınıfçılık ideolojileri uygarlık döneminde tekelci nitelik kazanarak, toplum gerçekliğini saptırarak ve çarpıtarak ifade etmeyi kural ve mantık haline getirmişlerdir. Bilgelik, felsefe mesleği özünde kaybettirilen toplumsal hakikati arama sanatıdır.

Tarih boyunca gelişen sınıfsallaşmayı normal bir toplumsal olgu olarak değil, bir sapma olarak değerlendirmek büyük önem taşır. Kapitalist modernitenin ideolojisi ve sosyal bilimi esas olarak sınıf olgusuna dayalıdır. Egemen ve mahkûm sınıflar olarak kendisini kurgular. Hakikati ifade etmemesi, sürekli eleştirel ve dogmatik kalması bu niteliği nedeniyledir. Aynı özelliği tüm sınıflı uygarlık döneminde izlemek de mümkündür. Her iki durumda da sınıfsallık (hâkim ve mahkûm sınıflar) üzerine kurgulanan ideolojik ve bilimsel öğretiler hakikati ileri ölçüde çarpıtır. Hiç eksik olmayan hakikat, doğruluk arayışları sınıfsallık üzerinden kurgulanan zihniyetler ve yaşamlar nedeniyledir. Hakikat konusundaki tartışmaları ve çekişmeleri de aynı gerçeklikten kaynaklanır. Dolayısıyla toplumsal sorun esas itibariyle bir sınıf olgusu olarak belirir. Ekonomik yaşam üzerine kurulunca, ekonomi üstü tekel olarak somutlaşır. Zaten ekonomi fazla gelişmeden sınıfsallık gelişemez. Artık-ürün ve artık-değer ne kadar fazla oluşursa, sınıfsallığın maddi temeli de o kadar çok gelişir. Sert sınıfsal çelişki ve çatışmalar bu fazlalık üzerinden gerçekleşir. Toplumsal gerginlik ve çatışma denilen olgunun temelinde de bu gerçeklik yatar.

Ayrıca her zaman sınıfsal olguya eşlik eden ve deklase unsurlar denilen lümpen, avare, üretimden kopuk kesimler oluşur. Kapitalist modernite ile ‘işsizler ordusu’ haline getirilen bu kesimler sistemin lanetidir. Böylece hayvanlar âleminde bile olmayan bir olgu insan eliyle insan toplumuna armağan edilir. Sistemin çalışması için kesinlikle bir işsizler ordusuna ihtiyaç vardır. Aksi halde azami kâr kanunu işlemez. Sermayenin büyümesi işsizler ordusu büyümeden gerçekleşmez. Bu olgunun diğer bir sonucu, nüfus artışı ve yol açtığı nüfus hareketleridir. Sürekli çoğalan nüfus sadece işsizliği beslemekle kalmaz; gezegenimizin besleyemeyeceği ve çevrenin kaldıramayacağı kadar ağır ekolojik felâketlere de kapı açar.

Marksizm’in (ve tüm kapitalist modernite ideolojilerinin) en büyük hatalarından biri ilerleme için sınıfsallaşmayı bir zorunluluk saymasıdır. Sistemindeki temel zaaf veya yanlışlık bu yargıda yatar. Bu da kaçınılmaz olarak tahakküm ve sömürünün meşrulaştırılmasına yol açar. Bu yargı hakikat olarak değer yitiminde de temel rol oynar. Zaruri olarak görülen bir olgunun meşru karşılanması kaçınılmazdır.

Bürokratik olgu sınıfsallık olgusunun devletsel-kurumsal ifadesidir. Hâkim sınıfın tüm toplum ve mahkûm sınıf üzerindeki baskı ve kontrol aracıdır. Fakat süreç içinde büyük güç kazanarak özerk bir konuma erişir. Kendisi bir sınıf haline, sınıfsallığın ürediği kaynak haline gelir. Sürekli ayrışarak alt ve üst sınıfsallaşmayı besler. Bu durum bünyesinde sürekli bir ikilemi doğurur. Diğer yandan kendini hep toplum üstü sayması ayrıcalığını oluşturur. Sınıf tekelciliği daha çok bürokrasi üzerinden gerçekleşir. Tarih boyunca sürekli gelişim göstermekle birlikte, kapitalist modernite döneminde bürokrasi adeta toplumu yutan bir canavara dönüşür. Sınıf çarpıklığı bu dönemde artan bürokrasisiyle birlikte toplumsal olguya en zayıf halini yaşatır. Toplum adeta sınıf ve bürokrasiden ibaret hale getirilmiş sayılır. Baskı ve sömürünün azamileştiği bu dönemde çelişki ve çatışmalar yoğun yaşanır. Artan çelişki ve çatışmalar daha çok bürokrasiye yol açınca, toplumsal sorun evrimsel gelişmelere ve yer yer devrimsel patlamalara dönüşür.

Mahkûm sınıfsallık hakikat olarak değersizdir. Köle, hakikat izi silinmiş insan bireyini ifade eder. Dolayısıyla köleye dayalı ideolojik ve politik hareketler verimli olamazlar. Ancak toplumun tümü üzerindeki baskı ve sömürüye karşı düzenlenmiş hakikati arama ve kazanma hareketlerinin bir parçası olduklarında ezilen sınıf hareketlilikleri anlam kazanır. Dar sınıfçılık hakikat olarak değersiz olduğu gibi, hareket olarak da fazla başarı şansı sunmaz. Tarihsel gerçeklikler bu konuda öğretici örneklerle doludur.

Sınıf ve bürokrasiye ilişkin bu değerlendirmeler Ortadoğu toplumsal tarihi için de fazlasıyla geçerlidir. Sınıfsallık ve bürokrasi kendini dört temel ideolojik biçim üzerinden meşrulaştırır. Bunlar dincilik, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve pozitif bilimciliktir. İdeolojik biçimlenmeler ve sınıfsallıklar arasında sıkı ilişki vardır. Fazla hakikat sunmamaları bu nedenledir. Demokratik toplumun gelişimi sınıfsallığa karşı en uygun alternatiftir. Sınıfa karşı sınıf yaklaşımı hep sınıf doğururken, sınıfsallıkla demokratik mücadele sınıfı toplum içinde azaltarak ve eriterek eşit ve özgür topluma eriştirir. Dolayısıyla sınıfsallığın maddi zemini olan fazlayı ekonomik ve ekolojik toplum yoluyla sermaye tekellerine kapatarak toplumun tekrar güçlenmesini sağlar. Uygarlık ve modernite döneminde toplumsal sorunun temelinde yatan etken olarak artı-değer birikimleri demokratik modernite unsurlarınca eritilerek demokratik toplum çözümü gerçekleşmeye başlar. Demokratik mücadelenin tutarlı sınıf mücadelesi olduğu böylece kanıtlanır.
 
