Merkezî Uygarlık Sisteminde Avrupa Modernitesi ve Yeni Hegemonik Güçler
Özgürlük Perspektifleri / 15 Nisan 2013 Pazartesi Saat 10:15
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ortadoğu’da yoğunlaşan küresel krizi anlayabilmek için merkezî uygarlığın Avrupa’daki dönüşümünü kavramak kilit öneme sahiptir.

Ortadoğu’da yoğunlaşan küresel krizi anlayabilmek için merkezî uygarlığın Avrupa’daki dönüşümünü kavramak kilit öneme sahiptir. Nasıl ki Ortaçağ Ortadoğu’sunu kavramadan uygarlığın Avrupa’ya kayışını, dönüşüm geçirmesini ve hegemonik güçlere kavuşmasını anlayamazsak, uygarlığın Avrupa serüvenini kavramadan da günümüz Ortadoğu’sunu kavramada doğru bir anlayışa erişemeyiz. Aralarında çok sıkı bir diyalektik ilişki mevcuttur.

Önceki bölümlerde açıklanmaya çalışılan husus, Ortadoğu merkezî uygarlık sisteminin Avrupa’ya neden ve nasıl taşındığına ilişkindi. Avrupa’ya taşınan merkezî uygarlığa ilişkin cevaplandırılması gereken temel soru, sanayi devriminin neden ve nasıl başladığıdır. Savunmamın daha önceki bölümlerinde bu soruya çok yönlü ve kısmi yanıtlar verildiğinden, çok gerekmedikçe tekrarlamamaya ve bazı farklı yönlerden cevaplar geliştirmeye çalışacağım.

K. Marks’ın düştüğü hataya düşmemek için öncelikle sanayi devrimi ve sanayi kapitalizminin doğasının tarihsel ve sosyolojik anlamına erişmek gerekir. K. Marks, kapitalizmi ekonomik bir olgu olarak incelediğinden emindi. Nasıl ki fizik ve kimya başta olmak üzere yeni bilimler olgulara dayalı olmak durumundaysa, toplumu da bir olgu olarak ele almak ve ekonomik bakış açısıyla çözümlemek kendisine en temel bilimsel yaklaşım olarak geliyordu. Geleneksel dinsel ve felsefî yaklaşımlar kadar, kendi dönemindeki Alman idealist felsefe akımları, Fransız toplumcu yaklaşımları ve İngiliz ekonomi-politik okulları tatminkâr değildi. F. Engels’le birlikte ‘bilimsel sosyalizm’ dedikleri okul üzerinden çıkış yapmaya çalıştıkları çokça bilinmektedir. Şüphesiz başlattıkları ‘zihniyet devrimi’ inkâr edilemez. Kapitalizme karşı tüm tarihsel çıkışlar gibi örgütsel olarak da tavır alma gücünü göstermekten çekinmediler. Zaferini ilan etmekte olan kapitalizme duygu olarak da karşıt idiler.

Günümüz biliminin vardığı en önemli sonuçlardan biri, hakikatin (anlaşılmış gerçeklik) tarihsel ve toplumsal karakteridir. Şüphesiz tarihsellik ve toplumsallık evrensellik ve tekillikten kopuk olmadığı gibi, tam tersine gerçekliğin anlaşılma serüvenindeki (Hegel’deki evrensel zekâ serüveni dikkat çekicidir) cehdinin, çabasının yoğunlaşmasını ve sonuca erişimini ifade eder. Dolayısıyla K. Marks’ın ve ekolünün bu serüvendeki konumunu yetkince tespit etmek önem taşımaktadır.

Bilimsel sosyalizmi kapitalizm karşısında yenilmiş bir akım olmaktan ziyade, yetmez bir ekol olarak düşünmek daha anlamlıdır. Çünkü başardıkları vardır. Gerekli olan, başaramadıklarına ilişkin ideallerindeki yanlışlıklar ve yetmezliklerin açıklanmasıdır. Savunmalarımda bu yönlü açıklamalarım vardır. Önemli olan, tekrarlamak yerine, yeni ve daha bütünlüklü bir eleştirel yaklaşımla bu tavrı sürdürmektir. Bunu yapmaya çalışıyorum.

En başta sanayi devrimini bir ekonomik devrimden ziyade bir ideolojik ve politik devrim olarak düşünmek bana daha açıklayıcı gelmektedir. Hatta askeri yanı ağır basan bir devrim olarak algılamadıkça, ne Avrupa’nın uygarlıksal çıkışını, ne de temel aldığı kapitalizmini yetkince anlayabiliriz. Sonda söylenmesi gerekeni başta söylemeliyim ki, merkezî uygarlık güçleri Avrupa kapitalizminin sanayi devrimiyle tarihinin en büyük ideolojik, politik ve askeri seferberliğini gerçekleştirmeleri ve küreselleştirmeleriyle karakterize edilebilir. Avrupa uygarlığının tarihsel tanımı budur.

Sanayi devrimi ideolojik, politik ve askeri hegemonyanın bir aracı olarak, tarihsel ve toplumsal bütünlük içinde kavranmadıkça, çağımızı yetkince kavramak mümkün değildir. Bu gerçekliğin kavranması için toplumların içinde ve aralarında yol açtığı savaşlarla çevreye karşı yürüttüğü savaşın bilançosunu özce derlemek yeterlidir. Hiçbir tarihsel ve toplumsal serüvende sanayi devrimi temelinde gerçekleştirilen savaş bilânçosuna erişilemediği, daha da vahimi, çevre yıkımının ilk defa toplumun sürdürülemez sınırlarına taşındığı, bunun insanlığın en çok bilincine vardığı bir hakikat olduğu inkâr edilemeyecek kadar açıktır. Olağandışı ideolojik aygıtlar ve iktidar olanaklarıyla giriştiği toplumu körleştirme söylem ve eylemlerine karşın, hakikatin kendisi küresel kriz olarak, ona karşı söylem ve eylem olarak günlük yaşamda varlığını sürdürmektedir.

A- AVRUPA DEVRİMİNİN TARİHSEL ve TOPLUMSAL ANLAMI

Tarihsel dönüşümlerini sağlayan toplumlarda gerçekleştiğini gözlemlediğimiz her ideolojik hegemonyanın (mitoloji, din, felsefe ve bilim olarak) bir benzerini Avrupa uygarlık aşamasında da görmekteyiz. Uygarlığın maddi dönüşümünü olduğu gibi değil, manevi (dar anlamda kültürel-ideolojik) olarak nasıl yansıtılıyorsa öyle görmekteyiz. Tüm önemli çağlar boyunca yansıtılan bu gerçeklik Avrupa çağı için de geçerlidir. Sadece düşün gücümüzde değil, yaşam gücümüzde de bu gerçeklik sanıldığından çok daha geçerlidir. Çağların kendine has böyle bir geçerliliği vardır. Aşılmaz değildirler, ama gerçek bir diyalektik aşama sağlanmadan da bu gerçeklikten kurtulunamaz. Çok karşıtı konumunda olduğumuzu sansak bile bu böyledir.

Avrupa mitolojisi veya bilimi adına söylenen hakikatlere bu açıdan bakıldığında, Avrupa uygarlık aşaması daha doğru çözümlenebilecektir. Sanayi çıkışının tarihsel temelinde, belirleyici olarak İslam’ın ideolojik-pratik saldırısı karşısında Hıristiyanlık ve kısmen Museviliğin Ortadoğu’dan giderek yoğunlaşan sürgünü yatmaktadır. İslam’dan az önce gerek Hıristiyanlık gerek Musevilik Ortadoğu’nun Roma sonrası (Batı Roma) hegemonik ideolojileri olarak gelişmekteydiler. Çin’den İspanya Yarımadasına kadar etkinlik kazanmaktaydılar. 10. yüzyıl sonrasında Avrupa kent yükselişlerinin bir benzeri Ortadoğu’da da söz konusuydu. Burada eski Helen kültüründen de yararlanarak ortaçağ uygarlığının yeni hamlesi gelişiyordu. Özellikle Grek, Ermeni ve Asuri kavimlerinde belirgin bir uygarlık yükselişi vardı. Bir ön Rönesans gündemdeydi. Maniheizm de en güçlü dönemini yaşıyordu. Puta taparlık hızla çözülmeyi yaşıyordu. Bu gelişmeler karşısında Batı Roma yıkılırken, Doğu Roma ancak Hıristiyanlığı resmi ideoloji olarak benimsemekle tarihte yerini buldu. Doğu Roma’nın (Bizans’ın) yükselişinin temelinde bu ideolojik gelişmeler önemli yer tutar.

