Avrupa Modernitesinin Çözüm Yeteneği
Özgürlük Perspektifleri / 08 Mayıs 2013 Çarşamba Saat 16:43
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Uygarlıklarda bir sistemin gücü toplumsal sorunlara getirdiği köklü çözümle ölçülür. Neolitik çağ tarım devrimiyle in-sanlığın yüz binlerce yıllık vahşet koşullarındaki sorunlarına...



Uygarlıklarda bir sistemin gücü toplumsal sorunlara getirdiği köklü çözümle ölçülür. Neolitik çağ tarım devrimiyle in-sanlığın yüz binlerce yıllık vahşet koşullarındaki sorunlarına yanıt olmaya çalıştı. Gezgin avcı ve toplayıcı klanlar, tarımsal-köy devrimiyle bu koşulları biraz yumuşatıp toplumsallaşma yeteneklerini geliştirerek çözüm aradılar. Bu şüphesiz insanlık adına anlamı çok gelişkin bir hamleydi. Binlerce yıllık bir yaşamla bu dönem insanlığın kolektif zihninde ve vicdanında derin izler bıraktı. İnsan toplumu büyük ölçüde bu dönemin oluşturduğu bir gerçekliktir. Bugünün toplumu bile bu topluma dayalıdır. Bugünkünün altından bu toplumu çekersek acaba geriye ne kalır sorusu oldukça düşündürücüdür. Eğer halen kutsallık, tanrısallık, mucize, cennet gibi hülyalara sahipsek, bunların bu toplumun büyüleyiciliğinden kalma olduğunu hiç unutmamalıyız.
Birçok tarihsel belirti, bu toplumun temel sorununun güvenlik olduğunu ortaya koymaktadır. Tarımın yol açtığı zenginlik, yerleşim yerlerini dıştan saldırılara açık hale getiriyordu. Saldırılar sadece vahşi hayvanlardan değil, diğer topluluklardan ve sivrilen güçlü ve kurnaz adamlardan da geliyordu. Kent devrimi güvenlik ihtiyacına daha çok cevap veriyordu. Kalesi, surları ve yönetimi artan güvenlik anlamına geliyordu. Toplumun gelişiminde kentin tarihin başlangıcı olarak yer alması önemini ortaya koymaktadır. Dıştan kaynaklı barbar saldırılarını sınırlandırsa da, bu sefer içinde yol açtığı sınıf ve devlet olguları toplumsal sorunun özünü oluşturdu. Toplumsal sorunların çözümünden daha çok yeni sorunlara yol açtı.
Artık-ürüne dayalı sınıflaşma ve devlet yönetimi toplumu tekel olgusuyla tanıştırdı. Güçlü ve kurnaz adam kendini kolektif tekel olarak yeniledi. Toplumun güvenliği sorunu, bağrından çıkan unsurlarca daha da büyüyen sorunlara dönüştü. Güvenlik aracı olarak kendini sunan devletin kendisi en temel güvensizlik aracı oldu. Uygarlık tarihi bir anlamda güvenlik aracı olarak devletin kendi zıddına dönüşüm öyküsüdür. Gerçek diyalektik ilişki, güvenlik-güvensizlik ikilemiyle politika-iktidar-devlet kurumlaşmasında kendini yansıtır. Kent-devlet-uygarlık süreci olarak tarih, gittikçe büyüyen toplumsal sorunlar ve mücadeleler tarihi anlamına da gelir. Bir madalyonun iki yüzü gibi bir tarafında kent-devlet-uygarlık yazıldığında, diğer yüzünde demokrasi-eşitlik-özgürlük yazılır.
Ortadoğu’nun Toros-Zagros sıradağlarınca çevrilen Verimli Hilal’inde yaklaşık on bin yıl boyunca yaşanan ve son beş bin yılını merkezî uygarlık olarak sunabileceğimiz bu tarih insanlığın ana nehridir. Diğer uygarlıklar var olsalar bile, sonuçta bu ana nehre katılmaktan kurtulamazlar. Ortadoğu’da beş bin yıllık merkezî uygarlık tarihi, büyüyen ve çeşitlenen toplumsal sorunlara çözüm arama nedeniyle hegemonyanın derinleşmesi ve genişlemesinin anlatısıdır. Bu anlatım mitoloji, din, felsefe, sanat ve bilim olarak hep iç içe olmuştur. Savunmamın önceki bölümlerinde bu anlatım sergilenmeye çalışılmıştır.
En son temsilciliğine İslam adı altında soyunan hegemonik güçler, merkezî uygarlığın Ortadoğu coğrafyasından kayacağını hiç düşünmediler. Değişmez kader anlayışı bir iman meselesiydi. Toplumun sorunları ne kadar büyüse de, binlerce yıllık geçmişte olduğu gibi yine bu topraklarda çözüm aranacaktı. Bu topraklar tanrıların, tanrı evlerinin, peygamberlerin, bilgelerin, tüm soylu kabile ve kavimlerin, her tür mitoloji, din, felsefe ve sanat-bilimlerin can verdiği, can bulduğu kutsal mekânlardı. Zamanın da kutsallaştığı yerdi. Maddi kültürün, üretim, ticaret, para ve pazar olarak ekonominin de ana vatanıydı. Miladî 1000’li yılların başında İtalyan Yarımadasında kıyı kentleri ilk defa tarih sahnesine çıkarken, Avrupa halen uygarlığın çok uzağındaydı. Ortadoğu kültürünün bir parçası olan Hıristiyanlık tarafından fethi henüz yeni tamamlanmıştı. Kent devrimleri ilk adımlarını atıyorlardı. Avrupa Doğulu hegemonlar tarafından işgale bile değmez bir alan addediliyordu. İşgalin masraflarına değmeyecek kadar yoksulluk içinde yaşamaktaydı.
İtalyan kentlerinin 1000’li yılların başlarından itibaren Ortadoğu üzerine giriştikleri seferler tam bir serüvendi. Atlantik’ten önce Ortadoğu karasına yapılan keşif hareketleri gibiydi. Ortadoğu’yu fethedemediler, ama Avrupa için hayati anlamı olan kavram, kural, kuram ve kurumsal ifadeleri öncelikle taşıdılar. Söz konusu olan bilgi ticaretiydi. Ardından maddi ürün ticareti geliştirildi. 1250’lere kadar bu taşıma işi bütün hızıyla devam etti. Haçlı Seferleri bu taşımanın askeri yüzüydü sadece. Avrupa’nın bu tarihten sonraki öyküsü daha iyi bilinmektedir. Bir taslağını sunmaya çalıştık. Bu tarihler aynı zamanda Ortadoğu toplumlarının bir kısır döngüye girdikleri tarihlerdir.
Sorulması gereken temel sorular şunlardır: Avrupa kıyılarında ve içlerinde üretim, ticaret, zanaat, ve parasallaşma alanında devrimler yaşanırken, Ortadoğu her bakımdan üstün olduğu benzer alanlarda neden duraklamıştı? Avrupa dinden felsefeye çıkış yaparken, Ortadoğu neden felsefeyi boğuyordu? Bunun ana izah nedeni olarak, hegemonik güçlerin artık-değer gaspının büyüklüğüne eriştiklerini ileri sürebiliriz. Yani eski teknoloji ve fikirlerle Ortadoğu toplumları hegemonik güçler için yeterli düzeyde artık-değer üretebiliyorlardı. Ortadoğu kendine yeterli bir toplumu temsil ediyordu. Avrupa toplumunda ise tersi bir durum söz konusuydu. Felsefenin dinden ayrışmaması da iktidar tekniğinin yeterli görülmesiyle izah edilebilir. Din sultanlar için yeterince bir meşruiyet sağlarken, felsefî meşruiyete pek ihtiyaç duyulmaz. İktidar mekanizmaları bin yıllardan beri dinin kutsamalarında anlam bulmuşken, felsefeyle kafaları karıştırmak hiçbir hegemon ve despotun işine yaramaz. Ortadoğu imancılığının bu yönünü de iyi kavramak gerekir.
İmancılık bir iktidar meşrulaştırma aracı olarak çok etkilidir. Dolayısıyla felsefi ayrışmaya müsaade etmek, felsefeye alan tanımak, yerleşik iktidar tekelleri için göze alınamayacak tehlikeli girişimlerdi. K. Marks’ın bilim adına felsefeyi tahtından indirmesine benzer bir şekilde İmam Gazalî de din adına felsefeyi mahkûm ederken, her ikisi de savaştıkları güçlere nasıl alet olduklarını kavrayamayacak kadar kendi düşünce ve inançlarının müçtehitleriydi. Avrupa toplumu hem maddi hem de manevi kültür devrimine kapılarını açtı. Bunun için dışarıdan ne gerekiyorsa almasını bildiği gibi, kendi içinde işleyerek yeni sentezlere erişmeyi de başarıyordu.
Ortadoğu’nun beş bin yıllık merkezî uygarlığının mekân ve önderlik kaymasını tanımlamaya çalışıyorum. Bazen ihtiyaç, en büyük devrimci güçtür. Avrupa’nın ihtiyacını duyduğu şeyler böylesi devrimci rol yüklüydüler. Devrimci rol üstlenme, temel toplumsal problemleri çözme anlamına gelir. Yaklaşık son beş yüz yıllık süre içinde dünya-sistem haline gelen Avrupa uygarlık aşamasının (resmen kapitalist modernite denilen yaşam tarzı) üç temel sacayağıyla hangi temel sorunlara çözüm olmaya çalıştığını analiz edelim.