3- Hiyerarşi, İktidar, Devlet Sorunu ve Devrim
 

Devrimlerin çoğunlukla amaçlarına ters düşmesi hiyerarşi, iktidar ve devlet sorununu doğru çözememeleriyle ilgilidir. Tarih bu konuda da amaçlarına ters düşmüş çok sayıda devrimin enkazıyla doludur. Tanrısal olduğunu en çok idea eden İslam Devrimi’nden kendisini 18. yüzyıl aydınlanmasının devrimi sayan Fransız Devrimi’ne, yine bilimsel sosyalizmin Rus Bolşevik Devrimi’ne kadar onlarca benzer örnek, kısa süre içinde amaçlarıyla çelişmekten kurtulamamıştır. Bu olgunun temel nedeni, ‘kısa süre’ kapsamındaki bir devleti veya hiyerarşik iktidar gücünü yenmenin ‘uzun süre’ kurumu ve kültürü olan uygarlık ve moderniteyi yenmek anlamına gelmediğidir. Hatta yenilmiş olan devlet mevcut uygarlık veya modernite sistemi içinde bir engel haline gelmişse, bu devletin devrimle yıkılması sonucunda daha da güçlenecek olan tüm o dönem devletlerine karakterini veren uygarlık ve modernite olacaktır. Devleti yenmekle iktidar ve modernite yenilmiş sayılmaz. İktidarın çoğunlukla daha da güçlenmesinin altında yatan temel gerçeklik budur.

Hiyerarşi ve iktidarlar, iç içe geçmiş olgular olarak, binlerce yıllık sürelerle yaşarlar. Devletler daha kısa süre ürünüdürler. Devrimler ise anlık süre olaylarıdır. Bu durum devrimlerin önemli rol oynamadıkları anlamına gelmez. Fakat devrimlerin uzun ve orta süre uygarlıklar ve devlet yapılanmaları içinde özümlenme tehlikesi güçlü bir olasılık olarak hep mevcuttur. Örneğin Ekim 1917 Devrimi hiçbir devlete yenilmedi. Fakat uzun süre yapısal sistemi olan kapitalist moderniteye yenildi. Bunda şüphesiz sadece modernitenin kapitalizm unsuruna karşı savaşmasının, onda da devlet kapitalizmi adı altında en gerici ve tutucu biçimi vasıtasıyla mücadele etmesinin payı belirleyiciydi. Endüstriyalizm ve ulus-devlet unsurlarını ise azami geliştirmeye çalıştı. Moderniteyi çözümlemeden bu tür bir saplantıya kapılması, elbette sonuçta devrimi amaçlarına ters duruma düşürecekti. 20. yüzyıl bu tür devrimlerin enkazlarıyla doludur. Hiyerarşi, iktidar ve devlet kültürüyle mücadele, tarihin (demokratik unsurların tarihi) doğru yorumunu ve kendi doğru tanımlanmış karşıt öğelerini kullanmayı gerektirir. Devrimler ancak bu temelde amaçlarıyla çelişmeden uzun vadeli sistem olan demokratik moderniteyle bütünleşirlerse başarılı olabilirler.

Ortadoğu’nun üç tek tanrılı dininin devrimci yorumunu bu çerçevede yaptığımızda, neden yüce idealleriyle ters düştüklerini daha iyi anlamış oluruz. ‘Uzun süre’ yapıları olan iktidar ve hiyerarşiye özenmeleri ve hemen devletleşmeleri, bu dinsel devrimlerin başarısızlıklarının temel nedenidir. Bu üç tek tanrılı dinin adeta bir karşıdevrim yasası olan, savaştıklarını sandıklarının amaçlarına sıkça sapmalarını bu çerçevede kavramak mümkündür. Modernite döneminde bu oyun çok daha açık oynanır. Ulus-devletle kurumlaştıklarında amaçlarıyla tamamen çelişir duruma düşen tüm ulusal devrimler giderek acı ve öfkeyle anılmaktan kurtulamazlar.

Ortadoğu toplumlarında süre ve yoğunluk olarak en uzun ve güçlü yaşanmış uygarlıklar, hiyerarşi, iktidar ve devlet kültürünün doruğunu ifade ederler. İktidarın hastalık olduğu daha Gılgameş zamanından beri bilinmektedir. Bilgeler iktidar hastalığından hep bahsetmişler, onu en cezbedici fahişe rolünde tanımlamışlardır. Hiyerarşinin doğduğu, tüm iktidar ve devlet oluşumlarına yataklık ve kaynaklık eden en uzun kültürünün beşiği olması itibariyle de Ortadoğu’da neden demokratik kültürün hep altta kaldığını daha iyi anlayabiliriz. Her aile başkanının kendini küçük bir imparator saydığı toplumda, devrimlerin rolünün neden sınırlı kaldığı da anlaşılırdır. Modernitenin tümüyle devrim sayılması ise, günümüz toplumsal sorunlarının boyutlarını daha iyi anlamamıza imkân sunar. Sorunların kaynağı olan bir fetihçi sistemi temel sorun çözümleyici olarak uygularsanız, sonuç elbette daha da ağırlaşmış toplumsal sorunlar olacaktır.

Son yüzyılda bir ulus-devlet sahibi olmak, neredeyse tanrısıyla en büyük buluşmayı gerçekleştirmek gibi algılandı. Eski tanrılar bile yeni ulus-devlet tanrısının hizmetine koşuldu. Ortadoğu ulus-devletleri halen gerek birbirlerine gerek vatandaş bellediklerine karşı bir savaş aracı olarak işlevselleştirildiklerinin, sistemin hegemonyasının onlara bu rolü biçtiğinin farkında bile değiller. İktidarı merkezileştirmek, devleti aşırı ulusallaştırmak adeta ulusal devrime yüklenmiş rol sayılmaktadır. Bu kadar çelişkilerle yüklenmiş bir devrimin, başarı şansını bir yana bırakın, idea ettiği eşitlik ve özgürlüğe darbe teşkil etmesi işten bile değildir. Devrimler ancak anti-merkeziyetçi ve anti-iktidarcı olduklarında demokrasiye, eşit ve özgür bir topluma hizmet edebilirler. Ortadoğu’da demokratik kültür abartılmış ulus-devletçi kültürü aştığı oranda gelişme şansı bulabilir. Özünde sermaye ve diğer sömürü tekellerinin yoğunlaşmış ifadeleri olan iktidar ve devlet yapılanmaları, ekonomik ve ekolojik toplumun yoğunlaşmış ifadesi olan demokratik toplumla aşıldıkları oranda, toplumsal sorunların gerçek çözüm yoluna gireceği açıktır. Demokratik uluslar ve onların sistematik ifadesi olarak demokratik modernite hiyerarşi, iktidar ve devletten kaynaklanan sorunların aşıldığı çağı temsil eder.

Devrimlerin anlamlı olabilmeleri ve amaçlarıyla paradoksa girmemeleri için, akabinde iktidar hastalığına ve devletçilik oyunlarına düşmemeleri gerekir. Hemen iktidarlaşan ve devletleşen devrimler sadece bitmiş sayılmazlar; eşitlik, özgürlük ve demokrasi ideallerine de ihanet etmiş olurlar. Devrimler tarihi bu anlamda ihanet tarihinin trajedisini de yaşar. Fransız, Rus ve İslam Devrimleri bu açıdan büyük derslerle doludur. Dolayısıyla devrimleri hemen iktidar ve devlet şartlarına bağlamak yerine, uzun süreli ahlâkî ve politik toplum değerlerine bağlamak büyük önem taşır. Ahlâkî ve politik toplumun temelleri ise ancak demokratik siyasetle döşenebilir. Demokratik siyasetle toplumları ayağa kaldırmadan, her toplulukta demokratik örgütler kurmadan ve demokratik önderler yetiştirmeden, demokratik yaşam tarzını uzun süreli deneyimleyip oturtmadan ahlâkî ve politik toplumlar inşa edilemez; politik ve ahlaki toplumun somut ifadesi olarak demokratik toplumlar, dolayısıyla demokratik uluslar oluşturulamaz. Demokratik modernite sürecini böylesine uzun süreli demokratik toplumların ulusal bütünlüklerinden oluşan bir yeniçağ olarak tahayyül etmek ve kuramlaştırmak, günlük yaşamın ekmek, su ve hava kadar vazgeçilmez biçimi olarak değerlendirilmek durumundadır.

