KÜRDİSTAN’DA KOOPERATİF ÖRGÜTLENMESİ VE BELEDİYELER
Ekonomi / 26 Aralık 2013 Perşembe Saat 13:33
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Uzunca bir süredir dünyada gündemi meşgul eden küresel kriz ve daha da önemlisi petrol fiyatlarına paralel olarak tarım ürünleri fiyatlarının da yükseliyor oluşu, çeşitli ülkelerde yaklaşan bunalıma farklı çözüm arayışlarını tetiklemiş durumda. Kapitalizmin merkez ülkelerinde Keynesçi reçetelere geri dönüş senaryoları tartışıladursun, azgelişmiş ekonomiler, artan fiyatların bütçe üzerinde yarattığı baskıyı nasıl göğüsleyebileceklerini düşünüyorlar.

Böyle bir süreçte Kürdistan, sahip olduğu geniş tarım potansiyeli ve yüksek işgücü düzeyi ile Türkiye ve dünya sermayesinin ilgi odağı haline gelmiş durumda. Herkes, kendi ideolojik perspektifinden Kürdistan için bir kalkınma programı hazırlarken, Kürtler de bu süreçte kooperatifler aracılığıyla yeni ve dayanışmacı bir ekonomik kalkınmanın arayışlarına hız verdiler. Bu yazıda, böylesi bir arayışa katkı olarak, kooperatif örgütlenmesinde belediyelerin rolü ve işleyişi tartışılacaktır.

Kürt illerinin sosyoekonomik durumlarını gözler önüne seren aşağıdaki tabloyu, tartışmaya maddi bir zemin kazandırmak üzere okurların dikkatine sunuyoruz.

16 Kürt İlinin İstatistiksel Performansları
 

 

 

Kent

 

 

GSMH İçindeki Payı

 

Tarımda Çalışanların Toplam İstihdama Oranı

 

 

Fabrika Sayısı

 

 

Şehirleşme Oranı

 

 

Okuryazarlık Oranı

Muş

% 0.2

%83,4

2

%35,1

%70

Ağrı

% 0.2

%73,4

6

%47,7

%68

Bitlis

% 0.2

%69,8

2

%56,5

%72,3

Şırnak

% 0.2

%46,5

0

%59,8

%65,7

Hakkâri

% 0.1

%52,4

2

%58,9

%70,7

Bingöl

% 0.1

%69,9

1

%48,6

%73,6

Van

% 0.5

%67,2

13

%50,9

%68

Ardahan

% 0.1

%77,8

1

%29,7

%84,6

Siirt

% 0.2

%56,8

1

%58,2

%68,6

Mardin

% 0.5

%69,9

16

%55,5

%71,2

Batman

% 0.4

%63,5

4

%66,6

%71

Iğdır

% 0.1

%68,3

1

%48,4

%75,5

Urfa

% 1.0

%72,8

33

%58,3

%67,6

Kars

% 0.2

%68,1

6

%43,7

%83

Diyarbakır

% 1.2

%63,8

33

%60,0

%69,5

Dersim

% 0.1

%42,3

1

%58,2

%83

 Derlenen kaynak: Devlet Planlama Teşkilatı, İllerin Sosyoekonomik Performansları Araştırması, 2003

Entegre bir bölgesel yapılanma olarak Kürdistan’ın ekonomik ihtiyaçlarına ilişkin unsurlar, kabaca şu şekilde sıralanabilir: tarıma dayalı sanayi yatırımları; imalat sanayii yatırımları; tarımsal üretimde verim artışına dayalı canlanma; sosyal hizmetler alanında koruyucu kamu yatırımları ve nihayet kamunun sorumluluğundaki enerji, sulama, yol, haberleşme vb. sektörlerdeki altyapı yatırımları. Bunlara eğitim ve sağlık alanındaki yatırımları ve kredilendirme olanaklarını da eklemek gerekir. Fakat ortada duran asıl soru, yatırımları yapacak olanın kim olduğudur: özel sektör mü, devlet mi? Bizim bu soruya vereceğimiz yanıt açıktır: belediyeler ve kooperatifler eliyle halkın ta kendisi.

