Zerdüşt’ün Direnişi: Uygarlığa Karşı Ahlâkî Savaş
Özgürlük Perspektifleri / 25 Mart 2013 Pazartesi Saat 16:04
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Uygarlık sistemine karşıt ideolojiler arasında Zerdüştlüğün özel bir yeri ve anlamı vardır. Zagros dağ sisteminin aydınlık ve berrak çehresidir, heybetli sesidir.

Uygarlık sistemine karşıt ideolojiler arasında Zerdüştlüğün özel bir yeri ve anlamı vardır. Zagros dağ sisteminin aydınlık ve berrak çehresidir, heybetli sesidir. Uygarlık sisteminin sinsi ideolojik hegemonyasına karşı ahlâkî toplumun direnişiyle yanıt vermek istedi. Yalana karşı doğruluk idi. İranî kimliğin temel kültürü olduğu halde, Hıristiyanlık ve İslamlığın karşısında kendini yenileyemedi.

Çıkışı M.Ö. 1000’li yıllara dayandırılan Zerdüştî Hareket, bir orijinal olmaktan çok reform niteliğindeydi. Daha eski olan Ahura Mazda geleneğinde reform yaptığı söylenebilir. Ahura Mazda, en eski Aryen inancıdır. Aryen kabilelerin ortak tanrı-larından biri olarak değerlendirilebilir. M.Ö. 1000’lerden itibaren gelişen Asur saldırılarına karşı bu inanç sisteminde reform ihtiyacı ortaya çıkmış olabilir. Asur’un ideolojik hegemonyasına karşı bir ideolojik çıkış gerekliydi. Ahlâkî karakterde gelişmesi doğrulukla ilgilidir. Doğru yaşam Zerdüştlük’te bir ilkedir. Durum böyle olunca, ideolojik yanıtlar etik olma zo-runluluğunu duyar. Farklı bir ideolojik örgüsü vardır. Aydınlık-karanlık, iyilik-kötülük, doğru-yanlış gibi köklü ikilemlere dayanır. Bu yönüyle erken diyalektik bir doğuşu yaşar. Tarihe de diyalektik yöntemle yaklaşır. Kutsal Kitapların her üçü üzerinde de büyük etkisi vardır. Yahudilerin Babil sürgünü döneminde (M.Ö. 596-540) Kyros tarafından affedilerek mem-leketlerine gönderilmesi bu etkiyi güçlendirmiş olabilir. Budizmi de etkilediği önemle belirtilir. Her ne kadar M.Ö. 6. yüzyılda yaşadığı söyleniyorsa da, Zerdüşt daha çok Maği’lerin (Zagros rahipleri) ortak bir imgesi gibi durmaktadır. Etkili Mağilerden biri olmuş olabilir.

Zerdüşt’ün etnik kimliği önemli bir sorun olmamakla birlikte, bütün ihtimaller Med kökenliliğini işaret etmektedir. Mağ kelimesi Kürtçe ateş ocağında birikmiş kor halindeki ateş topağını ifade eder. Soğuk Zagros kışlarında Med kabilelerinin yaşamının büyük kısmını bu Mağ’lar etrafında geçirdiğini biliyoruz. Sohbetler ve vaazların en koyuları da bu Mağ’lar etrafında yapılır ve verilir. Vaazcılara Mağî denilmesi bu nedenledir. Zerdüştlükte ateşin kutsallığı bilinmektedir. Çünkü ateşsiz yaşamın mümkün olmadığını günlük yaşamlarından ötürü biliyorlar. Zerdüşt’ün bugünkü Kuzeybatı İran’da yani Medya’da yaşadığı yaygın bir kanaattir. Sosyal yaşama ilişkin net ilkeleri vardır. Sağlam bir eş ilişkisine büyük önem verir. Eşler arasında kökleşmiş hiyerarşiden ziyade eşitlik ve özgürlüğe yakın bağlar geçerlidir. Yalan söylemek en büyük ahlâksızlıktır. Kulluk ilişkilerinden uzak sosyal yaşam büyük öneme sahiptir. Ziraat ve hayvancılık gözde ekonomik faaliyetlerdi. Hayvanlara karşı tam bir çevreci yaklaşıma sahiptir. Et yemekten uzak durulur. Ziraat işleri ibadetle eşdeğerdedir.

Medler kanalıyla Grek kültürünü etkilediği söylenebilir. Heredot Tarihi’nde en büyük yeri Medler kaplar. Perslerin halk olarak adı pek geçmez. Grekleri en çok etkileyenin Med kişiliği olduğu sanılıyor. Kişilik ahlâkla ilgili olduğundan, Zer-düştlüğün etkisi anlaşılırdır. Cesaret ve doğruluğun bu kültürle bağını tahmin etmek zor değildir. Pers-Med İmparatorluğu’nun arkasında bu kültürün büyük rolü olduğunu görmek zor değildir.

Filozof Nietzsche’nin Zerdüşt hayranlığı önemli ve öğreticidir. Nietzsche kolay yargıda bulunmayan bir filozoftur. Yargı-ladığı her konu bir özdeyiş, aforizma niteliğindedir. Kendini Zerdüşt’ün Çömezi olarak nitelendirir. Bu kültürün kendini yenileyememesi ve günümüze çok cılız (Belki biraz Zerdeştîlerde kalmış olabilir) yansıması insanlık adına bir kayıptır. İran monarşisinin bu kültürün içini boşalttığı rahatlıkla söylenebilir. Kültürün gerçek sahiplerinin Medler olmasının bu tutumda etkisi düşünülebilir. Hıristiyanlık ve İslamiyet de bu kültürün kuşatmaya alınmasında pay sahibidir. Homojenleştirici ve din-sel dogmatizm yönleri ağır basan her iki dinin böyle davranması beklenebilir. Önlerinde ciddi bir ideolojik engel olarak dikilmektedir. Dolayısıyla çok sert tedbirlerle (özellikle İslamiyet tarafından) bastırıldığı söylenebilir. En büyük darbeyi İslamî fetihlerde yediği tahmin edilebilir. Elde kalan belgeler kırıntı kabilindedir. Gerçeğini fazla yansıtmazlar. Mazdek ve Babek gibi ünlü komünalistler tarafından sergilenen isyan ve direnişler, alan ve karakter unsurları nedeniyle Zerdüştizm’in son temsili olabilir. Her ikisi de hem İran-Sasani çürümüş monarşizmine hem de sefahat içindeki Abbasî sultanlarına karşı direnişleriyle kahramanlık simgesi oldular. Yine belirttiğimiz gibi Mitraizm ve Manicilik üzerinde de etkileri önemlidir.

Ahlâkî temelde anti-uygarlıkçı ve sosyal yaşamda kişilikli (Nietzsche’nin ‘üst insan’ı) olmak demokratik uygarlığın da vazgeçilmez ilkesel değerleridir. Demokratik uygarlığın Ortadoğu kültüründe sahip çıkması ve beslemesi gereken ana da-marlarından biri Zerdüşt geleneğidir.

Zerdüştlüğe ilişkin temel bir sorun da İbrahimî dinlerle bağıdır. Ne kadar kendi başına bir peygamber ekolü sayılabilir? Hangi anlamda İbrahimî peygamberler zincirine eklenebilir? Bu sorulara verilecek cevap, Zerdüşt’ün İbrahimî dinler içinde büyük oranda özümsendiği biçimindedir. Tevrat’ın, dolayısıyla İncil ve Kuran’ın düzenlenişinde etkisi kesindir ve kapsam-lıdır. Tarihçiler Yahudilerin Babil sürgünü sırasında ideolojik hegemon rolünü oynayan Zerdüşt düşüncelerinden çok etki-lendiklerini kaydetmektedir. Zaten bu tarihten sonra düzenlenen Kitabı Mukaddes nüshalarında bu etkilenmeler açıkça ayırt edilmektedir. Kaldı ki, Yahudiler uzun süre Pers-Sasani egemenlik sahasında ve birçok önemli görevde bulundular. Tüccar olarak etkinlik gösterdiler. Kürtler içinde de hatırı sayılır bir nüfuzları vardı. Ayrıca halen Yahudi Kürtler İsrail’de önemli bir azınlık olarak yaşamaktadır. Dolayısıyla karşılıklı etkilenme uzun sürelidir.

Neden Zerdüşt’ten pek iz kalmadı derken, bu hususu kesinlikle göz önüne getirmek gerekir. Zerdüştlük yok olmadı, her üç İbrahimî din içinde özümsendi, böylece yaşıyor demek daha doğru olacaktır. Kaldı ki, Kutsal Kitap düzenleyicileri, Musa ve Muhammed de dahil olmak üzere, İbrahim öncesi tüm peygamberleri Adem’den Nuh’a, İdris’e kadar İbrahimî dinin kapsamına aldılar. Hatta İskender’i bile İskender-i Zülkarneyn adıyla listeye dahil ettiler. Böylesi örnekler çoktur. Kutsal Kitapların düzen-lenme geleneği böyle kavrandığında, Zerdüşt’ün bir İbrahimî peygamber olarak varlığını sürdürdüğünü rahatlıkla belirtmek mümkündür.

İslamî Direniş ve Saldırı Gerçeği: Orta Sınıfın (Tüccar) Feodal Dönem Savaşı

İslam adı altında sergilenen gerçeğin incelenmesi ve araştırılması en azından kapitalizm adı altında yürütülenlerin ince-lenmesi kadar önem taşımaktadır. Sadece Ortadoğu uygarlık tarihi açısından değil, evrensel tarihin doğru okunması ve yazılması için de bu tür çalışmalar gereklidir. Nasıl İslam Ortaçağı olmadan kapitalizm denen olgular dünyası ve moderni-tesinin oluşumu diyalektik gereği gerçekleşemeyecek ise, her iki olgu ve çağın doğru çözümlenmesi olmadan da günümüz için sürdürülebilir anlamlı bir toplumsal yaşam oluşturulamaz.