Hiyerarşi, iktidar ve devletle ilişkili diğer önemli bir sorun, bizzatihî bu kurumların niteliğiyle ilgilidir. Bu kurumlara dayanarak girişilen eşitlik, özgürlük ve demokrasi arayışları, başta Marksizm olmak üzere, amaçlarını böyle ilan eden ideolojilerin en büyük paradoksudur. Eşitlik, özgürlük ve demokratik kimliğin inkârıyla varlık kazanan bu olgulara dayanarak amaca varmaya çalışmak tarihin yaşadığı en büyük paradokstur. Sınıfsallığın kurumsallaştığı araçlar olan bu olguların panzehiri, ekonomik ve eko-toplum üzerindeki sermaye tekelleriyle demokratik toplum üzerindeki hiyerarşi ve iktidar otoritesini zayıflatmak, devleti hukukla sınırlamaktır. Demokratik siyaset bunun için de vazgeçilmez rol oynar. Demokratik siyaset dışında başka bir araçla (farklılıkları içinde) eşit ve özgür topluma erişilemez. Ne kadar iktidarlaşırsan, o kadar sınıfsallaşırsın. Tersine ne kadar demokratikleşirsen, o kadar sınıfsızlaşırsın. Ortadoğu kültürüne çok kapsamlı bir demokratik siyaset aracı dayatmadan, toplumu sürekli bu araçla uyandırıp ayağa kaldırmadan, eylemleştirmeden demokratik topluma varılamaz. Demokratik topluma varılmadan da hiçbir eşitlik ve özgürlük amacı gerçekleştirilemez, demokratik uygarlık çağına erişilemez.
 
4- Ortadoğu’da Kent, Orta Sınıf ve Köy-Tarım Toplumunda Çöküş Sorunları ve Çözümleri

Kapitalist modernitenin asıl tahribatı kentin çöküşü, orta sınıfın kanserolojik büyümesi ve tarım-köy toplumunun tasfiyesinde kendini gösterir. 19. yüzyılla birlikte hızlanan endüstriyel devrimin kent adına kentin yıkımına yol açan nüfus patlamasını orta sınıfın anormal şişkinleşmesiyle bütünleştirmesi, binlerce yıllık tarım-köy toplumunun çözülmesiyle iç içe yürüdü. Tarım-köy toplumu esas olarak sınırlı bir kent nüfusuna, çevreye ölümcül tehdit oluşturmayan bir yapıya müsait koşullara sahiptir. Tüm ilk ve ortaçağ kentleri tarım toplumuyla dengeli ve işlevselliği olan kentlerdi. Binlerce yıllık kent-köy dengesi fazla bozulmadan ve çevreyi tahrip etmeden varlığını sürdürebildi. Ortaya çıkan sorunlar kenti ve tarım toplumunu tehdit edecek boyutlara varmadı. Endüstriyalizm öncesi dönemin kenti toplumsallaşmada büyük bir role sahipti. Uruk sitesinden (M.Ö. 3500) Venedik’e (1000-1800) kadar görkemli bir geçmişe sahip olan birçok kent toplumuna tanık olunmuştur. Kentlerin bilim, sanat, felsefe ve endüstrinin gelişmesindeki rolleri tartışılamaz. Kent devleti bile tam devlet sayılmaz; yarı demokrasi demektir.

Tarih bir anlamda kent etrafında oluşan uygarlık öyküsü olarak anlatılmıştır. Endüstriyalizm öncesi kent yaşamının köy-tarım yaşamıyla denge içinde olması hep gözetilmiştir. Kentle köy arasında çelişki oluşsa da, toplumsal bütünlüğü tehlikeye düşürecek boyutta keskinleşmemiş, hiçbir zaman tarım-köy toplumunu çökertecek boyutlara varmamıştır. Karşılıklı bağımlılık ve birbirini besleme esas olmuştur. Endüstriyalizmin yaşadığı bünyesel, azami kâr amaçlı patlama bu dengeyi bozmakla kalmadı; son iki yüzyılda yol açtığı anormal nüfus yoğunluğu ve yapılar kent adına gerçekten kentsizliği ve anlamı olmayan bir kentliliği de peydahladı. Tarım-köy toplumunu yıkmakla sözde ‘kent-sanayi toplumu’ adı altında bir kanserolojik vakaya yol açtı. Orta sınıf patlaması denilen bu olguda hiçbir işlevsellik yoktur. Sadece sayılar vardır.

Orta sınıf işsizliği diye acayip bir kavram ortaya çıkarıldı. Bu sınıfsal ucubeyi meşrulaştırmak için, bazı ideologlar onu demokratik toplumun sağlam maddi temeli diye bir reçete olarak sunmaya çalıştılar. Milyonluk bir yana, on milyonluk kentler ve o denli büyümüş sözde orta sınıflar oluştu. ‘Sözde’ dememin sebebi maddi olgu olmaması değildir; kendine özgü bir varlığı ve anlamının bulunmamasıdır. Orta sınıf adlı olguda temsil edilen gerçeklik, toplumun alt ve üst sınıf olarak ayrışmasının bütünleştirilmesidir. Alt ve üst sınıfların ‘efendi-köle’ diyalektiği özellikle Hegel felsefesinde mükemmel bir biçimde çözümlenmiş ve anlamı ortaya serilmiştir. Fakat aynı Hegel’in ulus-devlet olarak orta sınıfı özgürlüğün gerçekleşimi olarak sunması, büyük felsefesinin en çürük sonucudur. Karl Marks aynı hatayı ‘proletarya’ sınıfı adına yaptı. Kendine özgü bir varlığı olmayan, toplumdan sapma olarak türetilen iki sınıflı bir olgusallığı daha da anormalleştirerek bir toplumsal varlık olarak sunmak, kapitalist modernitenin en büyük toplumsal sahtekârlığıdır. Tüm kapitalist ideoloji ve sosyal bilimler bu sahtekârlığı meşrulaştırmakla görevlidirler. Bunlar hakikati olmayan bir olgudan hakikat türetmeye çalışırlar. Büyük hakikat yitimini pozitivist metafizikle ‘nesnel hakikat’ diye sunmayı mesleklerinin asıl gayesi sayarlar.

Endüstriyalizm öncesi kent devletinin alternatifi veya devamı imparatorluk sistemleriydi. Esas olarak tarım-köy toplumuna dayanan imparatorluklar, sağladıkları güvenlik karşılığında kendilerini toplumsal fazlalıkların (artı-ürün ve değerler) sahibi saymışlardır. Sanayi devrimiyle birlikte süreklilik kazanan sermaye birikiminin önüne gerek kent devleti, gerek imparatorluk sistemi bir engel olarak dikilmiştir. Ulus-devlet özünde sermayenin önündeki bu çağdışı kalmış devlet geleneğini aşma ihtiyacından kaynaklanmıştır. Ulus-devlet kapitalist sermaye birikiminin önündeki bu engeller ve tehditleri aştıkça hâkim devlet biçimi haline gelebilmiştir. Dolayısıyla kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devletçilik kentsiz kentleşme, orta sınıf ve bürokrasinin patlaması ile tarım-köy toplumunun tasfiyesi iç içe geçen olgulardır. Değil milyonluk, yüz binlik kentler ve o denli büyümüş orta sınıf olgusallığı sadece kapitalist modernitenin en büyük hastalığı, krizi ve kaotik sonucu olarak kalmaz; gezegeni ve çevreyi de yaşanmaz kılar. Postmodernite çok utangaç bir tarzda sınırlı da olsa bu gerçekliğin farkına varmakla aşama sağlamıştır. Modernitenin ağır etkisini taşımaktadır; fakat yine de mahşerin üç atlısını işaret etmekle olumlu bir rol oynamaktadır.

