İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ, YOKSA İNANÇLARIN ÖZGÜRLEŞME SORUNLARI MI?
İnanç / 20 Ocak 2014 Pazartesi Saat 08:33
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kapitalist modernitenin son iki yüz yılda giderek artan bir periyotla bölge halklarının toplumsal yaşamına girmesi, inançların da çok ciddi özgürleşme sorunlarıyla karşı karşıya kalmalarına neden oldu. Söz konusu özgürleşme sorunu, azınlıktaki inanç gruplarının, hâkim olan herhangi bir inanç grubundan baskı görmelerinden kaynaklı bir özgürleşme sorunu değildir; onunla da ilişkili olmakla birlikte, esasta inançların devletten ve kapitalist sistemden özgürleşmesi sorunudur.

Kapitalist modernitenin son iki yüz yılda giderek artan bir periyotla bölge halklarının toplumsal yaşamına girmesi, inançların da çok ciddi özgürleşme sorunlarıyla karşı karşıya kalmalarına neden oldu. Söz konusu özgürleşme sorunu, azınlıktaki inanç gruplarının, hâkim olan herhangi bir inanç grubundan baskı görmelerinden kaynaklı bir özgürleşme sorunu değildir; onunla da ilişkili olmakla birlikte, esasta inançların devletten ve kapitalist sistemden özgürleşmesi sorunudur.

İnançların özgürleşme sorunlarının, en az halkların özgürleşme sorunları kadar büyük olduğunu, bizzat toplumsal gerçeklik trajik örnekleriyle her gün gözler önüne sermektedir. Bu trajik gerçekliği, başta Türkiye olmak üzere, günlük olarak Ortadoğu’nun bütün devletlerinde gözlemlemek mümkündür. Bu devletlerde, İnançların, haram sayarak yasakladığı, bununla yetinmeyerek karşılarında savaş ilan ettiği, toplum karşıtı olgular, günlük hayatın olağan parçaları haline gelmiştir. Örneğin Ortadoğu devletlerinde, toplumsal adaletsizlik, Firavunlar dönemiyle bile kıyaslanamayacak kadar büyük boyutlara ulaşmıştır. Bir yandan, toplumu iliklerine kadar sömüren bir kesim, sömürdüğü milyonlarca doları nerede ve nasıl savuracağını bilemez haldeyken, öte yandan geniş halk kitleleri en zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için bile akla karayı seçmek zorunda kalmaktadırlar. Devletin örgütlü şiddeti eşliğinde yürütülen sömürüden kaynaklanan toplumsal adaletsizlik, kendisiyle beraber çok sayıda toplum kırım hastalığını da üretmektedir. Hiç yorulmadan ve başkalarının çaresizliklerinden yararlanarak para kazanmanın yolu olan tefecilik ve faizcilik, her geçen gün daha da saygınlığı artan meslekler olarak toplum hayatında yer bulmaktadır. Toplumsal ahlakın dinamitlenmesi anlamına gelen fuhuş ve uyuşturucu, en çok para getiren endüstriler olarak bizzat devletten himaye görmektedirler. Adam kayırma, yalan ve rüşvet ise, adeta günlük işleri yürütmenin rutinleri olarak görülmektedir.

Eğer bir yerde, sömürü, şiddet, faizcilik, fuhuş, uyuşturucu, yalan, rüşvet ve hırsızlık bu denli günlük yaşamın olağanları haline gelmişse, orada, din ve ahlakın başına da kötü bir şeyler gelmiş demektir. Çünkü din ve ahlakın etkin olduğu yerlerde bu toplum kırım virüslerinin böyle açıktan açığa varlık göstermeleri mümkün değildir. Açıktır ki, Türkiye ve bölgenin öteki devletlerinde, bu olguların bu düzeyde varlığı, dinin tutsak edildiğini göstermektedir. Zira din tutsak edilmeseydi, bu hayâsızlıkların normal şeylermişçesine ortalıklarda gezinmesine izin vermezdi.

Din’in tutsak edilme çabaları kapitalizm çağında doruğuna ulaşmış olsa da, tarihsel kökenleri olan bir çabadır. Ehlibeyt’in Emeviler’le mücadelesi, özünde, din’in iktidara tutsak edilmesi girişimlerine karşı verilen bir mücadeledir. Keza, İmam Maliki’nin Halife Memun’a karşı duruşu da, benzer biçimde Memun’nun İslam’ı, kendine göre düzenleyip İktidar çıkarlarına mahkûm etme çabalarına karşıdır. Ayrıca, Alevilik, Zerdüştlük ve Ezdilik gibi birçok inancın sürekli olarak kovuşturma ve katliamlara konu olmaları da tutsaklığa karşı direnmeleriyle ilgilidir.