İslam devrimi denilen çıkış Arap Yarımadasındaki inanç ve kabile buhranının bir sonucu olarak gelişti. İbrahimî dinin daha radikal bir mezhebi olarak şekillendi. Binlerce yıllık kabile göçlerinin yeni ideolojik şekillenme ile birleşmesi çıkışın temelidir. İslam Oğuz ve Moğol çıkışlarının ön aşamasıdır. Uygarlıkla temas ona yeni bir hegemonik güç olma şansı tanıdı. İslamiyet’in gelişmesi karşısında İran’ın geleneksel hegemonik gücü hızla çökerken, Bizans hızla geri çekilmekten kurtulamadı. İslam daha 7. yüzyılın ortalarından itibaren Ortadoğu uygarlığının yeni hegemon gücüydü. Bizans’ın giderek hızlanan çözülüşü, Hıristiyanlığı ve kısmen Museviliği Avrupa’ya daha çok taşıdı. Ortadoğu’da İslam ne kadar yükseldiyse, Avrupa’da da Hıristiyanlık o denli yükseldi. Ortadoğu Hıristiyanlığı gücünü yitirdikçe, Avrupa Hıristiyanlığı güçlenmeyi bir varlık sorunu haline getirdi.

Haçlı Seferleri (11.-14. Yüzyıllar arası) durumu tersine çevirmek için yeterli olmadı. Temel etken merkezî uygarlığın Ortadoğu’daki hegemonik yapısıyla bağlantılıdır. Üretim, ticaret ve para konularında öncü konum korunduğu gibi, bilim, sanat ve siyaset-askerlik konularında da hegemonik güç varlığını sürdürüyordu. Haçlı Seferlerinin en önemli sonucu, Avrupa’nın bu dönem boyunca geliştirdiği ve yaşadığı uygarlık seviyesiyle Doğu’yla ve İslam’la baş edemeyeceğinin anlaşılmasıydı. Bu gerçeklik Avrupalı uygarlık güçlerini aşama yapmaya zorladı. İspanya (İberik) Yarımadasında Endülüs İslam uygarlığından alınan dersler tazeliğini korurken, Anadolu üzerinden Balkanlar ve Orta Avrupa’ya kadar yayılan Osmanlı İslam güçleri 16. yüzyılda tam bir kâbus etkisi yarattı. 16. yüzyılda kapitalizmin sistem olarak yükselişe geçişi bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır.

İslam uygarlığını hem maddi hem de manevi kültür alanında aşmadıkça, varlık sorununu çözemeyeceğini yüzyılların deneyimiyle daha iyi kavrayan Avrupa uygarlık güçleri, kapitalizmi bir sistem olarak geliştirmeyi en etkili çare olarak değerlendirdiler. Şüphesiz kapitalizmin tarihinden bahsetmiyorum. Bunun ciltler dolusu anlatım gerektirdiği ve yeterince işlendiği de bilinmektedir. Vurgulanması gereken husus, temel stratejik bağlantısını açıklığa kavuşturmaktır. Uygarlık tarihi stratejisiz anlaşılamaz. Ne olayların sıralanması ne de kapsamlı analizler uygarlık tarihini kavramaya yeterlidir. Uygarlığın temel unsurlarında (üretim, ticaret, politik, askeri, ideolojik) stratejik faktörler açıklığa kavuşturulmadıkça, gelişim ve dönüşüm süreçleri yetkince anlaşılamaz. Her uygarlık süreci, temsil ettiği temel unsurlar üzerinde iç ve dış rekabetçi, hegemonyacı stratejileri yaşar. Karşı stratejilerle hep iç içe yaşar. Sonucu bu stratejiler arasındaki mücadele belirler. Avrupa uygarlığındaki kapitalist hamle, Avrupa’nın stratejik güçlerinin kendi içlerinde ve dışa karşı yürüttükleri mücadelelerde bir seçim olarak gerçekleşmiştir.

Kapitalizm seçeneğini ne Hegel’in ‘akılsal yürüyüşü’nün bir sonucu, ne de K. Marks’ın ilerlemeci Aydınlanma ideolojisinin zorunlu sonucu olarak değerlendirmek mümkündür. Savunmalarımın ilk iki cildinde de göstermeye çalıştığım gibi, kapitalizm Sümerlerden beri varlığı bilinen bir sistemdir. Toplumların hep en uğursuz ve yaşanmaması gereken ahlâksız bir olgu olarak belleklerinde yaşattıkları, iradeleriyle sürekli savaştıkları toplum bozucu bir unsurdur. Zaman zaman toplumsal yüzeye yansıdıkça, sert yanıtlarla karşılaştığında hep toplumun dip noktalarında sinsice ve gizlice varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Hiçbir sömürme yöntemi ve aracı kapitalizm kadar toplumları bozucu, dağıtıcı, sürekli kriz ve kaosta tutucu özellikte olmamıştır. Kendileri de hep baskıcı ve sömürücü oldukları halde, diğer tüm uygarlık güçleri bu yapısından ötürü kapitalizmi sınırlamayı ve dibe sürmeyi toplumun sürekliliği açısından zorunlu görmüşlerdir. İleri bir uygarlık aşaması olmak şurada kalsın, hep toplumların lanetini üzerine çekmiş, ahlâkî ve politik toplumun kanser hastalığı olarak anlam bulmuştur. Günümüz toplumundaki ve çevresindeki kriz, yıkım ve kırım gerçekliği, toplumsal gerçekliğin vicdanı olarak ahlâkî yaklaşımın yanılmazlığını kanıtlamaktadır.

Kapitalizm onu en yetkin kullanan güçlere bol zaferler sağlar. Ama bunu hep toplumları kriz içinde tutarak, ahlâkî ve politik duruşunu işlevsiz kılarak, sürekli iç ve dış savaşlar içinde tutarak, yıkım ve kırımı yaşatarak gerçekleştirir. Sonuçta güç ve zenginlik az sayıda ellerde toplanmış, bu eller zafer kazanmıştır. Bunun karşılığında ise yıkılan bir toplum ve sürdürülemez bir çevre bırakmıştır.

Şimdi de kapitalizmin Avrupa uygarlığındaki zaferini ana başlıklar halinde somutlaştıralım.
 
a- Venedik Kentinin Hegemonya Savaşı

Sorulması gereken başat soru, yükselişine rağmen Venedik’in neden ikinci bir Roma olmayı başaramadığıdır. Antikçağ Roma’sının başardığını Venedik de başarabilirdi. Venedik Roma’dan daha beceriksiz değildi. Erdemleri Roma’yı aratmayacak denli çoktu. Ticaret, üretim, para, iktidar, bilim ve sanat başta olmak üzere, uygarlığın tüm temel kategorilerinde döneminin zirvesine tırmanmaktaydı. Çin’den Ortadoğu’ya kadar tüm Doğu’ya uzanmış, kuzeyde Baltık ve Sibirya eteklerinden güneyde Büyük Sahra Çölü’ne kadar birçok alana sızmayı başarmıştı. Akdeniz’i en az Roma kadar avucunda tutuyordu. Tüm bu alanlar üzerinde ticaret tekelini kurmuş gibiydi. Zenginlik en az Roma kadar Venedik’e de akıtılmıştı. Mali araçlar, para, senet ve bankacılığın yeni merkeziydi. Kârlı bulunduğunda, dönemin en kaliteli sanayi üretimini gerçekleştirebiliyordu. Özellikle Bizans ve İslam İmparatorluklarının adeta içini oymuştu. Çekmediği hemen hiçbir değer bırakmamıştı. Venedik’i 14. ve 15. yüzyılların hegemonik gücü olarak değerlendirmek abartı sayılmaz. Bu yönüyle tarihte Doğu uygarlık değerlerini Avrupa’ya taşıyan başat güç olarak yorumlamak mümkündür.