a- Kapitalizm

Kapitalizmin bizzat kendisi modernitenin birincil sacayağı olup, sistemin ruhu ve beyni konumundadır. Kanıtlamaya ça-lıştık ki, bütün uygarlık tarihi boyunca hep kafeste tutulmaya çalışılan bu canavarın sistemin beyni ve yüreği, akıl ve duygu gücü haline gelmesi, çözüm olmak şurada kalsın, bizzat kendisi sorun kaynağı olan uygarlık sistemlerinin iflası anlamına gelir. Uygarlık yapılanmaları, esasta kent surları arkasına çekilen toplum demektir. Kent surları arkasında yeniden inşa edilen toplumsal yapılar bütünü olarak da tanımlanabilir. Fiziki surların korunma için yetmezliği ve artan sınıflaşma, sivil yönetimi hiyerarşiyi devlet denilen kurum halinde örgütlemeye zorlamıştır. İlgili bölümlerde çözümlenen bu gelişmeleri tekrarlamaya-cağım. Devletle toplumun sorunları çözümlenmek şurada kalsın, hem kapsam hem de genişlik olarak arttı. Devlet ne kadar gelişip büyüyorsa, toplumsal sorunlarda da o ölçüde gelişme ve büyüme yaşandı. Somut olarak bu da daha fazla sömürü ve baskı demekti.
İnsan toplumu ve çevre üzerinde savaşların sonucu olarak her ne kadar büyük felaketler yaşansa da, uygarlığın kapitalist aşamasına kadar toplumların sürdürülemezliği söz konusu değildi. Baskı ve sömürü oranı insan topluluklarının küçük bir yüzdesini kapsıyordu. En değme firavun ve nemrutlar bile günümüzdeki bir eyalet valisinden daha fazla etkili, otoriter bir güce erişmemişlerdi. Bugün en demokrat geçinen bir İsveç Başbakanı bile Sultan Süleyman’lardan on kat daha fazla güç ve otoriteye sahiptir. Kapitalist aşamaya gelinceye kadar bütün uygarlık tarihi boyunca gerçekleştirilen sömürünün toplamı (artık-değerler toplamı) günümüz küresel sermayesinin bir yıllık kazancından daha fazla değildir. Baskı ve sömürüdeki dehşeti bu gerçeklerden algılamaya çalışmalıyız.
Kapitalizmin insanın başına geçirdiği akıl dehşetin kendisidir. Son beş yüz yıllık savaşlarla, bu savaşların teknolojisi ve aklı-stratejisiyle neler gerçekleştirilirdi? Tüm uygarlık tarihi boyunca savaşlarda öldürülen insanlardan katbekat fazlasının son beş yüz yıllık dönemde öldürüldüğünden bahsetmek, gerçeğin çok sınırlı bir kısmının itirafı olacaktır. Şu sorular yaşanan felaketin boyutlarını daha iyi anlamamıza hizmet edebilir. Bu savaşlarda ne kadar halk, kültür, kabile, sınıf, grup ve maddi değer yok edildi? Bir avuç oligark dışında insanlığın ezici bir kısmı nasıl çağdaş köleler (proleter-işçi) halinde yeniden inşa edildi? Engin insanlık okyanusu birkaç yüz resmi ulus zırhı içinde nasıl hapsedilmek istendi? İnsan nasıl insanın kurdu haline getirildi? Toplum nasıl topyekûn karılaştırıldı? Toplumdan doğaya uzanan tahakküm nasıl sürdürülemez bir ekolojiye yol açtı? Temel sorunlarla ilgili benzer soruları arttırmak mümkündür.
Kapitalizm henüz çözümlenmiş bir sistem değildir. Marks ve Marksistlerin tüm iddialı çözüm çabalarına rağmen başarılı oldukları söylenemez. Tüm göstergeler, Marksistlerin kapitalizm eleştirisinin küçük-burjuva mantığının ötesine geçmediğini göstermektedir. Küçük burjuva mantığına dayalı eleştiri azami olarak sendika bürokrasisi ve devlet kapitalizminden öteye bir sonuç doğurmamıştır. Çağımız egemen mantığının kapitalist sisteme göre dizayn edildiğini iyi bilmek gerekir. Mevcut bilim ve akademi dünyası bu mantığın üretildiği mekândır. Günümüzün bilim akademileri Sümer zigguratlarından daha karmaşık mitoloji üretim mekânları olarak kapitalist iktidara eklemlenmişlerdir. Toplumun direncini iktidarın çıplak egemenlik araçlarından daha çok, bu mekânlarda bilim adına üretilen mitolojiler kırmıştır. Ortaçağ aldatmacalarının çok ötesinde yanıltma ve karartmalar söz konusudur.
İnsan duygularını yücelten, güzelleştiren ve barışçıl kılan toplumsal sanatın misyonu tamamen zıddına dönüştürülmüştür. Kâr kazancından başka hiçbir değer tanımayan haris burjuvazinin sonuca gitmek için güzellik, yücelik ve barış duygularını istismar etmesi sanatın kendisiymiş gibi bir yanılsamayla sonuçlanmıştır. Her insan vaat edilen ödüle konmak için, adeta hipodromlarda koşturulan yarış atlarına dönüştürülmüştür. Hiçbir canlı yaşamının kabul edemeyeceği bir yaşam tarzı söz konusudur. Kanser hastalığı bu yaşam tarzından kaynaklanır. Unutmamak gerekir ki, kanser tipik bir kapitalist modernite hastalığıdır. Tamamen sistemle ilgili toplumsal kökenli bir hastalıktır. Hiçbir şey kanser hastalığı kadar kapitalizmi izah etme gücünde değildir. Sistemin ruhunun insan vücuduna yansımasının kesin sonucudur. Belki çok ender olarak önceki sistemlerde ve bazı canlılarda da sınırlı kanser vakalarına rastlanabilir. Bunların kökeninde bile yaşam üzerine kurgulanmış bir ‘tekel’in gölgesini görmek mümkündür. Fakat kapitalizmde kanser türü olmayan hiçbir insan dokusu, organı kalmamış gibidir. Vücudun tüm organlarında görünür hale gelen kanserin kapitalist uygarlık sistemini ele verdiği yadsınamaz bir gerçekliktir.
Avrupa hegemonik güçleri kapitalizmle eski hegemonların (kilise, krallıklar, prenslikler) yol açtıkları sorunları çözmedi. ‘Homojen toplum’ projesiyle bu hegemonların ayaklarını, ellerini kesip eşitleştirdi. Homojen toplum en geliştirilmiş köle toplumudur. Hiçbir sınıflı toplum kapitalizm kadar kölelik üretme gücünde değildir. İlk ve ortaçağ kölelikleri, sanıldığının aksine, kapitalizm koşullarınınkinden daha kötü değildi. En önemli gösterge, bu dönemlerde ‘işsiz köle’ olgusuna yer olmayışıdır. ‘İşsiz köle’ tarihin tanıdığı en amansız kölelik biçimidir. İşsizleşme kadar insanı düşüren ve hiçleştiren bir kölelik biçimi asla var olmamıştır. Kapitalizmin tarihi söylendiği gibi sadece köylünün, esnafın işçileşme, proleterleşme tarihi değil, ondan katbekat fazla bir işsizleşme, lümpen proleterleşme tarihidir. Bir toplum için bundan daha büyük bir sorun, so-rundan da öte felaket düşünülebilir mi?
Sadece liberal ideologlar değil, her renkten toplumbilimciler, sosyalistler ve Marksistler, küçük burjuvazinin üzerlerinde etkili olmuş damgası nedeniyle kapitalizmi tanımlama, aşma ve toplumu savunma temelinde mücadele etme gücünü sergileme yeteneğinde olamamışlardır. Bu konudaki çabaları inkâr edilemez; ama görüş ufuklarının çarpık ve yanılsamalı olduğu, mücadele iradelerinin ise çok yetersiz kaldığı açığa çıkmış bir gerçekliktir. Kapitalizmin yok ettiği toplum, bir bütün olarak tarihselliği ve tüm alanlarını birlikte ele alan bir yaklaşım içinde öz savunmacı tutumla savunulmadıkça çıkış gerçekleştiri-lemez.
Kapitalizmin dayandığı merkezî uygarlık nedeniyle yükselişe geçtiğini, kafesini parçaladığı günden (Aydınlanma ile ka-festen çıkış arasındaki ilişki incelenmeye değer. En kötü özgürlük herhalde bu kafesten çıkış özgürlüğüdür) beri küresel olduğunu, küresel sistemi dönüştürdüğünü iyi bilmek durumundayız. Herkes günümüz ‘küresel finans kapitalizm krizine’ hayret ediyor. Finansal araçlarla oynanarak, sadece bu kriz döneminde hiç çalışmadan el konulan artı-değerlerin, ürünlerin uygarlık tarihi boyunca gerçekleştirilen sömürüden daha fazla olduğu hesaplanmaktadır. Hiçbir kriz ve olgu kapitalizmi bu güncel finans krizi kadar iyi açıklayamaz; kapitalizmin pazar ve ekonomi olmadığını bu kriz kadar netçe ortaya koyamaz. Savunmamın önemli bir yönü bu olgunun tarihsel temelini ortaya koyması, uygarlığın problemli yapısını sergilemesi, kapi-talizmin bu yapının genelleşmiş hali olduğunu açığa vurmasıdır. Halen içinden geçilen ve kapitalizmin yapısal krizinin en çarpıcı bir aşaması olan küresel finans krizi, bu tarihsel yorumu çarpıcı biçimde doğrulamaktadır.
Küresel finans krizi ana merkezlerden (ABD-AB) tüm dünyaya yayılırken, yol açtığı kaostan nasıl çıkılacaktır? Kapitalist dünya-sistemi bu küresel krizle birlikte yeniden ve çok sarsıcı etkilerle yerine ikame olduğu Ortadoğu merkezî uygarlık alanlarına yansıdığında nasıl tepkilere yol açacaktır? Siyasi İslam nedir? İktidar İslam’ı tümüyle İslam sayılabilir mi? Yeniden İslamlaşma, Radikal İslam ne kadar anti-kapitalisttir? Ne kadar İslam maskeli faşizmle karşı karşıyayız? Bu soruların yetkin cevapları için, kapitalist modernitenin diğer iki temel sacayağının çözüm kapasitesini ve yol açtıkları yeni sorunları görmek gerekir.
 