İslam’ın halen güncel önemini koruması bu diyalektik özünden kaynaklanmaktadır. Adı çok telaffuz edilen ama özü kavranmayan bir fenomenler dizisidir İslam. Tanımı hiç yapılmamıştır. Belki de tanımlanma imkânı olmayacak kadar kar-maşık ve bulanık bir fenomenler grubudur. Hatta ne kadar ve hangi gerçekliği yansıttığı hiç tartışılmaz. Uğruna oruç tutulur, namaz kılınır, zekât verilir, tekbir çekilir, savaşılır, ama kendisi tam muammaya bürünmüştür. Sorulması gereken soru şudur: O halde neden bu kadar gündemde tutuluyor? Ortadoğu’da İslam neyi çözdü? Sorun çözücü mü, yoksa sorun doğurucu bir kurgusal sistem midir? Maddi temelden ne anlaşılmalıdır? Devlet mi, cemaat midir? Ekonomik, sosyal, siyasal karşılığı, anlamı nedir? İslam’ın fetih kavramı neyin aracıdır? Bunlara benzer soruları çoğaltmak mümkün ve çok gereklidir. Çünkü günümüz İslam dünyası denen fenomenler grubu, kendini tanımlayamayacak ve çözemeyecek kadar acz içindedir ve sürdürülmesi günlük intiharlarla yürüyen veya yürüyemeyen toplumsal çürümeyi yaşamaktadır.

Bu fenomenin manevi kültürü kadar maddi kültürü de en los, bir sınırı ve içeriği belli olmayan, çürük ve dağılan mal-zemeler grubunu andırmaktadır. Doğru olan ya bu adı hiç kullanmamak ya da bu mümkün olmazsa ucu, sınırları, sorun ve çözüm yolları belli bir sisteme doğru taşımaktır. Batı uygarlığı ne yaptığını çok iyi bilerek küresel hamlesini sürdürüyor. Sistemin bünyesi gereği ne kadar bunalım ve kriz yaşasa da, önüne çıkan sorunların üstesinden gelebilecek maddi ve manevi kültür donanımına sahiptir. Ortadoğu’da İslamî fenomenler grubu tarafından zorlandığı bir gerçektir. Sadece ABD’nin bölgede yaşadığı zorluklardan bahsetmiyorum. Avrupa uygarlığı bir bütün olarak ve özellikle son iki yüzyıldan beri ‘Şark Sorunu’ dediği İslamî Ortadoğu karşısında zorlanmakta ve bunalmaktadır. Ama bundan da en büyük zararı, yıkım ve çözümsüzlüğü İslam denen dünya görmektedir. Durumun sürdürülmezliği tüm dünyanın gözüne batacak denli açığa çıkmış bulunmaktadır. Çözüm şüphesiz karşımızdaki fenomenin zihniyet çözümlenmesi kadar, yeniden yapılanmasına ilişkin yanıtlar geliştirmekten geçmektedir.

İslam denince Muhammed ve Allah isimleri ayrılmaz çok önemli bir ikili oluşturur. Ortadoğu halkları için hiçbir ikili ke-limeler grubu bu denli hayati bir ifade taşımamıştır. Bu iki isim uğruna korkunç savaşlar düzenlenmiş, o denli sevgi yumağı oluşturulmuştur. Bu zıtlığı bağrında taşıyacak bir başka ikilemli kelimeler grubunu bulmak da zordur. Sorulması gereken temel soru şudur: Neden böyledirler? Gerçekten kavrayarak mı bu ikilemi yaşıyor ve yaşatıyoruz? Cevabın olumsuz oldu-ğundan eminim. Olumsuz olmasaydı, tarih ve güncellik Ortadoğu’da bu denli acımasız olmaz, kördüğümler örerek yürümez ve bu biçimde yaşanmazdı. Burada yapmak istediğim şey bir anlam şeması geliştirmektir. Konuyla ilgili olanlar bu şemadan yararlanabilir.

Muhammed şüphesiz İbrahimî dinler kapsamında bir fenomendir. Fakat yaşamı ve sözü İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerinki (tanrı elçileri, habercileri) kadar bulanık değildir. Hakkındaki bilgiler daha somuttur. En azından yaşamının olgusallığı, olayları önemli oranda somutça izlenebilmektedir. Fakat bu konumunun konumuzu netçe aydınlatabileceğini sanarak kendimizi aldatmamalıyız. Tersine, belki de daha fazla karmaşıklığa yol açabilir. Somut her zaman sanıldığı kadar somut değildir. Muhammed somut olmayan bir somuttur. Bu kavramın ifade ettiği çelişkiyi sürekli zihinde taşıyarak yaklaşım içinde olmalıyız. Görünüşte veya somutta Muhammed, Mekke eşrafının önde gelen ve daha çok ticaretle uğraşan Kureyş aşiretinin Haşimî kabilesinin yoksul bir ailesinden olan, Abdullah ve Amine’den doğma bir erkek çocuktur. Küçük yaşta bazı mucizeler gösterdiği söylenir. Ortadoğu kültüründe bu yönlü anlatımlar Sargon’a kadar gider ve her önemli çıkış yapan kişiliklere hep yakıştırılır. Belki de öyledir! Döneminde etkili tüccar kadın Hatice’nin hizmetine girerek birkaç kez Şam-Mekke seferine çıkar. Bir seferinde yol üzerindeki ünlü Roma kenti Bosra’da (Bizzat gördüm ve kalıntılarını defalarca ziyaret ettim. Rahip Bahira’nın oradaki kilisesini de gördüm. Pislik içindeydi) Nasturi rahip Bahira’dan epey bilgilenir. Bu dönemde Nasturi rahipler çok etkilidir. İdeolojik gelişmelerin en önemli grubudur.

Şam dönemin önemli bir ticaret ve kültür kentidir. Öğretici bir kenttir. Çölden çıkışın cennet ağzı olabilecek kadar fiziki ve biyolojik bir yapılanması vardır. Mekke de önemli bir ticaret kentidir. Ticaretin doğurduğu bir kenttir. Şam-Kızıldeniz ve ötesi-nin metropolü konumundadır. Şehirde çok dinlilik ve pagan kültürü yaygındır. Sabîler ve Hanifler adında tek tanrılı din propagandası yapanlar da eksik değildir. Özcesi kent mallar, kültürler, dinler ve tanrılarla dolup taşmaktadır. Muhammed’in yoksulluğu ve Hatice’yle ilişkisinin evlilikle sonuçlanması önemlidir. Bu evlilik bir sınıf atlama evliliğidir. Muhammed böylelikle orta burjuva bir konum elde ediyor. Bunun sonuçları olacaktır. Çocukları oluyor. Büyüdükçe ve gelişim sağladıkça, Kureyş’in diğer kollarıyla çelişkisi artıyor. Kureyş’in diğer kolları aşiret aristokrasisi konumundadır. Muhammed’in daha fazla ilerlemesine müsaade etmiyor, önüne her gün yeni engeller dikiyorlar. Bu ciddi bir sınıf savaşıdır. Aynı aşiretin kapsamında gelişmektedir.

O halde tespit edilmesi gereken önemli husus, Muhammed’in ilk eylemlerinin aynı aşiret içinde gerçekleşebilecek kadar sınıfsal nitelikli olduğudur. Muhammed bir sınıf savaşçısıdır. Hangi sınıfın? Çok açık: Kendisinin de yeni yerleştiği orta ticaret sınıfının. Hatice ve Muhammed ikilisi kesinlikle doğuş halindeki (Mekke’de) tüccar sınıfın öncülüğüne oynuyor. Karşısındaki güç kimdir? Geleneksel aşiret aristokrasisidir. Kendileri de ticaretten rant sağlıyorlar. Ama esas rolleri politik iktidarla bağlantılıdır. Doğum halindeki devletin embriyosu niteliğindeki aşiret konfederasyonu, muhtemelen Mekke’nin yönetim biçimidir. Köleci sistemin yaygınlığı, kadınların daha da derinleşmiş köleliği, kız çocuklarının diri olarak toprağa gömülecek kadar değersizliği aristokratik yönetimin kölecil karakterini açıkça yansıtmaktadır. Ayrıca Mekke panteonundaki üç büyük putun (Laat, Menaat ve Uzza) varlığı, geleneksel uygarlık sistemindeki tanrısal üçlünün Mekke kolunun da oluştuğunu gösteriyor. Bu husus yönetimin geleneksel, hiyerarşik ve Sümerik karakterini yansıtmaktadır. Aristokrasinin paganizmi resmi din olarak yaşaması, Muhammed’in neden çok şiddetli bir anti-putçu (anti-paganist) olduğunu oldukça izah edicidir.

Önemle belirtmeliyim ki, tarihin her döneminde sınıfsal ve diğer toplumsal kavgalar, öncelikle kavramlar dünyasında ve özellikle de resmi ideolojilerle gayri resmi olanlar arasında verilir. Maddi sosyal gerçeklikler kendilerini manevi kültürle ifade ederek geliştirirler. Mitolojik ve dinsel savaşlarla felsefe savaşları Sümer’den Grek uygarlığına kadar maddi kültürdeki çatışmaların ifade biçimleri olarak kullanılmıştır. Kullanılmak zorundaydı; başka türlü mücadele olmaz. Maddi yapı maddi yapıyla çarpışmaz. Çünkü cansız ve ifadesiz malzemeler yığınıdır. Onlar üzerindeki kavga ancak canlı insanlar ve onların da söz ve eylemleriyle mümkündür. İkisi arasındaki ilişkide önemli olan, manevi kültürün, anlam imgelerinin hangi maddi kültür olgularını nasıl bir mekanizmayla (inşayla) yansıttığını, hatta oluşturduğunu doğru tespit edebilmektir.

O halde Mekke’deki kavganın bilimsel ifadesi şöyle geliştirilmek durumundadır: Geleneksel, katı, paganist üst aristokra-siyle yeni orta sınıf tüccar arasında aynı katılıkta ideolojik ve giderek eylemsel bir çatışma, kavga veya savaş verilmektedir. Olayların akışını sıralamak bu satırların görevi değildir. Önemli olan altındaki gerçekliğin özüdür. Kavganın altındaki özün, gerçeğin çıplak bedeninin bu olduğundan kuşku duymuyorum. Mekke döneminde ideolojik kavga verilir. İbrahim’in Urfa döneminde de buna benzer bir kavga verilmiş ve bu kavga hicretle sonuçlanmıştır. Onunki de bir tüccar sınıf çıkışıydı. Mu-sa’nın Firavun kentinde verdiği kavganın ilk dönemi de ideolojik yani kavramsal, anlamsaldı. Sonuç yine çıkıştı. Eskiden hayvancılık ve ticaretiyle uğraşan kabilenin daha büyütülmüş haliyle kapsamlı bir çıkıştı. İsa’nınki farklı bir çıkıştır. En azından ilk üç yıldaki çıkış ve direnişler sistem dışına taşmış tüm toplumsal izolasyonların yeni bir sosyal cemaat olma savaşıydı. Bunun evrensel çıkışlarıydı. Muhammed’in çıkışı net bir orta sınıf tüccar çıkışıdır.

