Toplum Kırımın Sosyal Boyutu – DOSYA (4)
Dizi Yazı / 28 Şubat 2013 Perşembe Saat 08:36
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Sosyal alan ise Toplum Kırımın gerçekleştiği esas boyut olarak ele alınmıştır. Bu şekilde toplum kırımın gerçekleştiği esas alan olarak toplumun kendisi olmaktadır.

Sosyal alan ise Toplum Kırımın gerçekleştiği esas boyut olarak ele alınmıştır. Bu şekilde toplum kırımın gerçekleştiği esas alan olarak toplumun kendisi olmaktadır. Bu şekilde toplum, Özel savaşın doğrudan hedefi ve bir bütün olarak saldırı altında bulunur hale getirilmiştir. Aslında yaşanmaya başlayan bu gerçeklik özel savaş açısından da yeni bir süreci teşkil etmektedir.

Özel savaş, stratejik bir olgu olarak geliştirilirken; cepheden savaş esprisine göre ele alınan hedefler doğrultusunda belirlenmiştir. Reel sosyalizm devrimci sınıf hareketleri, ulusal kurtuluş mücadeleleri vb. de bu hedefler arasında yerlerini almışlardır. Hatta sınıf egemenliği esnasında çıkarları tehlikeye düştüğünde, iktidar zafiyeti yaşandığı hallerde kendi içlerinde de devreye konan bir strateji olma özelliğine sahip olmuştur. Toplum kırım ise, tamamen bunlardan farklı ve bir bütün olarak toplumu var eden dokularına karşı yürütülen bir savaş anlamına gelmektedir.

Bunun anlamı açıktır. Toplumun içinde önce hiyerarşi, ardından sınıf, egemenlik, iktidar vb. biçiminde yaşanan ayrışma burada çok keskin ve net bir şekilde kopuş halini almıştır. Toplum kırım da gerçekleşen bu kopuş içerisinde yer alan ve kendilerini iktidar/devlet biçiminde somutlaştıran güçlerin bir bütün olarak topluma karşı yürüttükleri savaşın somutlaştırılmış hali olmaktadır.

Toplum burada doğrudan bir hedef haline getirilmiştir. Her yönüyle de sömürü ve egemenliğe açık bir pozisyonda tutulmaya çalışılmaktadır. Bunun içinde toplum mühendisliği çerçevesinde hareket edilmektedir. Pozitif bilimlerde olduğu gibi, toplum da; toplum mühendisleri tarafından herhangi bir nesne olarak ele alınmakta ve onu meydana getiren parçacıklarına varıncaya kadar ayrıştırılmaktadır. Burada elde edilen sonuçlara göre de belirli planlamalara gidilerek, toplumun en ücra köşelerine varıncaya kadar sömürü ve egemenlik altına alınmak üzere harekete geçilmektedir. Son tahlilde de, ortada toplum namına hiçbir şey bırakılmamaktadır. 

Bugün topluma karşı yürütülen kırım, bu boyuta gelmiş bulunmaktadır.  Küresel sermaye güçleri bu amaç doğrultusunda hemen, hemen dünyanın her tarafında harekete geçmişlerdir. Türkiye ve Kürdistan da bu ülkeler arasında yerlerini almaktadır.

Türkiye ve Kürdistan da özel savaş rejimi; askeri, siyasi, ideolojik, kültürel, ekonomik, ekolojik vb. kırımlarla birlikte bir bütün olarak toplumu da bir kırıma tabi tutmuştur. Bunun için de toplumu sosyalojik olarak olduğu kadar; cins ve yaş gruplarına, kültürel, etnik ve dinsel özelliklerine varıncaya kadar ayrıştırılmış ve buna göre de tüm bu kesimlerine karşı özel politikalar devreye konulmuştur. Kadına, erkeğe, gence, yaşlıya, çocuğa, işçiye, memura, köylüye, Alevi’ye, Sünni’ye, Hıristiyan’a, Ateiste- laike vb. varıncaya kadar hepsini birbirinden ayrıştırarak, bunlara karşı hangi yöntemler kullanılırsa, sonuç alabileceğinin sömürü ve egemenlik altında tutularak kendisini bağlayabileceğinin hesabı yapılarak hareket edilmiştir.

Bu anlamda 12 Eylül 1980 askeri darbesi bir başlangıç teşkil etmiştir. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle toplum askeri ve siyasal anlamda kontrol ve cendere altına alınmıştır. Bunu ideolojik ve kültürel hegemonya izlemiştir. Topluma yeniden “bir biçim” verilmeye çalışılması da bu esaslar temelinde gerçekleştirilmek istenilmiştir. Artık bu süreçle birlikte topluma; ilgi, beğeni, yaşam biçimi, düşünüş tarzı, tasarım vb. olarak yeniden “bir biçim” kazandırılmaya başlanılmıştır. Yaşlılar; topluma sukutu sağlık verirken, gençler; kendilerinden önceki nesillin yaşadıklarından “ders” çıkararak kendilerini ve anı yaşamayı, kendileri için “köşeyi dönmeyi” esas almışlardır. Evliler; mazbut bir aile tasarımı ile hareket eden kadın-erkek ilişkisine göre rol sahibi kılınmışlardır. Çocuklarında; gitmiş oldukları okullarda verilen eğitimler doğrultusuna önlerine çıkarılan örneklere benzeşmeyi kendilerine gaye edinen, devlete boyun eğen, anneleri-babaları gibi olmaları sağlanılmaya çalışılmıştır. Kültürel alanda arabesk ve topluma yabancılaşma ile ekonomik alanda tüketim çılgınlığı genel geçer olarak kabul ettirilmek istenilmiştir.

12 Eylül 1980 askeri faşist cuntasını devamı olan hükümetler döneminde de bu politikalar aynı şekilde uygulanmaya devam etmiştir. AKP hükümetleri sürecinde ise bir kurumsallaşma içerisine çekilmiştir. AKP Hükümetlerinin ve başında bulunan R.T.Erdoğan’ın bu kadar cüretkar ve pervasız olmasının altında yatanda bu gerçeklik olmaktadır. 

AKP Hükümetleri ve R.T. Erdoğan, bugün toplumun 12 Eylül 1980 darbesinden önceki gibi olmadığını bilmektedirler. Kenan Evrenin darbenin ardından hemen, hemen yaptığı tüm konuşmalarda;  “Bir daha 12 Eylül öncesi olduğu gibi, anarşi ortamında yaşamak istiyor musunuz” diye sorarak bir “terör kabusu” yarattığı ve toplumun üzerinden bir dozer gibi geçerek, önemli oranda hedefine ulaşmış olduğunun da farkındadırlar. Bunu bildikleri içindir ki, devamı oldukları 12 Eylül 1980 darbesinin günümüzde neden olduğu sonuçları kendileri için bir dayanak ve temel alarak, toplum kırım gücü olarak hareket etmektedirler.

Burada temel hedef olarak; toplumu belirlemektedirler. Toplumu hedef olarak ele alırlarken, asıl olarak yapılmaya çalışılanda toplumu; toplum olmaktan, insanı; insan olmaktan çıkarmak olmaktadır

 Toplum için “insanın var olma” biçimi olduğu yönünde herkes tarafından da kabul gören bir tanımda bulunulmaktadır. Bu gerçeklikten hareketle de, toplum için “inşa edilmiş bir gerçeklik” biçiminde bir tanıma ulaşılmaktadır.  Ulaşılan bu sonuç Önder Apo tarafından;
“O halde insan toplumunu temel bir kategori olarak araştırmaya başlarsak neler gözlemleyebiliriz? Sorusunu sorarak

 “a-Toplum, insanı hayvandan niteliksel olarak ayıran bir oluşumdur……

“b-Toplum insanlarca oluşturulduğu gibi, kendisi de insan bireylerini inşa eder, oluşturur. Burada anlaşılması gereken temel husus, toplum veya toplulukların insan eliyle, yeteneğiyle inşa edildikleridir. Toplumlar insanüstü kuruluşlar değildir. İnsan hafızalarını derinden etkiledikleri için, kendilerini totemden tanrıya kadar bir kimlik olarak yansıtsalar da, insan kurgulamaları oldukları açıktır. İnsan olmadığında, totem veya tanrıların sürdürecekleri bir toplum yoktur.

“c- Toplumlar tarihsel ve mekânsal kısıtlamalar altındadır. Diğer bir anlatımla toplumların içinde inşa edildikleri bir zamanları ve coğrafya koşulları vardır. Tarihten ve coğrafyadan kopuk toplum inşaları yoktur. Her koşulda ve süresiz toplum ütopyaları boş düşlerdir.” biçiminde maddeler halinde arka arkaya getirilerek izaha kavuşturulmaktadır.