b- Ulus-Devlet

Avrupa modernitesinin ikinci önemli sacayağı inşa edilen ulus-devlettir. En az kapitalizmin kendisi kadar toplumsal çö-zümden çok, toplumsal sorunların azamileştiği sistemi ifade eder. Kapitalizm sanıldığı gibi ekonomik gelişmenin değil, ekonominin inkârının sistemik halidir. Ulus-devlet ise, yine çokça yansıtıldığı gibi demokrasinin, özgürlüğün, insan haklarının temel formu değil, bu değerlerin inkârının sistemidir. Her renkten sosyalistler ve Marksistler, her iki konuda da en az burjuva liberalleri kadar bu yönlü teori, program ve örgüt üretmeleri nedeniyle toplumsal gerçekliğin çarpık yansıtılmasında büyük sorumluluk taşırlar. Şüphesiz merkezî ulus-devlet = kapitalizm demek doğru bir denklem değildir. Fakat ulus-devlet tarzında yeniden kurumlaşmış diktatörlük altına alınmadan, toplumun kapitalist sömürüye açılamayacağını çok iyi kavramak gerekir.
Ulus-devletle kapitalizm arasındaki ilişkinin özü, tüm sosyoekonomik yapılanmayı tarihte eşi görülmemiş biçimde de-rinliğine ve genişliğine sömürüye açmasıdır. Ancak azami iktidarlaşma biçimi olarak ulus-devlet kapitalist sömürüyü imkân dahiline sokar. K. Marks’ın en büyük günahı, devletin bu tarz yeniden inşasını çözümlemeden, kapitalizmi diğer tüm ekonomilerden daha ileri bir sistem olarak çözümlemeye çalışmasıdır. Daha da vahim olanı, kapitalizmin anti-ekonomik karakterini tespit edememesidir.
Nasıl ki ilk ve ortaçağlarda mitoloji ve dinsel ideolojilerle zorbalık ve sömürü sistemleri meşrulaştırıldıysa, kapitalist modernite döneminde de ulus-devlet etrafında daha yoğun geliştirilmiş zihinsel tasarımlarla yeni zorbalık ve sömürü sis-teminin meşrulaştırılması sağlanmıştır. Ulus-devlet halen bir muammadır. Sürekli yüceltilen, uğruna kan, can ve inanç istenen, herkes için adanma icadı olarak yansıtılan ulus-devlet, modernitenin gerçek tanrısıdır. Çok rahatlıkla diyebilirim ki, genelde devletin özelde ulus-devletin temelinde din ve tanrı kavramı vardır. Daha doğrusu, insan türünün ilk analitik zihin hareketleri olan mitolojik ve dinsel anlatılar, güç ve maddi çıkar sahipleri tarafından devlet biçiminde somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Tanrı ve devlet özdeşliğinde çarpıcı gelişmeler sağlanmıştır.
Yahudi ideolojisinde efendi ve tanrı adı aynıdır: Rab. Rab kişisel olmaktan çıkıp kurumsallaştıkça, devlet halinde anlam kazanır. Hegel bu süreci felsefenin diline çevirdi. Tanrının yeryüzünde ulus-devlet olarak yürüyüşe geçtiğini bizzat ifade-lendirdi. K. Marks’ın bu anlatımdan çıkardığı sonuç, dinsel ideolojilerin fiktif (uydurulmuş icatlar) olgular olduğu biçimin-dedir. Dolayısıyla ilgilenmeye değmez veya çok az değer buldu. Kaba materyalizme kayışında bu yaklaşımın büyük payı vardır. Pozitivistler zaten metafiziği mahkûm etmekle çağı atladıklarını sandılar: Metafizikten bilimsel çağa atlayış. Sosyo-lojinin çok kötü uygulanışıyla toplumu bir malzeme yığınına, materyale dönüştürmesinin en aşırı uç anlatımına savruldular. K. Marks ve F. Engels, Almanya merkezî ulus-devletini proletarya için en yararlı biçim olarak ilan etmekle bizzat kendi elleriyle sınıf mücadelesine nasıl büyük darbe indirdiklerinin farkında olmayacak denli sınıf milliyetçiliğine gömüldüler. Reel sosyalizm adına ulus-devlet kapitalizmi toplumu yuttuğunda, geriye iflas etmiş bir komünizm hayali kaldı.
Kapitalizm kadar, belki ondan da fazla öncelikle ulus-devlet çözümlenmesine ihtiyaç vardır. Dünyanın katı sınırlarla bö-lünmesi, modern ulus ritüelleri (ibadetleri), toplum için demirden bir kafes olarak bürokratik canavarlaşma, daimi ordular, işsizler ordusu, modern din olarak milliyetçilik, azgın bir canavar haline gelen cinsiyetçilik, ortaçağ softacılığından bin kat daha zihin karartıcı rol oynayan akademik yobazlık, hepsi bin bir suratlı tanrı olarak ulus-devleti oluştururlar.
Bu kavramların bazılarını somutlaştırmak, ulus-devletin sorun mu yoksa çözüm mü olduğunu açıklayıcı kılacaktır.

1- Ulus-Devlet, Sınırlar ve Vatan

İnsan toplumu uzun tarihi boyunca hiçbir zaman ulus-devlet tarzı sınırlar tanımadı. Bu tür sınırlar insanın kültürel do-ğasına aykırıdır. Topraklar için sınırlar çizilebilir. İnsan topluluklarının toprağa yerleşmesi, mekânın maddi ve manevi kültürle kaynaşması vatan kavramının oluşmasına yol açar. Uzun süreli yerleşimler kabile ve kavimler biçiminde kimlik olu-şumlarına da önemli etkide bulunur. Bu anlamda vatan kavramı toplumlar için vazgeçilmez olur. Sorun çözümleyicidir. Vatan olgusunda katı sınırları olmamakla birlikte, ortak dil ve kültür, ekonomik pazar esnek bir sınır anlayışını geliştirir. Sorun ulus-devletin kapitalizmle iç içe vatanı içindeki toplumla birlikte hegemonyası altına almasıyla başlar. Homojen dil ve kültür anlayışı dayatıldıkça, toplumun genel kölelik düzeyindeki gelişmeye bağlı olarak, vatan ve sınırlar toplum için büyük bir gözaltına dönüşür. Ama böylesi katı sınırlar devletler için çizilmedi. Sınırların katılığı, insan beynine ve iradesine geçirilmiş kölelik zincirinin gücünü temsil eder; küçük zindandan ülkesel zindana dönüşümü ifade eder. Zaten bu denli katı sınırlar insanların mülkleştirilmesi, dilendiği gibi kullanılması, metalaştırılması ve ordulaştırılması anlamına gelir ki, genelleştirilmiş gözaltı yeri veya hapishaneden farkı kalmaz. Ulus-devlet tarzı sınırlar geliştirilmeden toplumdan bireyler kopartılamaz, pro-leterleştirilemez. Bu gerçeklikler ancak ‘kutsal vatan sınırları’nın dinselleştirilip meşrulaştırılmasıyla imkân dahiline sokulur. Halbuki devlet sınırları coğrafyanın gerçeğine olduğu kadar, insan toplumunun çeşitliliğine ve hareketliliğine de terstir.
Yaşamın kendisi sürekli çeşitlilikle anlam kazanır. Kaldı ki, onca kutsallaştırılmalarına rağmen, en hızlı değişen toplumsal icatların başında siyasi sınırlar gelir. Bugünkü devlet sınırlarını yüzyıl öncesinden tahayyül etmek bile imkânsızdır. Bu kadar kurgusal çizilmiş coğrafyaları sanki ezeli kutsal varlıklarmışçasına yurttaşlara emaneti gibi belletmek, sorunların en büyüğünü oluşturmak demektir. Nitekim son beş yüz yılın ulus-devlet sınırları için yürütülen savaşlarda yüz milyonlarca insanın ölümü, sınırsız maddi ve manevi kültür değerlerinin yıkımı yol açılan sorunların büyüklüğünü kanıtlar.

2- Ulus-Devletin Homojen Ulusal Toplumu

Niçin tek tip yurttaş? Toplumsal doğa gibi en karmaşık ve çeşitlilik arz eden kültürel bir zenginliği neden ‘içi boş teneke’ gibi ses veren yurttaşa dönüştürelim? Açık ki, özel kölelikten devlet köleliğine geçişi ifade ediyor modernite yurttaşlığı. Bu tip modern köleler ordusu olmadan kapitalizm kâr elde etmeyi gerçekleştiremez. Tüm kutsallaştırma deneyimlerine rağmen, yurttaşlığın özünde yatan gerçeklik, kâr üreticisi olan modern köleliğin inşasıdır. Homojen ulusal toplum, tarihin hiçbir firavun rejiminde gerçekleştirilmesi tahayyül bile edilmeyen ‘toplumsal mühendislik projesi’nin eseridir. En yapay topluluk biçimidir. Peygamber ümmetleri bile bu denli tek tür olmadılar. Toplumsal mühendisliğin kendisi en gaddar tanrıcılıktan başka anlam ifade etmez. Kaynağını Eflatun’un Demiurg (Mimar Tanrı) adlı tanrısından alır. Onca pozitivizmine rağmen, ulus-devlet toplumu en sığ, içi boşaltılmış bir metafizik kurgudur. Böylesi toplumlar yoktur. Oluşturulsa dahi her an bozulmaya mahkûmdur. Faşizmde en olgun halini bulan ulus-devlet toplumu ‘savaşan toplum’ hali olup, ikinci en büyük sorun toplu-mudur. Savaşan toplum sorunların en vahşisini, soykırımları, toplumkırımları üreten toplumdur.

3- Ulus-Devletin Yurttaş İmalat Merkezleri

Bunlar ağırlıklı olarak okul, kışla, cami, kilise, havra gibi kurumlar ve resmi ritüellerdir. Kapitalizmin, özellikle finans kapitalin sınır tanımayan kâr ve sermaye çoğaltım ihtiraslarını tatmin etmek, günlük olarak okulda, kışlada, camide, kilisede, havrada ve resmi ritüellerde tüm yurttaşların kimliğini tek tipleştirip amaca uygun tarzda inşa etmekle mümkündür. Eğitimle ulus-devlet inşasını ve kâr ile sermaye arasındaki ilişkiyi kavramadıkça, modern toplumu çözümlemek mümkün değildir. Açık ki böylesi bir eğitimle, bu denli sorun üreten kurumlarla inşa edilen toplumların sorunlarla boğuşmaktan başka çaresi yoktur. Boğuşmanın kendisi zihnin iflas etmesidir; toplumsal doğadaki anlam derinliğine karşı körleşmiş objektif putçuluk olarak pozitivizmdir. Ulus-devletin yurttaş eğitimi, tarihin tanık olduğu en kaba nesnel putçuluktan öte bir anlam ifade etmez. Bu eğitimle faşizmin soykırımı üretilmiş, çevre tahrip edilmiştir. Ulus-devlet eğitimi ulusal toplumun sorunsallığını azamileştiren üçüncü büyük etkendir.