Modernitenin merkezinde böylesi bir olgusallık kazanan kent ve orta sınıfın Ortadoğu’daki yansımaları daha da çürütücüdür. Bunlar anlamı olmayan olgulardır. Anlamlı olmayan derken, olumsallık yönünün yokluğundan bahsediyoruz. Yoksa yığınla olumsuz anlamı bağrında taşımaktalar. Kent ve orta sınıfı sadece kendini işsiz bırakmıyor; köy-tarım toplumunu da hızla çözerek olumsuzluğunu kanıtlıyor. Batı’daki endüstriyalizm ve bürokratizmi sağlamaktan çok uzak olan Ortadoğu kentleri ve orta sınıfı, kendi olgusallıklarında tüm toplumu deklase olmuş, lümpen, avare bir konuma itmektedir. Bu sınıfın tarihsel gerçeklikten kopmuş ve kapitalist hegemonyacılığın acenteliğine indirgenmiş konumu, toplumsal hakikatin en zayıflamış halini doğurmaktadır. Hakikatini geliştirememe, olgusallığı daha da olumsuzlaştırmaktadır. Ne Avrupa uygarlığını tam benimseyebiliyor, ne de eski merkezî uygarlığını canlandırabiliyor. Çöküş ve çürüme bu arada kalmış olgusallığı betimliyor. Petrol gibi konjonktürel bir kaynak üzerinde günü kurtaran Ortadoğu kent ve orta sınıfının çok ağırlıklı bir bölümünün konumu daha da vahimdir. Petrol kaynaklarının tükenmesi sonrasındaki çöküş herhalde çok daha yıkıcı ve acılı olacaktır.

Bölge toplumuna asıl anlamını veren, yaklaşık on beş bin yıllık tarım-köy toplumsal yaşamıdır. Yaklaşık beş bin yıllık merkezî uygarlığa da olanak sunan bu toplumsal yaşamın tasfiyesi sanıldığından çok daha yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Şimdiki gecikmiş kapitalist modernite unsurlarıyla kısa süreli bir idare etme imkânı olsa da, her geçen gün kentin ve orta sınıfın taşınmaz yük olma durumu gerginlik, çatışma ve savaşları sürekli besleyecektir. Güncel olarak yaşanan bu süreç gün geçtikçe temposunu ve yoğunluğunu arttırarak devam edecektir.

Dolayısıyla kentsiz kentleşme, orta sınıf kanserleşmesi ve tarım-köy toplumunun yıkılışı sadece en ağır toplumsal sorunlar olarak belirmezler; toplumun sürdürülemezlik sınırına dayanmasını da ifade ederler. Demokratik modernite unsurları bu sorunların varlığı ve sürdürülemezliği karşısında sadece sorun çözücü olarak rol oynamazlar; tıkanan ve kaotik durumda kalan toplumun çıkış yapmasını da sağlarlar. Öncelikle ekonomik-ekolojik topluma sahip çıkarak, kapitalizm ve endüstriyalizmin çökerttiği tarım-köy toplumunu komünal temelde yeniden inşaya yönelirler. Ekolojik tarım toplumun gıda güvenliğini sağlayarak sorunların en önemli bir boyutunu çözer. Buna ‘İkinci Tarım-Köy Devrimi’ demek uygun düşebilir. Gerçekten 21. yüzyılla birlikte ikinci bir tarım-köy devrimine ihtiyaç vardır. Bu devrim sadece kenti kurtarmaz, toplumu da orta sınıf kanserleşmesinden korur. Kent ve orta sınıf üzerine inşa edilmiş ulus-devlet faşizmi bu temel üzerinde zayıfladıkça, demokratik toplumun gelişme şansı artar. İkinci bir tarım-köy devrimi olmadan toplumun sürdürülebilmesi gerçekten çok zordur. Bu devrim teknolojiye de hak ettiği yeri vererek tarım-köy toplumunu endüstriyalizmin tahribatından koruyabilecektir. Kentler yeniden ve daha gelişmiş teknik koşullar üzerinde eski görkemli yaşantılarına kavuşabilirler. Sadece aşırı büyümüş nüfustan kurtulmakla kalmazlar; bunun yanı sıra anlamlı bir işlevsellik kazanmış tarım-köy toplumuyla dengeyi yeniden tutturabilirler. Demokratik modernitenin yeniden yapılanmış kent ve köyü, demokratik toplumun iki dengeli ve sağlam ayağı, beyni olacaklardır. Zenginlik ve çeşitlilik olarak birbirlerini tamamlayarak, ulus-devletin homojen toplum faşizmini aşmada asıl zemini oluşturacaklardır.

Ortadoğu’nun hem şansı hem kaderi ikinci bir tarım-köy devrimini gerçekleştirmesine bağlıdır. Kapitalist modernitenin son iki yüzyıllık tahribatları krizden de öte vahşet boyutlarındadır. Modernite her üç ayağı üzerinden sadece hükmedip sömürmüyor, toplumsallığı da yıkıyor. Bu yıkımı aynı moderniteyle durdurmak olanaksızdır. Ateşin ateşle söndürülememesi gibi. Demokratik modernitenin bir ikinci tarım ve köy devrimi olarak gelişim sağlaması kaçınılmazdır. Daha şimdiden su-enerji-toprak savaşları önlenemez boyutlara tırmanmaktadır. Sümer toplumu su-toprak kolektivizmi üzerinden gelişebildi; insanlık tarihini başlatabildi. Mısır ve Harappa toplumu da öyledir. Bugünkü İsrail bile gücünün önemli bir kısmını modern teknolojik temel üzerine kurulu Kibbutz adlı komünlerden almaktadır.
Dicle-Fırat başta olmak üzere su-enerji-toprak havzalarında geliştirilecek ekolojik ve ekonomik toplum birimleri ikinci devrimin temeli olacaklardır. Bu temelde birbirleriyle dengeli ve tamamlayıcı olarak geliştirilecek köy-kent yapılanmaları demokratik modernitenin yeni mimari yapısını oluşturacaklardır. Ekonomik, ekolojik ve demokratik toplum birimleri bu yeni mimari üzerinden geliştikçe, endüstriyalizm ve ulus-devletçiliğin kent uygarlığı demokratik özerk yapılar olarak yeniden yükselecektir. Buna karşılık köyler yeni teknik koşullarla uyum içinde eko-köyler olarak ikinci devrimini yaşayacaklardır. Ortadoğu kültüründe ikinci tarım-köy ve kent devrimi bu sefer devletli-sınıflı uygarlığın aşılmasında ve demokratik uygarlık çağına geçişte tarihsel rolünü oynayacaktır. Ucu açık, esnek kimlik anlayışıyla demokratik uluslar konfederasyonunda her türlü kültürel kimlik barış içinde eşit, özgür ve demokratik toplumun birer üyesi olarak yaşayacaktır. Kapitalist modernitenin bireycilik kültürünün öldürdüğü birey, demokratik modernitenin ahlâkî ve politik bireyi olarak yeniden canlanacak ve özgürce yaşayacaktır.
 