Önder Apo burada toplum için “inşa edilmiş bir gerçeklik” belirlemesinde bulunurken; insan eliyle yaratılmış olan bir gerçeklik olduğuna dikkat çekmektedir.  Bu, insan ve toplum belirlemelerinin doğru anlaşılması açısından önemli bir bakış olmaktadır. 

Burada anlaşılması gereken, insanın kendi yaratımlarıyla kendisini var etme ve toplum haline gelmiş olma gerçekliğidir.  Ancak AKP Hükümetleri döneminde bu gerçeklik, tersinden topluma karşı kurumsal bir yapıya dönüştürülerek uygulamaya konulmuştur. Bir ölçü de TC.Devlet sınırları içerisin de 1923’ler birlikte yaşanan sürecin bir benzeri gündeme getirilmiştir. O zaman da Birinci Cumhuriyetin inşası olarak da nitelendirebileceğimiz süreçte; toplumun yeniden yapılandırılması temel bir politika olarak belirlenmiş; “ulus-devletin” toplumu yaratılmaya çalışılmıştı. AKP Hükümetleri döneminde ise Küresel Sermayenin bir parçası haline gelmiş olan İkinci Cumhuriyetin toplumun yaratılması temel hedef haline getirilmiştir. Bir nevi Birinci Cumhuriyetin partisi olan CHP hükümetlerinin rolü AKP Hükümetleri tarafından oynanılmaya başlanılmıştır. Bunun içinde, insanın; birlikte var olduğu türünden koparmak, düşünemez, üretemez, paylaşamaz, karar veremez, kendisine ne sunulursa ancak onunla yetinebilir, yaşayabilir hale getirilmesi vb. istenilmektedir.

Askeri, siyasal, ideolojik, kültürel, ekonomik, ekolojik vb. olarak bunun temelleri de atılmış bulunmaktadır. Bunun örgütleri ve araçları da yaratılmıştır. Bunlarla daha çok ideolojik, kültürel, politik hedefler doğrultusunda oluşturulan kurum, kuruluş, örgüt ve kurumsal bir çatı olarak özel bir isim almasalar da kişiler/guruplar. Burada öne çıkarılmış olanları da ana başlıklar halinde bir araya getirmek mümkündür.

a-)Toplum Mühendisleri: Toplumun yeniden biçimlendirme projesinin en etkili araçlarından biri olarak rol sahibi kılınmışlardır. Bunlar aracılığıyla toplum yeniden biçimlendirilirken; eğitimleri, bilinçleri, ölçüleri, gündemleri, çalışma tarzları, üslupları ve hatta ihtiyaçları vb. belirlenir bir hale gelmiştir. Öyle ki hemen, hemen her konuda toplumun önüne “bilirkişi”, “uzman” çıkarılmaya ve bunlara danışılmadan hiçbir adım atmamaları ve bunu da içselleştirmeleri sağlanmaya çalışılmaktadır.

Belirlenen böyle bir hedefe ulaşmak için ihtiyaç duydukları düşünce kalıpları ve maddi dayanaklar bulunmaktadır. 16. 17.’da itibaren Bilim Disiplinleri alanında yaşanmaya başlayan gelişmelerde birlikte bunun koşulları oluşmaya başlamıştır. O süreçte; Doğa bilimlerinin gelişmeye başlaması ve bunun ortaya çıkardığı sonuçlar ve bunların belirli bir formülasyona kavuşturulmuş olması da buna olanak tanımaktadır. Bu gelişmelere bağlı olarak; yaşananlar, atılan adımlar önceden edilmiş düşünce kalıplarının ve kullanılan yöntemlerin sorgulanmasına neden olurken; yeni yaklaşım, düşünce ve yöntem arayışlarının başlamasına da olanak sağlamıştır. Bunu bir sonucu olarak da maddeyi ele alışta farlılıklar açığa çıkmıştır, artık maddenin görüldüğü gibi olmadığı düşüncesi bilinçlerde hakim hale gelmeye başlamıştır. Bunun bilim ve endüstriyel alana indirgenmesiyle birlikte ortaya çıkan sonuçlar toplumda daha fazla heyecan yaratmıştır. Bu anlamda; Canlı Hücrenin bulunması, Enerjinin keşfi,  Evrim teorisi vb. bu anlamda toplumun önüne yeni ufuklar açmıştır. Buda kendisini toplum yaşamında “yeni buluşlar”, “icatlar” olarak göstermiştir. 

Bilim, Düşünce ve Endüstriyel alanda yaşanan bu gelişmelerin farklı bir sonuç yaratmaması da beklenemezdi. Bu sefer de o zamana kadar ki; biyolojik, sosyolojik, psikolojik vb. olarak insan ve topluma ait oluşan bilgiler, görüşler sorgulama konusu haline geldi. Bu çerçeve de, yeni tezler ve bunları doğrulamak içinde deneyler gündeme geldi. Biyoloji, Sosyoloji, Psikoloji, İktisat gibi bilim disiplinlerine öncülük eden otoriteler/kişiler toplum önünden boy göstermeye başladılar: Françis Bacon, Descartes, Hobbes, İmanuel Kant, Adam Simit, Karl Marks, Nietzsche, Füroyt vb. tarihe geçen düşünce insanları; Sosyologlar, Biyologlar, Psikologlar, İktisatçılar vb. leride bunların öncüleri olarak tarihteki yerlerini aldılar.

Bu Otorite ve Bilim İnsanlarının sahip oldukları ya da temsilini gerçekleştirdikleri düşünceler toplum üzerinde etkili olmakla birlikte bir eğilim ve akımlara dönüşmeye, kendilerine uygulama alanları bulmakta gecikmediler. Bu süreçle birlikte; toplum ve insan yaşamına yaptıklarına, nedenlerine daha fazla anlam vermeye başlanır bir hale geldi. Tüm bunlar toplum ve insan tarafından elde edilen büyük başarılardı. 

Fakat topluma ve insana ait olan bu başarıların; egemen-iktidar güçleri tarafından gaspı ve kendi çıkarları doğrultusunda, asıl sahibi olan topluma karşı kullanılması gecikmedi. Böylece bir kez daha toplumun kendi yaratımı olan; farkına vararak anlam verdiği, bilgiye dönüştürdüğü, araç-gereç haline getirdiği ne varsa; bilim, teknik vb. bunların hepsi egemenlerin tekelinde yine topluma karşı kullanılmaya başlanılmış oldu, giderekte çok daha tehlikeli boyutlara çıkarıldı. Daha sonraki süreçte insanlığın başına bela haline gelen otoriter rejimlerde kendilerini buna dayanarak örgütlemişlerdir. Hitler faşizminin Almanya’da kendisini bir iktidar gücü olarak nasıl örgütlendirdiği gerçeği de bu konuda yaşanmış olan en somut örnekler arasında yer almaktadır.

Böylece doğa bilimlerinin, birebir topluma indirgenmesiyle elde edileceği açığa çıkan sonuçların egemenlerin tekelinde topluma karşı kullanılma sürecine girilmiştir. Bu şekilde toplum yaşamında; duygu, düşünce, bilin. vb.nin öneminin anlaşılır hele gelmiş olması bu alana olan ilgiyi arttırmıştır. Sosyolojik olarak toplumun içerisinde bulunduğu durumda bunu bir ihtiyaç haline getirmiştir.   

Egemenlikli-Devletçi Kapitalist Uygarlığa kadarki süreçte uygulanan Köleci egemenlikle, sonrasında köleleştirme biçimsel olarak farklılıklar taşımaktaydı. Kapitalist Uygarlık öncesi toplumdan ayrışan üst sınıflar kendilerini her yönüyle toplum üzerinde tek tasarruf sahibi kılacak bir şekilde örgütlemişlerdi; Köleci ve Feodal uygarlıklarda geçerli olan bu egemenlik biçimiydi ya doğrudan ya da toprakla birlikte ele alınan, kabul gören, satılan, kullanılan bir mülk haline getirilmişlerdi. Kapitalist Uygarlık ise, bunlarında ötesine geçilerek; toplum her yönüyle sömürüye açık, sadece bağlı olduğu beye, buyurgana değil; egemenlerin oluşturduğu sistemin ortak malı haline getirilmişlerdi. Bunu da “ücret-fiyat-kar” vb. etrafında örgütlenen “Meta üretimi” ve “Faiz Ekonomisine” bağlı oluşan Kapitalist Pazara göre örgütlemişlerdi. Buda kaçınılmaz olarak toplum ve egemenler arasındaki ilişkiye yeni bir biçim kazandırılmasına neden olmuştu. Artık gelinen aşamada toplum ile egemenler arasında ilişki oluşan bu “Kapitalist Pazara”  göre belirlenir bir hale getirilmiş oldu.

Toplum ve egemenler arasında yaşanan bu doğrudan kopuş beraberinde her iki kesimin birbiri karşısında açık bir şekilde konumlanışa neden oldu. Kan bağı, akrabalık ilişkileri, soy ortaklığı yerini; ortak çıkar ve üretim içerisinde yer alışlara, konumlanışlara ve aldıkları paya bırakmıştı. Buda kendisini en somut haliyle; siyasal, kültürel, ideolojik, yaşam vb. alanlarda gösterdi.