4- Ulus-Devlet Bürokrasisi

Avrupa modernitesi, tüm toplumsal yapılar içerisinde bürokrasiyi azami büyütme ayrıcalığına sahiptir. Bürokrasi top-lumsal doğayı çürüten en yapay unsurdur. Ur gibi toplumun sırtında büyüyen bürokrasi, ulus-devletin olmazsa olmazıdır. İster reel sosyalizmde ister liberal denilen rejimlerde olsun, bürokrasi sistemi yürüten ve kâr sağlayan temel araç rolündedir. Ulus-devlet toplumunun omurgasıdır; doğal toplumun ise kafesidir. Kapitalizm bu demir kafesle toplumu ehlileştirip kâr-sermaye üretimine koşturmaktadır. Dolayısıyla bürokrasi ile ulus-devlet ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi çözümlemeden, modern toplumun sorunlarını çözmek bir yana, tespit etmek bile mümkün değildir. Çözüm araçları olarak toplumsal alanlara monte edilen bürokratik aygıtlar, modern toplumun dördüncü büyük sorun kaynaklarıdır.

5- Ulus-Devlet ve Cinsiyetçilik

Geleneksel hiyerarşinin kadın üzerinde geliştirdiği erkek egemenliği uygarlık tarihi boyunca hep yetkinleştirilmiştir. Ulus-devlet formunda azamileşen iktidar, bu gücünü büyük oranda yoğunlaştırdığı ve yaydığı cinsiyetçilikten alır. Cinsiyetçilik normal bir biyolojik işlev değildir; en az milliyetçilik kadar iktidar ve ulus-devlet üreten bir ideolojidir. Erkek egemen için kadın cinsiyeti, üzerinde her tür ihtirasını gerçekleştirdiği bir obje, nesnedir. Kutsal Kitaplardaki “Kadın tarlanızdır, istediğiniz gibi sürebilirsiniz” deyimiyle, modernitenin “Kadın bir saz gibidir, dilediğiniz gibi çalabilirsiniz” deyimi bu gerçekliği dile getirir. Ayrıca “Sırtında sopayı, karnında sıpayı eksik etmeyin” deyişi egemenliğin faşist karakterini yansıtır.
Toplumsal cinsiyetçilik en az kapitalizm kadar tehlikeli bir toplumsal canavardır. Ne yazık ki, amansız ve kurnaz erkek egemenliği bu olgunun hakikatinin açığa çıkmasını engellemek için gözü kara bir tutum içindedir. Kapitalizm kadar araş-tırmayı gerektirdiği halde, cinsiyetçilik en karanlıkta bırakılan toplumsal alandır. Tüm iktidar ve devlet ideolojileri ilk kay-nağını cinsiyetçi tutum ve davranışlardan alırlar. En derin, örtbas edilmiş ve üzerinde her tür kölelik, baskı ve sömürünün gerçekleştiği toplumsal alan kadın köleliğidir. Tüm iktidar ve devlet biçimlerinin üzerinde denendiği, kaynak bulduğu top-lumsal nesnedir.
Kadın köleliğinin bu özelliklerinin derin bilinciyle hareket eden kapitalizm ve ulus-devlet, kadını en geliştirilmiş sermaye ve iktidar aracı olarak kullanmaya büyük özen gösterir. Çok iyi bilmek gerekir ki, kadın köleliği olmadan hiçbir kölelik biçimi gelişme ve yaşama şansına sahip değildir. Kapitalizm ve ulus-devlet, en kurumsallaşmış egemen erkeği ifade eder. Daha açıkçası, kapitalizm ve ulus-devlet, zorba ve sömürgen erkek tekelciliğidir. Bu tekelciliği parçalamak belki de atomu parçalamaktan daha zordur.
Toplumsal cinsiyetçiliğin bir yan kolu olarak demografi (nüfus bilimi), moderniteyle birlikte askeri ordu, işsizler ordusu ve standart ulus toplumu için istatistiği de kullanarak doğum oranlarını ideal ölçülere bağlar. Malthusçuluk denen ideoloji bunu ifade eder. Toplumu ve ekolojiyi tehdit eden aşırı nüfus artışı özünde biyolojik bir sorun olmayıp, cinsiyetçi ideolojinin kapitalizm ve ulus-devlet tarafından istismar edilmesinin bir sonucudur. Modern ailecilik de dahil, kapitalizm, ulus-devletin cinsiyetçilik ideolojisi ve uygulamaları, toplum ve çevre için belki de en büyük sorun kaynağıdır. Dolayısıyla toplumsal cinsiyetçiliği ulus-devlet bağlamında beşinci büyük toplumsal sorun kaynağı olarak değerlendirmek gerekir.

6- Ulus Devlet ve Milliyetçilik

Eğer ulus-devlet yeryüzünde gezinen tanrıysa, milliyetçilik de o tanrının yeryüzündeki (seküler-laik) dinidir. Bu iki kav-ramın gerek teolojik, gerek daha genel olarak sosyolojik çözümlemesini yapmadan, kapitalist moderniteyi tanımlamak çok eksik kalacaktır. Çok iyi bilmek gerekir ki, tüm hiyerarşik ve devlet kökenli dinselliklerin kapitalist moderniteye yansımaları olarak, theo (tanrı) ve teoloji (tanrı bilimi) yerine ulus-devlet ve ulusalcılık (milliyetçilik) ikame edilmiştir. Bu iki kavram arasındaki ikame olgusunu çözümlemek, modernizmin gerçek çehresini ortaya çıkaracaktır. Ulus-devlet ve ulusalcılık, tüm pozitif görünümlerine (fenomen) rağmen, en kaba ve içi boşaltılmış metafizik karakterdedirler. Kapitalist kâr ve sermayenin gerçekleştirilmesinin efsunlanmış sihirli kavramlarıdır. Ulus-devlet ve ulusalcılık bu kavramların yansıttığı binbir çelişkili, zorbalı ve sömürülü olgusal ilişkiler yumağıdır. O kadar çekici olmaları ve hegemonik karakter arz etmeleri bağrında gizledikleri kâr, sermaye ve iktidar ilişkileri nedeniyledir.
Bir kez daha vurgulamalıyım ki, milliyetçilik modernitenin tek dinsel argümanıdır, ama hizmet ettiği ve emrinde olduğu tanrısı ulus-devlettir. Milliyetçiliği dinlerin dini, ulus-devleti tanrıların tanrısı olarak (merkezî uygarlık sistemi anlamında) yorumlamak son derece öğretici olacaktır. Toplumsal yaşamla bağı olan hiçbir kavram ve temsil ettiği olgu, bu iki kavram ve yansıttıkları ilişkiler yumağı kadar toplumu olumsuz etkilemez; olumsuz olarak etkileme, aynı zamanda hakikati örtbas etme ve çarpıtma gücünde değildir. İki pozitivist olgu ve kavram olarak, milliyetçilik ve ulus-devlet ‘toplumsal hakikat rejimi’ni azami düzeyde çarpıtma ve karanlıkta bırakma gücünü temsil eder. Sosyal bilimde devrim açısından en önemli görev, toplumsal hakikat üzerindeki çarpıtma ve karartma gücünü tasfiye etmektir.
Günümüzde sömürüsünü yoğunlaştıran sermaye kadar, güvenlik araçlarıyla mücehhez kılınmış ulus-devlet ve milliyetçilik Marksizm de dahil, toplum bilimi esir almıştır ve dilediği gibi kullanmaktadır. Ulus-devletin emrine alıp kullanmadığı hiçbir bilim, ideoloji ve sanat yoktur. Gerçek aydınlanma, modernitenin bu iki pozitivist olgu ve algısının çözümlenmesinden ve aşılmasından geçer.
Dolayısıyla toplumsal problemlerin kaynağı olarak ulus-devleti ve ulusalcılığı (milliyetçiliği) altıncı büyük toplumsal so-run yumağı olarak değerlendirmek büyük önem taşır. Her ne kadar kendilerini çekim merkezi ve tüm toplumsal sorunların çözüm gücü ve olarak sunsalar da, toplumsal hakikatin tarihsel yargısı budur.

7- Ulus-Devlet, İktidar ve Faşizm

Ulus-devlet herhangi bir iktidar biçimi değildir. Devlet iktidarının en gelişmiş biçimi olmaktan daha öte bir anlamı vardır. İzleri üzerinde faşizmin geliştiği bir devlet biçimlenmesidir. Kapitalist tekelciliğin ekonomi üzerinde kurduğu hegemonya ancak devlet iktidarının toplum seviyesinde kendini örgütlemesi ve yaymasıyla mümkündür. Ulus-devlet bu anlamla tanımlanır. Faşizm ise, bu devlet biçiminin içte ve dışta ezilen ve sömürülen toplumsal kesimler ve rekabet halinde olduğu güçlerle savaş haline girdiğinde vardığı aşamadır. Aralarındaki fark, barışla savaş süreci arasındaki farka benzer. Her ikisinde de farklı siyasi oluşumlar tasfiye edilir. Bu durumda iktidar toplum gibi homojenleştirilir. Homojenleştirilmiş toplum, homojenleştirilmiş iktidar olarak konsolide edilir. Faşist devlet de homojen toplum ve devletin azami birliğini ifade eder. Tek dil, tek vatan, tek kültür, tek bayrak, tek ulus temel sloganıdır. Bu yapılanma açık ki, toplumsal doğa gibi çok karmaşıklık ve çeşitlilik arz eden gerçeklik için bir çözüm değil, muazzam oranda problem üretir. Toplumsal kanserleşme denilen süreç budur. Bu kanserleşme ya tüm toplumu yutacaktır ya da bir toplumsal ur olarak kesilip atılacaktır.
Toplumsal tarih boyunca birikmiş ne kadar farklı kültür, etnisite, dil, siyasi oluşum, düşünce ve inanç varsa hepsinin ya-şamı ulus-devlet sürecinde tehdit altına girer. Bu oluşum, düşünce ve inançların direnme ve farklılıklarıyla yaşama istemi geliştiğinde, ulus-devletin faşist yüzü ortaya çıkar. Kendini sosyalist olarak yansıtsa bile, toplumsal çeşitliliğe, farklılığa bu tarzda karşı çıkan her devletin, hareketin, partinin faşistleşmesi kaçınılmazdır. Ulus-devlet ya bu tür hareket ve partiler tarafından inşa edilir, ya kendisi bu tür parti ve hareketleri inşa eder. Burjuva liberalizmi her ne kadar anti-faşist, anti-komünist sloganlar altında liberal devlet anlayışına (minimum devlet) sahip çıksa da, tam bir aldatmaca içindedir. Ulus-devletin anası da, babası da liberalizmin kendisidir. Ulus-devlet gerek oluşumunda, gerek olgunlaşmasında liberalizmin ideal devlet biçimidir. Dolayısıyla kapitalizmin faşizmi doğuran gerçekliği kadar, devlet sosyalizmini (reel sosyalizm) doğuran gerçekliği de ulus-devlette birleşir.
Son beş yüz yıldaki savaşlarda, özellikle günümüze doğru olan yüz yılının küresel çapta yol açtığı ulus savaşlarında tüm uygarlık tarihinden daha fazla kan dökülmesi, katliam ve soykırım üretilmesi, ulus-devletin ve faşizminin toplum için çözüm olmak şurada kalsın, muazzam büyüklükte ve gaddarlıkta yedinci sorun kaynağını oluşturduğunu açıkça ve çarpıcı olarak ortaya sermektedir.