Medine dönemi bunun sosyal ve siyasal sözleşmesinin gerçekleşmesini ifade eder. Yeni sözleşme yeni bir devlet taslağıdır. Yaklaşık on yıllık siyasal ve askeri eylemler küçük kentteki büyük devlet doğuşu için yetmiştir. Gerisi zamana ve mekâna hızlı ve çok genişçe yayılma sorunları ve savaşlarıdır. Burada anlaşılması gereken önemli bir nokta tarihi benzerlikleriyle mukayese yapabilmektir. Başta Asur devleti olmak üzere, Ortadoğu’da ticareti esas alan birçok devlet kurulmuştur. Kaldı ki, her devletin kuruluşunda ticaret tekelinin bir blok olarak mutlaka yeri, eli vardır. Ticaret tekeli olmadan devlet olmaz. Devletin çok ağırlıklı bir yanının ticaret tekelinden oluştuğunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir.

Muhammed’in Medine Sözleşmesi’ndeki farkı, henüz uygarlığın güçlü elinin tam erişemediği ve kaynayan kazan duru-mundaki Arap kabilelerini ilk defa bu sözleşmeye ortak kılmayı başarmasıdır. Muhammed’i biricik kılan şey Arap kabileci-liğinden bir devlet yaratmasıdır. Devlet olmak demek, üç alanda (tarım, zanaat-sanayi ve ticaret) hızla tekelleşmek demektir. Ortadoğu toplumunda temelleri İstanbul’un doğuşundan önce üç bin beş yüz yıllık bir süreyi bulan toplumsal artıkların bu üç tekelde gaspı, talanı müthiş bir maddi imkândır. En hızlısından dev boyutlu kapitale, sermayeye erişmektir.
Gittikçe çölleşmiş Arabistan’da binlerce yıl açlık sınırında yaşayan bu kabileler için üç tekelin kokusunu almak bile ‘çılgınca bir savaş’ için yeterlidir. Muhammed’in büyük ustalığı, kabilelerin etrafındaki üç büyük uygarlığın, Sasani, Bizans ve Habeşistan uygarlıklarının Arabistan’daki Arap kabilelerini binlerce yıldan beri dört yandan nasıl sıkıştırdıklarını görebilmesi, sezebilmesi ve anlayabilmesidir. Ustalığının daha da önemli bir yanı, bu maddi gerçekliği MUHTEŞEM BİR DİNSEL SÖY-LEMLE manevi bir gerçekliğe, İSLAM‘A dönüştürmesi ve bu ad altında kabile topluluklarını aynı ustalıkla EYLEME geçirmesi, yani SAVAŞTIRMASIDIR; İslamî savaş tekel kokusunun manevi sunumuyla sarhoş olmuş ve coşmuş olan kabilelerin enerjisinin tarihsel sahneye, merkezî uygarlık alanlarına akmasıdır. Narayla, kılıçla, kanla, imanla ve ganimetle!

Arap kabile savaşçılığını küçümsemek için bu kavramları kullanmıyorum. Burada çok ciddi bir ayrım yapma gereği du-yuyorum. Kabile yoksulları gerçekten İslamiyet adına düzenlenen ideolojiye inanıyorlardı, inandırılmışlardı. Kutsal bir savaş yürüttüklerine dair müthiş inançlıydılar. ALLAH UĞRUNA savaştıklarından zerrece şüpheleri yoktu. Fakat aynı şey tüm kabile aristokrasisi ve komuta kademesi için söylenemez. Bunların büyük kesimi daha Muhammed hayattayken işin tekel kokusunu almış olup, ALLAH kısmının laf kalabalığı veya işin propagandası olduğunu bilenlerdi. Zaten bunlar yeni devleti çok kısa bir süre içinde (dört halife dönemini de katarsak, yaklaşık yirmi yıl) Emevi Hanedanlığı olarak ele geçireceklerdi.

Burada biraz durmak gerekir. Muhammed’in Allah’ı nasıl bir şeydir? Kavram mı, gerçek midir? Avrupa uygarlığı bu son soruyu sonuna kadar cevaplandırma tartışmasını yürütmesi temelinde dünya hegemonyası haline geldi. Dolayısıyla çok ge-cikmiş de olsa, İslam’la ilgilenenlerin bu soruyu sonuna kadar tartışma ve cevaplar geliştirme gücünü göstermelerinden başka çıkış yolları yok gibidir. Varsa o da İslam’ı toptan reddetme yoludur. Bu da pek olası olmayacağından cevabı geliştirmekten kaçınılamaz.

Allah, isim olarak Semitik dillerde etimolojik çok eski bir mazisi olan El kökeninden gelir. Daha önce de bahsetttiğim gibi, ‘yücelik’ anlamına gelen ve Semitik kabilelerin genel soyut tanrısı kavramına eş bir içeriğe sahiptir. İbrani kabilesi vasıtasıyla Semitik Kenanî topluluklarından alındığı tahmin edilmektedir. Tevrat’ta ‘Ellah’ ve sonra ‘Rab’a, Hıristiyanlıkta ‘Baba-Oğul-Kutsal Ruh’a, Muhammed’in çıkışıyla ‘Allah’a erişilir. Kelimenin kavramsal kökeni açıktır. Burada teoloji konusuna girmeyeceğim; daha önce de kısa bir giriş yapmıştım. Şunu ekleyebilirim: Muhammed ve Allah kavramları, toplumsal kültürün tüm maddi ve manevi unsurlarının kimliksel simge halinde yansımasıdır. Toplumun ne anlama geldiğini de açıklamıştır. Muhammed bile toplumun tümü derken, bununla yeni oluşan veya yapılandırılan ‘Medine toplumunu’ yani ‘İslamî toplumu’ kastediyordu. Allah, bu toplumun bütün maddi ve manevi unsurlarının ruhu, enerjisi anlamında kullanılmaktadır. Oluşan toplum Allah toplumudur. Zaten bu tür ifadeler yaygın kullanılır. Allah’ın ihata etmediği toplumun tek bir zerresi bile kalmamaktadır. Muhammed, kavramı daha da genişletir. Gelmiş, gelen ve gelecek olan her şeyin yaratımında etken kılar. Burada tamamen Hegel’deki metafiziğe benzeyen bir açılım vardır. İbranî tanrısı daha sınırlıydı. Greklerdeki ‘Demiurg’ sadece var olanda mimari rol oynardı, yaratıcı değildi. Yaratıcılık tartışması da yanlış yapılmaktadır. Muhammed’deki yaratıcılık, kaba yaratıcılık anlamında değildir.

Sümer panteonundaki tanrılar açıkça yeni devletin üst düzey sorumlularını yansıtıyorlardı. Düzenleme basit ve etkiliydi. O dönemdeki manevi kültür düzeyi için bu tür düzenleme yeterince inandırıcı ve meşruiyet sağlayıcı oluyordu. Fakat Muhammed dönemindeki manevi kültür ve toplumsal zihniyet için, bu tür meşruiyetler için kaba tanrılar düzenlemesi yeterli olamazdı. Nitekim bu düzenlemeyi andıran Kâbe’deki putları İbrahim gibi sadece kırmakla kalmamış, toptan tasfiye etmiş ve onlara tapınmayı en büyük günah saymıştı. Cezası bu dünyada ölüm, öte dünyada ebedi cehennemlik olmaktı. Yeni tanrı, yani Allah, Sümer ve Mısırlılardan beri süren panteonu tümden lağvetmek ve yasaklamakla en büyük manevi devrimlerden birini yapmıştı. Öncelikle ‘Tanrısal devrim’ söz konusudur. Bu ‘devrimle’ toplum ne kazandı, ne kaybetti? Bu ayrı bir sorudur ve tartışılması bana göre çok önemlidir. Çok tanrılılıkla çoklu toplum ve demokrasi ilişkisi ile tek tanrılı toplumun monarşik diktatörlükle ilişkisini karşılaştırma temelinde yapılacak bir tartışma önemli sonuçlar ortaya çıkarabilir.

Fakat yine de Muhammed’deki Allah kavramını, Eflatun’daki ‘ideler idesi’ ve Aristo’daki ‘Entellegya’ kavramına benzetmek bana daha gerçekçi gelmektedir. Günümüzdeki bilimsel seviyeyi göz önüne alarak, evrendeki ‘anti-madde’ ve daha iyi anlaşılan ‘enerji’ kavramına eş düşünmek daha uygun düşecektir. Bu kısım, insan dışı evreni karşılayan Allah nitelemesidir. Toplumsal kimliğin topyekûn ifadesi olarak da Allah kelimesinin bu karşılaması Muhammed için kesindir. Buradan şuraya geliyorum: Allah adına eylem boşuna bir kavram veya propaganda değildir. Anlamı gerçekten kapsamlı olan bir pratiğin ifadesidir. Özellikle Toplumsal Doğa söz konusu olduğunda, Allah adına eylem kesinlikle ‘toplumsal mücadele’ demektir. Muhammed’in kavramı bu anlamda kullandığından hiç şüphem yoktur. Daha da önemlisi, temel amacının Ortadoğu’daki kâr tekellerini (tarım, sanayi ve ticaret) fethetmek olduğuna da inanmıyorum. Toplumsal mücadelesi tipik bir orta sınıf sosyal demokratlığı veya benim kullanmaya çalıştığım biçimde ‘demokratik toplum’u da kapsayan ‘demokratik cumhuriyet’ mücadelesidir.