Gerçekleşen bu keskin kopuş içerisinde ilk aşamada egemenler toplum üzerinde tahakkümlerini kendi farklılıkları üzerinde kurarlarken; daha çok da baskıyı, sömürüyü öne çıkarmışlardır. Onlar için toplum; çalıştırılacak, sömürülecek, zor kullanılarak yola getirilecek olan bir sürü olarak görülmekteydiler. Buda beraberinde toplum içerisinde ona karşı gelişen tepkiler, başkaldırılar biçiminde karşılığını bulmuştur. 

Toplum ile egemenler arasında yaşanan bu keskin kopuş; toplumun egemenlere karşı başkaldırısı ve örgütlenmesi için de elverişli koşullar yaratmıştı. Buda giderek egemenlerin toplum üzerinde kurmuş oldukları tahakküme son verme mücadelelerinin yaşanmasına neden olmuştu. Tarihte yaşanmış olan köle, köylü ve işçi isyanları da bu konuda yaşanan örnekler halini almışlardır. Kapitalist Uygarlığın Tekel öncesi ve sonrası dönemlerinde de bu isyanlar kendisini çok daha etkili kılmaya başlamışlardır.19 ve 20. yy’da sınıf mücadeleleri adı altında yaşanan başkaldırılarda bunun somut gerçekleşme biçimleri olarak tarihe geçmişledir.

Bu süreçle birlikte Kapitalist Uygarlık toplum üzerinde kurduğu egemenlik biçimlerini gözden geçirme ihtiyacını duymuştur. Toplum Mühendisliği de bu nokta da duyulan ihtiyacın bir sonucu olarak özel bir alan olarak kendisini hissettirmiştir. Öncelikli olarak bu vasıflara sahip olan kişilerin görüşlerinden sonra da kendilerinden yararlanılmaya başlanılmış ve uygulanmak üzere projeler geliştirmeleri istenilmiştir. Bu konuda atılan ilk adımlar yaşanan toplumsal başkaldırıların bir tehlike olmaktan nasıl çıkarılabileceği vb. hususlarda atılmıştır. Öne çıkarılarak kullanılan yöntemlerin arasında en belirgin olanları olarak; İşçi Aristokrasisinin, Sosyal-Demokrasinin içerisinden çıktığı topluma ihanet ettirilmesi öne çıkarılmıştır. Fakat kullanılan bu tür yöntemlerin kendi başlarına yeterli olmadıkları da açığa çıkmıştır. Bunun anlaşılması üzerine de topluma karşı yürütülen egemenlik savaşının daha geniş ve farklı alanları da içerisine alması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Özellikle de toplumsal reflekslerin ölçümü burada özel bir önem kazanmıştır. Pawlov’un “ Şartlı Refleks” teorisi ise burada temel çıkış noktalarından birini oluşturmuştur. 

Egemenler tarafından Toplum Mühendislerine duyulan ihtiyaçta kaynağını buradan almıştır.  Artık bu süreçle birlikte toplum; pozitif bilimlere göre bir nesne olarak ele alınmaya, onu meydana getiren parçalarına varıncaya kadar ayrıştırılmaya ve bu ölçüde de açığa çıkan özelliklerine karşı kullanılacak olan politikaların üretildiği bir alan haline getirildi. Bunun bir sonucu olarak da Kapitalist Uygarlığı kendini “reforma” tabii tuttuğu yönünde bir yanılsamayı bilinçlerde hakim hale getirmeye çalıştı. O güne kadar toplumdan saklanan, esirgenen, ona karşı kullanılan ve yasaklanan “haklar” ona “sunulmaya” başlanıldı. Bununla da asıl olarak, toplum ile egemenler arasında o keskin kopuşu yumuşatarak, toplumun sistem içerisine dahil edilmesi hedeflendi. Başta “seçme-seçilme”, “oy kullanma”, “eğitim”, “eşit yurttaşlık hakkı”, “iş ve ticaret özgürlüğü” vb. talepler toplum içerisinde yükseliyordu. Bu taleplere ulaşabilmek içinde uğruna verilen mücadeleler söz konusuydu. Böylece egemenler atmış oldukları bu adımlarla; toplumun ona karşı yürütmüş olduğu mücadelenin gerekçelerini ortan kaldırarak ona karşı kullanır bir pozisyona da gelmiş oluyordu. Topluma “seçme-seçilme” hakkı (!?) ve “örgütlenme”  yine“okuma-yazma” ve “eğitim” görmelerine imkan sunulmuştu; ancak bunların karşılığında toplumdan;sistemin içerisinde kalmaları ve yasaları dışına çıkmamaları ve onlardan  sisteme daha fazla eğitimli ve bilinçli bir şekilde hizmet etmeleri istenilmekteydi. 

Böylece egemenler, topluma karşı; “Toplum Mühendisliği” eksenine oturttuğu politikalar ile toplumun taleplerini yine ona karşı, kendi sistemine dahil etme yönünde kullanmış oluyordu. Sadece bununla da sınırlı kalmıyordu. Kendisini ekonomiden- kültüre, ideolojiden- davranışlara, beğeni, tercih ve yaşam tarzını belirlemeye varıncaya kadar toplumu ilgilendiren her alana müdahale ederek, çıkarları doğrultusunda yön verir bir konuma getirmiş oluyordu.

Bu şekilde kapitalist uygarlık, toplumu yeniden şekillendirirken kendisi açısından atılan önemli bir adımın sahibi haline geliyordu. Bunu gerçekleştirirken de harekete geçirdiği Toplum Mühendislerine dayanarak; kendisini kurumsallaştırıyor ve bunu ger.ekleştirmek için daha farklı; araç, kurum ve örgütlere ihtiyaç duyar hale geliyordu.          

b-)Tink-Tank Kuruluşları: Toplum Mühendisliğinin geliştirildiği alanlar olarak küresel sermaye güçlerinin beklide en fazla başvurduğu bir kurum olma özelliğine sahip olmuştur. Daha çok da, 20.yy’da dünyada ve farklı coğrafyalarda yaşanan; siyasal, askeri, sosyal, kültürel vb. sorunları, çatışmaları ele alan, bu konular üzerine rapor hazırlayan, görüş oluşturan, çözüm, proje üretme vb. görevlerle sorumlu kılınan; özel, resmi vb. oluşturulan; Çalışma Merkezleri,  üniversite Kürsüleri, Gurup, Komisyon vb. lerin yürütmüş oldukları çalışmaları kendileri için bir çıkış noktası olarak almışlardır. 1919’da Galler Aberystwyth Üniversitesi’nde açılan ilk uluslararası ilişkiler kürsüsü, 1920-1945 yılları arasında Britanya, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaygınlaşan uluslararası ilişkiler enstitüleri, 1930 yılında kurulan Alman Barış Akademisi ve 1931’de Fransa’da Lyon Üniversitesi’nde açılan Uluslararası Teşkilatlar vb. ler bu konuda var olan örneklerdir.

 İkinci Dünya Savaşından sonra, Kapitalist-Modernitenin önderliğini üstlenen ABD ve onun liderliğini kabul eden devletler tarafından aktif ve yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanılmıştır. Michigan Üniversitesi’nde 1959’da kurulan Çatışma Çözümü Araştırmaları Merkezi (Center for Research on Conflict Resolution), 1960’ta Oslo Üniversitesi bünyesinde Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (PRIO), 1966’da Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) ve 1969’da Finlandiya’da Tampere Barış Araştırmaları Enstitüsü, 1966’da Londra Üniversitesi Çatışma Analizi Merkezi, 1980’lerde Maryland Üniversitesi’nde Uluslararası Kalkınma ve Çatışma Yönetimi Merkezi, Harvard Üniversitesi’nde kurulan Uluslararası Çatışma Analizi ve Çözümü Programı (PICAR) vb.. bunlar arasında yer alan bazı örneklerdir.

Bu tür oluşumların hedef olarak da önüne; ABD’nin dünya hegomanyası için herhangi bir alan sınırlanması konulmadan; silahlanmadan-uzay savaşlarına,  insandan-ekonomiye, botanikten-yeni enerji kaynaklarına, yönetme sanatlarından- askeri taktiklere, çatışmalı bölgelerde sorunların kendi lehlerine nasıl sonuçlandırılabileceğine varıncaya kadar vb. birçok konu üzerine fikir ve proje üretme konulmuştur. Bunu sağlamak için de, beyin göçü dahil, o zamana kadar tüm bu alanlarda o zamana kadar ki var olan birikim ve kaynakları da belirlemiş oldukları merkezlerde toplanmışlardır. Bir nevi ortaçağın Avrupa’sında Kilisenin yapmış olduğunun bir tekrarını gerçekleştirmiştir.