8- Ulus-Devlet, Ahlâkî ve Politik (Demokratik) Toplum

Ulus-devlet, kendini hukuk devleti olarak yansıtmaya özen gösterir. Hatta hukukun ilk defa tam gerçekleşmiş hali olarak sunar. Onun bu gerçekliğinin altında ahlâkî ve politik toplumun inkârı yatar. Hukuk genelde devlet sınıflarının, özelde burjuvazinin ahlâk ve politikanın yerine egemen kılmaya çalıştığı toplumsal kategoridir. Avrupa uygarlığının aşırı hukukçu geçinmesinin altında yatan derin gerçeklik, ahlâkî ve politik toplumun bu inkârıdır. Denilir ki, (kuramda) ulus-devlet hukukun ideal çerçevesidir. Ahlâkî ve politik toplumun, dolayısıyla demokratik toplumun inkârı üzerine kurulan ulus-devletin, burjuva hukuku için ideal çerçeveyi oluşturması anlaşılırdır. Fakat idea edildiği gibi ne ulus-devlet ne de hukuk demokratik toplumun çerçevesini teşkil eder. Bunun tersi geçerlidir. Ulus-devlet ve hukuk ne kadar iç içe yoğunlaşır ve toplumun her alanına sızarsa, ahlâkî ve politik toplum da o kadar aşılmış olur. Demokratik toplum bir gösteri toplumuna dönüşür. Ulus-devletin ve hukukun ince elenip sık dokunarak oluşturulmuş ve son tahlilde kapitalist tekelciliğin çıkarlarının süzülmüş ifadeler bütünlüğü olan kuralları (anayasa, yasa ve tüzükler dünyası) içinde ahlâk ve politikaya alan bırakılmaz. Demokrasi bu kurallar bütünlüğü içinde bir oyuna dönüşür. Yaratıcı, oluşturucu bir karakteri yok olur.
Politika toplumsal problemlerin yaratıcı çözüm alanı olarak işlev görür. Politikanın kuralı, toplum için daha iyiye, doğruya ve güzele doğru yaratıcı olmasıdır; bu yaratıcılığı gösteren en yüce sanat olmayı bilmesidir. Bu da ancak toplumsal ahlâk ve demokrasi varsa başarılabilecek bir sanattır. Burjuva hukukunun boğduğu (çerçevesi ulus-devlet olan) bir alanda bu nedenle ne ahlâkî ve politik olana, ne de demokratik biçimde bir icra ve toplumsal inşaya yer kalır. Avrupa merkezli sosyal bilimi son tahlilde bu gerçeği tersyüz etmenin mitolojik ifadesi olarak yargılamak gerçeğe daha çok hizmet edecektir; toplumsal haki-katlerle daha çok tanıştıracaktır.
O halde uygarlık tarihiyle birlikte daha da derinleşen toplumsal soruna (Toplumsal sorunların temelinde baskı ve sömürü dünyası vardır) en temel çözüm araçları olarak dayatılan ulus-devlet ve hukukun ahlâkı, politikayı ve demokratik toplumu yadsıdığı oranda toplumsal sorunların sekizinci büyük yumağına dönüştüğü inkârı güç bir hakikattir.

9- Ulus-Devlet, Sivil Toplum ve Çevre

Kapitalizmin 1970’lerden itibaren derinleşen bunalım süreci, aynı zamanda bunun bir parçası olarak ulus-devletin yapısal olarak krizinin de derinleştiği bir süreçtir. Bu dönem ulus-devlet tanrısının çıplak halinin görüldüğü, ideolojik örtüsünün tel tel döküldüğü bir dönemdir. Büyük çöküşlerin önüne geçmek için, sivil toplum hareketinin kendini göstermesi kaçınılmaz olmuştur. Sivil toplum, devlet ve aile toplumunun dışında kalan toplum olarak ifade edilebilir. Ulus-devletin kuşatıcı özelliğini yitirdiği, buna karşılık toplumun tam özgürleşme ve demokratikleşmesini sağlayamadığı dönemin geçiş örgütlenmeleri olarak anlam bulurlar. Her iki yandan sıkıştırılır, ya ulus-devletin ya da demokratik özgür toplumun saflarında yer alma durumuyla yüz yüze kalırlar. Aksi halde işlevsizleşmekten kurtulamazlar. Çok sınırlı bir çözüm kapasiteleri vardır. En ideal olanları feminist ve ekolojist çerçevede hareket ederler. Eski sol, anarşist gruplar ile ulus-devletin uzantısı olmayan sendikalar ve siyasal oluşumlar da bu kategoriye girerler.
Ulus-devlet, yaşadığı aşınmadan ötürü zorunlu olarak yer verdiği sivil toplumu sürekli baskı altına alarak çözüm güçlerini asgariye indirir. Toplum içinde olduğu kadar, toplumun ekolojisi üzerinde de iktidarın en gelişmiş tahakküm biçimi olarak ulus-devletin, sivil ve demokratik toplumun gelişimini engellediği oranda dokuzuncu büyük toplumsal sorun kaynağı olduğu açıktır.

10- Ulus-Devlet, Bilim, Sanat ve Hakikat

Pozitivizm ulus-devleti bilim ve sanatın somutlaşmış hali olarak yansıtmaya büyük özen gösterir. Kapitalist modernite bu yüzüyle en büyük yalanı dolaşıma sokmuş olur. Son derece olgusal, nesnel, bilimsel olduğunu ısrarla iddia eder. Ulus-devlet tüm gücünü bu propagandaya adar. Muazzam büyüklükte bir akademik dünya inşa eder. Tarihte hiçbir tanrı ve dinin (kral ve meşruiyeti) gerçekleştiremediği mitoloji ve propagandası bu modernite döneminde oluşturulup pazara sunulur. Toplumun tüm ahlâkî ve politik gözeneklerinin yanı sıra anlam odakları da tahrip edildiği için, bu çağdaş mitler ve propagandalara kanmayacak bir beyin ve yürek kalmamış gibidir.
Pozitivizmin çerçevesini oluşturduğu bilim ve sanatlar 1970’ler sonrası krizden nasibini alarak, hakikati ifade etme maskelerinin düşmesiyle yüz yüze kaldılar. Bu, ulus-devlet dogmatizminin parçalanmasıyla yakından bağlantılı bir geliş-medir. Yaşanan, birinci aydınlanmanın karanlık noktalarında ikinci bir aydınlanmadır. Ulus-devlet toplumsal doğayı mü-hendislik projeleriyle doğramakla sadece olgusal gerçekliği değil, algısallığını da tahrip eder. Olgu yok edildiğinde algısının da darbe yemesi kaçınılmazdır.
Toplumsal bilimin açığa çıkmış hakikatlerinden birisi toplumun tarihselliğidir. Ulus-devlet, toplumsal tarih yerine bir burjuva iktidar elitinin mitik inşasını tarih olarak sunar. Çok eleştirdiği mitolojik ve dinsel tarihten daha çok hakikatin dışına çıktığının farkında bile değildir. Avrupa sosyal bilimi resmi ideoloji haline geldikçe, en gerici mitolojik ifade halini alır. Tüm bilimsel olma ideasına rağmen metafiziktir. İyi bir metafizik de değildir. Sanatın yaşadığı biliminkinden farklı değildir. Her ikisi de kapitalizme birer ilave sermaye alanı haline gelmişlerdir. Bilim ve sanat metalaştırıldıkça hakikat değerini yitirir. Hakikat bilimi olarak felsefenin tasfiyesi ve önemini yitirişi, toplumun maruz kaldığı maddi, fiziki soykırımlar kadar felakete yol açar. Felsefesiz toplum hakikatle bağını yitiren toplumdur. Bu ise toplumun sadece bir nesneler yığını haline gelmesi demektir. Nesne toplum ise tüm savunma yeteneklerini yitirmiş, her tür sömürüye açılmış yığın, malzeme demektir. Toplumun öz savunmasını yitirmesi kadar büyük bir felaket düşünülemez. Ulus-devletin toplumu bilim, sanat ve hakikatten uzaklaştırıp öz savunmasız bırakması, toplumsal sorunun onuncu büyük etkenini oluşturur.
Amsterdam-Hollanda ve Londra-Britanya, ulus-devleti stratejik bir araç olarak geliştirirken, yaptıkları işin farkındaydılar. Bu aracı geliştirenlerin içinde ne denli tehlikeli bir canavarı ürettiklerini bilenler vardı. Tahribatını sınırlamak için sınırlı da olsa birey ve toplumun korunmasına yönelik gerek hukuki, gerek demokratik tedbirleri eksik etmediler. Elbette kendi iç bünyeleri için bunu yapıyorlardı. Dünya yüzeyine (Buna Avrupa karası da dahildir) ise ulus-devleti Pandora’nın Kutusu’ndan çıkan kötülükler biçiminde serptiler. Bununla eski toplumu ve Avrupa’yı parçalayarak hegemonyaları altına almayı başardılar.
Ahmak Alman ideologlarıyla çok akıllı geçinen Fransız pozitivist bilimcileri bu erkek Pandora’sını kutsallaştırıp sanki gerçek bir tanrı ve dinmiş gibi modern Panteon’a çektiler. Kapitalist modernitenin etkisine kapılan her iktidar eliti, kendi yeni tanrı putlarını bu yeni modellere göre inşa edip eskilerinin yerine koydular. Tanrı ve din kavramlarının en eski sahipleri olan Ortadoğu elitleri bu yeni hegemon tanrı ve dine sığınmadan yaşayamayacaklarını herkesten daha iyi biliyorlardı.