Muhammed’in bir krallık kurmak istediğine dair hiçbir işaret yoktur. Hanedan kurmak istediğine dair de hiçbir işaret bulunmamaktadır. İsteseydi buna gücü vardı. Halifelik müessesesinin inşasına da baştan itibaren engel olabilirdi. İlk Medine Camisi’ndeki duruşunu yorumlayalım: Tamamen toplumsal sorun tartışılmaktadır. Bu çok net bir husustur. Cemaatten herkes kalkarak, hatta yerinden kalkmadan tüm temel toplumsal konularda görüş beyan ediyor, hesap soruyor. Toplantıların bileşimi ve işleyişi kesinlikle demokratiktir. Kadınlar ve kölelerden, her kavim ve etnik gruptan katılım olabilir. Söz hakkı alabilirler. Örneğin Bilal-i Habeşî, bir Afrikalı siyahî köledir. Selman-i Farisî Fars kökenli bir sahabedir. Kadınlar erkeklerle ortak namaz bile kılmaktadır. Başlangıçta, çıkışta cinsiyet ve kavim şovenizminin olmadığı açıktır. Yine sınıf ve kabile ayrımcılığı söz konusu değildir. İslam’ın çıkıştaki demokratik katılımcılığı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Ayrıca ilk cami toplantılarında olası yöneticiler, komutanlar belirleniyor. Adaletsizliklerin giderilmesi için çok sayıda karar alınıyor.

Ganimet konusu da şöyle yorumlanabilir: Talana ve istismara dönüştürülmemesi halinde, tekellerin kamulaştırılmasının demokratik ve adil bir hamle olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Yalnız bu iki konunun bile doğuş halindeki İslamiyet’in demokrasiye, toplumsal adalete açık olduğunu çok açıkça gösterdiği belirtilebilir. Zaten bu demokratik katılımcılık olmasaydı, o kadar kabilenin, yoksulun ve orta sınıf unsurunun hemen harekete geçmesi mümkün olmazdı. Muhammed’in örgütlenmesi zor temelinde değil, Allah aşkı adına geliştirilen bir örgütlenmeydi. Savaşı da Allah aşkına geliştirdiği bir savaştı. Kapsamlı bir ideolojik, sosyal, ekonomik ve siyasal devrimin yürütüldüğü açıktır. Muhammed’in bu devrimi yürütüş tarzına da büyük değer biçiyorum. Gerçek devrimciliğin ölçütlerini vermektedir. Devrimin ideolojik örgüsünü sağlam kurma ve bunu toplumun her düzeyine aynı sağlamlıkla yayma; bunu aşk derecesinde inanç ve bilinçle yürütme: Benim anladığım ‘Muhammed gerçekliği’ öz tanımı itibariyle budur. Gerisi amiyane tabirle lafı güzaftır. İbadet ve zikir biçimleri de bu öz olmadıkça lafı güzaf olmaktan öteye anlam ifade etmezler.

Muhammed’in yaparken kendisinin de tereddüt geçirdiği ve eleştiriye açık olan bazı hususlar vardır. Birincisi, Hendek Savaşı’ndan sonra Mekkelilerle işbirliğinden ötürü Yahudi erkeklerini (Beni Kurayza kabilesi erkekleri) öldürtmesidir. Yahu-diler bu konuyu ilk ‘soykırım’ denemesi olarak yorumlamaktadır. Burada söz konusu olan tüm Yahudiler değil, erişkin erkeklerdir. Adı geçen kabilenin hayati bir savaşta karşı tarafla işbirliği yapma durumu vardır. Bana göre bu öldürme eylemi aşırı olmuştur ve İslam’ın daha sonra çok istismar edilecek olumsuz bir yönüdür. İkincisi, Laat, Menaat ve Uzza tanrı-sallıklarına önceki tereddütlü yaklaşımını radikal bir inkâr ve yasaklamaya götürmesinde de sonradan İslam dünyasını kasıp kavuracak sultanlık rejimine yol açması nedeniyle aşırıya kaçmıştır. Daha esnek bir tanrı kavramı, Hıristiyanlık kadar olmasa da, İslam dünyasının çoğulcu gelişmesine daha çok katkıda bulunabilirdi. Benzer eleştiriler çoğaltılarak geliştirilebilir. Önemli olan İslam’ın en büyük eleştiri hareketlerinden biri olduğunu bilerek, bir an önce bu silahı çok gecikmiş de olsa temel sorunlara ilişkin olarak kullanabilmektir.

Konumuz pek müsait olmadığından Allah’ın doksan dokuz sıfatına ilişkin yorum yapmayacağım. Fakat sadece bu 99 sıfatın bile en değme bir ‘toplumsal dönüşüm programı’ olduğunu öncelikle belirlemeliyim. Allah ve 99 sıfatının kesinlikle en uzun vadeli azami program olduğu kadar, günlük ihtiyaçlara ilişkin kısa vadeli bir toplumsal programı da ihtiva ettiğine dair en ufak bir kuşkumun olmadığını belirtmeliyim. Muhammed’deki anlamının da kesinlikle bu yönlü olduğundan asla kuşku duymuyorum. Çok acı ve esef verici olan şey, Muhammed gibi bir tarihsel şahsiyetin ardından en alçak ihanetçilerden tutalım her türden münafık ve müraiye kadar sefil ve sefih kişiliklerin büyük sahtekârlıklarını ‘İslamcılık’ adı altında günümüze kadar sürdürebilme becerisini göstermiş olmalarıdır. Trajik olan ve mutlaka muamması çözülmesi gereken ‘hadise’ budur.

Bundan sonrası için önemli İslamî fenomenleri ve momentlerini sıralayıp anlamlandırmaya çalışalım.

1- Dört halife dönemi, Kuran’ın ve hadislerin derlenmesi ve fetih hareketlerinin büyük hızla sürdürülmesiyle kendini hissettirir. Bu dönemde İslam’da ciddi çatlak yoktur. Mekke’nin eski aristokrasisi henüz karşıdevrimini, hamlesini düzen-leyecek güçte değildir. Ali’nin neden öncelikle halife olmadığı tartışmalıdır. Bu tartışma giderek gelişecektir. Henüz saltanat emaresi yoktur. Cumhuriyete ve demokrasiye yakın bir dönem yaşanmaktadır. M.S. 650’ye kadar Bizanslılar Torosların gerisine atılmış, Sasani Hanedanlığı sona ermiş, imparatorluk yıkılmıştır. M.S. 650-660 arası Ali, Muaviye ve Osman arasında rekabet kızışır. Osman ve Ali öldürülür. Kureyş aristokrasisi Muaviye’nin şahsında sadece devrimci İslam’dan intikam almakla yetinmez; Şam merkezli yeni saltanat rejimini de hızla inşa eder. Adeta Sasani İmparatorluğu hanedan ve etkin öncülük değişmiş olarak devam etmektedir. Zaten yeni bürokrasi eski İran bürokrasisinden derlemedir. İslam görüntüde ad olarak korunmakta, fakat özde büyük bir ihanete uğramış bulunmaktadır. M.S. 681’de Hüseyin’in şahsında Muhammed ailesinin geriye kalan üyeleri trajik Kerbela Katliamı’nda çocuk kadın demeden imha edilerek acı bir intikam hareketi tamamlanmış olacaktır. Geriye kalan bana göre İslam değil, ‘KARŞI-İSLAM’dır.

Karşı-İslam konusunu açık yorumlamadıkça, tarihi boyunca İslam adına yürütülen, yaşatılan hiçbir toplumsal hareketi yorumlamak doğru anlam taşımayacaktır. İslam adına birçok gelenek ve tarikat ihdas edilmiştir. Hatta Ehlibeyt adına ‘Alevilik’ ve ‘Şiacılık’ düzenlenmiştir. Ama tüm bunlar hâkim olan Karşı-İslam’ı yerinden edemeyecektir. Karşı-İslam esas olarak Ortadoğu’da geleneksel merkezî uygarlık sistemine eklemlenme hareketidir. Devrimci, demokratik, tam devlet olmayan, bir nevi sosyal cumhuriyet olan İslam’ı bu temel değerlerine ihanet temelinde yeni bir moment olarak üç bin beş yüz yıllık geleneksel uygarlık fenomenlerinden biri haline getirmektir. Abbasiler bu tür Karşı-İslam’ın önemli duraklarından biri olarak rol oynayacaklardır. Emevi Hanedanlığı kadar olmasa da, Karşı-İslam’ı Ortadoğu’nun en büyük hegemonik gücü haline getirebileceklerdir. M.S. 750-1250 döneminde yaşayan hanedanlık bir nevi yeni Babil demektir. Bağdat M.S. 760’ta yeni Babil ve başkent olarak inşa edilecektir. Bu dönemde başlayan, ama tam sonuca vardırılmayan bir felsefe ve İslamî Teoloji hareketi vardır. Özgür akıl tartışması yapılmıştır. El Kindi, Farabi, İbni Razi, Cabir, İbni Sina ve İbni Rüşt bu dönemin önemli şahsiyetleridir. Felsefe üzerine tartışmalarda o dönemin (yaklaşık 800-1200) Avrupa’sında yapılanlardan çok çok daha ilerdedirler. Ortadoğu bilimsel gelişmelerde de öndedir.

Gerek Ortadoğu’nun hegemonik uygarlık tarihinde, gerek İslam’ın bu hegemonyanın son adı olması itibariyle 12. yüzyılın sonu kritik bir dönemeçtir. Ortadoğu ve İslam’ın kaderi bu dönemeci başarıyla aşıp aşamamalarına bağlıdır. İslam tarihinde bu dönemece kadar olan süreyi Arap İslam’ı olarak değerlendirmek mümkündür. Arap İslam’ı devrimci İslam’ı değil Karşı-İslam’ı temsil etmektedir. Kabile aristokrasisinin uygarlık gücü olarak örgütlenmesini ve bölgesel hegemonyasını inşa etmede başarılı olmuştur. Bu İslam’ın diğer adı ‘Sünni İslam’dır. Sünni İslam’ın etimolojik anlamı geleneksel, sağ, aristokratik İslam’dır. Hıristiyanlığın doğuşundan üç yüz yıl sonra Doğu Roma’nın (Bizans’ın) resmi ideoloji olarak kabul edilmesini çağrıştırır. İslam’daki fark bu sürecin hızla gerçekleştirilmesidir. Üç yüz yıl değil, otuz yıl gibi bir süredir bu.