Yağmaya Açılarak Kalkınma İle Halk Egemenliğinde Kalkınma Arasında…

Kürdistan ölçeğinde kapitalist üretim ilişkilerinin yapılandırılması hiç şüphesiz kuralsız ve alabildiğine dizginsiz bir biçimde gerçekleşecektir; sermaye kesiminin öngörüsü budur. Böyle bir saldırı dalgasına verilebilecek yanıt ise belediye ölçekli, ekolojiye duyarlı bir endüstrileşme ve tarım alanında belediye koordinatörlüğünde kooperatifleşmedir. Bu açıdan belediyeler, korporal bir biçimde piyasalara birer aktör olarak girmelidirler. Çünkü eğer mesele adil, eşitlikçi ve halk yararına bir kalkınma ise, bölgeye ilişkin bundan başka bir çözüm şimdilik ufukta görünmemektedir. Yani bölge belediyeleri, yeni bir tür korporatist ekonomik girişimci rolünü üstlenmeli ve halka ait, halk için ve halk tarafından sürdürülen işletmeleri koordine etmelidir. Bunu da, mevcut yasalarda da yeri olan, belediyelerin birliklere ve kooperatiflere üye olma, işletmelere ortak olma ve şirket kurma haklarından yararlanarak gerçekleştirmelidirler. TC’nin mevcut aşırı merkeziyetçi idari yapılanmasından kaynaklı, Bakanlar Kurulunun ve İçişleri Bakanlığı’nın belediyeler üzerindeki ağır vesayeti bu dönüşüme engelmiş gibi görünse de, sonuç olarak Türkiye'nin AB müzakereleri çerçevesinde uygulamakla yükümlü olduğu bölgeselleşme reformu süreci, böylesi bir girişime fırsat tanımaktadır. Öte yandan, konu zaten Özgürlük Hareketi’nin ve Demokratik Özerklik Projesi’nin de perspektifinde bulunduğu için, meselenin bu yanı a priori çözümlenebilir kabul edilmelidir. Bu, işin teorik kısmıdır. Gelelim pratik kısmına…

Kürdistan ekonomisine geleneksel olarak hakim olmuş sektörler, tarıma dayalıdır. Başlangıçta verilen tabloda yer alan 16 kentin toplam nüfusu şu an yaklaşık 8,5 milyondur. Her bir kentin nüfusunun ortalama %65’i tarımla uğraşmaktadır, dolayısıyla bölgede yaklaşık 5,5 milyon kişinin kırsal bölgelerde yaşamakta olduğu öne sürülebilir. Kuzeyde, Kars’tan Van’a kadar uzanan bölgede ağırlıklı olarak hayvancılık faaliyetleri yürütülürken; güneydeki ovalarda ziraat yaygındır. Fakat her iki alt sektörde de verimlilik düşük ve buna bağlı olarak üretim hacmi dardır. Diğer yandan zirai faaliyetlerde mülkiyet yapısı özel ellerde yoğunlaşmış; feodal toprak ağalığı kapitalizme eklemlenerek geri sosyal yapı korunmuştur. Yoksul köylülük, bölgede halen yaygındır. Fakat zaten çok sayıda köyün boşaltılmış olması nedeniyle bugün topraklar işlenemez haldedir. Tarım ürünleri fiyatlarının 2000’lerin başından bu yana uluslar arası piyasalardaki dalgalanmalara karşı aşırı korumasız ve sübvansiyonların düşük oluşu da, küçük aile ziraatini giderek daha fazla imkansız hale getirmiştir. GAP ise sulama yatırımlarının tamamlanmamış olması ve tamamlananların da büyük toprak sahiplerine hizmet etmesi nedeniyle bölge ekonomisine anlamlı bir katkı sağlamamaktadır.