5- Yerel ve Bölgesel Sorunlar ve Demokratik Ulus Çözümü
 

Tarihin hiçbir döneminde ulus-devlet kadar yerelin ve bölgelerin kültürüne yıkım getiren başka bir devlet rejimi yaşanmamıştır. Ulus-devlet sadece kent devleti, demokrasi ve imparatorluk siteminin aleyhinde, onların zıddı olarak gelişmemiştir. Belki de bu iki olguya yaptıklarının ötesinde yerel ve bölgesel olan tüm kimliksel özellikleri yasaklayarak, yıkarak, özümseyerek tarihsel-toplumdan silmeye çalışmıştır. Hâlbuki en merkezî imparatorluklar bile her zaman yerelin ve bölgeselin hukukuna dikkat etmişlerdir. Yerel ve bölgesel olanın zenginlik olduğunu bilerek, toplumların bundan mahrum edilmemesine özen göstermişlerdir. Kaldı ki yönetimlerin en merkezî olanları bile, kendi otoritelerini reddetmedikçe, yerel ve bölgesel yönetimlerin en geniş özerk yönetimler olmalarına karşı olmamışlardır. Uygarlık tarihi kapitalist modernite dönemine kadar bir anlamda yerel ve bölgesel kimliklerin esas alındığı tarihtir. Her imparatorluk ve uygarlık, sahip olduğu yerel ve bölgesel alanların gücüyle belirlenmiştir.

Tarih bu kimliklerin toplamı olduğu halde, ulus-devletin bunları inkâra kalkıp kendini homojen, tek otorite olarak inşa etmeye çalışması elbette hizmet ettiği sömürü sistemiyle bağlantılıdır. Azami kâr peşinde koşan ve sermayenin sürekli birikim eğilimine uygun davranan güçler, yerelin ve bölgeselin kimliğini ne kadar tasfiye ederlerse o kadar güvenceye kavuşacaklarının bilincindedir. Homojen ulus-devlet yerel ve bölgesel gücü kırmak ve kültürünü tasfiye etmekle ulusu güçlendirdiği ve ulusal kültürün birliğini sağladığı ideasındadır. Gerçekleşen ise, bir avuç oligarkın güç ve sömürü tekelidir. Hukuk ve kültür birliği bu güç ve sömürü tekelinin meşruiyet aracı olarak işlev gördüğü halde, devletin ve ulusun temel nitelikleri arasında sayılır. Daha da vahim olanı, demokrasi için böylesi bir homojenliğin ideal koşul olduğuna ilişkin ideadır. Köleliğin genel koşulu olarak buna anlam vermek mümkündür. Eğer demokrasi yerel ve bölgesel olanın özgür ifadesi ve kendini yönetmesi değilse, başka türlü nasıl tanımlanabilir? Açık ki, homojen ulus koşulları esas alınarak demokrasi inşa edilemez. Birey, yerel ve bölgesel olan kendini ifade etmedikçe, kültürel çıkarlarını savunmadıkça demokrasi gerçekleşemez. Devlet eliyle ulusçuluk ne kadar yerelin, bölgeselin ve bireyin demokratikleşmesinin inkârıysa, demokratik ulusçuluk da tersine o denli yerelin, bölgeselin ve bireyin demokratikleşmesidir.

Ortadoğu kültüründe yerel ve bölgesel olan, tarihin her döneminde kendi kimliğini ve hukukunu güçlü savunmuştur. Tüm uygarlık sistemlerinde yerel ve bölgesel kimliklere saygılı olunmuş ve hukuklarına yer verilmiştir. Kimlikler ve kültürleri tasfiye etme ve yok sayma en despotik yönetimlerde bile sonuna kadar yürütülen bir siyaset olmamıştır. Bu yönlü uygulamalar bireysel ve ailesel tasfiye düzeyini fazla aşmamıştır. Yerel ve bölgesel olanı sistematik biçimde tasfiye etmekle ulus-devletin faşist niteliğinin bir kez daha kendini kanıtladığını görüyoruz. Bölgenin son iki yüz yıllık tarihinde ulus-devletin güçlenmesiyle yerel ve bölgesel olanın tasfiye edilmesinin iç içe gelişmesi bu gerçeği gösterir. Sadece Irak ulus-devlet oluşumu uğruna yürütülen savaşlar ve karşı savaşlar sistemin acımasızlığını ve yok ediciliğini göstermek için yeterli bir kanıttır. Hâlbuki yerelin ve bölgelerin kendilerini demokratik biçimde ifade etmeleri sağlansaydı, belki de İsviçre’yi aşmış bir maddi ve manevi kültürel zenginlik sağlanırdı. Irak’ın halen yaşadığı savaş, kapitalist modernitenin çözümsüzlüğü, tahribatları ve yok edicilikleri konusunda son derece öğreticidir.

Demokratik modernite unsurları en çok yerel ve bölgesel olanın önem kazandığı bir sistematikliği esas alır. Ahlâkî ve politik toplum unsuru, yerel yaşanan bir olgudur. Ekonomik toplum unsuru, ağırlıklı olarak yerel ve bölgeseldir. Ulusallık ve uluslararasılık içindeki konumu olsa bile, kendini güçlendirme temelindedir. Ekolojik toplum zaten her zaman ve her yerde yerel alanda anlam bulan ve uygulanan bir unsurdur. Demokratik toplum yerel birimler üzerinde gerçekleşen unsurların başında gelmektedir. Yerel ve bölgeselden kopuk birey unsuru, kimlik bakımından zayıf olduğu oranda hakikatten de yoksundur. Tersine, ne kadar bölgesel ve yerel kültür temsiline sahipse, hakikat değeri o denli yüksektir. Demokratik ulus ancak yerel, bölgesel ve bireysel olanın kimliğinin özgürce ifadesini gerçekleştirmesiyle oluşur.

Farklı, çoğul kültürel kimliklere sahip uluslar demokratik olmak kadar, zengin ve barışçıl olmaya daha yatkındır. Ortadoğu toplumunda yerel ve bölgesel olana demokratik ifade şansı tanınırsa, açık ki sorunlarının büyük kısmı daha kolayca aşılacaktır. Tarihsel gelenek de bu gerçeği hep vurguladığı halde, ulus-devlet afeti tarihe kulak tıkar. Tarihe kendi homojenik at gözlükleriyle bakmaya devam ettikçe büyük zenginliği tek renk olarak görür veya gördürür ki, bunun sonucu toplumsal gerçekliğin inkârı ve faşizmdir.

Yerel ve bölgesel kültür unsurlarının yoğun ve iç içe yaşandığı Ortadoğu toplumunun bu sorunlarına demokratik modernite kuram ve uygulama olarak kalıcı çözüm sunar. Gerçekliklerini ifade özgürlükleriyle hakikate dönüştürdükçe, birey ve toplum olarak barış içinde özgür ve eşit yaşam şansına daha çok kavuşurlar.

6- Ortadoğu’da Kadın, Hanedanlık, Aile, Nüfus Sorunu ve Kadın Devrimi
 

Tarihin şafak vaktinde görkemli toplumsal kimliğiyle kendisine ana tanrıça rolü yakıştırılan kadın, günümüz Ortadoğu’sunda ne yazık ki en değersiz meta konumuna indirgenmiştir. Başlı başına trajik bir öyküsü olması gereken bu tarihi gerektiği gibi açma imkânından yoksunuz. Ama sonuçlarını eleştirebiliriz. İnsan eliyle oluşturulmuş kadın gerçekliği etrafındaki sisleri dağıtarak kadının gerçeğini keşfetmek ivedi toplumsal görevlerin başında gelmektedir.