Uygarlıkla bütünleşme doğal olarak radikal bir bölünme olmaksızın gerçekleştirilemez. Hıristiyanlıkta olduğu gibi İs-lam’da da bu süreç yaygın yaşanmıştır. İktidar gücü olan kabile aristokrasisine karşı kabile yoksulları giderek ihanete uğ-radıklarını görerek çok köklü bir iç savaşa yöneleceklerdir. İlk örnek ‘Hariciler’ hareketidir. Muaviye-Ali çelişkisine tepki duyarak eyleme geçen ilk büyük fraksiyondur. Mensuplarının hepsi Bedevi’dir. Vaat edilenlerden pay alamamanın büyük öfkesi içindeydiler. Savaşı kendileri yürüttükleri halde, nimetlerini üst aristokratik hanedanlık peşindeki kesim gasp etmişti. Çok kanlı eylemler tertiplediler. Ali bu sürecin kurbanı oldu. Hariciler aslında iktidar savaşı yürüten üç kişiye karşı (Ali, Muaviye, Amr İbn-ül As) suikast planladılar. İkisi tesadüfen kurtulmuştu. Haricilerin hareketi anti-uygarlıksal yönüyle çok dikkat çekicidir. Çok karalandıkları için haklarında objektif değerlendirmeler yapılmamıştır. Kabilelerin en yoksul, emekçi kesimini temsil ettikleri açıktır. İslam’ın çıkışındaki ilkel demokrasinin, katılımcılığın elden gitmesine, iktidarlaşma ve dev-letleşme yönünde bir gelişmenin hâkim hale gelişine tepki duyarak bu eylemleri planlayıp uyguladıkları söylenebilir. İslam bünyesinde demokrasi-iktidar çekişmesinin en kayda değer göstergesi olması bakımından tarihî önemi büyüktür.

Tarihte çokça örneğine rastlandığı gibi ideolojik ve örgütsel önderlikten yoksunluk, yozlaşmalarını ve iktidar güçlerinin çarkları içinde erimelerini beraberinde getirdi. Ehlibeyt denilen Muhammed ailesi Kerbela’daki faciadan sonra bir daha belini doğrultamadı. On İki İmam Hareketi, İsmailî ve Fatimî hareketleri, aile adına yola çıkmakla birlikte, Sünni İslam’ı iktidardan etmeyi başaramadılar. Daha çok İran’da, Anadolu ve Kuzey Afrika’da güçlenmeye çalışan bu eğilim kısa süreli bazı devletler oluşturduysa da, devrimci İslam’ı temsil etmekten uzaktı. 16. yüzyıl başlarındaki İran kolları ‘Şia’ adı altında resmi uygarlık gücü haline gelmeyi başardı. Fatımî Devleti (Kuzey Afrika’da) gibi bu devlet İslam’ı da Ehlibeyt içinde bir sağ sapmaydı. Yoksullar Aleviliği ve diğer benzerleri olan Karmatiler, Murabitonlar ve Hasan Sabbahçılar daha radikal direnişçiler olarak iktidarlara karşı dikilmeyi sürdürdüler.

2- Emevi ve Abbasi Hanedanlıkları esas olarak Arabistan kabile aristokrasisini iktidarlaştırıp çeşitli devletler haline ge-tirmekle tarihsel rollerini oynamışlardı. Binlerce yıllık geleneği olan kabile sisteminin iç enerjisini bu yolla emmişlerdi. Geriye kalan Araplar tarihsel bir kategori olarak ‘Bedevi Araplar’ halinde yeniden anlam kazandılar. Bunları İslam’a geçen kabilelerin yoksullarının yerleşik ve yarı yerleşik sosyal kesimleri olarak tanımlamak mümkündür. Tıpkı Müslüman olduktan sonra aynı bölünmeyi yaşayan Türklerin Türkmenlerinde ve Kürtlerin Kurmanclarında yaşandığı gibi. Bu bölünme çok önemli bir sosyal ayrışmadır ve Ortadoğu tarihinde en ciddi sınıf hareketidir. Genellikle iktidarlaşan kabile aristokrasisine karşı muhalif kalacaklar, Alevilik başta olmak üzere çeşitli tarikatlar ve mezhepler biçiminde devrimci İslam’ı ideolojik örtü olarak yaşamaya çalışacaklardır.

Karşı-İslam olarak Arap Sünniliği Arapları dağınık bir kabile topluluğu olmaktan çıkarıp bir kavim (Kavm-i Necip = Soylu Kavim) haline getirmeyi başardı. Hegemonik ve şoven bir kabileciliği de hep beraberinde taşıdı. İslamcılığın bir nevi proto faşizm biçimiydi. Günümüzde sağ İslamcılığın (modern selefi İslam) radikal güçleri bu gerçeği doğrulamaktadır. Hıristiyanlık ve Musevilik’te de benzer gelişmeler hep olageldi. Arap İslam’ı, uygarlığın siyasi iktidar tekelini eline geçirdiğinde tarihsel seçeneklerle karşı karşıya idi. Birinci seçenek askeri fetihçilikti. Bu fetihçilik toplumsal birikimlere ganimet gözüyle bakıp el koymaya dayanır. Ortadoğu toplumunda bu dönemde yeterince ganimet konusu vardı. Hıristiyanlar ve Musevilerle kâfir denilen diğer kesimlerden ağırlaşan haraç ve cizyeler alınır, savaş sırasında talan biçiminde ‘ganimet’e başvurulur, yani toplumsal birikimlere el konulurdu. Müslüman halktan alınan vergi aşar sistemine bağlıydı. Artık-ürün veya benzeri yıllık gelirler üzerinden onda bir (1/10) oranında alınan payı ifade eder. Samir Amin her ne kadar bunu ‘haraççı’ biçiminde sistemik bir kategori halinde sunmak istese de, bu pek anlamlı bir seçenek değildir. Genel bir uygarlık uygulamasıdır.

İkinci seçenek ticaret tekelciliğiydi. Bu konuda ciddi bir merhalenin yaşandığı söylenebilir. Geleneksel eşrafın önemli bir kısmı zaten daha önce (Mekke’de bile aristokrasi ticari temeldeydi) ticaretle tanışmıştı. Arabistan’da tarım tekelciliği için jeobiyolojik ortam pek müsait değildi. Hayvancılık da çöl karakterinden ötürü sınırlı gerçekleştirilebilirdi. Uzun mesafe ticareti dolayısıyla kâr olanakları ticareti önemli bir kâr tekeli haline getirmişti. Şam, Halep, Basra, Kahire, Taif, Mekke, Kairevan, Semerkant, Buhara, Gazne, Herat, özellikle başkent Bağdat yeni ve önemli ticari merkezler olarak yükseliş dönemine girmişlerdi. Avrupa’dakinden çok önce daha gelişkin bir ‘kentçilik ve ticaret’ devrimi gerçekleşmekteydi.

M.S. 8.-12. yüzyıllar aynı zamanda ‘İslam’ın kent ve ticaret devrimi’ dönemidir. Tarım ve sanayi tekelciliğinde kâr yeterince yeniden örgütlendirilmemiş, dolayısıyla sınırlı kalmıştı; aynı devrimci hamle tarım ve sanayide gerçekleşmemişti. En kritik nokta İslamiyet açısından bu konuda düğümlenmektedir. Neden verimli bir tarım ve sanayi hamlesine girişilmedi? Aslında Ortadoğu’da her iki alanda da birikim vardı. Nil, Dicle, Fırat ve Pencab nehirleri tek başına tarım devrimi için gerekli suyu ve verimli toprağı sunuyorlardı. Sümer ve Mısır uygarlığının temelinde ilk tarım devrimleri vardı. Ayrıca binlerce yıllık neolitik tarım devrimi de halen yürürlükteydi. Yani çok sağlam bir köy-tarım toplumu vardı. Zanaatçılık ve sanayide kent tarihiyle bağlantılı olarak tarihin en uzun birikimlerine (yaklaşık dört bin beş yüz yıllık) sahipti. Gerekli olan felsefî ve bilimsel temel de özellikle Abbasiler döneminde yarı Rönesans devrimini gerçekleştirmişti. İstenseydi Avrupa’dakinin çok ilerisinde bir tarım ve sanayi devrimi rahatlıkla gerçekleştirilebilirdi.

Bu devrimin gerçekleştirilmemesinin temel nedenini kâr birikim tarzında aramak kanaatimce en doğru yorumdur. Sistem, devrim yapmadan da (tarım ve sanayide) ticaret ve ganimet yöntemiyle muazzam kâr biriktirebiliyordu. İktidar ve savaş ganimetleri (haraççılık) daha çekici ve verimli görünmekteydi. Neredeyse Çin dışında tüm dünya yerleşim alanları ganimet ve ticaret konusu haline getirilebiliyordu. ‘Cihan fetihçiliği’ buna imkân bahşediyordu. Ordular ve savaşlar en verimli kâr tekelleri, örgüt ve eylemlerine dönüşmüşlerdi. Hâlbuki tarım ve sanayi devriminin Avrupa’daki öncü güçleri olarak İngiltere ve Hollanda tekelleri çok sıkışık (İspanya, Fransa ve Papalık tarafından sıkıştırılan) durumlarını aşmak için çareyi tarım ve sanayi hamlelerini peş peşe gerçekleştirmede bulmuşlardı. Aksi halde sıkıştıran güçler tarafından çözülüp sömürgeleştirilmeleri işten bile değildi. Ortadoğu iktidar tekelinin böylesi bir sorunu yoktu. Hegemonyanın her tarafta eşit ağırlığı vardı. Özel olarak bu hegemonyaya karşı bir kâr tekeli peşinde koşacak güçler de pek yoktu. Hıristiyan kavimlerin böyle bir devrim niyetleri olsa bile (Ermeniler, Asuriler ve Grekler buna adaydılar), Bizans nedeniyle (Dönemin statükocu gücüdür) bunun gerçekleşme şansı bulunmamaktaydı. Zaten İslam da önlerini kesmişti. İktidar tekelciliği olarak ordu ve savaşçılık sanatı halen yeterli ve en önemli kâr aracı olarak rolünü sürdürebilir konumdaydı. Bir ülkenin toplumun ganimet alanına çevrilmesi için bir zafer yeterli olabiliyordu. Uğruna savaşılacak kaynaklar da çığ gibi büyümekten geri kalmıyordu.