Bunun bir sonucu olarak da oluşturduğu, bu Tink-Tank kuruluşlarını kendi içerisinde gurupsallaştırarak; kurumsal bir yapıya dönüştürmüşler ve uluslar arası alanda referans kaynağı haline getirmişlerdir. Bugün bu kuruluşlar dünyanın her yanına dağılmış bulunmaktadırlar. Yine bu kuruluşların hazırlamış olduğu raporlar, projeler belirli planlamalara dönüştürülerek uygulanmaya konulmuştur, çeşitli dillere çevrilerek kitaplar haline getirilmişler ve çok yaygın bir şekilde okunmaları sağlanmıştır. “Yönetme sanatı”, “Konuşma Sanatı”, “Nasıl Zengin Olunur”. “İnsanlar Nasıl Etkilenir” vb. adlar taşıyan kitaplar bu konuda var olan örnekler arasında yer almaktadırlar.  

Tink-Tank kuruluşları yürüttükleri bu faaliyetlerle bireyi-toplumu en küçük parçalarına kadar tanıyıp-ayrıştırarak; onların duygu, düşünce, davranışlarına hükmetmeye çalışmıştır. Bu konuda elde etmiş oldukları sonuçlarda bulunmaktadır. Özellikle de reklamcılık alanın da bu kendisini çok somut bir şekilde göstermektedir.

Küresel sermaye güçlerinin dünyada kendilerini hegoman haline getirme çabalarının bir parçası olarak, Türkiye’de de Tink-Tank kuruluşları yaygın bir şekilde faaliyet içerisine girmişlerdir. Önce devlet kontrolü altında TUBİTAK vb. adlarla “bilimsel faaliyetler” yürüttüğü iddia edilen bu kurumlar, daha sonra kapsam olarak genişleterek, her alanda varlık göstermeye başlamışlardır. 1990’lar sonrasında daha çok da AKP’li hükümetler döneminde buna hız kazandırılmıştır. ASAM, USAM, USAK, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmalar Vakfı (SETA), Piyasa ve Kamuoyu Araştırmaları (POLLMARK), Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı(TESEV), Bilge Adamlar Stratejik Arama Merkezi (BİLGESAM), PİAR, işi farklı konularda uzmanlık olan danışmanlık büroları açılmaya başlamıştır. Atilla Sandıklı, Ali Nihat Özcan, Ersel Aydınlı, Sedat Laçiner, Hüseyin Yaman, Necati Alkan, Salih Akyürek,  İhsan Bal, Süleyman Özeren,  Süleyman Demirci vb. gibi kişilerde bu tür kurumlarda aktif bir şekilde rol almışlar; “Türkiye’de Terörle Mücadele:  PKK Örneği,”, “ KCK Terör Örgütünün Yapısı ve Faaliyetleri”,  “İngiltere’nin Ayrılıkçı IRA ve Dine Karşı Terörle Mücadele Politikası,”  “İspanya’nın Terörle Mücadelesinde ETA Örneği,”  “Demokratik Açılım ve Toplumsal Algılar” vb. adlarla hazırladıkları; rapor ve kitaplarla toplumu yönlendirmeye çalışmışlardır. 

Türkiye de etkin bir şekilde kullanımına geçilen bu Tink-Tank kuruluşları ile asıl olarak da 12 Eylül 1980 Askeri darbesi ile inşası sürecine girilen İkinci Cumhuriyetin kurumsal bir hale getirilmesi hedeflenmiştir. Bunların önüne de görev olarak; toplumun, siyasetin, kültürün, ideolojinin, ekonominin vb. yeniden biçimlendirilmesi konulmuştur. Ve bugün bu kuruluşlar önlerine konulan görevler doğrultusunda yaşamın her alanına girmiş bulunmaktadırlar. Günlük ve anlık olarak da rollerini oynamaya çalışmaktadırlar. Bunları; basın-yayın organlarında, kamuya yönelik tartışmalarda. Yayınlanan kitap, dergi vb. yerlerde görmek mümkündür.      

c-)Medya: Toplum Mühendislerinin üzerinde en fazla çalıştığı konuların başında gelmiştir. Medyanın toplum yaşamının belirlenmesinde oynamış olduğu rol buna neden olmaktadır. Medyanın kurumsal bir güç haline gelmesinin tarihçesi o kadar geçmişe dayanmamasına rağmen, alan olarak etkileme gücü ve dayandığı temeller çok daha etkili bir güç haline gelmesine olanak sağlamıştır.

Medya; görsel, işitsel, yazımsal ve sanal alanda toplumun bilgilenmesi ve düşünce oluşturması yönünde en etkili bir araç olurken; esas olarak ideolojiye dayanması itibarıyla da güçlü bir konumda bulunmaktadır. Tarihte ideolojik kimliklerin oynamış olduğu rol göz önünde bulundurulduğunda, bu gerçeği bilince çıkarmak daha da olanaklı hale gelmektedir.

Medya; tarihteki rolü belirleyici bir düzeyde değerlendirmeye tabi tutulan ideolojik kimliklerin vücut bulmasında rol oynayan diğer araçlardan; daha kısa sürede, doğrudan ve yaygın olarak kullanılması itibarıyla bir farklılığa sahip olmuştur. Tarihe damgasını vuran dini inançların ortaya çıkışı ve toplumu etkisi altına alma süreçleri ve harekete geçirilen güçler incelemeye tabi tutulduklarında daha net bir şekilde anlaşılacaktır. Bugün “kutsal dinler” olarak kabul gören “Tek Tanrılı Dinlerin” gelişim süreçlerinde bunu görmek mümkündür.

“Tek Tanrılı Dinlerin” içerisinden çıktıkları toplum ve dünya insanlığı üzerinde etkili hale gelmeleri kısa sürede gerçekleşmemiştir. Onlarca, yüzlerce yıldan sonra kendilerini ancak duyurabilmiş ve etkili hale gelebilmişlerdir. Çok az sayıdaki halife ya da havariye dayandırılarak yürütülen bir mücadele olma özelliği taşmışlardır. Çok az sayıda yazılı materyaller kullanılmış ve daha çok da sözlü anlatımlara, yorum gücü yüksek olan insanlara/hatiplere dayanmışlardır. Bu uğurda büyük savaşlar yaşanmıştır.

Toplum içerisinde okuma-yazma oranının yükselmesi ve yeni basım tekniklerinin kullanılması, teknik açıdan önemli bir gelişme düzeyini ifade etmiş olsa da, asıl olarak; düşüncelerin, ideolojilerin kısa sürede, daha etkili ve doğru bir şekilde yaygınlaşmasında rol sahibi olmuştur. İlk önce ticaret alanında etkili bir şekilde kullanılmış olsa da bu gerçek değişmemektedir. Kapitalist uygarlık sürecinde bu gerçek çok daha net bir şekilde görülmüştür. Matbuanın bulunması ile ticari amaçlı da olsa çok sayıda el ilanlarının basılması, kitap ve gazetelerin yayınlanarak birçok alana dağıtımının gerçekleşmesiyle; toplum içerisinde daha geniş kesimleri etkisi altına alma ve düşünsel alanda yaşanan gelişmelerde bunu doğrulamaktadır.

19. ve 20.y.y dünyasında; iktidar güçlerin tekelciliğine karşı yaşanan toplum hareketlerin gelişim süreçlerinde bu çok daha net bir şekilde görülmüştür. Hatta daha öncesinde reformasyon süreci diye adlandırılan dönemde, Martin Luther’in Hıristiyanlığı Kapitalizme uyarlayan yorumlarının topluma ulaştırılmasında benzeri türden gelişmeler yaşanmıştır.

 Fakat iktidar güçleri kendisine karşı etkin bir şekilde kullanılan bu aracı, çıkarları doğrultusunda bir toplum kırım aracı haline getirmekten de geri kalmamıştır. Egemen-iktidar güçlerinin bilimi ve tekniği tekeli altına alma gerçekliği de bunun fazlasıyla önünü açmıştır. Kapitalist uygarlığın tekel aşamasında oluşan dev medya kuruluşları da bunun gerçekleştiği alanlar haline gelmişlerdir.

Bugün uluslar arası alanda, ulus üstü sermeye güçleri tarafından, egemenlik kurma aracı olarak kullanılan dev medya kartellerinin yürüttüğü faaliyetler söz konusudur. Ulus üstü sermaye güçleri medyayı kendisine dayanak haline getirerek; ekonomi, siyaset ve toplum yaşamı üzerinde etkili olmaya, hatta bu güce dayanarak; Irak’ta, Libya’da, Suriye’de vb. görüldüğü gibi savaşları yürütmeye çalışmaktadırlar. Aynı şekilde Türkiye ve Kürdistan coğrafyalarında da egemen-iktidar güçleri medyayı benzeri bir rolün sahibi kılmışlardır.