Açıkça belirtmeliyim ki, toplumsal cinsiyetçiliğe ilişkin çözümlemeleri pozitivist buluyorum. Kaba nesnelci yaklaşımlarla kadını çözümleyebileceğimizi sanmıyorum. Özellikle kadına içerilmiş kölelik kodlarını bilmiyoruz. Fazlasıyla fallus-vajina zihniyetine bulaştırıldığı, bu zihniyetin insanın diğer yeteneklerini kötürümleştirdiği kanısındayım. Bu konuda dikkati çeken nokta, tüm bitkiler ve hayvanlar âleminde anlamlı bir işlevi, belli bir süresi ve biçimi olan cinsel birleşme olgusunun insan türünde sınırsız bir süreye yayılması, biçimi ve işlevi bakımından azami yozlaştırılmış bir hal almış olmasıdır. Bunun toplumsal kaynaklı bir yozlaşma olduğu kesindir. Daha doğrusu, toplumsal sorunun (baskı ve sömürü) doğuşu ve genelleşmesiyle birlikte geliştiği belirtilebilir. Kadın sorununun her bakımdan anacıl toplumun çözdürülmesinden kaynaklanan toplumun ana sorunu olduğunu belirleyebilmek doğru tanımlama yapabilmek için gereklidir.

Kadın konusunda erkeğin gözü karalığı ve bencilliği güncel olgular olarak her saat gözlemlenebilir. Bu konuda hiçbir ahlâkî ve hukuki kural tanımadan, her toplumsal tabakadan erkeğin gözünü kırpmadan cinayet işlediği de vicdanı olan herkesin göz ardı edemeyeceği bir gerçekliktir. Bu vahşi tutumlar çoğunlukla ‘aşk’ adına sergilenir. Hâlbuki aşkın hakikatle ilişkisi az çok yorumlandığında, bu söylemin en aşağılık bir yalan olduğu hemen anlaşılacaktır. Ne bitkiler, ne hayvanlar aleminde, hatta ne de ‘cansız’ diye yorumladığımız fizikî âlemde aşka konu olan hiçbir özne bu tür bir eyleme asla yönelmez. Sözü edilen alemlerde anlamı hala çözümlenemeyen bazı sapmalar gözlemlense de, insan türünde görülen bu yönlü cinayetlerin nedenleri ve anlamı açık ki çok daha farklıdır. Bu cinayetlerin egemenlik ve sömürüyle bağlantısı öncelikle belirtilmesi gereken hususların başında gelmektedir.

Bu noktada sorulması gereken temel soru, erkeğin neden kadın konusunda bu kadar kıskanç, tahakkümcü ve cani kesildiği, günün yirmi dört saati boyunca tecavüzcü bir konumda yaşamaktan vazgeçmediğidir. Şüphesiz tecavüz ve tahakküm toplumsal istismarla bağlantılı kavramlardır; olup bitenin toplumsal niteliğini ifade etmekte, daha çok da hiyerarşiyi, ataerkilliği ve iktidarı çağrıştırmaktadır. Daha derinlerde yatan diğer bir anlamı ise, yaşama ihaneti ifade etmesidir. Kadının yaşamla çok yönlü bağlılığı erkeğin toplumsal cinsiyetçi tutumunu açığa kavuşturabilir. Toplumsal cinsiyetçilik cinsiyetçiliğin köreltici ve tüketici etkisi altında yaşam zenginliğinin yitimini, bunun doğurduğu öfkeyi, tecavüz ve hâkimiyetçi tutumu ifade eder. Cinsel güdünün yaşamın devamlılığıyla ilişkisi açıktır. Fakat hiçbir canlının yirmi dört saat sürekli cinsellik açlığı içinde bir zihniyete sahip olduğu gözlemlenememektedir. Yaşamın sadece cinsellikten ibaret olmadığı açıktır. Bilakis cinsel birleşmenin bir nevi ölüm anı olduğu, daha doğrusu ölüme karşı yaşamın bitirici bir hamlesi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ne kadar çok cinsel eylem, o denli yaşam kaybı anlamına da gelir.

Cinsel eylemin tümüyle ölümcül olduğunu belirtmiyorum. Yaşamın sonsuzluk idealini de içinde taşır. Fakat bu ideal, yaşamın kendisi değildir; tersine, ölüm korkusuna karşı bir tedbirdir ki, fazla hakikat değeri taşımadığı söylenebilir. Söylem şöyle açıklığa kavuşturulabilir: Yaşam döngüsünün tekrarları mı önemlidir, yoksa döngünün tekil olarak kendisi mi? Tekil olanın hakikati tam ifade edildikten sonra, döngünün sonsuz defa tekrarlanması fazla anlam ihtiva etmez. İhtiva edeceği anlam da ‘mutlak bilgiye’ ulaşma ihtiyacıdır. Bu durumda döngü kendini ne kadar iyi tanırsa mutlak bilgi ihtiyacı da o kadar karşılanmış olur ki, döngülerin, dolayısıyla cinsi çoğalmanın fazla değeri ve anlamı kalmaz.

Bu kısa değerlendirmelerden çıkarılabilecek sonuç, kadının ataerkil dönemden beri sistemli kurumsal bir toplumsal baskı ve sömürüye tabi tutulduğuna ilişkindir. Kadındaki kölelik hiçbir kölelik biçimiyle karşılaştırılamayacak denli karmaşık ve yapısaldır. Uygarlık tarihi içinde kadın köle pazarları, cariyelik, haremlik kurumları olguyu kısmen yansıtabilir. Fakat kapitalist modernitenin kadın üzerindeki köleleştirici uygulamaları haddi hesabı yapılamayacak denli çoğaltılmıştır. Hiçbir uygarlık kapitalizm kadar kadın üzerinde oynamamış, kadının istismarını bu kadar kurumsallaştıramamıştır. Olgu o denli istismar edilmiştir ki, kadınların ezici çoğunluğu kendilerini en alçakça durumlara indirgeyen uygulamaları kadının temel kimlik özellikleriymiş gibi yansıtabilmekte; hatta kendilerini üzerlerinde oynanan oyunların bir parçası olarak kabullenip bu oyunları oynamakta sakınca görmeyecek kadar ele geçirilmiş bulunmaktadır. Sadece olgusal baskı ve sömürüden bahsetmiyoruz. Kadın yaşamın her hücresine kadar özümsetilmiş bir köleliği ses, renk, beden ve zihniyet biçimleri olarak gönüllüce sunmaktan çekinmemektedir. O toplumsal hakikatle bağını yitirdiğinin ve sahnede oynatılan bir yaşamdan ibaret hale getirildiğinin farkında bile değildir. Daha doğrusu, bu gerçeği fark etme imkânını bulamamaktadır. Yaşamın onurunu ve hakikatini kazanabilmek için kadın etrafındaki sisleri dağıtmak olanca yakıcılığıyla önemini korumaktadır.

Kadınsız yaşamın olamayacağı bir gerçek olmakla birlikte, bu denli düşürülmüş bir kadınla onurlu ve anlamlı bir yaşamın paylaşılamayacağı da açıktır. Mevcut kadınlı yaşamın herkesin, genelin gırtlağına kadar en alçaltıcı köleliğe gömüldüğü bir tarz olduğunu bilerek ve hissederek çözümleyici ve eylemsel olmak, yaşamın kurtuluşunun doğru yolu olmaktadır. Kadınla anlamlı ve onurlu yaşamın büyük bilgelik ve yücelik gerektirdiğini hiç unutmamak gerekir. Aşk ideası olanların bunu gerçekleştirme yolunun bu bilgelik ve yücelikten geçtiğini her an hatırlamaları gerekir. Başka türlüsü aşka ihanet ve köleliğe hizmettir. Toplumsal hakikate ulaşılmadan aşka erişilemez.