Tarihin her döneminde dinleri tutsak alma çabaları olsa da, bu çabalar hiçbir dönemde kapitalizm çağındaki kadar başarılı olamamıştır. Zira toplum, saygın ulemaları olan Şeyh, Babaşex, Melle, rahip, Dede ve Pir’leriyle beraber, tarikat, dergâh, manastır ve ziyaretgâhlarında özgürce inançlarının gereklerini yerine getirmenin olanaklarını yaratmış; iktidardan özgür kalan dinler ise tefecilik, fuhuş, rüşvet, sömürü vb. hastalıkların toplumun bünyesine girmesini engellemiştir.

Dinleri, ilk kez tutsak alma günahını kapitalist sistem Avrupa’da işlemiştir. Bunu şuradan biliyoruz; milyonlarca Amerika yerlisinin kültürleriyle birlikte katledilmesi kapitalizmin şafağında gerçekleşmiştir. Yine milyonlarca Afrikalı siyahın yurtlarından koparılarak köleleştirilmesi kapitalizmin eseridir; iki dünya savaşında milyonlarca insanın katledilmesi kadar, çocuk ve kadınların düşük ücretlerle günün on altı saatinde çalıştırılması vahşetleri de kapitalizme özgüdür. Avrupa’da bunlar ve daha da sayabileceğimiz çok sayıda toplum kırımcı eylem gerçekleşirken, Hıristiyanlıktan ciddi bir ses yükselmemiştir; Çünkü bunlar yapılırken Hıristiyanlık tutsak edilmiştir. Yeni kurulan ulus devletler devşirdikleri bazı ‘din adamları’ vasıtasıyla Hıristiyanlığı ulusal kiliselere hapsetmişlerdir. Bu biçimde de yaşanan yozlaşmalara karşı âdete Hıristiyanlığın eli kolu bağlanmış; deyim yerindeyse Hıristiyanlık ikinci kez çarmıha gerilmiştir. Avrupa’daki reform hareketi aslında Hıristiyanlığın çarmıhtan kurtulma çırpınışlarıdır. Ancak çırpınış acılı ve büyük olsa da çarmıhtan özgürleşmeyi sağlayamamıştır.

Avrupa’dan farklı olarak, kapitalizm, Ortadoğu’ya geç ve yüzeysel bir biçimde girebilmiştir. Bunda, Ortadoğu inanç geleneklerinde dinlerin ağırlıklı olarak devlet dışında örgütlenmelerinin belirleyici rolü vardır. Devlet dışında önemli bir güç oluşturdukları için, Ortadoğu dinleri uzun süre, farklı toplum ve kültürlerin soykırımı anlamına gelen ulus devlete, sınırlı bir kesimin palazlanması pahasına toplumun ezici çoğunluğunun yoksullaştırılması anlamına gelen endüstriyalizme ve toplum içerisinde veba misali her türlü hastalığı yaymayla eş değer olan tefeciliğe karşı durmuşlardır. Buna alternatif olarak da, ümmet bilinci ve inançların kardeşliği düşünceleri savunulmuş ve geleneksel üretim ilişkilerinde ısrar edilmiştir.

Yirmi birinci yüz yılda kapitalizmin hala derinlemesine Ortadoğu toplumlarına hükmedemediği görülmektedir. Burada toplum, sistem karşıtı direnişini önemli oranda dinsel motiflerle gerçekleştirmektedir. Başka bir ifadeyle dini kurallar, değerler ve ölçüler, toplum kırımcı olan kapitalist sistemin kolaylıkla bölgeye girmesine izin vermemektedir. Bu durum karşısında zorlanan sistem çeşitli yöntemlerle bu ‘engeli’ aşma çabası içerisine girmiştir. Dinlerle cepheden savaşarak sonuç alamayacağını tarihsel deneyimlerinden bilen sistem, yine tarihsel deneyimlerinden başarısını tecrübe ettiği başka bir yöntemi devreye sokmuştur: dinleri tutsak alarak aşma yöntemi.

Dinleri tutsak almanın en iyi yolu, onlara devlet içerisinde yer vermek ve böylelikle devletin kontrolü altına almaktır. Dinler, devletle bütünleştikleri oranda, özleri olan toplumsal adalet, ahlak ve eşitlikten uzaklaşırlar. Bunun tersine devletler de, dinleri kontrolleri altına aldıkları oranda özlerini teşkil eden sömürü, tahakküm ve şiddeti meşrulaştırma olanaklarına kavuşurlar. Bu nedenle dinler, devletten uzak oldukları oranda toplumsal adalet, eşitlik ve barışa yakın olurlar. İnananlar da ne kadar devletten uzak dururlarsa Allah’a o kadar yakın olurlar. Çünkü insanlığın tanıdığı en büyük kötülükleri, suçları ve günahları devletler işlemektedir. Zira en büyük şiddet eylemleri olan ve her birinde yüz binlerce insan ölen savaşları devletler yapmaktadır; en büyük sömürüyü vergi, gümrük ve yer altı ve yer üstü kaynakların talanı vasıtasıyla yine devletler yapmaktadır. Ayrıca ilk iki ana özelliğin sonucu olan toplumsal eşitsizlikler de devletin ürünüdür.  Bu nedenlerledir ki din’le devlet hiçbir zaman barışık olamazlar, hiçbir biçimde yan yana, kol kola duramazlalar.  