Avrupa uygarlığını Venediksiz düşünmek mümkün değildir. Nasıl ki Antikçağı Romasız düşünmek mümkün değilse, Ortaçağı da Venediksiz düşünmek mümkün değildir. Venedik’i Ortaçağın rahminden kapitalizmi doğurtan güç olarak tanımlamak doğru olmak kadar, tarihsel rolünü belirlemek anlamına da gelir. O sadece kapitalizm bebeğini doğurtmadı; içindeki dölütle tüm Ortaçağ kent yapılarını da dölleyerek Avrupa’yı kapitalizme hazırladı. Avrupa’yı kapitalizme gebe bırakan Venedik’tir. Buna rağmen ikinci bir Roma olamadı. Çünkü Roma’da Papalık oturuyordu. Papa ile Venedik’in arası hep problemli ve savaşlı olmuştur.

Venedik asırlarında Roma Katolik Hıristiyanlığının da yükselişe geçmesi tesadüf sayılmaz. Roma Katolisizminin Venedik’e yönelik tüm hamlelerini kapitalizmin varlığıyla izah etmek mümkündür. Genelde tüm büyük dinler kadar Katolik Hıristiyanlığı da kapitalizme kuşkuyla yaklaşmış ve ona karşı en büyük din savaşına girmekten çekinmemiştir. Avrupa’da mezhep savaşları, Engizisyon ve devrim denilen olgularda ağırlıklı olarak kendini yansıtan hep bu savaşın bir yüzü olmuştur. Özellikle Protestanlık ile savaşı, kapitalizme karşı savaşımıyla yakından bağlantılıdır. Şüphesiz Avrupa’nın Hıristiyanlaşması objektif olarak kapitalist gelişme için bir altyapı doğurmuştur. Ama bu varoluş kendi başına kapitalizm anlamına gelmez. İslam kapitalizm için daha fazla altyapı unsuru doğurmuştur, fakat kapitalizme geçit vermemeyi de başarmıştır.

Venedik’in ikinci bir Roma olamamasının ikinci önemli bir nedeni, birincisiyle bağlantılı olarak İtalyan Yarımadasındaki kentler üzerinde hâkimiyet kuramaması ve İtalya’yı bir ulus-devlet olarak örgütleyememesidir. Venedik ideolojik olarak ulus-devlete açık değildi. Çok sıkı bir kent devletçiliğinin belki de tarihteki en son ve en güçlü temsilcisiydi. Bu gerçekliği, kapitalizmin bebeklik çağını neden aşamadığını da yeterince izah etmektedir. Venedik 18. yüzyılın sonlarına dek hem Vatikan ekümenikliğine (evrensellik), hem de İtalya-Avrupa ulus-devletçiliğine direnmiş kentsoyluluğunun tarihsel gücünü ifade etmektedir.

Çok iyi bilmek gerekir ki, kent devletçiliği kadar kent demokrasiciliği de tarihin en güçlü temsili formudur. Kentler doğrudan demokrasiciliğe de tanıklık etmiştir. Eski ve yeni çağların imparatorluk sistemleriyle kapitalist modernitenin ulus-devlet sistemi kent devletçiliği ve demokrasiciliğinin inkârı üzerinde kurulurlar. Venedik kent deneyimi bu gerçekliği en iyi kanıtlama üstünlüğüne sahiptir. Bir yandan Vatikan-Habsburg hanedan imparatorluklarına karşı direnirken, diğer yandan erken ulus-devletçiliğe ve onun Westphalia (1648) sistemine direnmesi bu gerçekliği ifade eder. Günümüzde kentin eleştirisi ve yeniden dirilişi-inşası düşünülürken, Venedik deneyimi son derece öğreticidir. Şüphesiz Venedik kadar olmasa da, başta İtalya kentleri olmak üzere, Avrupa’nın birçok kenti hem devlet hem de demokrasi olarak öğretici dersler sunarlar.

b- Kent Devletinden Ulus-Devlete Geçiş Çağı: Amsterdam-Hollanda Deneyimi

16. yüzyılda Avrupa’da yaşanan temel sorun, kapitalizmin klasik imparatorluk sistemlerine karşı üstünlük sağlayıp kalıcı resmi bir uygarlık gücü haline gelebilme çabalarıdır. Dönemin baş stratejik gücü, Habsburg hanedanlığına dayalı imparatorluk güçleridir. Yerleştikleri dönemden beri savaşım halinde oldukları Endülüs İslam ve Musevi uygarlığını (711-1492) İberik Yarımadasından tasfiye edip kalan nüfusu göçerttikten sonra, Vatikan’ın desteğiyle tüm Avrupa üzerinde hegemonya kurma peşine düştüler. Fakat bu hegemonyacılığa karşı Avrupa çapında birçok kent devleti, prenslik ve krallık direnişe geçti. Başta Fransa Krallığı olmak üzere, Britanya ve Almanya Krallıklarıyla İtalya’nın birçok kenti şiddetli direniş gösterdiler. İdeolojik hegemon olan Katolik ekümenizmine karşı milli kiliseler çağını resmen ilan eden Protestanlık baş gösterdi. Avrupa ideolojik ve politik olarak büyük bir kaos içine düştü. Hegemonik savaşlara mezhep rengi karıştı. Diğer yandan başta Venedik olmak üzere İtalyan kentlerinde gerçekleşen Rönesans hızla tüm Avrupa’ya yayılmış bulunuyordu. Rönesans özde, yükselen kent devletçiliği ve demokrasiciliğinin ürünüydü.

Rönesans Ortaçağ skolastisizmine karşı seküler-laik çıkış ağırlıklıydı. Dolayısıyla birçok kent ve prensliklerin kendine himayeciler bulması anlaşılır bir husustur. Dinsel ağırlıklı felsefe ve sanat ile laiklik doğrultusundaki felsefe ve sanatın ayrışımında 16. yüzyılda Rönesans’ın rolü belirleyici oldu. Dinde reform olarak Protestanlık da Rönesans’ın çıkışıyla yakından bağlantılıdır. 16. yüzyıldaki Avrupa devrimini kapitalizme bağlamak büyük bir yanlışlıktır. Bu dönemdeki devrim, tıpkı Sümerlerin Mezopotamya neolitik toplumuna, yine Ege kıyılarındaki Helenlerin ‘barbar’ topluluklara karşı geliştirdikleri kent devrimlerinin bir benzeridir. Büyük bir kültür devrimidir. İçeriğinden dolayı daha başından itibaren evrensel özellikleri temsil etmektedir. Kapitalizmin başardığı, bu yüzyıldaki büyük kaostan kendini seçenek olarak sunabilme gücüydü.

Bütün insanlık adına Avrupa’nın batısında bir mahşeri süreç yaşanmaktadır. Bu mahşeri süreçte uygarlıklar, denetim güçlerini büyük oranda yitirirler. Denetim boşluğu doğar. Kapitalizm bu boşluğun ürünü olarak en büyük çıkışını yapmıştır. Bu çıkış adeta binlerce yıldan beri devletli ve devletsiz uygarlık güçlerinin sürekli kafeste tuttukları insan kılıklı canavarın zincirlerinden kurtulup tüm insanlık üzerinde dehşet hegemonyasını kurmasına benzemekte, onu temsil etmektedir. Hegemonyasız kapitalizme insan tahammül edebilir, toplum dayanabilir, çevre bu kapitalizm karşısında yıkılmayabilir. Ama kapitalizm hegemonik güç olarak yükselince, tüm toplum, çevre ve eski uygarlık sistemleri büyük bir tehdit altına girer. Anlaşılması gereken temel husus, uygarlığın 16. yüzyıldaki krizinden kapitalizmin bir çözüm gücü olarak değil, bir bastırmacı hegemonik güç olarak çıkış yapmasıdır.

Bu yüzyıllardaki Rönesans, Reform ve Aydınlanma devrimleri ayrı, kapitalizm ayrı çıkışlar olarak değerlendirilmek durumundadır. Avrupa merkezli sosyal bilimdeki en büyük ihanet, bu tarihsel süreçleri kapitalizme mal etmesidir. Karl Marks ve Marksizm de dahil, toplumla ilgili tüm bilginler ve bilimlerin kapitalist hegemonyayı doğru tanımlayıp tarihsel rolünü belirleyememeleri bütün felaketlere kapıyı açık bırakmıştır.