Ortadoğu toplumsal kültüründe güçlü yaşandığı çeşitli kanıtlarla desteklenen anaerkil düzenden sonra gerçekleştirilen ataerkil düzen (M.Ö. 5000’li yıllardan beri yükselişe geçtiği gözlemlenmektedir), ilk toplumsal baskı ve istismarın denendiği sistemi ifade eder.

Çocukların ve mallarınegemenliğinin erkeğe, babalık kurumuna geçtiği köklü kadın karşıtı bir devrimdir. Tutucu, baskıcı ve istismarcı düzene yol açmasından ötürü daha çok bir karşıdevrimdir. Çok çocuk sahibi olmak ilk mal düzeni olsa gerek. Çocuklar ne kadar çoğalırsa güç ve mal, mülkiyet sahibi olmak o denli artar. Ataerkillik ve hanedanlık ile mülkiyet arasındaki ilişki açıktır. Hanedanlık klandan daha büyük, bilincine varılmış, mülkiyeti tanımış ilk geniş aile kurumudur. Ataerkilliğin ilk biçimidir. Kadının çocuklar ve mallar üzerindeki sahipliğinin gerilemesi, düşüşüyle el ele gider. Ana tanrıça kültürü yerini erkek tanrı-krallar kültürüne bırakır. Sümer kültüründe bu gelişmeler çarpıcı gözlemlenmektedir. Evlilik, aile kurumu uygarlık tarihi boyunca hanedanlık modelinin etkisi altında gelişir. Erkek ile kadın arasındaki güç dengesine dayalı evlilik daha sınırlı yaşanır. Hanedanlık bir erkek egemen ideoloji ve iktidar tekeli olarak kabul gördüğünden veya kabul ettirildiğinden, evlilikler baba otoritesini tanımak zorundadır. Kısacası hanedanlık ve erkeğe dayalı aile kurumu doğal değil inşa edilmiş otoriter ve istismarcı mikro düzenlerdir.

Kapitalist modernite bu düzeni daha da geliştirmiştir. Hukuk alanında kadın lehine yapılan düzenlemeler fiili eşitliği sağlamaktan uzaktır. Evliliği uygarlığın damgası altında geliştirilmiş erkek egemenliğinin, toplumsal cinsiyetçiliğin meşrulaştırıldığı bir kurum olarak tanımlamak mümkündür. Hiyerarşi, iktidar ve devlet tekelinin en yaygın ve toplumun hücresi niteliğindeki birimine yansımış halidir. Özüyle görünüşü, meşrulaştırılması arasında örtük bir çelişki vardır. Kadın şahsında toplumun genel köleliğini en iyi kamufle eden kurum niteliğindedir. Kadının karılaştırılmasıyla (düşürülme, alçaltılma, erkeğin uzantısı haline getirilme) başlayan süreç esas alınarak, toplum da adım adım karılaştırılır. Erkek köleliği kadının karılaştırılmasından sonra ve onunla hep iç içe yürütülmüştür. Kadında uygulanan ve sonuç alınan kölelik, karılık daha sonra erkeklere ve ezilen sınıflara benimsetilecektir. Uygarlıkla gelişen bu süreç kapitalist modernite ile zirve yapar. Faşizm toplumun karılaştırılma sürecinde özel bir anlama sahiptir. Teslim alınmış toplumu ifade eder. Modernite iğdiş edilmiş, savunma yeteneğini yitirmiş, herkesin birbirinin karısı ve kocası kılındığı genel karı toplumunu ifade eder. Süreklileşen sermaye birikimi başka türlü topluma fırsat tanımayacak kadar saldırganlığı, barbarlığı gerektirir. Evlilik köleliğin ve tecavüzün namus adı altında hem meşrulaştırıldığı hem de derinliğine uygulandığı alandır.

Modernitenin maskesini düşüren kurum yine ailenin iflas etme durumudur. Batı uygarlığında ailenin iflası sadece toplumsal bağların zayıflığını göstermez; toplumla olan çelişkisinin, yaşanan krizin ve kaotik durumun derinliğini de gösterir. Nasıl ki kadın köleliği toplumsal köleliğin düzeyini belirliyorsa, kadın-erkek ilişkilerindeki kaotik durum da günümüz kapitalist modernitesinin çelişkisini ve kaotik durumunu yansıtır.

Toplumsal cinsiyetçilik kadın-erkek ilişkilerindeki iktidarla sınırlı bir kavram değildir. Toplumun her düzeyine yayılmış bir iktidarcılığı ifade eder. Moderniteyle azamileşmiş devlet iktidarını gösterir. Hiçbir şey nesneleştirilen kadın kadar tahrik ettirme ve iktidara konu arz etme durumunda değildir. Kadın nesneleştirilmiş bir varlık olarak iktidarı azami kılma özelliklerine sahiptir. Sürekli tahrik ettirme ve iktidarı çoğaltma konumunda tutulur. Kadının iktidarla ilişkisini bu kapsam üzerinde çözümlemek, hakikatini açığa çıkartmak açısından önemlidir. Her erkek iktidar hırsını kadında gerçekleştirme zihniyetine fazlasıyla sahiptir. Aynı zihniyet kadın cinsinin birbirleri ve çocuklar üzerindeki iktidar hırsı olarak daha da çoğalır ve uygulanır. Bu sefer kadın kadının kurdu olur. Zincirleme reaksiyon denilen olay budur. Kadının kapitalist sömürü sistemindeki rolü çok daha açık ve elverişli durumdadır. Sistem için ücretsiz çocuk doğurmak ve büyütmekle yetinmez, en az ücretle her işe koşturulur. İşsizler ordusu üzerinde baskı ve ücretleri sürekli düşürme pozisyonunda tutulur. Ne acıdır ki, en kahırlı emeğin sahibi olduğu halde, Marksistler de dahil, hiçbir öğreti kadının haklarından ve emeğinden bahsetme gereği duymaz. Bunun için gerekli çözümleme ve politik tutumu geliştirmez. Erkek egemenliğinin toplumsal cinsiyetçiliğinin yaygınlığını kanıtlayan bir gösterge de kadın emeğiyle ilgilidir.

Aşırı nüfus artışı sorunu dünyayı ve toplumu giderek sınıf sorunundan daha fazla tehdit etmektedir. Aşırı üfus artışı cinsiyetçi toplum ve kapitalist moderniteyle yakından bağlantılıdır. Günün yirmi dört saatinde dinmeyen cinsel iştah, hanedanlık ve aile kültürü ile kapitalizmin, ulus-devletin kâr ve güç için artan nüfus politikası çığ gibi nüfus patlamasını beraberinde getirir. Tekniğin ve tıbbın katkıları buna eklendiğinde ortaya çıkan gerçeklik, toplumun ve çevrenin sürdürülebilirliği açısından en büyük tehlike konumunu ifade eder. Demografik kaos bu gerçeklikle bağlantılıdır. Gezegenimiz ve çevre çoktan mevcut hacmi (6,5 milyarlık nüfus artarak devam ederse) kaldıramaz bir sınıra dayanmıştır. Sistemin iflasını bu yönüyle de değerlendirmek önemlidir.