TC’nin devlet kendisini kurumsallaştırma sürecinden itibaren bu kendisini çok daha etkin bir şekilde göstermiştir. Ancak bu hep aynı biçimde gerçekleşmemiştir. TC’nin ilk kuruluş yıllarında, sayısı çok sınırlı olan basın organlarının, devletin yapılandırılmasına bağlı olarak; tepeden kendisine öngörüldüğü biçimde hareket etmesi ve her yönüyle devlet tekeline bağlı bir “resmi gazete olma” görünümünü alması sağlanmıştır. Buna göre basın kanunları çıkarılmıştır. Muhalif basına yer verilmemiş, çizilen sınırlar dışına çıkıldığında yaptırımların muhatabı haline getirilmişlerdir. 

TC’nin devlet olarak kuruluş felsefesi, onun basınına da hakim kılınmıştır. TC’nin propagandası, muhaliflerin aforoz edilerek tasfiyesi onun vazgeçilmez bir görevi olarak belirlenmiştir. TC içerisinde muhalif konumda bulunanlara, Komünistlere, dindarlara, Alevilere, Kürtlere vb. karşı yapılan yayınlar da bu çok net bir şekilde görülmüştür.

T.C’nin kuruluşundan sonraki yıllarda ise; siyasal ve toplumsal alanda yaşananlara bağlı olarak, medyanın da buna göre bir biçim kazanma sürecine girilmiştir. Farklı toplumsal kesimler ve egemen klikler kendilerinin propagandasını yapacak, düşüncelerini anlatacak yayınlara ihtiyaç duymuşlardır. Buda kendisini değişik adlarla yeni gazetelerin yayın hayatına girmesi biçiminde somutlaştırmıştır. Burada da medya yine üsten farklı kesimlerin kendini ifade ettikleri, örgütledikleri bir araç olarak kullanılmaya devam etmiştir, 1980’ler kadar bu haliyle devam etmiştir. 12 sonrasında da bu temel özelliğini korumuştur. Fakat bu sefer rolü; 12 Eylül 1980 Askeri darbesi ile birlikte de inşa edilemeye başlanan İkinci Cumhuriyetin; siyaseti, toplumu vb. yeniden şekillendirmesine göre belirlenmiştir. 1990 sonrasında da Reel Sosyalizmin çözüldüğü ve dünya dengelerinin yeniden kurulmaya başlanıldığı yıllarda esas olarak da toplumun yeniden şekillendirilmesinde daha etkili bir şekilde kullanılır hale gelmişlerdir.

Medya içerisinde; görsel, işitsel yayın organlarının etkili bir şekilde kullanılmaya başlanılmış olması da burada etkili bir oynamıştır. Bu önemli bir nokta olarak öne çıkarılmıştır. 1990’lı yılların aynı zamanda Türkiye’de özel TV ve Radyo yayınlarında patlama yapmış olması da bunu doğrulamaktadır. O zamana kadar devlet tekelinde bulunan TV ve Radyo yayınları özelleşmeye başlamış; Star, Kanal 6. Kanal 7, Kanal D. ATV, SHOW, TGRT, Kral TV. vb. isimler altına birçok TV ve Radyo yayın hayatına başlamış, İhlas vb. gibi özel haber ajansları kurulmuştur. 

Türkiye’de özel TV ve Radyo yayınlarının başlamış olması medya üzerindeki devlet tekelinin kırılması yönünde atılan önemli bir adım olmuştur. Fakat atılan bu adımı bu yönüyle sınırlı tutmak doğru olmayacaktır. Çünkü yayın hayatına başlayan bu TV ve Radyoların uyması zorunlu yasalar da çıkarılmıştır. Bunları denetlemek için de RÜTÜK sorumlu kılınmıştır. Bu nevi Türkiye’nin 1950’ler sonrası çok partili siyasal yaşama geçmesiyle birlikte kurulan partiler için izlenen yol takip edilmiştir. Özel TV ve Radyo yayınlarında önüne “kırmızıçizgiler” konulmuş: ulusal, İç güvenliği ilgilendiren ve dış politik konularda farklı yayınlarda bulunmamaları istenilmiştir. 

Bununla da sınırlı kalınmamıştır. Yayın hayatına yeni başlamış olan bu özel medya kurumları, sahipleri olan tekellerin faaliyetlerine bağlı olarak yayın politikalarını belirlemişlerdir. Siyasal alanda devletle, iktidarla karşı karşıya gelmemeyi esas alırlarken, sahiplerine ait olan; bankalar ve fabrikaların ürettikleri malların reklamını yapmaya başlamışlardır. Bu temelde siyasal alanda belirlenmiş olan sınırlar dışına çıkmayan, hızlı bir şekilde tüketici ve değerlerinden uzak kılınmış olan toplum yaratma perspektifi ile de hareket etmişlerdir. Bu çerçevede de yayın programlarının akışını belirlemişlerdir. Öyle ki, toplumun yeniden şekillendirildiği temel araçlar halini almışlardır.

TV’lerde yayınlanan dizilerle bu konuda önemli mesafeler kat edilmiştir. Pembe diziler gençler hayal aleminde yaşamaya yönlendirilirken, çocukların önüne kendilerine model olarak alacakları kişilikler, modeller çıkarılmaya başlanılmıştır. Toplum içerisinde önemli bir oranı temsil eden ev kadınları TV önlerinde teslim alınmaya çalışılırken işsizlerde kahve masalarında süren bir yaşama mahkum edilmişlerdir. Bununla da yetinilmeyerek giyiminden-kuşamına, yemesinden-içmesine, ağlamasından-gülmesine, mimiklerinden-jestlerine, hitabından- konuşmasına, tepkisinden-davranışına, algısından-düşünüşüne vb. varıncaya kadar; taklitçi, kendisi olmaktan çıkarak tanınmaz kılınan tam bir “gösteri toplumu”  yaratılmak istenilmiştir. AKP hükümetleri döneminde de buna yapılan yeni eklemelerle hız kazandırılmıştır.  Bu çerçeve de ulusal ve bölgesel alanda yayın yapan; Samanyolu, Mehtap, Dünya, Uzay, CEM, Haber Türk, SKY-Türk, Kanal A vb. gibi daha çok da AKP ve Fehullah Gülen teşkilatı yanlısı yayın yapan yeni TV’ler ve Radyolar kurulmaya başlanılmış, önceden yayına geçmiş ola bazı özel TV ve radyolardan el değiştirenler olmuştur. Bu basın-yayın organları ile de; tamamen özel savaş eksenli; devleti, polisi, askeri vb. sevimli gösteren, Kürdistan’da yürütülen özel-kirli savaşın propagandasını yaparak onu meşrulaştıran yayınlara daha da yoğunluk kazandırılmıştır. TV’lerde ; “Emret Komutanım”, “Sakarya-Fırat”, “Şefkat Tepe` “Arka Sokaklar”, “Akasya Durağı”, “Kurtlar Vadisi” vb. isimler altında yayınlanan diziler bunlar arasında yerlerini almışlardır.

Bu doğrultuda dijital ulusal ve bölgesel yayın yapan Özel TV ve Radyoların sayısı daha da artmaktadır. Ayrıca buna çıkarılan yeni gazeteler eklenmiştir. Böylece kullanımına özel bir önem kazandırılan bu araçlarla İkinci Cumhuriyetin paradigması kurumsallaştırılan siyasal yapılanma ve topluma benimsetilmeye çalışılmıştır. Bugün bu amaç doğrultusunda yayın yapan birçok basın ve yayın kuruluşları Toplum Mühendislerinin yaptıkları planlamalar doğrultusunda yayınlar yapmakta; kendi içersinde kategorilere ayırdığı toplumun özelliklerine göre yayınlar yaparak onları etki altına almaya çalışmaktadırlar. Kadınlara, geçlere, çocuklara, dini inanç sahipleri vb. toplum içerisinde yer alan farklı kesimlerin tespit ettikleri zayıf yönlerine yüklenerek etkileyici yayınlar yapmaktadırlar. Böylece toplumu ekranlar başına hapsederek kendi yaşam sorunlarından uzaklaştırılarak, sistemin birer uzantısı haline getirmeye çalışmaktadırlar. 