Amsterdam-Hollanda kent ve prensliğinin bu büyük trajedideki rolü bir dilemma halidir.
Amsterdam’ın kendisi 16. yüzyılın başlarında Batı Avrupa’nın Atlantik kıyılarındaki diğer kentleri gibi balıkçılık, ticaret ve tarımla gelişmektedir. Venedik’in ihtişamından uzaktır. Fakat bir şansı vardır; kara Avrupa’sındaki despotizmlerden, taassuptan kurtulmak isteyen birçok insanın toplandığı yer olma şansına sahiptir. Spinoza, Descartes ve Erasmus başta olmak üzere özgür aklın yeni temsilcileri kentin müdavimleridir. Sanat ve bilimde de yetkin dehalarla tanışmaktadır. Böylesi muazzam bir düşünme ve duyma yeteneği şüphesiz üretim ve politik gelişmeler üzerinde de etkili olabilecektir. Nitekim deniz ticareti ve balıkçılıkta öncü bir rol oynamaya başlamıştır. Büyük rakiplerinde kentsel alanda yaşanan gelişmeler İspanya ve Portekiz Krallıklarındaki kentlerin benzer türden gelişimiyle rahatlıkla yarışabilmektedir. Daha da önemlisi, hinterlandında tarımın yeniden örgütlenmesi döneminde azami verimliliğe geçiş yapabilmiştir. Üretim ve ticaretteki üstünlük hızla manifaktürel sanayide de karşılığını bulacaktır.

Hollanda Prensliği aynı alan üzerinde benzer gelişmeleri yaşayan daha küçük eyaletlerle birlikte demokratik yanı güçlü bir siyasi oluşum sağlayarak varlık savaşını vermeye çalışmaktadır. Neye karşı? Avrupa’yı yutmaya ve kendi aralarında paylaşmaya çalışan Habsburg ve Valois (Fransız) hanedanlarının evrensel imparatorluk emellerine karşı. Buna karşı Britanya Krallığı, Hollanda ve Alman Prenslikleri şiddetli bir direniş göstermektedirler. Prusya Almanya’sı da bu direnişin başka bir gücüdür. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu bu sefer İspanya’nın İslam’a ve Museviliğe karşı zafer kazanmış İspanya Krallığı temelinde yeniden kurulmak istenmektedir. Katolik ekümenizmi bu kuruluşu zorunlu görmektedir. Öte yandan Habsburgların Avusturya merkezli (Viyana) kolu Doğu’da Osmanlı İslamî hegemonyasını durdurmaya ve karşı saldırıya geçmeye çabalamaktadır. Fransa olacak alandaki Valois Hanedanı Katolik ekümenizmin diğer rakip bir kolu durumundadır. Dünya ve Amerika’nın yeniden keşif ve sömürgeleşme dönemi başlamıştır. Afrika ve Hindistan’a ulaşılmıştır; köprübaşları kurulmuştur.

Açıkça görülmektedir ki, sorun Amsterdam ve Hollanda Prensliği için bir varlık yokluk savaşıdır. Her iki hanedan kolu bu alanları yutmak için tüm güçlerini seferber etmektedir. Avrupa’da stratejik üstünlük sağlamak için savaş en kritik aşamada sürdürülmektedir. Tarihin tüm kritik dönemlerinde bu tür stratejik savaşlar yaşanmıştır. Kaybedenler açısından sadece bir savaş kaybedilmiyor, yüzyıllarca etkili olacak bir dönem kaybediliyor. Daha da kötüsü, toplumsal varlık tasfiyeyle yüz yüzedir. Başta Hollanda olmak üzere, kaderi bu tür tehlikelerle yüz yüze olan yeni toplumsal varlıklar söz konusudur. Ya hep ya hiç, ya özgürlük ya ölüm diye haykırılan bir ölüm kalım sürecinden bahsediyoruz.

Amsterdam-Hollanda Prensliğinin dişini tırnağına takması bu stratejik durumla yakından bağlantılıdır. Hem ideolojik, politik ve askeri hem de ticari, sınai ve mali alanda erişilen yetkinlik ancak hayatta kalma ve özgür yaşama iradesiyle mümkün olabilir. Bu yetkinlik ve irade gücü gösterilmiştir. Daha sonra Hollanda mucizesi diyebileceğimiz olaylar dizisi gerçekleşmiştir. 16. yüzyılın ortalarından itibaren rüştünü ve yenilmezliğini ispatlayan Amsterdam ve Hollanda, 17. yüzyılda dünya çapında tıpkı Uruk-Sümer, Atina-Grek benzerleri gibi hegemonik bir güç seviyesine erişmiştir.

Amsterdam ikileminin bu olumlu yanına karşılık, ikilemin diğer yanı sinsi kapitalizmi olmuştur. Tarihte her büyük çıkışın sinsi ve hain bir ikizi vardır. Zerdüştik inanç kadar bir aydınlık-karanlık ikileminden bahsetmiyorum. Ama onu çağrıştıran bir kapitalizm karanlığını Amsterdam-Hollanda çıkışında görmemek mümkün değildir. Bu değerlendirmemde K. Marks’ın bile düştüğü hatayı kabul edemiyorum, yani zafer kapitalizmin oldu demiyorum. Bilim adına işlenmiş bu büyük hatayı, gafleti reddediyorum. Zaferde kapitalizmin payı yoktur. Zaferin istismar edilmesinde ise payı birincildir. Savaşların en ağırını verenleri hep birileri, bazı güçler istismar etmek, kullanmak ister. Hollanda ve Amsterdam’daki sermayedarların savaşın en zor anlarında gün yüzüne çıkmaları ve insanların en soylu kanları (düşünce ve irade olarak) üzerinde kâr peşinde koşmaları ve bunu gerçekleştirmeleri onlara tarihte zaferin sahipleri değil, olsa olsa istismarcıları olarak anlam kazandırır. Hollanda Devrimi derinliğine incelendiğinde ve emekçiler ve özgürlükçüler adına tarihi yeniden yazıldığında, bu gerçekliğin kendini kabul ettireceği kesindir. Venedik hegemonyacılığında henüz bebek olan kapitalizm, Amsterdam-Hollanda hegemonyacılığında haşin bir delikanlı rolündedir. Adeta çağın İskender’i gibi gittiği her yeri vurmakta ve düşürmektedir.

Hollanda’nın hegemonik yükselişinde, üretim ve iktidar tekniğinde yol açtığı değişiklikler temel rol oynar. Manifaktürel yapılanma ev içi olmaktan çıkıp, bağımsız birimler halinde yeniden örgütlendi. Tarımda benzer yenilikler geliştirildi. Toprak ve tarım reformu kapsamlıca uygulandı. Ticaret ve balıkçılık için dönemin en güçlü gemi yapım teknikleri uygulandı. Tüm bu etkenler, Avrupa ve dünyanın diğer ekonomik bölgelerine göre en ucuz üretimin gerçekleştirilmesini mümkün kıldı.

İktidar tekniği olarak kent ve prenslik birimlerine dayalı devlet yapılanması ulus-devlet doğrultusunda bir dönüşüme uğradı. Yeni siyasi oluşum bir ilkti. Ulus-devlet tipi devlet örgütlenmesi ilk taslağına kavuştu. Bunda hem Amsterdam kent devletini esas almaması, hem de Hollanda Prensliğinin geleneksel modelden vazgeçmesi etkili oldu. İktidar örgütlenmesi ekonomik verimlilikle uyum halinde yürütüldü. Bunda ordu yapılanmasındaki reformlar da önemli rol oynadı. Hem askeri teknolojide hem de örgütlenmede modernitenin ilk yapılanmaları gerçekleştirildi. Donanmada da benzer gelişmeler sağlandı. Ülke olarak küçük olsa da, dünya çapında hegemonik güç olmasına bu gelişmeler yol açtı. Bu yönüyle Hollanda Devrimi daha sonra gerçekleşecek İngiltere, ABD ve Fransız Devrimlerinin öncüsü konumundadır.

Kapitalizmin devrimde hegemonyayı ele geçirişi kanlı olmuştur. Devrimi örgütleyenler ve devrim mücadelesini yürütenler toplumun halk güçleri olmasına rağmen, çok küçük ama sıkı örgütlenmiş sermaye sahibi bir azınlık devrimde önderliği ele geçirmiştir. Devrimi örgütleyen ve yürüten, Hollanda’nın bütünlüğünü ve bağımsızlığını sağlayan kesinlikle kapitalist unsurlar değildir. Tarih boyunca sıkça karşımıza çıkan olgu, bu dönüşümde de bir kez daha yaşanmaktadır. Eski uygarlık güçleri yenildiklerinde bile, iktidarı toplum karşısında tümden kaybetmektense, muhalif iktidar sahiplerine terk etmeyi çıkarlarına daha uygun bulmaktadırlar. Aralarında yoğun ilişki ve çıkar bağları da hep var olagelmiştir. Yeni iktidar sınıfı burjuvazi de olsa eskinin bağrında doğmuştur. Eski hâkim sınıfın evrim geçirmiş hali olmaktadır.