Kuzeyde ise hayvancılık faaliyetleri ağırlıklı olarak büyük baş besi hayvancılığı biçiminde sürdürülmektedir. Fakat yerli sığır ırkının gerek süt besisi olarak, gerekse de et besisi olarak verimsiz oluşu, aileler açısından durumu zorlaştırmaktadır. Çünkü özellikle 90’lı yıllarda et ithalatının serbestleştirilmesi nedeniyle fiyat bakımından rekabet şansını yitiren bölge halkının beli, hükümetler tarafından uygulanan hatalı ırk ıslahı projeleri nedeniyle ikinci bir kez bükülmüştür. (Güneydeki küçük baş hayvancılık ise, yine savaş koşullarından kötü etkilenerek üretim ve verim bakımından gerilemiştir.) Bölgenin kuzeyindeki kırsal alanda sürdürülen hayvancılık faaliyetinin çözülmeye başlamasının bir diğer nedeni de özellikle süt üretimi alanında ilçeler düzeyinde yaşanan tekelleşme olgusudur. Bilindiği gibi bölgede hakim olan yapı küçük aile üreticiliğidir. Dolayısıyla köylerde hanelerin ürettikleri süt, özel mandıralar tarafından toplanmakta ve buradan Batı’daki veya bölgedeki üretim merkezlerine aktarılmaktadır. Tekelleşmenin bugünkü kadar yaygın olmadığı dönemde köylüler, nispeten de olsa bir fiyat rekabeti yaratabiliyor ve ürettikleri sütü geçimlerini sağlayabilecek bir fiyattan satabiliyorlardı. Oysa bugün bölgede tek tek ilçeler bazında tespit edilecek kadar yaygın bir kartelleşme ve tekelleşme ağı mevcuttur.

Bölgedeki herhangi bir ilçeye bağlı köylerde üretilen sütü satın alan birkaç mandıra, rekabet etmek yerine aralarında anlaşarak tek ve genellikle çok düşük bir fiyat belirlemekte ve bunu köylülere dayatmaktadır. Satacağı sütün parasını 6 ay önceden peşin almak zorunda olan köylü ise, çaresizce bu fiyatı kabullenmekte; ancak sonunda elinde avucunda tek kuruş kalmamaktadır. Kısacası hayvancılık sektöründe olan, özellikle yaşamını süt üretimi ile kazanan yoksul Kürt köylüsü, geçen yıllar içinde yoksullaşmakta ve sonunda bu döngüyü sürdüremez hale gelince de köyünden göç etmek zorunda kalmaktadır. Kente yerleşen ve sermayesi olmayan köylü ise eğer şansı yaver giderse herhangi bir inşaatta geçici bir iş bulabilmekte; ancak genellikle işsiz yaşamaktadır. Metropollerdeki Kürt kitlesi, işte bu şekilde gettolaşmaktadır. Kent ile gettolaşmış bir mahallede tanışan yeni nesillerin, eğer siyasal bilinç kazanmayıp örgütlenme mekanizmalarına uzak kalmışlarsa, kriminal örgütlenmelere yakalarını kaptırma riski artmaktadır.

Hayvancılıkta yaşanan kartelleşme sorunu, çiftçilikle uğraşan kesim açısından da geçerlidir. Bilhassa monokültürel ziraatin uygulandığı bölgelerde aracı-tüccarların oligopol kurmaları daha kolay olmaktadır. Örneğin kayısı üretiminin yaygın olduğu Malatya’da geçtiğimiz yıllarda bu sorun yaşanmış ve sonuçları gözlenmiştir. 2005 yılına kadar Malatya’da ortalama kilo başı yaş kayısı fiyatı 1,5 milyon TL seviyesindeyken; o yıl bu fiyat 550-600 bin liraya kadar düşmüştür. Bu keskin düşüş, elbette üreticileri son derece sarsmış ve birçok aileyi iflasa sürüklemiştir. Fakat düşüşün arkasındaki neden sonradan anlaşılmıştır. Bölgede üretilen kayısıyı satın alarak işlenmesi için Yunanistan’a satan aracılar, 2005 yılında aralarında birlik kurarak fiyatı düşürmüşler ve bu sayede büyük bir vurgun gerçekleştirmişlerdir. (Örnekleri çoğaltmak mümkün: Urfa’daki fıstık üreticileri ve yakın zamanda Karadeniz’deki fındık üreticileri de benzer sorunları yaşamışlardı.)