 Bu Medya kuruluşlarına dayanarak AKP hükümetleri adeta yeni bir toplum şekillendirmeye başlamıştır. Birinci Cumhuriyetin oluşum yıllarında yapıldığı gibi; gerçekleşen paradigma değişimine bağlı olarak İkinci Cumhuriyette yaşayacak(?!) yeni nesillerin oluşumuna gidilmiştir. Bugün bir özel TV kanalında program yapan Pakize Suda’nın sormuş olduğu sorulara alakasız cevap verenlerin büyük çoğunluğunu da içerisine alan AKP’nin % 50’lere varan oy potansiyelinin ağırlıklı bir bölümünü bunlar oluşturmaktadır. 

d-)Sivil Toplum Örgütleri; Toplum Kırımın gerçekleştirilmesinde en etkili bir şekilde kullanılan araçlardan biri de STÖ’ler olmaktadır. Burada en trajik olan yönde bu aracın kendisine verilen rolü oynarken Toplum adını kullanarak bunu gerçekleştiriyor olmasıdır. Hemen, hemen dünyanın her bölgesinde kurulmuş olan ve faaliyet yürüten STÖ’ler bulunmaktadır. Tabii burada tüm STÖ’leri aynı kefeye koymakta mümkün olmamaktadır. Çünkü gerçek anlamda STÖ’ler olmakla birlikte, adı dışında STÖ olmayanları da bulunmaktadır. Asıl tehlike de adı dışında STÖ olmayanlardan gelmektedir. Toplum Kırımın gerçekleşmesinde rol sahibi kılınan STÖ’lerde bunlar olmaktadırlar.

STÖ’ler toplum yaşamına yeni girmiş değillerdir. Devlet ve iktidar dışı örgütler, guruplar, ortaklaşa hareket edenler vb. tarihte her zaman var olmuşlardır. Bunlar kendilerini STÖ olarak adlandırmasalar da, özünde benzeri bir rolün sahibi olmuşlardır. Bu oluşumlar kendi çıkarlarını ve varlıklarını iktidarlar karşısında koruyabilmişlerdir. İdeolojik anlamda siyasal yaşama bir argüman olarak girmesi ise, daha sonraki yıllarda gerçekleşmiştir. Özellikle de ikinci dünya savaşının ağır etkilerinin yaşandığı Avrupa’da bu görülmüştür.

Avrupa sol’u ve kamuoyu içerisinde yaşanan anti-militarizm, kendisini Sivil Toplumculuk olarak ifade eder bir boyut kazanmıştır. İtalya Komünist Partisinin liderlerinden Antoni Gramsi’de bunu teorik bir çerçeveye oturtmuştur. Bu gerçeğe rağmen uçlarda yer alan; sol ve sağ siyasal akımlar tarafından fazla bir rağbet görmemiştir. Ancak, bir örgütlenme biçimi olarak varlığını korumaya da devam etmiş; doğrudan siyasal yaşama girmemekle birlikte farklı toplumsal sorunlarla ilgilenen ve bunlara çözüm bulmaya çalışan kesimlerinde ilgi merkezi haline gelmeye başlamıştır. 1968 Gençlik Devrimlerinin etkisi de burada rol oynamıştır. Bu süreçle birlikte; ekonomiden- çevreye, insan haklarından- kadın özgürlüğüne, savaş karşıtlığında-vicdani retçiliğe vb. varıncaya kadar birçok STÖ’ kurularak toplumun demokratik örgütlenme zeminlerinde biri haline gelmiştir. STÖ’ler  Reel Sosyalizmin çözülmesiyle birlikte çok daha fazla gelişme eğilimi içerisine girmişlerdir. 20.yy Dünyasında yaşanan sorunlara o zamana kadar kapitalizm ve reel sosyalizm çerçevesinde çözüm bulma arayışlarının sonuç vermemiş olması da bunu çok daha fazla teşvik eder bir rol oynamıştır.

Küresel sermaye güçleri de bu gerçeği görmüşlerdir. O nedenledir ki “Yeni Dünya Düzeni” altında yeniden dizayn etmeye çalıştıkları dünya gerçekliği içerisinde STÖ’lerin kullanımına ağırlık verilmeye başlanılmıştır.2003 yılında Irak da Saddam Hüseyin’in ABD’nin askeri müdahalesi sonucunda iktidardan indirilmesi sonrasında bu çok somut bir şekilde yaşanmıştır. ABD, STÖ’lerin örgütlenmesi için; mali destekten başlayarak, yer sorununun çözümü ve iç donanımın sağlanmasına kadar büyük imkanlar sunmuştur. Bunu da önceki var olan sistemin çözülmesinde ve kendi sistemlerinin oturtulmasında atılan en stratejik adımlardan biri olarak kabul ettiğini açıklamıştır. Benzeri bir politikayı müdahalede bulunduğu ve bulunmak üzere olduğu ülkelerde de devreye koymuştur. Libya, Suriye, İran vb. başta olmak üzere bir çok ülkede bu politikalarını uygulamaya koymuşlardır.
Bu şekilde özünde topluma ait olan ve iktidar karşısında varlığını koruma ve karşılıklı bir dayanışma içerisinde olmayı amaç edinen STÖ’ler egemenler tarafından gasp edilen değerlerden biri haline getirilmişlerdir. Bu gerçek Türk egemen ve iktidar çevreleri açısından geçerli bir hale gelmiştir.

 Türk ve Kürt toplumları içerisinde devlet ve iktidar dışı guruplar, topluluklar her zaman var olmuşlardır. Tarih içerisinde bunun birçok örneği de bulunmaktadır. Kürt toplumu içerisinde faklı dinsel inançların kendi iç örgütlenmelerinde ve göçebe aşiret düzeni içerisinde,  yine Türkmen toplulukların yaşamında, Alevi Ocaklarında, Ahi’lik örgütlenmesinde, aynı şekilde; kapitalist uygarlık etkisi altında oluşmaya başlayan; Sendikalardan- kooperatiflere, derneklerden-hümaniter kuruluşlara, çevreci derneklerden- kadın hakları savunucularına, hak ve özgürlükleri savunanlardan-partilere, hatta belediyelere varıncaya kadar geniş bir alanda  bunları görmek mümkündür. 

Fakat daha sonraki süreçlerde Türk egemenleri topluma ait olan bu örgütlenmeleri asıl nitelikleri dışına çıkarmayı ve bunlar karşısında kendi alternatiflerini oluşturmayı esas almışlardır. 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte; kendi iç örgütlülüğü ve temel dinamikleri üzerinde baskı altına alınan toplum gerçekliğiyle oluşan koşulları da kendileri için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirmişlerdir. Toplum örgütsüz bir hale getirilmiştir. Var olan örgütlenmeleri dağıtılmış ve toplum içerisinde önderlik vasıflarını taşıyan kişiler ya zindanlara alınmış yada kontrol altında tutulmaya başlanılmıştır. Toplum içerisinde bu şekilde oluşturulan boşluğu ise sözde toplum adına, onun sorunlarıyla ilgilendiği imajı verilen ajan ve işbirlikçi örgütlenmelerle doldurmaya başlamışlardır.

12 Eylül’le birlikte ağırlık kazandırılan bu politikayı, onun ardılları olan hükümetlerde devam ettirmişlerdir. AKP Hükümetleri döneminde de buna çok daha fazla yoğunluk kazandırılmıştır. AKP hükümetlerine biçilen misyonda bunu gerekli hale getirilmiştir. Onun içindir ki AKP hükümetleri döneminde o güne kadar görülmedik bir düzeyde farklı kesim ve alanlara yönelik sözde STÖ’ler kurulmaya başlamıştır. Bu çerçevede dernekler, birlikler vb. adı altında örgütlenmelere gidilmiştir. 

Denilebilir ki, AKP hükümet olarak iktidar olmanın imkanlarına dayanarak kendisini devlet içerisinde güçlendirirken; kurmuş olduğu bu sözde STÖ’lerle de toplum içerisinde örgütlendirmeye çalışmıştır. Özellikle de buna Kürdistan’da çok daha yoğunluk kazandırmıştır. Kürdistan’ın hemen, hemen tüm illerinde, yerleşim merkezlerinde Kürt Özgürlük Mücadelesinin açığa çıkardığı, yarattığı dinamizm ve toplum gerçekliği karşısında alternatif oluşumlar çıkarmaya başlamışlardır. Bunu gerçekleştirirken de örgütlenilen yerleşim merkezinin özelliklerine ve öne çıkan yönlerine göre hareket etmişlerdir. Bu çerçevede oluşturmuş oldukları bu alternatif sözde STÖ’ler kimi yerde “Gençlik Merkezleri”, kimi yerlerde de “iş adamları”, “dini” dernekler, “yoksularla dayanışma” vb. adıyla örgütlendirilmeye başlanılmış ve değişik siyasal etkinliklerde ve süreçlerde de görüldüğü gibi Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesine karşı harekete geçirilmişlerdir.

e-)Sözde Eğitim Kurumları; Toplum Kırımın gerçekleştirildiği en belli başlı araçların başında oluşturulan sözde bilim ve irfan yuvası olarak kabul ettirilmeye çalışılan “Eğitim Kurumları” ve  “Okullar” oluşturmuşlardır. Okullar adeta toplumu bir değirmen taşı gibi öğüterek toplumun kendi gerçekliğinden uzaklaştırılmasın da rol sahibi kılınmışlardır. Topluma buralarda şekil verilmeye çalışılmıştır. Daha çocuk yaşlarda iken insanlar buralara alınarak sistemim süzgecinden geçirilerek onun bir parçası haline getirilmeye başlanılmıştır. Buralarda sisteme “nasıl yararlı vatandaşlar” haline gelinebileceği, uyulması gereken kurallar ve yasaklar öğretilmeye başlanılmıştır. Sistemin ölçülerine uymayanlar ise  “yola gelmek” ya da “sistemin dışına atılmakla” karşı karşıya bırakılmışlardır. Okullara bu temel de egemenler kendi çıkarları doğrultusunda bir rol biçmişlerdir. Daha çok da Kapitalist uygarlık döneminde böylesi bir rol ile donanımlı kılınmışlardır.