Hollanda modelinin önemi büyüklüğünden ileri gelmemektedir; geleceği bağrında taşıyan hâkim model olmasından kaynaklanmaktadır. Kendisiyle birlikte Avrupa uygarlığına bir hamle daha yaptırmış ve bu uygarlığın dünya çapında etkili olmasına yol açmıştır. Modern dünya, Hollanda çıkışına çok şey borçludur. Venedik-Amsterdam hattı, 14. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Avrupa uygarlığını dönüştüren ve dünyaya egemen kılan önceliğe ve öncülüğe sahiptir. Ortadoğu merkezî uygarlığının son hegemon gücü Osmanlı İslam İmparatorluğu, Avrupa ortalarından geri çekilirken, Avrupa’nın dinî kabuktan sıyrılmış ve laik yanı ağır basan yeni hegemonik güçleri tarafından her yandan sarılmayla yüz yüze kalmıştır.

Avrupa-Ortadoğu uygarlık diyalektiğinde hem hegemonyanın Avrupa’ya kayışında hem de nitelik olarak farklılaşmasında yaşanan büyük dönüşüm tüm çağı belirleyecek önemdedir. 1650-1750 döneminde Hollanda’nın hegemonik üstünlüğü bu kayış ve dönüşümde başat rol oynamıştır. Venedik Ortadoğu’dan merkezî uygarlığı çalıp İtalya üzerinden Avrupa’ya taşırken (12.-16. yüzyıllar), Amsterdam-Hollanda ise onu daha kısa bir süre içinde Atlantik kıyılarında dönüşüme uğratıp Avrupa merkezli hegemonyanın ilk dünya fatihi haline gelir. Merkezî uygarlık sistemi beş bin yıllık Ortadoğu serüveninden sonra Atlantik kıyılarında Avrupa merkezli yeni bir dünya-sisteme dönüşecektir.
 
c- Londra-Britanya Deneyimi ve Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk

Hollanda-Amsterdam Devrimi daha ilk aşamalarında Londra-Britanya ile aynı stratejik düşmanlar tarafından kuşatılmıştı. Bu nedenle ikisi arasındaki ilişki de stratejik düzeyde olmayı gerektiriyordu. İspanya ve Fransa monarşileri her iki güç için de varlık-yokluk sorununa yol açmışlardı. Hollanda ve İngiltere birlikte yutulma tehdidi altındaydı. Varlık ve kurtuluşları için tek çare, Avrupa’nın yeni hegemonik güç merkezi olmaktan geçiyordu. Bu gerçeği iliklerine kadar hissediyorlar, düşüncelerinin temel kaygı konusu haline getiriyorlardı. Aynı gerçeklik karşı taraf için de geçerliydi. Hegemonik güç olmayı başaramazlarsa, hem Katolik ideolojik hegemonyası hem de İkinci Roma olma idealleri tarihe karışacaktı. İki hegemonik kutup arasındaki çekişme ve savaşların süreklilik ve yoğunluk kazanması aynı varlık-yokluk sorunundan kaynaklanmaktaydı. Sonuçta Westphalia ulus-devlet dengesinde bir statüye ulaşılması (1648) aralarındaki savaşı sınırlayacak ve barış aralıklarını uzatma rolünü oynayacaktı.

Londra’nın yükselişi de Amsterdam’ın bir ikizi gibidir. Aynı stratejik sorunları yaşamakta oluşları kendilerini benzer çözümler geliştirmeye zorlamıştır. Britanya’nın bir ada olması işini daha da kolaylaştırmıştır. Londra bir kent devleti olarak doğmadı. Bu yönüyle Venedik’in ihtişamından çok uzaktır. Krallık merkezi olarak kurulmuştur. Fakat daha 1215’ten beri Magna Charta’nın kanadı altında kısmi özerkliğe de sahip olagelmiştir. Dolayısıyla başlangıcından itibaren özgün bir siyasi modele beşiklik etmiştir. Britanya’nın ilk kralı Arthur zamanından beri (5. yüzyıl) denk güç sahibi aristokrasiye beşiklik etmesini de bu gerçekliğe eklemek gerekir. Diğer yandan ada, kıta Avrupa’sından sürgün edilenlerin son barınağı olma gibi bir ayrıcalığa da sahiptir. Sık aralıklarla işgaller de yaşamıştır. Sezar’ın uygarlık adına ilk işgalinden beri, kıta fatihlerinin iştahları için hep çekici bir lokma olmuştur.

Londra’nın yükselişi bu gerçekliklerle yakından bağlantılıdır. Londra içte birbirine denk aristokrat güçlere karşı kısmi bir özerklik, dıştan ise gelen her işgalciye karşı savunma ve sürgünler için son bir sığınak olmuştur. Kaderini bu stratejik olgular temelinde örmüştür. Kent olarak yükselirken, bu stratejik konumunu hep göz önünde tutmuştur. Günümüze kadar bu konumunu sürdürmektedir. Unutmamak gerekir ki, bir kentin kaderinin belirlenmesinde ¬daha ilk Uruk sitesinden beri stratejik kaygılar hep temel rol oynamıştır. Sursuz, Akropolsüz kentin düşünülmemesi bu gerçeği ifade eder. Kent için en az strateji kadar gerekli olan, onu besleyecek tarımsal arka cephesi, ticareti, zanaat ve sanayi üretimidir. Bu faktörler ise, devlet veya demokratik yönetim olmadan geliştirilip sürdürülemez. Londra tüm bu stratejik üretimsel, ticari, zanaatsal, sınaî ve mali faktörleri iç içe yoğun yaşamaya mahkûm edilmiş gibidir.

Ada 15. yüzyılın sonlarına kadar kıta kaynaklı işgallere ve fetih emellerine karşı direnme aşamasını sonlandırmaya çalışmıştır. Son Norman işgalciliğini 16. yüzyılın ortalarında sona erdirmekle daha kişilik bulmuş haline kavuşur. Britanyalılık artık bağımsız bir kimliktir. 1550’ler sonrasının Birinci Elisabeth Çağı, bu kimliğin kazanılması ayrıcalığına sahiptir. Londra’nın kent kimliği de bu ada kimliğiyle güç kazanıp tarihsel rol oynamanın eşiğine dayanmıştır.

16. yüzyılda Londra Britanya’sının temel sorunu, Atlantik’te İspanya-Portekiz, Avrupa karasında Fransa Krallıklarının kuşatmasını yarıp, kara ve deniz dünyasına açılmaktır. Amsterdam Hollanda’sıyla benzer sorunları yaşamaktadır. Bu sorunları çözmeyi başaramazsa siyasi varlığı sona erecektir. Başarmasının yolu ise hegemonya savaşında başa güreşmektir. Merkezî uygarlığın Avrupa’ya taşınması tamamlanmakla birlikte, çeşitli güçleri arasında sert bir hegemonya savaşı verilmektedir. Uygarlık sistemleri hegemonik sistemlerdir.

Londra Britanya’sının hegemonya savaşında başarı için önünde olmazsa olmaz kabilinden üç temel tarihsel aracın geliştirilmesi gereği söz konusudur. Bunlar kapitalizm, ulus-devlet ve sanayileşmedir. Ada en çok tarımsal açıdan kendine yeterli olabilir. Tarım ne kadar verimli kılınsa da, içine girdiği hegemonya savaşını sürdürmeye yetmez. Tüm iç ve dış koşullar olağanüstü bir sistem değişikliğini gerekli kılmaktadır. Tarih, varlıkları söz konusu olduğunda, sıkışıan toplumsal güçlerin hep sıçrama yaptıklarını, yeni teknik, düşünsel, politik, askeri ve ekonomik sistemler geliştirdiklerini kanıtlayan örneklerle doludur. Genelde sıkıştırılan Avrupa’da, özelde Ada İngiltere’sinde yaşanan bu yönlü bir gerçekleşmedir. 16. yüzyılın önemi bu gerçeklikle bağlantılıdır. 