Sonuç olarak belediyelerin bu mevcut tablo karşısında yapabilecekleri nelerdir? Öncelikle tarımsal üretimin hakim mülkiyet yapısının kuzeyde küçük köylülüğe dayanması bir avantajken; güneydeki yapının, özellikle geniş ovalarda ağırlıklı olarak büyük toprak sahipliğine dayanması bir dezavantaj olarak görünmektedir. Fakat bölgenin içsel dinamiklerinin farklı karakterlerde olması ve güneyde küçük baş hayvancılığın küçük aile üretimi karakteri taşıması, belirli bir modelin uygulanabilmesinin önünü açmaktadır. 

Bu modelin öngördükleri şunlardır: tarımsal üreticilerin yasal kooperatiflerde örgütlenmesi ve öncelikle hammadde ürün fiyatlarının aracı-tüccarlar ve karteller tarafından aşağıya çekilmesinin engellenmesi, modelin omurgasıdır. Fakat esas amaç, üretici birliklerinin geleneksel hammadde tedarikçisi konumundan çıkarılıp, asıl olarak satışa hazır mamul üreticisi kılınmasıdır. Örneğin süt üreticisi bir köylü, bölgesindeki ya da ilçesindeki üretim kooperatifinin bir üyesi olarak öncelikle piyasada bir hammadde tedarikçisidir. Dolayısıyla öncelikli geliri, piyasadaki ortalama süt fiyatı üzerinden elde edebileceği kâr oranına bağlıdır. Basitleştirirsek: piyasada 1 litre süt için alıcılar ortalama 50 kuruş fiyat öneriyorlarsa; köylü, kooperatife verdiği 1 litre sütü için bu fiyatın en az %50 fazlası üzerinden, yani en az 75 kuruşluk bir fiyat alacaktır (kartelin elde ettiği vurgun oranının en az %50 olduğunu farz ediyoruz). Fakat model, köylüyü bu noktada bırakmamakta ve tedarikçinin üretimle entegrasyonunu öngörmektedir.

Örneğimizden devam edecek olursak: Piyasadaki herhangi bir süt fabrikasının süt alımı yaparken litre başına biçtiği fiyat 75 kuruş olsun. Çünkü sonuçta aracı da aldığı sütü, eğer kendisi üretemiyorsa bu büyük üreticilere satmaktadır. Eğer köylü bu noktada kalırsa, piyasa şartlarında açlıktan ölmeyecek kadar bir gelir elde edebilecek; fakat yoksulluk sarmalından çıkamayacaktır. Model ise bu köylüye şunu önermektedir: kurduğunuz kooperatif, aynı zamanda süt ürünleri üreten bir fabrikanın kurucusu ya da ortağı olsun. Bu fabrika ise belediyelerimizden birinin iştiraki olsun. Bu iştirakin, yani şirketin hakim ortağı en az %51 oranında hisse maliki olarak belediyedir. Şirketin ürettiği ürünlerin tanıtımı ve satış-pazarlaması ise şirketin yönetim konseyine bağlı kurumsal bir departmanın sorumluluğunda olsun. Dolayısıyla bu şirket, herhangi bir şirket gibi üreten ve ürünlerini pazarlayan bir şirkettir. Bu faaliyetlerini kapitalist üretim ilişkileri içerisinde sürdürdüğüne göre kâr elde etmektedir. Bu kâr ise ücret dışı maliyetler çıkarıldıktan sonra, aynı zamanda fabrikanın da ortağı çalışanlara ve yine dolaylı olarak fabrikanın ortağı olan tedarikçilere, yani kooperatiflere ve oradan da köylüye ulaşmaktadır. Bu değer zincirinin her bir halkasında emek vardır ve biriken sermaye, amortisman dışında, organik olarak dışarıya açıktır.

Örnekte görüldüğü gibi köylü, ürettiği sürece bir fabrikanın da ortağı olacaktır. Dolayısıyla üretilen ve raflarda yerini alan mamul maddenin satışı üzerinden elde edilen kâr, o ürünü üreten fabrika işçisi ya da pazarlamasını yapan satış işçisine olduğu gibi, hammaddeyi sağlayan köylüye de eşitlikçi bir biçimde geri dönecektir. Çünkü burada amaç, maliyet-fiyat mekanizması içerisindeki katma değeri toplumsallaştırmak ve komünalize etmektir. (Bunun iktisadi açıklaması, burada yer verilemeyecek kadar detaylı olduğundan, şimdilik modelin işleyişine odaklanmakla yetinebiliyoruz.) Fabrikanın hissesi, üretim dışı fonlara kapalıdır; yani alınır-satılır bir menkul değer değildir. Bu yüzden de sadece üreticilere aittir.