Ortadoğu devlet geleneklerinde, din’i kontrol altına almaktaki en kapsamlı ve sistemli deneyim Osmanlı imparatorluğu döneminde gerçekleşmiştir. Yavuz Sultan Selim’in hilafeti Mısır’dan İstanbul’a getirmesi bunun sembolik ifadesidir. Ardından da Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulan ve günümüzdeki Diyanet İşleri Başkanlığının atası olan bir kurumlaşmayla imparatorluk bünyesindeki din,  mezhep, tarikat ve cemaatlerin devlete bağlanma çalışmalarına hız verilmiştir. Bu çalışmaların kapsamlılaşıp hızlanmasının, Avrupa’da ulusal kiliselerin inşa edildiği zamana denk gelmesi manidardır. Bu, kapitalizmin ilk dalgalarının Osmanlı kıyılarına ulaştığının işaretidir. Nitekim bunun ardından birçok tarikat ve cemaat devletle karşılıklı çıkar ilişkisine girmiştir.

Cumhuriyet dönemi, devletin kapitalist sisteme entegre olmaya karar verdiği dönemdir. Bu nedenle din kurumuna yeni ve daha modern bir yaklaşım geliştirilmiştir. Çünkü kapitalizmin ülkede hâkim olması için din kurumunun tamamen denetime alınması gerekmektedir. Zira toplumun gelenek ve ahlakının kabul edemeyeceği uygulamaların fetva verilmek suretiyle meşrulaştırılması lazım gelmektedir. Bu da ancak din’in devlete mahkûm edilmesiyle mümkündür. Bu nedenle tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması, saygın din adamlarının ‘gerici’ ilan edilerek ortadan kaldırılması gibi uygulamalar tamamen din konusunda devleti tek yetkili kılma amacına yöneliktir. Devletin bu kapsamlı hamlesi bazı direnişlerle karşılaşsa da yükselen bir grafikle günümüze kadar devam etmiş ve tutsaklaştırılmış din, en son AKP kılıfı altında iktidara getirilmiştir. Devletin, AKP kılıfında, din’i, tutsaklaştırdığının en büyük kanıtı AKP’nin uygulamalarıdır. Zira AKP uygulamaları hiçbir biçimde İslam ‘la bağdaşmadığı gibi çoğunlukla İslam karşıtıdır. Uluslar arası tekellerin finans sermaye ve borsayla ülke kaynaklarını talan etmesinden tutalım, gencecik Kürt çocuklarının katledilmesine kadar AKP’nin hiçbir politikasının İslam diniyle ilişkisi yoktur. Aksine uyguladıkları her politika tamamen kapitalist tekellerin çıkar ve isteklerinin ifadesidir.

Dini tutsak alıp kapitalist yayılmanın önünde engel olmaktan çıkarma çabası Türkiye ve AKP’yle sınırlı bir çaba değildir. Tüm İslam toplumlarını hedefleyen bir projedir. Bu nedenle çoğu İslam ülkesinde AKP’nin izdüşümü siyasi partiler kurulmakta, Fetullah Gülen okulları da bunlara kadro devşirmektedir. Bu projenin sadece İslam dinini tutsaklaştırmayla sınırlı olmadığını da hemen belirtmek gerekir. Alevilik ve Ezdilik başta olmak üzere bölgedeki diğer dinler de sistemin kafeslerine kapatılmak isteniyor. Liberal sistem tıpkı batıda yaptığı gibi doğuda da dinleri toplumsal adalet ve ahlakın temel unsurlarından biri olmaktan çıkarıp, bireysel hak ve özgürlükler düzeyine indirgemek istemektedir. Sistemin ‘din ve vicdan özgürlüğü’ başlığı altında sunduğu bu hak tamamen bir aldatmacadan ibarettir. Bir sefer toplumsal bir olgu olarak din’in kendisinin tutsak edildiği bir yerde bireyin din özgürlüğünden bahsedilebilir mi? Bu diline pelesenk vurulmuş birinin konuşma, ayaklarına pranga vurulmuş birinin yürüme, gözlerine de mil çekilmiş birinin görme özgürlüğünden bahsetmek kadar saçmadır. 

Serhat Varto

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.