Şüphesiz 16. yüzyıl Londra Britanya’sı kapitalizm, ulus-devlet ve sanayileşme hamlesinin ne mucidi ne de tek inşa gücüdür. Bu üç yönlü gelişme başta İtalyan yarımada kentleri olmak üzere tüm Batı Avrupa kentlerinde yaşanmaktadır. Sistemsel değişim kıtasal ve küresel çaptadır. Fakat Londra’nın özgün katkısı giderek öncü ve katalizör rolü oynamaya dönüktür. Londra yeni sistemin beyni ve katalizörüdür.

Sorulması gereken temel soru, hangi etkenlerin bunda belirleyici rol oynadığıdır.

1-    Kapitalizmin sistem haline gelişi tam çözümlenmiş olmaktan uzaktır. Konu halen tartışılmaktadır. Savunmanın değişik bölümlerinde konuya ilişkin gerekli açıklamaları yaptık. Temel eleştiri noktaları sergilendi. Özcesi, en radikal eleştiri, K. Marks’ın Kapital çözümlemesinin büyük yanlışlıklar ve yetersizlikler içerdiğine ilişkin olanıydı. Kapitalizmin en gelişkin ve hatta ilerici bir ekonomik sistem olarak sunulması yanlışlığın temelini oluşturmaktadır. Ekonomik biçimi toplum biçimi olarak daha da genelleştirmek, yanlışı genelleştirmek anlamına geldi. Bunu tarihe yaymak ise ‘diyalektik materyalizm’ adı altında yöntemselleştirildi. Sonuç, Hegel idealizminin düzeltilmesi değil, karikatürize edilmesiydi.
2-   
Hegel’in halen aşılmadığını iyi anlamak gerekir. Avrupa uygarlığı Hegel’e yol açmış olsa da, aynı zamanda onun mahkûmudur. Hegel’den beri felsefe doruk aşağısıdır. Hegel’in zıddı Nietzsche’dir. O da kapitalist modernitenin zirvedeki eleştirisidir. Henüz aşılmış değildir. Özgünlüğü ise, kapitalizmin yaşamla bağdaşmazlığını peygamberce haykırmasıdır. Fernand Braudel’in büyüklüğü, kapitalizmi ekonomi değil, tekel olarak tanımlama gücünü gösterebilmesidir. Kapitalizm tekel olarak ne bir üretim biçimi ne de toplumsal ve tarihsel bir aşamadır. İngiliz ekonomi-politiği denilen anlatı temelde kapitalizmi meşrulaştırma aracıdır. Ekonomi olmadığı halde ‘en gelişkin ekonomik sistem’ olarak sunulması, tarihte ‘bilim’ adı altındaki en büyük yanıltmadır. Tekelin vurguncu ve vurucu karakteri ekonomikleştirilerek, bu yanıltma ve meşrulaştırma sağlanmaya çalışılmıştır. Tüm eleştirelliğine rağmen, K. Marks ve ardılları, pozitivizmin de katkısıyla bu çabalara alet olmaktan kurtulamamışlardır.

Kapitalizmi İslamiyet veya Hıristiyanlık gibi bir din veya ideolojik-pratik tekel olarak çözümlemek, hiç şüphesiz daha çarpıcı hakikatlerle tanıştıracaktır. Kapitalizm, uygarlık tarihinde azami tekelleşmedir. İnsanlık tarihinde ilk tekelin ‘güçlü ve hilekâr adam’ ile başlatıldığını hep göz önüne getirirsek, kapitalizmin bu tarihsel ‘el’in en örgütlü kurumsal ifadesi olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Kurumsal tekel kavramı, günümüzde tüm toplumsal alanlar üzerindeki iktidar gücü olarak da anlaşılabilir. Dolayısıyla ilerlemeyle, toplumun alt ve üst yapılanma biçimleriyle öz varlık anlamında doğrudan ilişkilendirilmemelidir. Kapitalizmi toplum üzerindeki en gelişmiş, kendini meşrulaştırmış baskı ve artık-değer sistemi olarak tanımlamak da mümkündür. Bu tanımlama genelde tekellerin, özelde kapitalist tekelin ekonomik, toplumsal, politik, askeri ve ideolojik kategorilerde kendini üslendirip, sanki bu kategorilerin kendisiymiş gibi meşrulaştırmasını daha iyi anlamamıza imkân verir. Örneğin askeri tekel ordu demek olup, tüm uygarlıklarda hegemonya tesisinin temel gücüdür. Hegemonya ise, ‘güçlü ve kurnaz adam’ın toplum üzerinde yayılmış kurumsal kolektif ifadesidir.

Bu tanımın ışığında genelde Avrupa’da, özelde Londra Britanya’sında yükselen kapitalizme bakıldığında kendisini daha iyi anlamlandırabileceğiz. Ada’yı dört taraftan saran hegemonik tekellere ancak onlardan daha güçlü hegemonik bir tekelle karşı konulabilir. İspanya ve Fransa kaynaklı tekeller gelenekseldi. Din ve krallık görünümünü taşımaktaydı. Bu nedenle Ada kendini benzer din ve krallık olarak karşıtlasaydı muhtemelen yenilecekti. Çünkü rakipleri ondan her bakımdan üstündü. Geriye kalan tek çıkış yolu yeni bir tekel biçiminin inşa edilmesiydi ki, yapılan da budur. Ada’da 16. yüzyılda bu tarihsel nedenden ötürü ideolojiden üretime, politikadan askerliğe kadar toplumun tüm maddi ve manevi kültür alanlarında yeni bir tekelcilik inşa edilir. İngiliz kapitalizmi bu genel inşanın adıdır. İnsanlığın tüm gelişmiş teknik ve düşünce mirası üzerinde kurulması ne ilerlemedir, ne de yeni bir toplum biçimidir. Sadece tekelcilikte en güçlü formasyonu tutturmaktır. Yapılan değişikliklere bu çerçevede bakıldığında, ister devrimle ister reformla gerçekleştirilsin, sonuçta amaçlanan tekelci kurumlaşmadır. Kent olarak Londra, ülke olarak Britanya adını almış olması sadece dilsel anlatım kolaylığıdır. 1780’lere kadar Amsterdam-Londra stratejik ittifakıyla yürütülen bu tekelci hegemonya savaşı, Fransız Devrimi (1789) ve Napolyon savaşları sonrasında İngiltere tek hegemon olarak kalmayı başarmıştır.

İngiliz kapitalizmi başlığı altında tarım, ticaret, finans ve sanayi alanlarında geliştirilen yeni kural ve kurumlaşmalar uzun bir tarih olarak da savunmalarımın daha önceki bölümlerinde anlatılmıştır. Kendine özgü dinsel reform, tabi kılınmış bilimsel kurumlar, sanat ve eğitim sistemi de kurumlaşmıştır. Kısaca modernitenin en temel öğesi olarak yeni yaşam tarzına damgasını vurmuştur.

2- Londra-Britanya hegemonik yükselişinde kapitalist tekelle iç içe gelişen ikinci önemli kurumlaşma, toplumsal hiyerarşi ve eski devlet yapılanmasının ulus-devlet olarak örgütlenmesidir. Ulus-devlet örgütlenmesi, ekonomi üzerinde kurulan kapitalist tekelleşmenin iktidar alanı üzerindeki paralelidir. Sıkı bir iç içelikleri vardır. Ekonomik tekel iktidar tekeli olmadan gerçekleştirilemez ve düşünülemez. K. Marks’ın da dahil olduğu sosyal bilimcilerin en büyük yanılgıları veya netleştiremedikleri olgu, ekonominin özerk bir alan olarak kapitalize edildiğini sanmalarıdır. Tüm uygarlıklar tarihi kanıtlamaktadır ki, ekonomik alan üzerindeki tekeller ancak ideolojik ve iktidar tekelleriyle iç içe geçtiklerinde artık-değer gerçekleştirebilirler. Zaten iktidar tekelini, ekonomik tekelin daha yoğunlaşmış ve kurumlaşmış ifadesi olarak yorumlamak gerekir.

İktidarın kurumlaşmış resmi ifadesine devlet demek gelenekselleşmiş bir anlatımdır. Kapitalizmle iç içe bu geleneksel iktidar tekeli, ulus-devlet formu olarak örgütlenmeyi zorunlu görmüştür. Amsterdam-Hollanda ve Londra-İngiltere stratejik ittifakının en temel özelliklerinden biri, devleti ulus-devlet olarak tüm toplum üzerine yaymış bulunmalarıdır. Geleneksel devlet bu döneme kadar toplumun üstünde, aralarında sınır çizmeye özen gösteren bir yapılanma biçimindeydi. Bu biçim gücünü sınırlıyordu. Ulus-devlet modelinde ise devlet tüm toplumu ulus olarak kapsamına aldığı için, ideolojik ve ekonomik hegemonyasından yararlanarak kendini meşrulaştırıyor, böylelikle azami güçlenmeye yol açıyordu.