Aynı model, farklı sektörler için de uygulanabilir. Örneğin kayısı üreticileri de tıpkı bu şekilde örgütlenmiş kooperatiflerde bir araya gelerek, ürünlerini Yunanistan’da (ya da herhangi bir fabrikada) işlenmek üzere hammadde olarak satmak yerine, kendilerinin tek tek ve kooperatif olarak altından kalkamayacakları bir bileşimi gerçekleştiren, belediye bünyesindeki fabrikada işlenmiş mamul hale gelmesini sağlayabilir ve böylece oluşan katma değeri kâr olarak özel sermayeye terk etmemiş olurlar.

Tarıma dayalı sanayi girişimlerinin belediye bünyesinde gerçekleştirilebilmesi için gerekli yasal şartlar bir yana, burada kurulacak yapının işleyişi açısından en önemli faktörlerden biri, başlangıç yatırımı için gerekli girişim sermayesi ile sonrasında gerekli işletme sermayesinin elde edilmesi ve bunlarla birlikte, tıpkı kapitalist bir girişimci gibi işini ciddiye alacak insan sermayesinin yetiştirilmesidir. Finansa ilişkin konularda, merkezi hükümetin sunduğu teşvik, hibe ve kredi gibi olanaklar değerlendirilebilir. Bunun yanında yerel borçlanma ve halk katılımı gibi konularla ilgili detaylı bir araştırma da hazırlanabilir. Ancak işçilerle köylülerin fabrika ile kuracakları ilişki ve özellikle ürün geliştirme alanında çalışacak insanların yetiştirilmesi ayrı bir çalışmayı gerektiren konulardır. Sonuçta bu, eğitim ile ilgilidir ve Özgürlük Hareketi açısından değerli yanı, işçilerin ideolojik eğitimidir.

Tarım dışı sektörlerde kurulabilecek üretim birimleri kendi içinde sektörel olarak çeşitlilik arz etmektedir. Ancak imalat sanayii bakımından izlenecek perspektif, yine temel tüketim malları ve temel insani ihtiyaçlar olmalıdır. Örneğin giyim ürünlerinin üretimi, yani tekstil bölgede gerçekleştirilebilecek yatırımlara ilişkin ilk elden akla gelecek sektördür. Bunun için de küçük bir örnek kurgulayalım: işsizliğin yoğun ve işgücünün donanımlı olduğu bir şehrin belediyesi kent merkezinde bir tekstil fabrikası yatırımı yapsın. Üretilecek ürün, öncelikle bölgenin iç talebine karşılık verebilecek niteliğe ve kaliteye sahip olsun. Bölge iç talebini belli düzeyde karşılayabilen bu fabrika, üretim aşamasında belirli bir sistemi ve devamlılığı oturttuktan sonra, dış pazarlara yönelik ürün üretimine başlasın. Fakat burada da izlenecek mantık, tarımsal sanayide izlenecek olana benzerdir. Önemli olan, ham ya da ara mamul üreticisi olmak değil; tüketime hazır mamul üreticisi olmaktır. Üretim konusu tekstil olduğuna göre, üretim zincirinin halkalarının tek bir üretici birimde bir araya getirilmesinin mümkün olmadığı koşulda bile, ihtiyaç duyulan halkalar, benzer bir yapıdan, örneğin başka bir belediye bünyesindeki üretici birimlerden tercih edilsin. Basitleştirecek olursak: gömlek üretimi yapan bir fabrika, kendi tasarım atölyesini kurmalı ve burada geliştirdiği tasarımları üretime dönüştürerek, kendi oluşturduğu marka altında pazara sunmalıdır. Gömlek için gerekli temel hammadde olarak kumaşın tedarikini ise optimal koşullarda önce piyasadan sağlamalı; ileriki dönemde plana uygun olması dahilinde kendisi için ve piyasaya yönelik kumaş üretimine de geçebilmelidir.