Kapitalist uygarlık dönemi öncesinde okulların oynamış olduğu rol bundan daha farklıdır. Egemenler toplumu daha güçlü yönetebilme sanatı edinebilme amacıyla eğitimi kendileri ve kadroları için bir zorunluluk olarak görmüşlerdir. Bunu gerçekleştirmek için de özel mekanlarda, büyük imkanlar sunularak, o zamanın koşullarında konuların uzmanları tarafından bu eğitimler gerçekleştirilmişlerdir. Bu anlamda eğitim ayrıcalıklı sınırlı bir kesimin yönetme ihtiyacını karşılama aracı olarak görülmüş, yönetilecek bir sürü olarak kabul edilen toplum bunun dışında tutulmuştur.

Egemenler, eğitimi; toplumu yönetme, yönlendirme ve o zamana kadarki insanlığın sahibi olduğu bilgi birikimi tekeline alma aracı haline getirmişlerdir. Fakat bunu da, eğitimin esas sahibi olan toplumdan el koyarak gerçekleştirmişlerdir. Sümer rahiplerin pratiğinde bunu görmek mümkündür.

Öncesinde toplumun bilge kişileri kendilerinde birikmiş olan bilgi ve deneyleri toplumun tamamına sunmakla yükümlüydü. Ona verilen rol bu çerçevede belirlenmişti. Toplum içerisinde hiyerarşik bir yapılanmaya dönüşen görevlendirmelerin, giderek bir ayrıcalık haline gelmesiyle birlikte; sahip olunan bu bilgilerde birer tasarruf aracı haline geldiler. Sümer rahipleri de bunu, egemenlik araçlarının en güçlülerinden biri haline getirerek toplumu sömürüye açık hale getirmiş oldular. Daha sonraki süreçlerde tarihin ilerleyen yılları içerisinde egemenler kendileri için hep bu gerçeği esas aldılar. Zaman, zaman bazı farklılıklar yaşanmış olsa da bu gerçek değişmedi.          

Türkiye ve Kürdistan toplumları açısından eğitimin ifade ettiği anlam da bunun dışına çıkmadı. İktidar ve devletten ayrı kaldıkları süre içerisinde eğitim toplumun birikiminin nesilden nesle geçtiği yaşamın ve üretimin daha bilinçli bir hale getirilerek, var olan birikimlerin üzerine yenilerini dahil etme rolünü oynadı. Fakat ne zaman ki toplum; iktidar, devlet sultası altına girdikten sonra, eğitim egemenlerin elinde bir sömürü aracı olarak yine topluma karşı kullanılan bir hal aldı. Kapitalist uygarlık döneminde ise bu gerçeklik, çok daha tehlikeli boyutlara tırmandırıldı. Egemenlik ve tahakküm aracı olma boyutunu aşarak; bir soykırım aracı haline getirildi.

Türkiye ve Kürdistan coğrafyası Kapitalist Uygarlığın uygulamaya koyduğu bu politikaların gerçekleşme alanlarında biri haline geldi. 19.yy’ın ikinci yarısı ve 20.yy baştanbaşa bu politikanın uygulanmasına tanıklık etmiştir. Önceki adıyla Osmanlı adıyla anılan bu coğrafya da, Toplum Kırımın gerçekleştirilmesinde rol sahibi kılınacak olan sözde okullar açılmaya başlanılmıştır. Fransızların, İngilizlerin, Almanların Osmanlı içerisinde yaratmaya çalıştığı kadrolaşma hareketi, Fransızlar tarafından kurulan bugünkü adıyla Galatasaray Lisesinin açılması, Ordu içerisinde Alman Generallerinin verilen eğitimlerde rol oynamaya başlaması yine Osmanlının Kürtler içerisinde bugünkü adıyla Kabataş Lisesi olan Aşiret Mekteplerinin açılması ve bunları takiben açılan okullar vb. hep bu gerçeklik içerisinde yerlerini almışlardır. 

Bu politika, TC’nin devlet olarak kendisini kurumsallaştırmaya başlamasıyla birlikte daha sistemli bir hale getirilmiştir. Denilebilir ki, “Türk Uluslaşmasının” inşası bu kurumsallaşma temelleri üzerinde gerçekleştirilmek istenilmiştir. Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş, oluşturulan eğitim sistemi ve müfredatı vb. bunu, esas alarak oluşturulmuştur. Kürdistan coğrafyasın uygulamaya konan bu sistem; tamamen sömürgeci, asimilasyoncu amaçlar doğrultusunda kullanılmıştır. Hiçbir şekilde Kürdistan da aydınlanma ve bilincin gelişimine hizmet temelinde ele alınmamıştır. Anadilin kullanımım yasaklanırken; esas olarak Türkleştirmeye ağırlık verilmiş, ruhsal olarak da baskılanan kişilikler tam bir kırılma yaşar hale getirilmişlerdir. Okullara alınan çocukların aileleri içerisinde “öğretmelerin” ajanı kılınmasının yarattığı tahribatlar daha ağır ve trajik sonuçlar yaratmıştır. Bu okullarda çocuklar; kimliklerini, kültürlerini, dillerini hatta dinlerini vb. değiştirir hale getirilmişlerdir. Bunun yaşanmış örnekleri de bulunmaktadır.

Bu okullardan “eğitim” tezgahından geçirilen kişiler; önlerine hedef olarak Türkleşmeyi ve yaşamlarını sürdürebilmek için devlet kapısında kendilerine iş bulmayı temel hedef olarak belirlemişlerdir. Bu şekilde devlet bürokrasisi içerisinde yer alarak bunu kendileri için bir övünç kaynağı haline getirenleri bile olmuştur.

Bu okullar arasında en fazla öne çıkarılanlar ise; normal eğitim müfredatının uygulandığı ilköğretim okulları ile birlikte Yatılı Bölge Okulları olmuşlardır.  Yatılı Bölge Okulları; 1933–1938 yılları arasında bucak ve ilçe merkezlerinde, 1940 yılında ise merkezi köylerde gündüzlü ve pansiyonlu olarak açılmışlar, 1939 yılında toplanan Birinci Maarif Şurasında alınan kararlar sonrasında sayıları 21’e çıkarılmıştır.  Daha sonra da bu okullar 1962 yılında Yatılı İlköğretim Bölge Okulları ve Pansiyonlu İlköğretim Bölge Okulları haline getirilmişler ve hemen hemen Kürdistan’ın tamamında açılmışlardır. AKP hükümetleri döneminde ise bu okulların sayısı aşağıda sunacağımız, Eğitim Sen tarafından 29.04.2010 tarihini taşıyan raporda sunulan çizelgeden de anlaşılacağı gibi da  çok daha fazla artmıştır.  Ayrıca YİBO’larla aynı amaç doğrultusunda açılmış olan Pansiyonlu İlköğretim Okulları da (PİO) YİBO’lara dönüştürülmüşlerdir. 

YİBO    PİO

Yıllar    Okul Sayısı    Kız    Erkek    Toplam    Okul Sayısı         Kız    Erkek
2000-2001    270    27,826    87,56    115,386    237         10,009    21,621

2001-2002    282    31,728    87,395    119,123    241         12,659    25,822

2002-2003    287    34,04    89,339    123,379    259         14,151    29,033

2003-2004    291    35,965    84,62    120,585    275         16,451    31,218

2004-2005    301    37,807    85,586    123,393    281         17,581    31,514

2005-2006    301    38,433    78,666    117,099    288         17,653    29,664

2006-2007    597    58,225    107,243    165,468  

2007-2008    592    96,916    55,863    152,779                    

2008-2009    589    58,222    92,108    150,33                    

2009-2010    574    119,59    145,695    265,285     

PİO'larYİBO'ya Dönüştürüldü.