E. Wallerstein’ın kapsamlı araştırması olan ‘Dünya Sistemleri Analizi’nde, İngiliz hegemonyacılığında nihai üstünlüğü belirleyen etkenin devletin yeni örgütlenme tarzı olduğunu saptaması gerçekçi bir yaklaşımdır. Fakat K. Marks’ta olduğu gibi eser kapitalist çözümlemeye boğulurken, ulus-devlet çözümlenmesine kavram düzeyinde bile yaklaşım gösterilmemesi büyük bir eksikliktir; büyük eserlerinin hak ettiği başarıyı çok sınırlı olarak yansıtmasına yol açmıştır. Ulus-devlet, tüm geleneksel devlet kalıplarının ve dinin millileştirilmesine çok şey borçludur. Tersi de doğrudur. Başta din olmak üzere geleneksel kültürün millileştirilmesi ulus-devletçiliği doğururken, ulus-devlet de kendine yeni din olarak milliyetçiliği seçmiştir. Dolayısıyla kapitalizm = ulus = devlet = milliyetçilik biçimindeki formül, içine girilen yeni sürecin özüdür. Bu gelişmenin varacağı yer ise faşizmdir.

Ulus-devlet, iktidarın kapitalist tekel çağında azami tekelleşmesini ifade eder. Kendisi tekellerin tekelidir. Özellikle ilk aşamasında en yüce ve kapsayıcı erk konumundadır. Hegel’in deyişiyle yeryüzüne inmiş tanrısallıktır. Tanrı kavramının toplumsal bağlamda somutlaşmış halidir.

Londra-Britanya hegemonyacılığında en az kapitalist tekeller kadar etkili olan ikinci temel araç, tekellerin tekeli olarak ulus-devlet olmuştur. Üzerinde Güneş Batmayan Britanya İmparatorluğu’na bu araçla erişilmiştir. Çok açık ki, bunda ekonomik tekelle ulus-devlet tekeli arasında keskin sınırlar çizmek mümkün değildir. O kadar iç içeler ki, birinin diğerinin yerine geçtiğini sıkça görmek mümkündür. Ama yine de genelde devleti, özelde ulus-devleti kapitalizmle özdeşleştirmemek kadar, onun basit siyasi bir üstyapısı olarak değerlendirmemek de büyük önem taşır. Aralarındaki ilişki çok sıkı ve yoğundur, fakat özdeş veya biri diğerinin basit bir yansıması değildir. Ayrı özsel varlık olarak tarihsel-toplum gelişmelerini yaşarlar.

Londra ve Amsterdam’ın tarihsel-toplum gerçekliğindeki özgün konumları, kent devletçiliğine son vermeleri ve ülke-ulus çaplı devletçiliğe beşiklik etmeleridir. Stratejik konumları bunda başat rol oynamıştır. Ulus-devletçiliğe beşiklik etmemelerinin karşılığı, dıştan gelen bir imparatorluk tarafından işgal edilmek ve onun basit birer kenti durumuna düşmektir. Venedik’ten farkları bu özgünlükle bağlantılıdır. Venedik, İtalyan ulus-devletçiliğine yatırım yapmadı. Ama kent olarak kimliğini korudu. Dolayısıyla Londra ve Amsterdam bu anlamda kent kimliğinin inkârı damgasını taşırlar. Bu damga en iyi Londra ve Amsterdam’ın ‘fahişe-genelev mahallesi’nde kendini hissettirir. Sümerlerde de -Nippur ve Babil’de- benzer bir gelişme (musakattin-ilk genelev) görülür. Kendini inkâr eden her kimlik kaçınılmaz olarak fahişeleşir, faşistleşir.

Londra-Britanya ulus-devleti, kapitalizmin en etkili silahı oldu. İçerde ‘yurttaşlık’ kimliğiyle tüm toplumsal dokuları ‘homojenleştirme’ operasyonları temelinde karınca-birey oluşturur ve proleteri yeni köle haline dönüştürürken, hiyerarşik öğeleri burjuvalaştırır. Birey, bireycilik, bireysel hak ve özgürlükler kavram olarak bu tarihsel operasyonu maskelemeye ve meşrulaştırmaya hizmet eder. Buna karşılık toplumsal dokulardaki yapıların kimlik savaşımları -işçi, zanaatkâr, köylü, entelektüel, dinsel topluluklar, kadın ve etnisite başta olmak üzere- ortaya çıkar. Burjuvazinin birey ve yurttaş kavramına yüklediği anlamın son derece çelişkili, maskeli ve iktidarını meşrulaştırma amaçlı içeriğini çözümlemedikçe, ulus-devletin homojen toplum yaratma operasyonlarının gerçek anlamını bilemeyiz.

Ulus-devletin içte homojen toplum yaratma operasyonu en çıplak ve gerçek haliyle kendini faşist devlet modelinde açığa vurur. İki Dünya Savaşının bu modelle bağlantısı çok çarpıcıdır. Ulus-devlet, evrenselliğin olmazsa olmazı olan tekilliği (felsefenin temel kavramı olarak evrensellik-tekillik), yani yaşamın kendisi olan farklılığı ve çeşitliliği inkâra tabi tutarak, kendini tek egemen kılmak ister. Hitler’in tek devlet, tek dil, tek vatan, tek ulus, tek kültür sloganı bu durumu en iyi bir biçimde özetlemektedir. Bu biçimdeki tekleştirme, vücuttaki kanser hücrelerinin diğer tüm doku hücrelerini yok edip salt kanser hücreleri halinde çoğalmasına benzer. Hücreler anormal çoğalmıştır. Fakat gerçekleşen, canlının en acılı doğal olmayan ölümüdür.

Ulus-devletin temelinde var olan ‘toplumsal mühendislik’ şeklindeki homojenleştirme eğilimi demokrasi ve hukukla sınırlandırılmazsa, faşistleşme aşamalarında gözüktüğü gibi, sonuç toplumsal kırım ve her türlü soykırım olacaktır. Ulus-devlette soykırımdan daha çok gerçekleşen, toplumsal doku veya farklılıkların minimumlaştırılması anlamında toplumkırımdır. Bu temelde dar bir iktidar elitinde yoğunlaştırılan güçle kurumsal diktatörlük sağlanır. Devletin azami merkezileştirilmesi ve güçlendirilmesi demokrasinin asgari sınırlara çekilmesine ve toplumun güçsüzleştirilmesine yol açar. Yeni geliştirilen ‘sosyal bilim’ bunda büyük rol oynar. Ekonomi-politiğin kapitalizmin meşrulaştırılmasında oynadığı rolü, devlet ve hukuk felsefesi (teorisi) ulus-devlet için oynar. Hegel felsefesi ulus-devletin İncil’i gibidir. Ulus-devletin lehinde söylenebilecek en önemli husus, doğuş aşamasında toplumun dokularında adeta nasırlaşmış bir rol oynayan lüzumsuz gelenekçileri ayıklamasıdır. Aşırı parçalanmışlık da kaotik toplumu ifade eder. Uzun süre kaos halinde yaşanılamayacağına göre, ulus-devlet başlangıç aşamasında kısmen bu duruma son vererek, kötüler içinde en iyisi olarak bir çıkış, seçenek sağlar.

Londra-Britanya ulus-devleti kendisine yönelen hegemonik devlet güçlerini bu yeni aletle yenilgiye uğratırken, daha çok pragmatik hareket etmiştir. İngiliz pragmatizminin temelinde bu gerçeklik yatar. İngiliz ulus-devleti hayatın içinde doğmuştur. Yaşadığı kuşatılmışlık ve varlık sorunu bu aletin pratikte yetkinleşmesini sağlamıştır. Ne pratikten kopuk teorik safsatalara, ne de tümüyle kör pratiklere itibar etmiştir. İhtiyacı kadar ulus-devletleşmiştir. Daha da önemlisi, yedeğinde demokrasi ve hukuku hiç eksik etmemiştir. İngiliz toplumundaki demokrasi ve hukuk geleneği, ulus-devletin azmanlaşmasına sürekli karşı koymuştur. Hukuk ve demokrasi ulus-devlete feda edilmemiştir. İngiltere’nin diğer hegemonik devletlere karşı güçlü olmasının ve öyle kalmasının ikinci önemli nedeni budur. Kısacası İngiliz toplumu yeni Leviathan adlı canavarın (ulus-devlet) farkındadır ve ona karşı son derece tedbirlidir.