Böylesi bir tekstil fabrikasının kurucusu ve hakim ortağı belediye olacaktır. Belediyenin hisse mülkiyeti %51 ile %100 arasında olabilir; fakat modelin önerisi şudur: kurulduktan sonra cari dengeler itibariyle düşük kârlı işletmeler, kârlılığı artana dek belediyenin mülkiyetinde kalmalı; kârlılığı arttığı oranda hisseleri işçilerine dağıtılmalıdır. Ortaya çıkacak kârın, yatırım sermayesini geri ödedikten sonraki kısmı, belli bir oran ölçeğinde belediyeler arası ortak bir fona katkı sunmalıdır. Model, optimum koşullarda bu fonun kontrolünün halk meclislerinde olmasını ve alınacak yeni yatırım kararlarına finansal zemin hazırlamasını öngörmektedir.

Böylesi bir modelin en önemli yanlarından biri yönetim ve denetimde şeffaflıktır. Model, belediye şirketleri ve kooperatiflerinin yönetimine ilişkin, konsey yönetimi tekniğini öngörmektedir. Ölçeği ne olursa olsun, her üretici birimin sahibi belediye olacağından, yönetimde belediye meclisinden temsilcilerin bulunmasının yasal bir zorunluluk olacağı düşünülebilir. Fakat asıl olarak fabrikanın yönetim konseyinin bileşiminde her kademeden işçiler de yer alacak ve böylece fabrika ile belediye arasında eşgüdüm sağlanmış olacaktır. Belediye meclisinin halk meclisleri ile ilişkisi bu modelin kapsamı dışında, Demokratik Özerklik Projesi’nin kapsamı içerisinde düşünülmesi gerekir. Bu açıdan, belediye meclislerinin geçerliliğini koruduğu koşullarda dahi, şirketlerde halk katılımı dolaylı da olsa sağlanmış olacaktır. Dolayısıyla model, dünyanın en köklü demokrasi damarlarından biri olan “işçi özyönetiminde fabrika” modelinin izindedir. İsrail’in Kibbutzlarından Arjantin’e ve Brezilya’ya, Yugoslavya’dan Venezüella’ya ve Chiapas’a uzanan bu gelenek, bölgede de bu şekilde filizlenebilir.

Belediye şirketlerinin ve işletmelerinin şeffaflığı konusu, günümüzde iletişim teknolojilerinin eriştiği düzey göz önüne alındığında birçok yaratıcı çözüme kapı aralamaktadır. Şirketlerin bilançolarının ve muhasebe kayıtlarının denetimi hiç şüphesiz bugün olduğu gibi Sanayi Bakanlığı düzeyinde merkezi organların denetimine tabi olabilir; olmalıdır da. Zira model, merkezi organlarla köklü bir kopuşu değil, demokratik zeminde yeniden kurulan anayasal ve hukuki bir ilişkiyi; yani Demokratik Özerklik’i öngörmektedir. Ancak denetim konusu, kabinenin değil, Sayıştay veya aynı nitelikte bir üst kurulun görevi olmalıdır. Dolayısıyla, şirketler üzerinde Sayıştay’ın teknik olarak “sonra denetim” adı verilen bir mali denetim gerçekleştirmesi, şirketlerin güvenilirliğini pekiştirecektir. Ancak bundan da önemlisi, şirketlerin kendi çalışanları ve halk tarafından denetlenmesidir. Bu ise, hesapların elektronik ortamda tutulması ve ilgililerin denetimine açık olmasıyla sağlanabilir.