c- Sanayi Devrimi

Avrupa modernitesinin üçüncü sacayağı sanayi devrimidir. Uygarlık tarihinde özgün bir konumu vardır. Tarım ve şehir devrimleri kadar etkiye yol açtığı kesindir. Şüphesiz sanayinin insanlık tarihi kadar eski bir tarihi vardır. Birçok devrimsel dönüşüm geçirmiştir. Fakat Avrupa’da, özellikle İngiltere’de 18. yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan dönüşümler büyük devrimler karakterindedir. Daha önce sanayi devriminin kapitalizm ve ekonomiyle özdeşleştirilmemesi gerektiğinin çok önemli olduğunu vurgulamıştık. Sanayi halen eleştirisi doğru dürüst yapılmamış bir toplumsal olgudur. Sanayi devriminden önce tarım-köy-şehir kendi başına hiçbir zaman toplumu tehdit edecek boyutlara varmadılar. Tersine, maddi ve manevi kültür alanında toplumsal gelişmeye büyük değer kattılar. Toplumsal yaşamın başat inşa gücünü teşkil ettiler. Avrupa’da sanayi devrimiyle yaşanan olgular çok farklı olup, toplumsal yaşam üzerindeki etkilerinin bilimsel analizi halen gerçekleştirilmiş olmaktan uzaktır. Belki de sosyal bilimin temel görevlerinden biri, sanayinin toplumsal yaşamdaki etkisinin yetkince değerlendirilmesi olacaktır.
Sanayi sadece bilimin değil, en az onun kadar felsefenin de konusu olmak zorundadır. Felsefenin mutlaka sanayiyi gün-demine alması gerekir. İktisat bilimlerinin sanayiyi sadece ekonomik bir alanmış gibi konu edinmeleri çok daha büyük bir yetersizliktir. Sanayinin bir kalkınma, daha verimli bir üretim unsuru olarak değerlendirilmesinin sonuçları, soykırım ve çevrenin sürdürülemezliği olarak açığa çıkmış bulunmaktadır.
Faşizmi sanayisiz değerlendirmek mümkün değildir. Atom silahları ve genetiği değiştirilmiş canlılar üretilmesi gibi top-lumu tahrip olasılıkları güçlü olan sanayilerin durumu daha şimdiden en büyük tehlike kaynağı haline gelmiş bulunmaktadır. Şüphesiz kapitalizmin ve ekonomizmin kontrolüne girmiş sanayileşmeden bahsediyoruz. İki eğilimin sanayi üzerindeki kontrolünün hem gerçek anlamda, hem de metafor olarak insansal ve toplumsal kansere yol açtığı da yeterince açığa çıkmıştır.
Kâr amaçlı sanayileşmenin her alanda sürdürülemezlik sınırına dayandığının diğer önemli kanıtı işsizlik, tarım ve köy toplumunun çözülüşü, çevrenin ekolojik olmaktan çıkışıdır. Şüphesiz kapitalist dünya-sistemin egemenlik tahtına oturuşunun sanayiyle sıkı bir ilişkisi vardır. İngiltere’nin hegemonik yükselişini sanayi kapitalizmi sayesinde gerçekleştirdiği bi-linmektedir. Sanayi kapitalizminin üstün üretim gücü karşısında diğer üretim biçimlerinin, dolayısıyla toplum biçimlerinin ayakta kalması zordur. Ama daha bu aşamada bile söz konusu olan, insanın temel ihtiyaçları için üretim değil, hegemonik üstünlük için üretimdir.
Temel soru şudur: Sanayi insanların temel ihtiyaçları için mi olmalı, yoksa hegemonik üstünlük için mi? Sanayi devrimiyle birlikte, ahlâkî ve politik toplum adına temel ihtiyaçlar dışında sanayileşmeye kesinlikle onay verilmemesi gerekirdi. İnsanlık tarihi açısından üçüncü büyük dönüşüm momenti olarak sanayi devrimi gündeme girdiğinde, temel ihtiyaçlar dışında kullanılmasının önüne mutlaka geçilmesi gerekirdi. Ahlâk, hukuk, din, felsefe, bilim ve politikanın temel görevi bu olmalıydı. İnsanlık bu yaklaşıma yabancı değildir. Tarım devrimi olduğunda yüceltilen kavramlar dünyası, ahlâkî yargılar, gelişen bilim, göksel dinlerin temelinin atılışı bu hakikati ifade eder. Şehir devriminde Sümer ve Mısır mitolojisi, bilimi, bilgeliği, sanatı ve büyük dinlerin temellerinin atılışı bu hakikatin diğer güçlü bir kanıtıdır. Sanayi devrimi yoğunlaştığında, Fransız Devrimi ve ardı sıra yaşanan benzer gelişmeler tarihsel örnekleri karşılamaktan uzaktır. Kilisenin direnişi, felsefi ve bilimsel devrimler, sanat ekolleri kapitalizmin ve ulus-devletin sanayi temelinde şahlanışını durdurmak şöyle kalsın, emrine girmek için adeta yarışma bahtsızlığına düşmüşlerdir. Bunda şüphesiz ahlâkî ve politik toplumun yıkılışı temel rol oynamıştır.
Çok iyi bilmek durumundayız ki, Avrupa merkezî uygarlık sistemini Ortadoğu’dan kaydırırken, ahlâkî unsurun önceliğine önem vermemişti. Tersine, ahlâksız bir kaydırma peşindeydi. F. Nietzsche’nin büyük bir hınçla ‘Zerdüşt Böyle Buyurdu’ adlı eserini kaleme alması, bu derin ihaneti çok iyi tespit etmesinden ötürüdür. Nietzsche bu konuda o denli öfkelidir ki, adeta şöyle haykırır: “Modernite adına yuttuğunuz her şeyi kusun.” Tabii bunu derken, kapitalist modernitenin insanın beynine ve yüreğine doluşturduklarının kusulmasından bahsediyordu. Çıldırmasında bu yaklaşımının payı küçümsenemez. Ama tek bir çiçekle bahar gelmeyeceği gibi, tek bir filozofla da modernitenin beyinler ve yürekleri işgal etmesi önlenemezdi. Adorno, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” derken aynı gerçeği dile getirmek istemişti. Özellikle Yahudi soykırımından sonra modern yaşamın olduğu gibi devam etmesinin insanın tüm ahlâkî kutsallıklarına ters olduğunun farkındaydı. Kapitalizm ve ulus-devletin çılgınlıkları karşısında atılan ‘ya sosyalizm, ya barbarlık’ sloganı da bu gerçekliği fark ettirir gibidir. Bu fark edişler önemlidir, fakat çok yetersizdir.
Sanayi devrimine dar ekonomist yaklaşım sadece yetersiz olmakla kalmaz, çok saptırıcı gelişmelere de yol açar. Ekonomi-politik denilen disiplin, toplumsal hakikatin ekonomizmle saptırılması ve örtbas edilmesinin tipik bir örneğidir. Dikkat edilirse, başını İngiliz ekonomistleri çekmiş olup, en güçlü dönemini sanayi devriminde yaşaması tesadüfi değildir. İngiliz ekonomi-politiğinin temel görevi, sosyal bilim adına kapitalizm canavarını meşrulaştırmaktı. K. Marks ve F. Engels’in bile bu çabalara alet olması, ne kadar etkili ve başarılı olduğunu gösterir. Ahlâkî ve politik toplum bakış açısının aşılmasında, İngiliz ekonomi-politiği başat rol oynamıştır. Bilim adına bilime en büyük ihanet bu temelde yapılmıştır. Fransız pozitivist bilim ekolü bu ihanetin ikinci büyük ortağıdır. İngiliz ekonomi-politiğinin ekonomik alan üzerinde yaptığını Fransız pozitivist ekolü sosyal alanın bütünlüğü üzerinde gerçekleştirmiştir. Pozitivist ekolün ahlâkı, dini ve felsefeyi çağını doldurmuş metafizik, kendini ise yeniçağın (modernitenin) seküler dini ilan etmesi bu gerçekliği gayet iyi açıklamaktadır. Pozitivist düşüncenin çıkışının da sanayi devrimine denk gelmesi tesadüfî olmayıp konuyu daha da aydınlatıcı kılmaktadır.
Sanayi devrimi hızından hiçbir şey kaybetmeden devam etmektedir. Tarihte hiçbir devrim bu denli uzun sürmemiştir. Her geçen sürede de ivme kazanmaktadır. Önünde hiçbir engel tanımamaktadır. Zaten emrine girdiği iki büyük sınırsız güç yumağının iç içe olduğu süreçte başka tür bir gelişme de beklenemez. Başka bir deyişle kapitalizm ve ulus-devletin kanservari büyüdükleri bir dönemde, varlıklarını borçlu oldukları endüstriyalizmi durdurmaları beklenemez. Endüstriyalizm varlık nedenleridir. Endüstriyi endüstriyalizmden kurtarmadıkça, toplumu kapitalizm ve ulus-devlet tekelciliğinden kurtarmak mümkün değildir. Endüstriyalizm kapitalizm ve ulus-devletin varlık nedeni olmaya devam ettikçe, kazanmış olduğu ivmeyi daha da hızlandırması ve üçlü sacayağının ölümlü çöküşüne kadar devam ettirmesi kaçınılmazdır. Endüstriyalizmin toplumsal sorun, soykırım ve çevre yıkımındaki rolünü daha yakından irdelemek büyük önem taşır.