Çok iyi bilmek gerekir ki, çok çocuk doğurma araçsallığı olarak kadın, korkunç ve dayanılması güç bir yük altına sokulmuştur. Sorun çocuk sahibi olmanın çok ötesinde oldukça ağırlaştırılmış bir angarya sisteminden kaynaklanmaktadır. Ayrıca çocuk doğurmanın biyolojik değil, sistemsel ve kültürel bir olgu olduğunu iyi bilmek gerekir. Doğan her çocuk mevcut kültür açısından bir değil, defalarca kadının ölümü demektir. Çok azla yetinen, tüm sağlık tedbirleri alınmış, her şeyden önce zihnen hazırlanmış bir çocuk doğurma kültürü gereklidir. Sonsuzluk ve güç fikrini çocuk üzerinden değil, mutlak bilgiye ve güzelliğe, ahlâkî ve politik toplumun gelişimine dayandırmak, çocuk yetiştirilmesini bu önceliklerle bütünlük içinde çözümlemek daha anlamlı ve iyi olacaktır. Özcesi çocuk yetiştirilmesi problemini ekonomik ve ekolojik toplumun ihtiyaçları ve özgürlük felsefesi temelinde çözümlemek ve çözmek gerekir.

Sistem reformla düzelme şansını çoktan yitirmiştir. Gerekli olan, tüm toplumsal alanlarda yürütülecek bir ‘kadın devrimi’dir. Nasıl ki kadın köleliği en derin kölelikse, kadın devrimi de en derin özgürlük ve eşitlik devrimi olmak durumundadır. Kadın devrimi hem kuramda hem de eylemde en köklü çıkışları gerektirir. Öncelikle cinsiyetçi ideolojiye karşı ardıcıl, sürekli bir savaşım gereklidir. Kadın devrimi günün yirmi dört saatinde yürürlükteki tecavüzcü zihniyete karşı ahlâkî ve politik olarak da savaşın derinleştirilmesini gerektirir. İktidar ve sömürü amaçlı çocuk doğurma olgusunun mahkûm edilmesini, reddini gerektirir. Çocuk doğurma iradesini tamamen özgürleşmiş kadına bırakmayı gerektirir. Hanedanlık ve aile ideolojisinde devrim gerektirir. Herhalde en önemlisi de kadınla mevcut yaşam felsefesinin, daha doğrusu felsefesizliğinin aşılmasını gerektirir. Kadınla yaşamın gücünü çocuklara sahip olma ve cinsel iştahı giderme anlayışına bağlı olarak değil de, en derin dostluk, arkadaşlık ve toplumsallık bağı olarak, güzelliğin, sadakatin, barışın ve soyluluğun üretilmesinde, eşit ve özgürce paylaşımında görmek gerekir.

Şüphesiz kadınla yaşamın eşit ve özgürce paylaşımı, toplumsal hakikatin mutlaka doğru seyreden karşılıklı bilgeliğini gerektirir. Gerçek aşk ancak karşılıklı olarak toplumsal hakikatin güç dengesinde yaşanabilir. Köleliğe, tecavüze ve iktidara bulaşmış kişiliklerde aşk asla gerçekleşmez. Yoğun ve sürekli yaşanan başarısız deneyimler ve aile iflasları bu gerçeği doğrulamaktadır. En az erkek kadar kadının da toplumsal güce ve bilgeliğe sahip olması durumunda sevginin ve güzelliğin, iktidarsız, barış içinde eşitçe ve özgürce üretilerek ve paylaştırılarak yaşanması sağlanabilir. Günümüz, 21. yüzyıl kadın devrimine öncelik vermeyi şart kılıyor. “Ya yaşam ya barbarlık” sloganı bu devrimi dayatıyor.

Ortadoğu toplumu ikinci bir tarım-köy devrimine ihtiyaç duyduğu gibi, bu toplumun ikinci bir kadın devrimine de ihtiyacı vardır. Anaerkillik neolitiğin kadın devrimidir. Daha doğrusu muhteşem neolitik devrim bir kadın devrimiydi. İnsanlığın halen mirası üzerinde geçindiği bir devrimdir neolitik devrim. Ataerkilliğin, uygarlığın ve modernitenin karşı devrimi temelinde doğal toplumu gerileten, kadının en derin köleliğini ve sömürüsünü doğuran ve tüm toplumda yaygınlaştıran bu büyük karşıdevrim, günümüzde sistematik krizini ve kaotik durumunu bütün toplumsal alanlarda yaşıyor, çözülüyor. Kadına dayatılanın yaşama ihanet olduğu anlaşılıyor. Anlamlı bir yaşam isteniyorsa, öncelikle bunun için kadınla yeniden karşılıklı bilgelikle güç dengesi içinde güzellik ve yücelik duygularının üretilmesi ve paylaşılmasının başarılması gerekiyor. Bu gerçeğin inşa edilmesi, hakikatine varılması gerekiyor. Bu konuda tekilin ve evrenselin, yani somut kadın ve erkekle ideal soyut erkek ve kadınlığın iç içe yaşanması gerekiyor. Bunun yaşanması için bilincinin ve iradesinin oluşturulması gerekiyor. Mülk olarak, sahip olarak birbirini köklü bir biçimde terk etmek gerekiyor. Geleneksel namus yerine, güzelliğin ve soylu kişiliğin çekiciliğini geçerli kılmak gerekiyor.

Köklü bir kadın devrimi, dolayısıyla erkeğin zihniyet ve yaşam değişikliği yaşanmadan yaşamın kurtuluşu olanaksızdır. Çünkü yaşamın bizzat kendisi olan kadın kurtulmadan, yaşam hep bir serap olarak yaşanacaktır. Erkeğin yaşamla ve yaşamın kadınla barışması sağlanmadıkça, mutluluk da boş bir hayal olacaktır. Kadın ve özgür yaşam için toplumsal gerçekler sınırsızdır. Ortadoğu toplumu ve kadını yaşadığı uygarlık ve fethine uğradığı moderniteyle düşürüleceği kadar düşürülmüş, kendisi olmaktan çıkarılmış, nesne konumuna getirilmiştir. Toplumsal sorunun kadın üzerinde çözümlenmesi ve çözümüne aynı olgu üzerinden gidilmesi doğru bir yöntemdir. Sorunların anasına ancak çözümlerin anası olan kadın devrimi dayatılarak hakikate doğru adımlarla varılabilir.

Demokratik modernite kadın sorunu ve devrimi konusunda idealli ve eylemlidir. Demokratik modernite unsurları kapsamındaki projeler kadınsız hazırlanıp uygulanamaz. Tersine, bunlar her adımında kadınla bilgeliğin ve eylemliliğin paylaşılmasıyla gerçekleştirilecek devrimler niteliğindeki projelerdir. Ekonomik toplumun inşası kadın öncülüğünde gerçekleştiği gibi, yeniden inşası da kadının komünal gücünü gerektirir. Ekonomi kadının öz toplumsal mesleğidir, eylemidir. Ekoloji ancak kadın duyarlılığıyla toplumla buluşturulabilecek bir bilimdir. Kadın kimlik olarak çevreseldir. Demokratik toplum kadın zihnini ve özgür iradesini gerektiren toplumdur. Demokratik modernite açıkçası kadın devrimi ve uygarlığı çağıdır.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info
 
 

Parveke

TAGS(ETIKETLER): Abdullah  Ocalan  Ortadogu  Kriz  Demokratik  Modernite  Kapitalist  Modernite  Ekonomi    

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.