Belediyelerin üretimin yanı sıra tüketim ve pazarlama alanında da işletmeler kurması mümkündür. Bugün halen bu türden işletmeler “tüketim kooperatifleri” ve tanzim satış mağazaları biçiminde çeşitli il belediyelerinde faaliyetlerini sürdürmektedirler. Fakat bu türden birçok kooperatif, son derece ilkel bir çalışma tarzı sürdürmeleri ve fiyat-ürün politikasını oturtamamaları nedeniyle bugün atıl durumdadırlar. Oysa yöntemsel olarak tüketim kooperatifleri son derece kullanışlı kurumlardır: halkın ihtiyaç duyduğu temel maddeleri doğrudan ve ucuz fiyata tedarik edebilen bu kooperatifler, özellikle yoksulluğun yoğunlaştığı bölgelerde öncelikli olarak kurumsallaştırılabilirler. Fakat, bu kooperatiflerin daha modern ve akılcı tekniklerle işletilmeleri, faaliyet alanlarını genişleterek halka daha yakın hale gelmelerini sağlayacaktır. Modern marketler zinciri biçiminde örgütlenecek böylesi kuruluşlar, bir yandan halkın temel gıda ürünlerini ucuza tedarik etmelerini sağlarken; diğer yandan da halkın kendi ürettiği ürünlerin yeniden halka ulaştırılmasını düzenleyecektir.

Belediye şirketlerinin bir fonksiyonu da toplumsal örgütlenmeyi pekiştirici ve derleyici niteliğidir. İşçilerin dinlence, eğlence ve moral motivasyon gibi sosyal ihtiyaçları gözetilirken; diğer yandan kreş, anaokulu ve benzeri yan kurumlar, işçi çocuklarının okul öncesi eğitimine, özellikle de anadilde eğitim ihtiyaçlarına kurumsal çözüm sunabilirler.

Modelin uygulama zemini için gerekli şartlar
Başta da belirtildiği gibi bu modelin optimal bir biçimde uygulanmasının öncelikli şartı, Türkiye'de köklü bir idari-politik reformun gerçekleştirilerek, bölgeselleşmeye ilişkin yasal düzenlemelerin yapılması; merkezin yetkilerinin bölgelere ve buradan da belediyelere aktarılmasıdır. Merkezin illerdeki temsilcisi olarak valilerin idari yetkileri ellerinden alınarak, bu birimler merkez ile il arasında koordinatörlük görevini üstlenen ve yönetsel birimin aldığı kararlar üzerinde sadece sınırlı veto yetkisine sahip olan birer merkezi görevli olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Bu, Türkiye'nin bir idari desantralizasyon sürecine girmesi ile mümkün olabilecek bir konudur. Sonuç olarak Demokratik Özerklik Projesi’nin de yasal zemini buradadır; yani idari reformda…

Model, idari bakımdan desantralize olmuş, demokratik kurumları işleyen bir hukuk devletinde optimal olarak işleyebilir. Yani Demokratik Özerklik Projesi’nin kurumsallaştığı ve bölge halkının kendilerini ilgilendiren konularda yasama haklarını da kullanabildikleri; yerel yönetimlerin, okullara ve mahallelere kadar uzanan halk meclisleri aracılığıyla yönetildikleri bir düzendir bu. Fakat elbette bu ideal idari koşullar, onlar için mücadele edilmeksizin elde edilemeyeceğine göre, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi, mevcut koşullar içerisinde bu modelin uygulama zemini yasal yollardan zorlanabilir. Bu alanı ilgilendirecek bir çerçeve yasanın hazırlanması ve kitlenin bu projeyi sahiplenerek hükümeti buna zorlaması gerekmektedir.

Bu metnin sınırlılıkları dahilinde yeterince detaylarına girilemeyen ve kaba bir taslak olarak sunulan modelin uygulama zemini için gerekli bir diğer şart da bölgedeki yatırımların pratik zeminini hazırlayacak kamu yatırımlarının bir an evvel gerçekleştirilmesidir. Enerji, ulaşım, haberleşme gibi kentsel altyapı ihtiyaçlarının yanı sıra, kırsal kalkınma için gerekli sulama yatırımlarının tamamlanması için bölge halkının merkezi hükümete baskı uygulaması gerekmektedir. Bu da aynı çerçevede bir siyasal mücadeleye konu olmaktadır. Nihayetinde bölge halkı tüm bu yaşamsal ihtiyaçların ve bunların tümel olarak Kürt sorunuyla ilişkisinin bilincindedir. Fakat bütün bunlar, öncü sorumluluğu ile donanımına ve kitlenin ideolojik eğitimine ağırlık vermesine bağlıdır.

Lekolin.org Haber Merkezi

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.