1- Endüstriyalizm ve Tarım-Köy Toplumunun Yıkılışı

Bilindiği üzere, endüstrinin (sanayi) insan elinin direkt eylemi yerine, insanın araçlarla toplumsal faaliyete katılması bi-çiminde genel bir tanımını yapmak mümkündür. Başlangıcı insan türünün doğuşuna kadar gider. İlk endüstrinin taştan aletler olduğu bilinmektedir. Avcı ve toplayıcı toplulukların endüstrisi esas olarak taştan aletlere dayanmaktaydı. Tarım-köy devrimi ile birlikte endüstri de büyük bir devrim yaşadı. Dokuma, el değirmeni ve çanak çömlek endüstrisi bu dönemin eserleridir. Bu dönem sonrasında, özellikle merkezî uygarlık sisteminin doğuş mekânı olan Toros-Zagros dağ kavisinde oluşan Verimli Hilal’de M.Ö. 6000-4000 döneminde bilim ve endüstride büyük bir hamle yaşandı. Saban, tekerlek, kazma, kazan başta olmak üzere, tarihin kaldıraçları olacak endüstriler gelişti. Bu sürecin bir adım ötesi şehir devrimi oldu. M.Ö. 4000-3000’lerde gelişen bu devrimde endüstri araçlarının rolü önemlidir. Bilim ve sanatlarda da yazı ve rakam diliyle birlikte sıçramalar bu süreçte yaşandı. Bu bilgileri şunun için hatırlatıyorum: Bu dönemde oluşturulan endüstriler henüz kapitalist ve devlet tekelciliğinin emrine girmemiştir. Hem köy hem de şehir toplumunun ahlâkî ve politik gözetiminde işlev görüyorlardı. Ahlâkî ve politik tutum mutlak belirleyici konumdaydı.
M.Ö. 3000’lerden itibaren Mezopotamya’da gelişen merkezî uygarlık sisteminde bu denetim giderek zayıflamaya başladı. Rahip-yönetici-asker üçlüsünden oluşan devlet yönetimi, bu tarihten itibaren eski hiyerarşik yönetimin yerine yeniden inşa edildi. Endüstri daha çok şehirlerde gelişmeye başladıkça, yeni inşa edilen bu devlet yönetiminin denetimine geçti. Endüstrinin hem ekonomide hem de askeri faaliyetlerde artan önemi, devletin genelde toplum, özelde köy-tarım toplumu üzerindeki denetimini ve dolayısıyla sömürüsünü beraberinde getirdi. Avrupa uygarlık aşamasına kadar tarih, bir anlamda devlet tekelciliğinin endüstri üzerindeki denetimi yoluyla toplum üzerinde kurduğu baskı ve sömürünün tarihidir. Kapita-lizmin bu aşamada endüstri üzerindeki kontrolü, dolayısıyla sömürüsü yok denecek kadar azdır. Daha çok ticaret ve faizcilikle birikim peşindeydi. Üzerindeki devlet denetimine rağmen, endüstri ahlâkî ve politik toplumun denetimini yıkacak güçte değildi. Esasta toplumun temel ihtiyaçlarına hizmet ediyordu. Askeri endüstri bile bu çerçeveyi çok az aşıyordu. Dolayısıyla endüstrinin toplum için bir sorun kaynağı değil, çözüm aracı olarak anlam bulduğunu rahatlıkla belirtebiliriz.
Avrupa uygarlık aşaması hem çok nazik, hayati, hem de stratejik olan bu toplum-endüstri dengesini yıkarak hegemonyasını kesinleştirdi. Kıyametin koparılması, ahlâk, din, bilim, felsefe ve sanat adına ayaklanılması gereken an bu dengenin aşıldığı andır. 16. yüzyıldan itibaren finans, ticaret ve manifaktür sanayiinde denetimi ele geçirip dünya-sistem olmaya başlayan kapitalizm, ilk defa bu konuma erişiyordu. Bin yıllardan beri toplumun gizli dehlizlerinde ahlâksızca ihtikâr (tefecilik) yoluyla yapılan birikimin sahipleri olarak kapitalistler, bu yüzyılda bir fırsat yakaladılar. Tarihçiler bu fırsatın oluşumunda dıştan (özellikle Osmanlı İslam’ı) işgal ve istilaları, içten feodallerin iç çatışmalarını, kilisenin kendi içinde parçalanmasını ve mezhep savaşlarını temel etken olarak belirtirler. Bunun doğruluk payı vardır. Kapitalizm kendiliğinden oluşmadı. Toplumsal güçlerin denetimin en zayıf anında ortaya çıktı. Savunmanın ilgili bölümleri bu süreci ana hatlarıyla sunduğu için sadece hatırlatmakla yetiniyorum.  
Ticaret, finans (para) ve manifaktür kapitalizmi dengeyi tarım-köy aleyhine bozmakla birlikte fark henüz açılmamıştı. Dolayısıyla ahlâkî ve politik toplum varlığını koruyordu. Din, bilim, felsefe ve sanatlar da tümüyle kapitalizmin denetimine geçmedikleri gibi çoğunlukla ona karşı direniş halindeydiler.
Sanayi devrimini kapitalizmin eseri olarak görmemek gerekir. Ayrıca dünya-sistem haline gelişi, sanayi devriminden çok önce ticaret ve finans alanında gerçekleşmişti. Bu tarihler çoğunlukla karıştırılır. Geçerken bir hususu daha hatırlatmalıyım ki, para ve ticaret kendi başına kapital anlamına gelmez. Basit değişim aracı olarak para ve tekelci olmayan fiyatlarla yapılan ticaret ekonominin kapsamında olup toplumda hayati bir işlev görür. Basit meta dolaşımı ve tekelci fiyatların oluşmadığı pazarlar ekonomi için gerekli olup, toplumsal yaşamı geliştirme özelliğine sahiptir. Kapitalistlerin elinde para faiz aracı olunca ve pazarlarda ticaret yoluyla tekelci fiyatlar (ucuz alıp pahalı satmak) oluşunca sistem kapitalistleşmeye başlar. İşte bu sistemin belirtilen nedenlerle 16. yüzyılla birlikte zafere ermesi kıyametin kapısını aralamıştır.
17. ve 18. yüzyıllar insanlık tarihinde ticari kapitalizmin hegemonya çağı olarak geçer. 19. yüzyıldaki sanayi devrimi özünde merkantilizmin zaferidir. İnsan eli yerine otomatik çalışma kapasitesine sahip araçların (buharla çalışan gemi ve trenler, benzinle çalışan otolar başta olmak üzere) çok sayıda icat edilmeleri ve hızla geliştirilmeleri bu devrimin özüdür. Bunun kapitalizmle ilgisi yoktur. Bu teknolojik devrimin geliştirilmesini esas olarak insan pratiğinin binlerce yıllık birikimi sağlar. Bu yeni aşamadaki teknolojik devrimin farkı, üretim ve ulaşım, dolayısıyla ticaret ve para hareketleri üzerinde tarihte eşi görülmemiş bir patlamaya yol açmasıdır. Ticari ve finans kapitalizmi sermayeyi hızla sanayiye yatırmakla hızla azami kâr elde etti. Azami kâr kapitalizmin kanunudur. Sermayenin azami oluşumu demektir. Bu da sanayiyi aşırılığa zorlar. Sonuç, üretim buhranlarıdır. Bu buhranları aşmak için bulunan çare yine aşırı sanayileşmedir. Sanayi çılgınlığı günümüze kadar bu kanun gereğince devam edegelmektedir.
Sanayinin endüstriyalizm haline gelişi, kapitalizmin denetimine geçişi ile ilgilidir. Endüstriyalizmin toplum üzerindeki ilk büyük baskısı, üretimin temel ihtiyaçlar üzerinde değil, azami kâr getiren ürünler üzerinde yoğunlaştırılmasıyla ortaya çıkar. Toplum üzerinde hüküm süren çok yönlü ve tarihte eşine rastlanmamış sorunlar bu gerçeklikten kaynaklanır. Bunların başında 19. yüzyılla birlikte kırsal-köy toplumuyla şehir toplumu arasındaki dengenin hızla bozulması gelir. Şehirleşmede ortaya çıkan büyümenin toplumsal ölçülerle ilgisi hızla kaybolur. Mega kent denilen, özünde kentin inkârı anlamına gelen süreç başlar. Barındırdığı nüfus miktarı bakımından milyonlar bir yana, yüz binleri aşan bir mekânın toplumsal gerçeklikle bağı kopmuş demektir. Kentsiz kentleşme veya kentin inkârı diyebileceğimiz bu süreç en büyük toplumsal sorun zeminidir. Sadece sınıfsal sömürü değil, çevre sömürüsünün azami mekânı olarak kent, hem gerçek hem de metaforik olarak toplumsal kanserleşmeyi ifade eder.
Son iki yüz yıllık kent azmanlaşmasının yıkıcı etkileri saymakla bitmez. Ama yıktıkları arasında on bin yıllık tarım-köy toplumunu ilk sıraya yerleştirmek doğru bir tespittir. 19. yüzyılın başında başlayan süreç 2000’lerin başlarında tamamlanmış gibidir. Yıkım sadece fiziki anlamda değildir; insanlık binasını inşa eden on bin yıllık maddi ve manevi kültürün yıkımı demektir. Bu yıkımın sonuçları yeni ortaya çıkmaktadır. Bu öyle bir darbedir ki, insan toplumunun varlığının sürdürülebi-lirliği daha şimdiden tartışılmaya başlanmıştır. Yalnız sera gazları bile bu hızla artarsa, toplumun ve çevresinin ne kadar ayakta kalabileceği kestirilememektedir. Bilim daha şimdiden yüz yıl sonrası için kıyamet senaryoları çizmektedir. Asıl tehdit toplumun iç yapılanması ve kendisiyle ilgilidir. Sınıfsal yapı, ulus-devlet aklı, ekonomisiz ekonomi, felsefesizleşme, ahlâk ve politikanın tükenişi, küresel kapitalizmin yapısal krizi sistemin çöküşü olmaktan daha fazlasını ifade eder. Onunla birlikte beş bin yıllık hegemonik uygarlık sisteminin kaotik hali yaşanmaktadır.