Demek ki tarım ve sanayi devrimi siyasi ve askeri tekele kıyasla fazla kâr sunmadığı için gelişemiyordu. Sanayi ve tarım devriminin gelişmeyişi bilimsel devrimin, dolayısıyla arkasındaki felsefi ve sanatsal devrimin de gelişememesine yol açı-yordu. İslamî Rönesans, reform ve aydınlanma bence bu temel nedenle sonuna kadar geliştirilmedi, gerçekleştirilmedi. Adeta dört yüz yıllık tarihine ihanet ederek hegemonyasının kendi eliyle Avrupa’ya kaymasına imkân tanıdı. Bunun Hıristiyanları ve Musevileri zorlayıp Avrupa’ya sıkıştırmasıyla da yakından bağlantısı vardır. İslamiyet (Sünni) böylelikle Ortadoğu’nun merkezî uygarlığının son ve en yüksek hamlesini gerçekleştirirken, aynı zamanda çöküşünün de temel nedenini teşkil eden askeri, siyasi, ekonomik ve ideolojik güçler (resmi Sünni İslam) toplamının kimlik adı oluyor.

12. yüzyıldan sonraki İslam uygarlığı ve demokratik muhalefeti Arap kavmiyeti temelinden çıkarak çok kavimli bir gö-rünüm kazanacaktır. Daha çok Türk kabile aristokratlarının başat rol oynadığı bir döneme geçiş söz konusudur. Günümüze kadar etkisi devam eden bu önemli süreç içinde sınıfsal ve etnik altüst oluşlar yaşanacaktır. Daha Emeviler döneminde Kureyş şovenizmi (kabile şovenizmi) Kavm-i Necip (soylu kavim) adı altında Arap şovenizmine (kavim şovenizmi) dönüşmüştü. Karşı-İslam’ın (Sünni İslam ağırlıklı) sınıfsal ihanetinden sonra (kabile yoksullarına, Bedevilere karşı) ikinci en büyük ihanet kavimcilik temelinde olmuştur. Bu miras daha sonra katılaşarak sınıf ve kavim çelişkilerini derinleştirmiştir.

Karşı-İslam’da Arap aristokrasisinden sonra ikinci ağırlığı Türk kabile aristokratları temsil etmiştir. Sanıldığının aksine, Selçuklular dönemi (1040-1308) Türk aristokrasisinin tam hâkim olduğu dönemi teşkil etmekten uzaktır. Türk boylarından birçok grup ve kişinin daha Hunların Batıya doğru çıkışlarından itibaren kendi boylarından kopup dönemin Bizans ve Arap devlet idaresinde paralı asker olarak görev aldıkları bilinmektedir. Bu yaygın bir gelenektir. Bu biçimde 9. yüzyıldan itibaren Abbasilerin de hizmetlerine girmeye başlamışlardır. Selçuklu Beyliği bu sürecin biraz daha gelişmiş bir biçimidir. Abbasi Sultanları çıkarları gereği Selçukluları İran ve Anadolu üzerinden görevlendirmeyi stratejik bir ilke olarak benimsemişlerdir. Saltanat merkezi Bağdat’ın denetiminden uzun süre, hatta hanedanlığın sonlarına kadar kopmamıştır. Kısa süreli fiili kopuşlar olsa da, ideolojik, siyasi ve kültürel olarak birlikte ve birbirlerinin devamı niteliğindeydiler.

3- Selçuklu Türklerinin kökeni (aristokrasisi açısından) araştırılması gereken ilginç bir konudur. Selçuk Beyin kendisinin 10. yüzyılın sonlarında Hazar Denizi’nin kuzeybatısında Türk kökenli Yahudi Hazara Devleti ile ilişki içinde bulunması, hatta görev almış birisi olması kuvvetli bir ihtimaldir. Oğullarının isimlerinden (Yanılmıyorsam isimleri Mikail, Musa, Yunus ve Arslan’dır) bu gerçekliği okumak mümkündür. Fakat döneminde Çin sınırlarına kadar hükümranlığını tesis etmiş İslam dünyasında etkili olmak için Müslüman görünmek veya olmak gereğini bizzat idrak etmiş birisidir. Ortadoğu’da yayılan Türk aristokrasisi ile Yahudi elitleri arasındaki ilişki günümüze kadar önemini koruyan ve çok iyi araştırılması gereken tarihsel ve güncel bir sorundur. Özellikle askeri, ekonomik ve siyasal sonuçları açıklığa kavuşmadıkça, tarihsel ve güncel gerçekleri hakkıyla kavramak ve doğrulamak zordur.

Türk boy beyleri Selçuklu Anadolu Devletine kadar çeşitli hanedanlıklar halinde yerleşik iktidarlar üzerinde hükümran olmayı becermişlerdir. Mısır’da Tolonoğulları ve İhşitler, Irak ve Suriye’de çeşitli atabeylikler, Anadolu ve İran’da da Selçuklu Sultanlıkları biçiminde sürdürülmüştür. Türk boy beylerinin Ortadoğu’da bu yönlü yayılmalarının iki büyük tarihsel sonucu olmuştur: Birincisi, Araplardan sonra ikinci hâkim kavim olma konumudur. Temel stratejileri hep iktidar ve devlet üzerine olmuştur. Fakat bu eğilimin doğal sonucu üst tabakanın Arap ve Fars kültürleri içinde erimeleri biçiminde olmuştur. Türklüğe çok açıkça sahip çıkmamışlardır. Türklük örtük ve objektif kalmıştır. Arap ve Türk sultanlık rejiminin bu niteliğinin tarihsel kurbanları Ermeniler, Asuriler ve Grekler (kısmen Kürtler) olmuştur. Daha önce değinildiği gibi Ermeniler, Asuriler ve Grekler (Helenler) erken Hıristiyan kavimler olarak kendilerini yeniden yapılandırmışlardı. Hıristiyanlık her üç halk açısından bir nevi proto milliyetçilikti. Daha doğrusu, dönemin milliyetçiliğiydi. Bunu ulusal değil kavim milliyetçiliği olarak tanımlamak daha gerçekçidir. Hıristiyanlık bu temelde benimsenmişti. Latin Katolikliğinden (ekümenik-evrensel) farkı da bu gerçeklikte yatmaktaydı. İlk başta hızla toparlanmalarına ve adeta erken bir ulusallaşmayı yaşamalarına yol açmıştı. Hıristiyanlık bir nevi milliyetçilik rolü oynamıştı.

Reformdan sonra başta Kuzey Avrupa olmak üzere tüm Avrupa halkları da benzeri bir süreci yaşayacaklardı. Doğu Hıristi-yanlığı bu süreci erken başlatmıştı. Arkasından İslam’ın da proto milliyetçiliğe (Karşı-İslam, iktidar-saltanat İslam’ı) dönüşmesiyle birlikte tarihsel halkların üzerinde bir kâbus yaşanacaktı. Önceki ciltlerde Yahudi kavim ideolojisinin bundaki rolü kapsamlıca değerlendirildiği için konu tekrar edilmeyecektir. Ancak ulus-devletçilik aşamasından çok önce bu ideolojinin özündeki kabilecilik unsurları etkisini ilkçağda olduğu gibi ortaçağda da daha yaygınca göstermeye devam etmiştir. Hegemonik gücü sırasıyla elinde bulunduran Arap ve Türk sultan ve emirlikleri döneminde, tarih sonuçta Ermeniler, Asuriler ve Helenlerin aleyhinde çark etmeye başladı. Kısmen Kürtler ve Farsların da aleyhine oldu. Günümüze kadar Hıristiyan halklar ve kültürleri denenen her yöntemle Ortadoğu’da neredeyse tamamen tasfiye oldular. İlk ve ortaçağların bu en gelişkin kültürlerinin (fiziki, maddi ve manevi kültür olarak) tasfiyesi, Ortadoğu uygarlığının halklara en büyük ihaneti olmuştur. Ortadoğu’nun kültürel çölleşmesinde ve günümüzde krize ve intihara sürüklenmesinde bu lanetli tarihsel trajedinin belirleyici bir rolü vardır. Kürtler Hıristiyan halklar kadar fizikî tasfiyeye uğramadılar, ama kültürel olarak onlardan daha kötü bir ihaneti yaşamak zorunda kaldılar. Kürtler halen bu ihaneti gırtlağına kadar yaşayan bir halktır. Kimlik diyemiyorum, çünkü henüz tanınmadılar. Özgür kimlik olarak kendilerini nasıl inşa edecekleri sorununun 21. Yüzyıl Ortadoğusu’nun en temel sorunu olacağı çok açıktır.

Hıristiyanların özellikle Anadolu’da yaşadıkları bu trajik son, İspanya’daki Müslümanlar ve Yahudilerin yaşadıklarıyla zaman ve biçim bakımından neredeyse aynı olmuştur. Birçok tarihsel veri İspanya Hıristiyan krallıklarıyla arkalarındaki Katolik Avrupa’nın Müslümanlar ve Yahudileri tasfiyesine karşı misilleme olarak, Anadolu Hıristiyanlarının Osmanlı Sul-tanlarıyla Yahudi banker ve tüccar işbirlikçileri tarafından tasfiyeye uğratıldıklarını göstermektedir. Aynı sürece benzer ittifaklar temelinde Balkan Müslüman Türkleri ve Yahudilerin tasfiyesine karşılık, geriye Anadolu’da kalan Hıristiyan baki-yesinin tasfiyesi neredeyse tamamlanmıştır. Bu sürecin farkı, tasfiyenin sultan ve krallıklar tarafından değil, yeni yetme burjuva sınıf ve elit çıkışları tarafından gerçekleştirilmesiydi.