Londra-Britanya hegemonyası Amsterdam-Hollanda’nın katkısı ve hatta mirasıyla sadece Avrupa çapındaki hegemonları (Papalık, Fransa Monarşisi, İspanya ve Avusturya Habsburgları) değil, dünya çapındaki diğer hegemonik güçleri de ya dağıtmış ya da parçalanmalarını sağlayarak etkisizleştirmiştir. Bir hegemona yaraşır davranmayı bilmiştir. ‘Ya hep ya hiç’ çizgisinde hareket etmemiştir. Roma ve İslam imparatorluk geleneklerine yakın hareket etmiştir. 19. yüzyılı, dünya çapında küçük bir adada çok az bir nüfusla yükselen bir imparatorluğun buyruğuna sokmuştur.
3- Londra-Britanya hegemonyasında sanayi (endüstri) devriminin rolü üçüncü önemli bir etkendir. Sanayi devrimi olmadan İngiliz hegemonyasını düşünmek imkânsız değilse bile çok zordur. Sanayi devrimini düşünürken, kasıtlı olarak yaratılan, daha doğrusu din olarak kapitalizmin meşrulaştırdığı kadar gizlediği iki yanlışlığa düşmemek çok önemlidir. Birincisi, sanayi devriminin kapitalizm ve ulus-devletle özdeşleştirilmesidir. Şüphesiz hem kapitalizm hem ulus-devlet endüstrileşmeyi de dinselleştirmişlerdir. Endüstriyalizm bu gerçeği ifade eder. Fakat endüstri endüstriyalizme indirgenemeyecek kadar önemli bir tarihsel-toplum olgusudur. İlkel insanın elindeki taştan insan toplumunun gerçekleştirdiği atom bombasına kadar bir endüstri gerçekliği vardır. Özcesi endüstri, toplum tarihi kadar eski ve toplum sürdükçe varlığını sürdürecek bir kategoridir. Onsuz ne tarih ne toplum düşünülebilir.

Genelde Avrupa uygarlık aşamasında, özelde İngiltere somutunda yoğunlaşan, 18. yüzyılın sonundan günümüze kadar hızından hiçbir şey kaybetmeden devrimsel patlamalar halinde kendini gösteren olgu endüstriden farklı bir şeydir. Endüstri devrimi demek durumu tam izah etmiyor. Toplumların tarihinde bu kadar uzun süreli ve şoklar halinde devam eden devrimlere rastlanmamaktadır. Sanayideki gelişmeyi devrimsel veya evrimsel bir olgu olmaktan çıkaran şey, onun kapitalizm ve ulus-devlet tekelinin hegemonyasına sokulmasıdır. Ahlâkî ve politik toplumun asla gerçekleşmesine izin, olanak ve ortam sunmayacağı icatların başında herhalde atom silahı gelir. O da atom endüstrisinin ürünüdür, ama onu atom silahına dönüştüren güç kesinlikle kapitalizm ve ulus-devlettir. Aralarındaki farkı bu durum yaratmaktadır.

Endüstrileşme ve endüstri devrimi mümkün ve gereklidir. Fakat özellikle son iki yüz yılda artan şoklar halinde endüstri adına yapılanlar endüstriyalizm alanına girer. Yani ideolojik boyut kazanır. Bunda kapitalizme ve ulus-devletçiliğe dayalı hegemonyacılığın belirleyici rolü vardır. İkisi zincirlemesine birbirini güçlendirdikçe, toplumsal ve çevresel yıkımı gerçekleştiren birer araca dönüşüyorlar. Dolayısıyla ikinci önemli husus, endüstriyalizmin bir teknikten ziyade bir ideolojik eğilim olduğudur. Endüstriyi bir ideoloji haline getiren de kapitalizm ve ulus-devlettir.

Kapitalizm için sanayileşme azami kâr demektir. Sanayileşme 19. yüzyılda kesinlikle geçerli bir olguydu. En çok sanayileşmek, en çok kâra konmak anlamına geliyordu. Din, ideoloji yani endüstriyalizm özelliği kazanması, kışkırtan azami kârın gerçekleştirici gücü haline gelmesi nedeniyledir. Ulus-devlet için sanayileşme ise güçlü ordu ve iktidar anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla kapitalistlerle ulus-devletin doğal ittifakı için tarihsel an gelip çatmış oluyordu. 19. yüzyıl kapitalizm ile ulus-devletin sanayileşme temelinde azami ittifakını ve iç içe geçen tekelleşmeler çağını temsil eder. Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk olarak Londra Britanya’sının görkemli 19. yüzyılı, özünü bu ittifak ve tekelleşmeden alır.

O halde dört yandan kendisini sıkıştıran hegemonik stratejilere karşı önce bir varlık-yokluk stratejisini geliştiren, sonra ve zorunlu olarak bunu dünya çapında bir hegemonik üstünlüğe çeviren İngiltere’nin gücünün sırrı kapitalizm, ulus-devlet ve sanayicilik temelindeki ittifak ve tekelleşmedir. Merkezî uygarlık sisteminde halen devam eden ve dünyayı yönlendiren ve denetleyen, dolayısıyla sömüren ve vuran özünde bu hegemonik gerçekliktir.

Şüphesiz İngiltere için geçerli olan Avrupa için de geçerlidir. Kapitalizm, ulus-devlet ve sanayicilik üçlemesi temeline oturttuğu modernitenin önde gelen gücü ve özgün konumundan ötürü İngiltere bu çözümlemenin merkezine alınmıştır. Marks ve Engels kapitalizmin çözümlenmesi için İngiltere’yi esas alırken doğru hareket ediyorlardı. İngiltere’yi çözmenin Avrupa’yı, hatta geleceğin dünyasını çözmek olduğunu biliyorlardı. Modernitenin bu üçlü sacayağı sadece bir ülkeye, hatta kıtaya mal edilemez. Savunmalarımın tümü bu gerçekliği yeterince izah ediyor. Ama kentlerin, bölgelerin, ülkelerin, hatta kıtaların rolünü ve özgünlüğünü ortaya koymadan, tarihsel-toplumu çözümlemek ve açıklamak olası değildir. Avrupa ve onu teşkil eden kentler, bölgeler ve uluslar birer gerçekliktir. Uygarlaşmaları ve merkezî uygarlıkta hegemonik güç haline geçişleri de bir gerçekliktir. Avrupa’nın son bin yıllık tarihindeki ilk beş yüz yıllık dönem doğusundaki, Ortadoğu’daki merkezî hegemonik güç etkenlerini kendi içine çekme biçiminde geçerken, son beş yüz yılı ise hegemonik üstünlüğü ele geçirmenin öyküsü biçiminde geçmiştir.

Buradaki anlatımın konusu ne tek tek Avrupa ulusları ve ülkeleridir, ne de birleşik uygarlık sistemi veya modernitesidir. Belki de dünya tarihinde hakkında en çok yazılan bu alanlardır. Yazacaklarım belki de bir ilkokul bilgisi kabilinde şeyler olabilir. Niyetim benim için, yaşamım için önem taşıyan, hatta belirleyici olan, bu tarihin, bu modernitenin kendimle, toplumumla, dolayısıyla bölgem ve dünyamla ilişkisi nedir sorusuna açıklık getirmektir. Bunu başaramamak demek özgürleşememek, dolayısıyla yaşamın anlamına erişememek demektir. Bir savunmanın temel görevi, içine düşürülen durumu öncelikle anlaşılır kılmak ve mutlaka çıkış noktalarını doğru tespit etmektir. Aksi halde dört duvar arasında kafayı duvara vurmaktan başka bir şey yapmış olmayacaksın. Sanıldığının aksine, modernitenin hazırladığı duvarın içi ve dışı özgürlük probleminin çözümünü vermez ve çözümü olmaz. Benim için modernitenin bu yanılsama oyunlarına düşmemek çok daha önemlidir. Bu satırları yazarken beni yönlendiren, biraz da büyük özgürlük savaşçılarının neden ve nasıl burada tanımlamaya çalıştığım bu modernitenin kurbanları haline düştüklerini cesaretle sorma ve mümkünse cevaplarını geliştirme endişesidir.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.