2- Endüstriyalizm ve Kentin İnkârı

Tarım-köy toplumunun yıkışına yol açan kentte inşa edilen toplumun anormal karakterini vurgulamıştık. Kent tarihine bir bakış atıldığında, ana hatlarıyla 19. yüzyıl başlarına kadar kentin toplum dengesini ciddi oranda bozacak bir duruma gelmediği görülecektir. Köy toplumuyla dengeler sık sık değişmekle birlikte, kabul edilebilir ve verimli bir işbölümü halinde toplumu ortaklaşa sürdürülebilir kıldıkları da görülebilmektedir. Sorun azami kâr kanununun devreye girmesiyle başlamaktadır.
Karl Marks’ın büyük eksikliğini ve hatasını sıkça dile getirmekten kendimi alıkoyamıyorum. Tehlikeyi fark etmesine rağmen tam teşhis edememe bahtsızlığını yaşamasına hayıflanıyorum. Benzer birçok filozof, dindar, sanatkâr, bilim adamı için de benzer yargımı belirtmek durumundayım. Köyler boşalmadı, yıkıldı. Özgür emek (işçi) ortaya çıkmadı, efendisiz ve özgür iradeyle köleliğin en alçakçası (karın doyurmaz ücret ve işsizler ordusu) inşa edildi. Orta sınıf ve bürokrasi adı altında ilk çağlarda sayıları birkaç yüzü geçmeyen firavunlar ve nemrutlar yerine, sayıları milyon çarpı milyonu bulan nemrutlar ve firavunlar türetildi. Maskeli tek tanrı ve birkaç tanrı-kral yerine, sayıları binleri bulan maskesiz tanrılar ve krallar çağına erişildi. Söz konusu olan şey, insanlık tarihi kadar eski olan maddi ve manevi kültürün azami kâr kanununa kurban edilmesidir. Endüstriyalizm ve kentin kendini inkârıyla bu yıkımlar arasında nasıl ilişki kurulabilir diye sorulabilir. Moder-nite çözümlememiz bu ilişkiyi yeterince açıklamaktadır.
Mega kent iç içe geçmiş yüzlerce kent anlamına gelir. İnkâr bu gerçeklikte gizlidir. Kentin anlamlı olabilmesi için biricik ol-ması şarttır. Ayrıca birbirlerinin kopyası olmamaları gerekir. Aksi halde kent kişiliği anlam ifade etmez. O halde kırsal toplumu yıkan, kendi toplumunu da yıkmış olmaktadır. Sayı çokluğu hiçbir şey ifade etmez. Dolayısıyla çelişki sadece burjuva ile işçi arasında değildir. İşçinin de parçası olduğu saldırı altındaki toplumla tekelci kurumlar arasındadır. Sovyetler Birliği’nde endüstriyalizm devlet kapitalizmiyle zafer kazandı. Ancak reel sosyalizmin kâğıttan bir şato gibi yıkılması, onun aynı gerçeği ifade ettiğini, yani endüstriyalizmin kapitalizm olduğunu kanıtlamaktadır.
Mevcut endüstriyalist kentleri doyurmak için gezegenimizin ve insan toplumunun yetmez duruma geldiği daha şimdiden açığa çıkmıştır. Sadece toplumsal sorunları çözmek için değil, toplumun kendisini ve çevreyi kurtarmak için endüstriyalizme, ardındaki kapitalizme ve ulus-devlete karşı topyekûn öz savunmalara ihtiyaç vardır.

3- Endüstriyalizm ve Ulus-Devlet

Sıkça dile getirmeme rağmen, endüstriyalizm ile ulus-devlet arasındaki ilişkinin varlıksal olduğunu yine de belirtmeliyim. 19. yüzyıl iki olgunun da zirve yaptığı dönemdir. Endüstriyalizm ne kadar ulus-devleti gerektirirse, ulus-devlet de o denli sanayiciliği gerektirir. Ulus-devlet, on başlık altında sergilediğim toplumsal sorunların tümünü endüstriyalist toplum için de geçerli kılar. Marksizm’in endüstriyalizmi ve ulus-devleti iç içe çözümlemeye girişmemesi, bunun yerine ilericilik adına bunları pozitif birer olgu olarak nitelendirmesi, Sovyet sosyalizminin neden yıkıldığını yüz elli yıl öncesinden açıklamaktadır. Kent ve endüstriyalizminin fideliğinde yetiştiği, hatta oluştuğu için, akademi dünyası bu yönlü hakikati kavramaktan acizdir; ulus-devletsiz ve endüstri dininin geçerli olmadığı bir dünyayı hayal bile edememektedir. Ekolojistler, belirtilen sınıf kökenlerine rağmen, sınırlı da olsa hakikati görmeye başlamışlardır. Ulus-devlet ve endüstriyalizmi iç içe geçmiş ortak bir ideolojik, ekonomik ve askeri saldırı kompleksi olarak değerlendirmek daha gerçekçidir. Bu gerçeklik karşısında dar anlamda sendikacılık ve particilik siyasetlerinin anlamsız kaldığı açıktır. Gerekli olan, belirtildiği gibi toplum ve çevrenin öz sa-vunmasıdır.

4- Endüstriyalizm ve Faşizm

Savaş rejimi olarak faşizm ulus-devlet ve endüstriyalizm koşullarının ürünüdür. Kapitalizmin tarihinde, azami kârın elde edildiği sanayi çağında iç savaşın yoğunlaşması kaçınılmazdır. Azami kâr ve sermaye topluma karşı savaş yürütülmeden gerçekleştirilemez. Sanayi çağının ulus-devleti, bu azami kâr kanunu gereği bir iç savaş rejimi olarak örgütlenmek zorundadır. Ulus-devlette iktidarın tüm toplumsal gözeneklere sızması, iç savaşın en genelleşmiş halini ifade eder ki, faşizmin tanımı da bu çerçevededir. Aynı biçimde aşırı milliyetçiliğin faşizmin ideolojisi olması iç savaşın doğasıyla bağlantılıdır.
Endüstriyalizm çağında savaşın küreselleşmesi, her iki Dünya Savaşında kendini iyice kanıtlamıştır. İç savaş dış savaşla tamamlanmaktadır. Tarihin en yoğun iç ve dış savaşlarının son iki yüzyıllık endüstriyalizm çağında yaşanması, milliyetçiliğin resmi din olarak işlev görmesi, faşizm ve endüstri sermayesi arasındaki ilişki ile izah edilebilir. Soykırım bu dönemdeki savaşların topyekûnlaşmasının (tüm toplumu kapsamasının) bir sonucudur. Endüstriyalizm çağının savaş biçimi olan ulus-devlet faşizmine karşı temel toplumsal sorun ezilen sınıf, halk ve ulusun öz savunma cephesinin geliştirilmesidir.

5- Endüstriyalizm, Kadın ve Aile

Endüstri kapitalizmi çağında tarım-köy toplumundan sonra dağıtılan ikinci önemli toplumsal kurum aile ve kadındır. Batı sosyolojisinin örtbas ettiği önemli bir konu da yine aile ve kadındır. Bu sosyoloji ailenin neden ve nasıl yıkıma uğratıldığını açıklamaya yanaşmamaktadır. Bu gerçeklik ilk çağdaki kölelerin aile hakkının olmamasıyla bağlantılı olarak izah edilebilir. Artan işsizlik ve yoksulluk karşısında, uygarlık toplumunda gelenekselleşen aile kurumunun maddi koşulları büyük oranda ortadan kalkar; ailenin toplumsal anlamı kalmaz. Birey toplumdan kopartılırken bu konuda kadına düşen pay, çok zalim bir biçimde doğasına hiç istemediği aykırı koşullar dayatan egemen erkeğe teslim olma ve sokağa atılmadır. Köle kadın reklamının yapıldığı gibi, bu çağda özgürlüğünü kazanmamıştır. Kapitalizmdeki kadın köleliği metalaştırılmadık tek bir hücresi bırakılmayacak denli derinleştirilmiş bir piyasa köleliğidir. Endüstriyalizm çağında yaşanan krizlerin en önemli bir unsuru aile ve kadın üzerinde yaşanmaktadır. Sadece yoğun boşanmalar ve sokak çocuklarındaki artış değil, toplumsal cinsiyetçiliğin sınır tanımayan iktidarcılığı ve sömürücülüğü de bu kriz ve çöküşün derinliğini yansıtmaktadır. Özgür yaşamın en temel unsurları olarak toplumun aile ve kadın sorunlarının çözümü teorik ve pratik düzeyde büyük çabalara ihtiyaç gös-termektedir.

6- Endüstriyalizm ve Ekoloji

Endüstriyalizmin sürdürülemezliğinin açığa çıkmasında ekoloji hayati bir rol oynamıştır. Bilimsel sosyalizmin veya sosyal bilimin sanayi kapitalizmi çözümlemelerinin yanlışlıklarını ve yetmezliklerini ekolojistler ortaya çıkarmıştır. Kapita-lizmin sürdürülmezliğini en iyi açıklayan bilimin ekolojik alandan gelmesinden çıkarılması gereken en önemli sonuç, kapi-talizmin yaşamla bağdaşmazlığıdır. Eğer bir sistem çevreyi, yani yaşamın vazgeçilmez ortamını sürdürülebilir olmaktan çıkarıyorsa, bu sistemin hiçbir gerekçeyle savunulamayacağı açıktır. Mevcut hızıyla sürmesi halinde endüstriyalizme yalnız dünyamız değil, güneş sistemi de yetmeyecektir. Endüstriyel kapitalizm çağında sistem sadece gerçek anlamıyla barbar-laşmamıştır, yaşamın gerçek Azrail’i haline gelmiştir. Hiçbir toplumsal değer endüstrileşmekten kurtulamamıştır. Ünlü üç S’lerin, yani sanat, spor ve seksin endüstrileşmesi toplumun ahlâken ve vicdanen tükendiğini gösterir. Maddi ve manevi kültür olarak toplumun tüm alanlarında endüstrileşme, ulus-devletleşme ve kapitalistleşmenin ekoloji duvarına çarpması, sadece özgür-demokratik toplumun inşasına değil, yaşamın kendisine de bir çağrıdır.

7- Endüstriyalizm, Bilim ve Medya

Ekolojiyle maskesi düşürülen endüstriyalizm, diğer bilimlerce çözümlenmeye yanaşılmamıştır. Bunda bilimin sisteme eklemlenmiş olmasının belirleyici payı vardır. “Köpek sahibini ısırmaz” özdeyişi gereği, bilim ve akademi dünyası da efen-dilerini ısırmaya yanaşmaz. Ara sıra kendilerine karşı havlasalar da, önlerine bir parça atıldığında hemen susarlar ve hiz-metlerine devam ederler. Benim bir ideam vardır: En az Sümer ve Mısır rahipleri tarafından zorbalık ve sömürü sisteminin mitolojik meşrulaştırılması kadar, kapitalist sistemin ‘bilimcilikle’ meşrulaştırılması söz konusudur. Sözde bilim ve akademi dünyası meşrulaştırmanın teorik gerekçelerini hazırlarken, propagandasını ise esas olarak medya dünyası yapar. Toplum ve yaşamla bağdaşmazlığı açığa çıkmış bir sistemin bugünün medyasını geliştirmesi anlaşılır bir husustur. Sadece medya değil, tüm gösteri-şov dünyası, sanat, spor, seks endüstrisi saptırılmış bilimsel tezlerle bütünleştirilerek, tüm insanlığın beynini ve yüreğini anbean bombardımana tabi tutmaktadır. Bu bombardıman olmadan sadece çıplak zor aygıtlarıyla sistem sürdürü-lemez.
Kapitalist hegemonya esas gücünü ideolojik hegemonyasından alır. İktidara, ulus-devlete eklemlenmiş bilim ve endüst-rileşmiş medya bu hegemonyanın temel silahlarıdır. Toplumun kurtuluşu öncelikle bu iki alanda devrim yapmayı gerektirir.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info



Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.