İkinci büyük tarihsel sonuç sınıfsal planda gerçekleşmiş olanıydı. Tıpkı Arap asilleriyle Bedeviler arasındaki sınıf ko-puşmasına benzeyen bir süreç Türk boy beyleriyle boyların yoksul tabakaları arasında yaşandı. Beyler daha çok Türk olarak kimlik kazanırken, alttaki boylar kendilerini Türkmen olarak tanımladılar. Türkmen, Sünni Müslümanlık ve iktidar dışına sürülmüş kabile Türklüğünü niteler. Daha çok dağlık kırsal alana çekilen ve hayvancılıkla uğraşan Türkmenler giderek toprağa yerleşip köylüleşeceklerdir. Asıl Türklüğü dil ve kültürde yaşatanlar Türkmenler olacaktır. Bey Türkleri ise kendilerini neredeyse Arap ve Fars asilleriyle bir tutacak kadar Arapça ve Farsça dil ve kültürleri içinde eriyeceklerdir. Türkmen’den uzaklaşarak kuşkuyla yaklaşma ve sık sık çatışma, tarihteki en önemli sınıf mücadelelerinden biri olarak rol oynar. Araplarda olduğu gibi sert bir sınıf mücadelesinin yaşandığı açıktır.

Türk bey ve sultan önderlikli İslam, 20. yüzyıl başlarına kadar aralıksız temsil edilmeye çalışıldı. Orta Avrupa’ya kadar yansımaları oldu. Yükselen Avrupa modernitesi temelinde 17. yüzyıldan itibaren gerileme sürecine girildi. Anadolu ortalarına kadar süren bu gerileme Mustafa Kemal önderliğinde 1920’lerde durdurulup Türkiye Cumhuriyeti’yle sonuçlandı. Cumhuriyet, Türk iktidar elitinin kapitalist modernite kapsamında Avrupa ulus-devletleriyle uzlaşması ve Avrupa hegemonyasının kabulü temelinde kurulmuştur.

Arap ve Türk İslam’ından sonra üçüncü önemli aristokratik iktidar elitini İran-Fars kökenliler oluşturur. Arap ve Türk Sünni İslam geleneğine karşı Ehlibeyt ve On İki İmam geleneğine bağlılık idea ve inancıyla oluşan İranî-Farisî muhalefet Emevilerden beri hep hamle içinde olmuştur. Bürokrasisinde etkili olduğu Emevî ve Abbasî saltanatına karşı sık sık içten ve dıştan isyan tertip etmekten geri durmamışlardır. Birçok bölgesel iktidar deneyiminden sonra 1501’de resmen Şia mezhep kabul edilerek eski İran imparatorluk düzeni yenilenmeye çalışılmıştır. Türkmen kökenli Azeriler ve Şii Farisîlerin önderliğinde kurulan bu imparatorluk, özellikle Osmanlı Türk sultanlarıyla sık sık çatışmaya girişecektir. Ortadoğu’da ellerinden kayan hegemonyayı yeniden ele geçirmeyi amaçlayan bu çatışmalar her iki gücü de yıpratıp Avrupa hegemon-yasının (16.-19. yüzyıl) güçlenmesine yol açmıştır. Şia iktidarları kendilerini Sünni iktidarlara karşı konumlandırmalarına rağmen, bunları Karşı-İslam’ın diğer bir biçimi olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Tek farkı, Ehlibeyt’i, Alevî geleneğini daha çok istismar etmeleridir. Alevilik anti-iktidarcı, anti-uygarlıkçı ve demokratik uygarlık olarak temsil edilmedikçe, adına geliştirilen her tür iktidar yapılanmaları Karşı-İslam’ın diğer bir biçimi olmaktan başkaca anlam ifade edemezler.

4- Saltanat İslam’ı döneminde dördüncü bir halk gücü olarak Kürtlerin rolü pek belirgin değildir. Saraylarda etkili oldukları bilinmektedir. Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı ve İranî saraylarda çok sayıda Kürt mirlik ve beylik temsillerinin yapıldığı bilinmektedir. Hem kişi olarak rol oynamışlar, hem beylik yapmışlardır. Eyyubi Hanedanlığı Selahaddin’le birlikte 1168-1250 döneminde Şam merkezli bir imparatorluk tesis etmiştir. Kürt kökenli olmakla birlikte, Türk hanedanları gibi, asil Araplar gibi rol oynamaktan kendini alıkoyamamıştır. Mervani Hanedanı, Meyafarkîn (bugünkü Silvan) merkezli bir hükümdarlık tesis etmiştir (990-1090). Daha sonra Türk hanedanlıkları tarafından tasfiye edilmiştir. Benzer birçok Kürt Beyliği daha oluşmuştur. Bitlis kökenli Şerefhanlar 1560’lara kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Kürt beylikleri daha çok Sünni geleneğe bağlı olduklarından, İran Safevi Şia saltanatına karşı İdris-i Bitlisî öncülüğünde Osmanlı sultanlarıyla ittifak etmişlerdir. Osmanlı saltanat sistemi içinde en geniş otonomiye sahip olan Kürt Beyliklerinin durumu 19. yüzyılla birlikte bozulmuştur. Bedirhan Bey İsyanıyla son kozlarını oynamışlar ve kaybetmişlerdir (1835-1860).

Beylerden sonra Kürt şeyhlikleri daha değişik bir iktidar işbirlikçisi olarak (1826-1926) etkili olmak istemişlerse de, aynı akıbete uğramışlardır. Her iki kolun devamı olarak Barzani ve Talabani liderliğindeki kabile aristokratları, 20. yüzyılda dinsel ve etnik milliyetçilik temelinde kapitalist hegemonik güçlerle kurdukları ilişkilere dayanarak, bugünkü Irak içinde bölgesel iktidar konumuna erişmeyi başarmışlardır.

Arap ve Türk kabile yoksullarına karşılık gelen Kürt kabile yoksullaşmasının ürünü olarak oluşan Kürtlere Kurmanc denilmektedir. Daha doğrusu böyle tanımlamak mümkündür. Kurmanc, kabile yoksullaşmasından öte kabile ilişkisi dağılmış, köy ve göçer hane halkına dönüşmüş Kürt’ü ifade eder. Alt tabakadır. Nesnel olarak Kürt kalabilmiştir. Üst tabaka işbirlikçi Kürt kesimi ise, ezici olarak yerel halkın ulus iktidar elitleriyle, kısmen de ABD ve Avrupa hegemonik güçleriyle ilişki içinde toplum olarak dağılmış, kültürel olarak bir nevi soykırım yemiş emekçi Kürt’ü dışlama temelinde kendini yaşatmaya çalışmaktadır. Bu gerçeklik Kürt olgusundaki sınıfsal ve ulusal mücadeleye kendi damgasını vurmaktadır.

5- 12. yüzyıldan sonra İslam uygarlık sistemini bir Moğol saldırı kasırgası sarmıştır. Türklerin aksine, Moğollar İslam olmadan İslam’a saldırdılar ve Mısır dışında her yeri de feci biçimde düşürdüler. Aynı hızla İslamlaşarak sistemin yeni hegemonik gücü oldular. 13. ve 14. yüzyıla Moğol hanedanlık yüzyılları demek mümkündür. Tarihçiler, Endülüs İslam güç-leriyle Moğol güçlerinin istemeleri halinde 12. yüzyıldan sonra Avrupa uygarlığını daha gelişmeden tasfiye edebilecek güçte olduklarına dair görüş belirtirler. Bu yönlü bir gelişmenin ortaya çıkmamasının asıl nedeni, isteyip istememekten çok, bu dönem Avrupa’sının (1000-1500) işgalci ve istilacı güçler açısından fazla kâr sunacak durumda olmamasıdır. En büyük şansı, Çin ve Ortadoğu uygarlıklarının sunduğu zenginliklere kıyasla zenginlik sunmamasıdır. Yoksa İslam’ı durduran ne Şarl Martel’dir, ne de Moğol istilasının önünde kurulmuş ciddi ve güçlü bir savunmadır. Moğolların İslam için yıkıcı bir güç mü, yoksa taze bir kan mı oldukları tartışılabilir.

Timur Hanedanlığını Moğolların devam ettiricisi olarak görmek mümkündür. 15. yüzyıla damgalarını vurmuşlardır. Her iki hanedanlık kalıntısı, Hindistan’da 18. Yüzyıl ortalarına kadar hegemonik güç olarak yaşayacak Babür İmparatorluğu’nu kurmayı başarmıştır. Son Emevi hanedanlıklarından olan Endülüs (İspanya) İslam Devleti (711-1492) Batıdan Avrupa içlerine kadar girmeyi başarmıştı. Tıpkı Osmanlıların geri çekilmesinde olduğu gibi, yükselen Avrupa uygarlığı karşısında daha erken bir tasfiyeyi yaşamaktan kurtulamamıştır. Anadolu’daki Hıristiyan trajedisinin bir benzeridir İslam’ın İberik Yarımadası’nda yaşadıkları.

Bir bütün olarak 12. yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar İslam uygarlığının yaşadığı, başta ticari ve kültürel alan olmak üzere, tüm olumlu değerlerini Avrupa’ya kaptırarak, içi boşalmış bir kabuk uygarlığına dönüşme halidir. Beş bin yıllık biri-kimler beş yüz yıl içinde taşındı. Beş bin yıllık hegemonik merkezî uygarlığın bu yer ve güç değişimi, tarihin en büyük dö-nüşümüdür. Dünya halen bu büyük dönüşümün artçı depremlerini yaşamaktadır.

 İbrahimî Dinlerin Tarihsel Çıkış Rolü

İbrahimî dinlerin tarihsel çıkış rolü, anti-uygarlıkçı kabile ve kavim direnişleri kadar önemlidir. Kabile çıkışlı olmalarına rağmen, özde sınıf hareketleri kapsamındadır. Uygarlık güçleri tarafından ‘barbar’ olarak değerlendirilen kabile ve kavim direniş ve saldırıları daha çok dış kaynaklı, demokratik yanları ağır basan güçler ve direnişleri olarak yorumlanabilir. Buna karşılık genelde dinler, özelde İbrahimî dinler tarafından yapılan çıkışlar kabilesel ve kavimsel özellikler taşımakla birlikte, sınıfsal yanları ağır basan iç kaynaklı hareketlerdir. Her iki hareket kapitalist moderniteye karşı dıştan ulusal hareketlerle içten sınıfsal hareketleri çağrıştırmaktadır.


Evrensel tarihin en önemli süreci olarak değerlendirilmesi gereken beş bin yılı aşan merkezî uygarlık sistemine karşı sürekli direnen ve fırsat buldukça karşı saldırıya geçen İbrahimî dinlerin sınıfsal kapsamı karmaşıktır. En yoksul proleterinden aristokrasiye kadar uzanan geniş bir yelpaze içinde hareket edilmektedir. Merkezî uygarlık sisteminin Sümer ve Mısır orijinleri itibariyle kendisini ‘tanrısal çıkış’ olarak sunması itirazlarının en temel konusudur. İbrahimî ideolojik sistem olarak dinsel inşalar, bu tanrı-krallar sisteminin tanrısallığını hep şüpheyle karşılamışlar ve tanrı-tanrısal olamayacaklarını çıkışlarının temel ‘ideası’ haline getirmişlerdir. Bu çıkışların en yalın ifadesi ‘insanların tanrı-tanrısal olamayacakları’ biçimindedir. İnsanlar en iyisinden ancak tanrı elçileri (peygamberler) ve kulları olabilirler. Bundan fazlasını idea etmeleri en büyük günah ve lanet konusudur. Bu temelde binlerce yıl bir ideolojik çalışma ve hegemonya savaşı yaşanmıştır. Bütün tarih yazım ve okumaları bu idea, çekişme ve savaşın izlerini taşımaktadır.

Merkezî uygarlık sistemini değerlendirir ve buna ilişkin hususları okur ve yazarken, bu gerçekliğe çok dikkat etmek ve akıldan (rasyonalite) hiç çıkarmamak gerekir. İbrahimî çıkışın (Zerdüştlük ve Manicilik sentezini de buna dahil ediyorum) merkezinde Yahudi kabile ve kavimciliğinin tanrı ve din inşa çabaları yer almaktadır. Merkezî uygarlığın mitolojik ve dinsel ideolojik hegemonyasına daha rasyonel bir tanrı ve din anlayışıyla karşı çıkılmaya çalışılmaktadır. İbrahim’den Muhammed’e kadar tüm peygamberlerin bu anlam savaşında (ideolojik hegemonya savaşı) tarihsel rolleri bulunmaktadır. Temsil ettikleri dinsel manevi kültürün maddi karşılığı, ağırlıklı olarak orta sınıf ve bu sınıfın temel tabakası olarak tüccar kesimidir. Sınıfsal temsilin en üst düzeyini kabile aristokrasisi oluştururken, en alt temsilini kabile yoksulları ile sistem dışına sürülmüş her tür proleter ve diğer başı boş gruplar teşkil etmektedir. Merkezî durumda olan Yahudi kavmi tarihi boyunca ideolojik ve maddi kültür alanında önderlik konumunu ısrarla sürdürmeye çalışmıştır. Kendi ideolojik önderliğini ‘Ahd-i Atik’le, Tevrat’la ana nehir halinde tutmaya özen göstermiştir. Gerek uygarlık sistemlerinden gerekse uygarlık karşıtı güçlerden derlediği ‘anlam’ birikimleriyle kendini sürekli zenginleştirmeye, kapsamlı kılmaya çalışmıştır. Anlam savaşında günümüze kadar hegemonik kalmayı başarmıştır. Maddi kültür kapsamında da para ve ticaret alanında çok büyük deneyim ve güç kazanmış, aynı hegemonyayı bu alanda da etkili kılmasını bilmiştir.

Yahudiliği bir bütün olarak değerlendirmek hatalı ve eksik olacaktır. Merkezî Yahudi güçler genellikle uygarlık sistemleriyle yakın ilişki ve çelişki içinde yaşarken, iç muhalif demokratik ve sosyalist ve komünist güçler de daimi anti-uygarlıkçı yeni demokratik ve sosyalist uygarlık arayış ve yapılanmaları içinde olmuşlardır. Yahudi tarihi boyunca var olan bu yönlü eğilimi küçümsememek gerekir. Tüm radikal demokratik, sosyalist, anarşist, feminist, ekolojist ve diğer muhalif sistem dışı hareketlerde önemli roller oynamışlardır. Yahudi merkezi ve sağı ne denli paracıl, ticari ve devletli uygarlık yanlısıysa, Yahudilerin emekçi ve sol kesimleri de o denli komünal, demokratik ve özgür ideoloji ve yapılanmalardan yana olmuştur.

İsevilik (Hıristiyanlık) bu sistemin (İbrahimî dinler sistemi) ağırlıklı olarak en yoksul kesimlerini, her türlü köle ve kabile yoksullarını ve diğer (uygarlık sistemlerinden) izole edilmiş grupları temsil etmektedir. İktidarlaşma sürecinde iki temel gruba bölünmüş olmakla birlikte, halen dünyanın etkili bir manevi kültür unsurudur. Demokratik ve sosyalist yönlü gelişmelerde bu kültürün ayrışmasının önemli rolü vardır. Hıristiyan demokratizmi ve sosyalizmini bu ayrışma temelinde değerlendirmek gerekir.

Muhammed’in çıkış yaptırdığı ve kısa sürede Karşı-İslam olarak şekillenen üçüncü büyük İbrahimî versiyon daha çok sistemin aristokratik ve zengin tüccar kesiminin temsilini yapmıştır. Daha doğrusu, bu kesimin maddi ve manevi hegemonyasına dönüştürülmüştür. Ortadoğu’da hem klasik merkezî uygarlık güçlerine (Bizans ve Sasanilere, hatta Çin İmparatorluğu’na karşı), hem de İbrahimî dinlerin diğer önemli iki versiyonu olan Museviliğe ve İseviliğe karşı hegemonya savaşını başarıyla yürütmüştür. 12. yüzyıldan itibaren ticaret kapitalizmini tarım ve sanayi devrimine taşıramama nedeniyle hegemonyasını beş yüz yıllık süreç sonunda Avrupa kapitalist modernitesine kaptırmaktan kurtulamamıştır. İslamiyet’i de bütünselliği olan ideolojik ve maddi kültürel sistem olarak düşünmemek gerekir. Museviliğe ve İseviliğe nazaran daha çok bölünmüş ve birleşik bir sistem niteliğine bir türlü kavuşamamıştır. Sığınılan Allah, birlik için yeterli olmamıştır. Sünni gelenek merkezî uygarlık sistemini büyük oranda hegemonyasına almasına karşılık, ona yönelik demokratik, komünal ve özgürlükçü muhalif hareketler de süreklilik arz etmiştir. Bu hareketler hiçbir zaman tam boyun eğmemişlerdir. Sistemli demokratik uygarlık hareketleri haline gelememişlerse de, Ortadoğu ve dünyanın en büyük bilgeliğe ulaşmış, demokratik, komünal ve özgürlükçü mirasının ana damarlarından biri olmuşlardır.

Bir bütün olarak İbrahimî dinler hareketi Sümer ve Mısır uygarlıklarından kapitalist moderniteye (uygarlığa) kadar köleci sistemin ideolojik hegemonyasını kırmayı, parçalamayı ve dönüştürmeyi (reform ve devrimle) başarabilmişlerdir. Maddi kültürdeki tekelci unsurları (ekonomik ve iktidar-devlet olarak tekel) yumuşatmalarına rağmen, yeterli bir reform ve devrimden geçirmeyi aynı oranda başaramamışlardır. Daha çok içlerindeki sağ kesimler aracılığıyla sistemle uzlaşmayı ve sistemi kendi hegemonyalarına geçirmeyi esas almışlardır. Buna karşılık muhalif sol kesimler anti-uygarlıkçı radikal dinsel mezheplerle laik, seküler sınıfsal ve komünal halk hareketleri olarak hep eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik ütopya, proje ve programlar peşinde koşmuş ve savaşmışlardır.

Yahudi merkezî ideolojik, maddi ve kültürel hegemonyasının Karşı-İslam’a ve karşı-reform olan Katolik evrenselliğine (uygarlık sistemlerine) karşı Avrupa’nın yeni gelişen kapitalist tekelciliğine (ticari, tarımsal, mali ve sınaî) ve ideolojik çıkışlarına (Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçleri) önderlik etmesi, buna ciddi oranda maddi ve manevi katkı sunması Avrupa kapitalist modernitesinin zaferinde büyük rol oynamıştır. Bunun temel nedeni her iki uygarlık tarafından ölümüne sıkıştırılmasıdır. Hem Ortadoğu’da hem Avrupa’da Yahudiler sürekli denetim ve gözetim altında gettolarda tutulmaya çalışılmaktadır. Sık sık pogromlara (katliam ve talan hareketleri) uğramaktadır. Avrupa’nın en batı ucunda İspanya ve Fransa Krallıklarının hegemonik ideaları karşısında çok zorlanan Hollanda ve İngiltere aristokrasileri ve tarım-ticaret burjuvazileri, 16. yüzyıldan itibaren kapılarını Yahudi maddi ve manevi sermayesine açarak tarihsel bir ittifak geliştirmişlerdir. Bu ittifak hem İspanya ve Fransa’nın hegemonik idealarını (16.-18. yüzyılda), hem de İslam’ın Ortadoğu’daki hegemonyasını (19. ve 20. yüzyıl), en son Alman-Hitler ve Rusya-Sovyet hegemonik idealarını ve uygulamalarını kırarak bir dünya hegemonyası kurmuştur ve bunu halen sürdürmektedir. Werner Sombart ve benzerleri gibi, kapitalizmi Yahudilik icat etmiştir demiyorum. Ama Yahudiliğin ideolojik ve maddi katkısı olmadan kapitalist modernitenin zaferini düşünmek çok zordur.

Kapitalist modernitenin tarihsel ideası beş bin yılı aşan hegemonik merkezî uygarlık sisteminin (tarım, ticaret ve zanaat ile her tür ideoloji, iktidar ve devlet tekellerinin toplam ifadesi) içine düştüğü bunalım ve sorunlarını çözmektir. Bundan sonraki bölümde bu tarihsel ideanın çözüm mü yoksa daha büyük bunalım ve kriz mi ürettiği irdelenmeye çalışılacaktır.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.