Türk sömürgeciliğinin kendisini Kürdistan’da kurumsallaştırmasına paralel olarak bu temelde örgütlendirilen okul sitemine daha fazla ağırlık verilmiştir. Denilebilir ki, Türk sömürgeci sistemi bu kurumları kendisinin Kürdistan’daki varlığının güvencesi olarak kabul etmiştir. Onun içindir ki, her dönemde öncelikle ele aldığı bir konu olma özelliğine sahip olmuştur. Nerdeyse Kürdistan’ın tüm köylerine okul inşasında bulunmuşlar, “öğretmenler” atamamışlardır. “Milli Eğitim” politikaları, değişen hükümetlere rağmen esas olarak değişmeden uygulanmaya devam etmiştir. Askeri darbeler döneminde de buna hız kazandırılmıştır. 1960 Askeri darbesinde, 12 Mart 1971 Askeri muhtırası verildiğinde yine 12 Eylül 1980 Askeri faşist cuntası gerçekleştirildiğinde bunlar yaşanmıştır. Bu haliyle de TC’nin Devlet olarak yeniden yapılandırılmasının acil bir ihtiyaç haline geldiği koşullara kadar devam etmiştir. Bu niteliğini sonraki süreçte de bir farkla korumuştur. O da, 12 Eylül 1980 Askeri darbesi ile birlikte başlayan süreçte diğer tüm alanlarda olduğu gibi, Türk okul sisteminde değişiklikleri içerinse alarak gerçekleşmiştir. Paradigmasal değişim etkisini bu alanda da göstermiştir. Hatta paradigmasal değişimin kendisini kurumsallaştırmaya çalıştığı temel alanlardan biri haline gelmiştir. Bu, AKP hükümetleri döneminde de daha ileri boyutlara taşınmıştır.

AKP hükümetleri döneminde eğitim alanında gerçekleştirilmeye çalışılan bu yapılanma, birçok alanda birden harekete geçilerek gerçekleştirilmek istenilmiştir.  Biryandan temel kadrolaşma sağlanmaya çalışılırken, diğer yandan da eğitim müfredatlarında ve giyim-kuşam kanunda değişikler yapılmaya başlanılmıştır. En son olarak da; 4+4+4 eğitim sistemi getirilerek buna son noktayı koymuşlardır. Böylece nasıl Birinci Cumhuriyetin nesilleri onun okulların da yetiştirilmişlerse, İkinci Cumhuriyetin nesillerini, bu oluşturulan sistem içerisinde yetiştirme sürecine girilmiştir.

İkinci Cumhuriyetin uygulamaya koyduğu bu eğitim sistemi sadece devlet olanakları üzerinden değil, özel okul ve dershaneler acılığıyla da toplum üzerinde etkili hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu noktada da Fethullah Gülen teşkilatı tarafında açılan okul ve dershaneler önemli bir rol oynamışlardır.
İkinci Cumhuriyetin kendi paradigmasını, sözde eğitim kurumlarına dayanarak toplum bilinci üzerinde etkili hale getirme çabaları; kendisini Kürdistan da, sömürgeciliğin yeniden inşası biçiminde somutlaştırmıştır. Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinin gelişiminin bir sonucu olarak Kürdistan’da değişen toplumsal yapı ve sömürgeci eğitim kurumlarının varlığının sorgulanır bir hale gelmesi bunun asıl nedenini oluşturmuştur.

Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinin, Apocu Hareketin ortaya çıkış koşulları bilinmektedir. Başta Önder APO olmak üzere bu harekete öncülük eden isimlerin büyük çoğunluğu Türk eğitim kurumlarında okul yaşamına başlamışlardır. Her öğrenci gibi onların önüne de görev olarak başarılı bir öğrenci olmaları için Türkleşmeleri, iyi bir devlet vatandaşı olmaları konulmuş ve bu yaşamlarının temel gayesi haline getirilmek istenilmiştir. Önder Apo, yaşamış olduğu bu süreçleri yapmış olduğu belirleme ve anlatımlarında dile getirmiştir.

Fakat Türk eğitim kurumlarında işler her zaman egemenlerin ve iktidar güçlerinin istediği gibi gelişmemiştir. Kimi zamanlarda işler tersine dönebilmiştir. Bunun yaşanmış birçok örneği de bulunmaktadır. Ortaçağ Avrupa’sında Kiliseye başkaldıranlar ve Engizisyon mahkemelerinin “yargıladıkları”, yine kendileri tarafından Manastırlarda eğitilenler kişiler olmuşlardır. Aynı şekilde 1968’de Avrupa’da Gençlik Devrimini gerçekleştirenler, Devrimci sınıf hareketlerine ve sömürge ülkelerde gelişen Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine öncülük edenler bu kurumlardan çıkmışlardır.

Apocu Hareket içinde aynı gerçeklik geçerli olmuştur. Sadece bununla da sınırlı kalmayarak bir aydın Gençlik Hareketi olarak yola çıkan Apocu Hareketin ilk örgütlendiği alanların başında; Üniversiteler, Lise ve dengi okullar yer almışlardır. Giderek Kürdistan’da Özgürlük ve Demokrasi mücadelesinin gelişimine paralel olarak toplumsal alanda yarattığı etkinin sömürgeci kurumsallaşmayı parçalaması, yeni bir ruhsal şekillenişe sahip olan bir nesil ortaya çıkarmıştır. Buda Kürdistan halkı içerisinde, okulların o zamana kadarki etkisinin de hızlı bir şekilde ortadan kalkmasının koşullarını yaratmıştır. Özellikle de 1990’lı yıllarda bu gerçek çok açık bir şekilde görüldü. Kürdistan’da birçok okulun kapısına kilit vurulurken, okullar öğretmesiz kalmaya başlamış, toplum içerisinde çocuk yaşta olanlar dahil gençler yönlerini, ilgilerini; dağa, gerillaya doğru çevirmişlerdi.

Önder Apo uluslar arası bir komplo sonucunda esaret altına alınmasıyla birlikte, Kürdistan özgürlük Gerillasının geri çekilmesinin yaşandığı koşullarda; Türk sömürgeci sisteminin en fazla kendini yeniden yapılandırmaya çalıştığı alanların başında yine bu kurumlar; okullar geldi. Kapılarına kilit vurulan okullar yeniden açılırken, öğretmensiz okullara çoğunluğu asker ve devlet görevlisi/ajanı olan öğretmenler atanmaya, özel güvenlik önlemleri alınmaya ve teşvik girişimlerinde bulunulmaya başlanıldı. Yatılı İlk Öğretim Bölge Okullarının sayısı arttırıldı. Neredeyse Kürdistan’ın tüm yerleşim merkezlerinde YİBO’lar faaliyete geçirildiler.

 Bunu gerçekleştirirlerken; Kürdistan halkının dine olan bağlılığını da kullandılar. Devlet eliyle örgütlendirilerek tarikatlara, ajan yapılanmalara burada özel görevler verildi. Daha çok da Fethullah Gülen teşkilatı daha işlevsel kılındı. Kürdistan’da bu teşkilata ait dershaneler ve okulların sayısı artırıldı. Ailelerin, çocuklarını buralara göndermesi yönünde özendirici ve teşvik edici bir politika izlenirken; oluşturulan baskılarla da bir zorunluluk haline getirildi. Özellikle de derslerinde başarılı ve zeka düzeyi yüksek olan, çevresinde yurtsever olarak bilinen, maddi sıkıntılar yaşayan ailelerin çocukları buralara alınarak; inkarcı, asimilasyonist politikaların, beyaz/kültürel soykırımın hedefi haline getirilmişlerdir.

AKP hükümetlerin Kürtlerin “anadille eğitim” görmeleri önündeki engellerin kaldırılması yönündeki vermiş oldukları mücadele karşısında, o kadar ısrarla karşı durmasının altında da asıl olarak bu gerçeklik yatmaktadır. Ana dille eğitimin asimilasyon ve beyaz soykırım politikasının iflası anlamına geleceğini görmektedirler. O nedenle de, Kürdistan’da sömürgeci politikaların varlığının vazgeçilmezi olarak gördükleri, sözde eğitim kurumlarını “kırmızıçizgileri” ve toplum kırımım gerçekleştirilmesinin olmazsa olmaz koşulları arasında görmüşlerdir.

Anadilin kullanımın toplum yaşamındaki önemi ve ona bağlı olarak bir düşünüş yapısına sahip olmanın, toplumun kendisi olmasındaki rolü ise burada belirleyici bir öneme sahip olmuştur. Anadili ile düşünen, konuşan toplumların kendileri olarak varlıklarını koruması ve tarihe damgasını vuran büyük gelişmelerde rol oynamış oldukları gerçeği de bunu doğrulamaktadır.   

f-)Devlet Görevlileri: Tink-Tank Kuruluşları, STÖ’ler, Eğitim Kurumları ve Medya gibi kurumsal bir örgütlülük adıyla hareket etmeseler de, Toplum Kırımın gerçekleşmesinde önemli bir rol sahibidirler. İçerisinde yer aldıkları kurumlara bağlı olarak hareket etmekte olmaları da kendilerine verilen görevleri yerine getirmeleri için büyük kolaylık sağlamaktadır. Bu şekilde hareket eden devlet görevlilerinin sayıları da oldukça fazladır.
Malatya’da bulunan Zirve Yayın Evinde gerçekleşen katliam üzerine yapılan araştırmalarda ortaya çıkan bulgulara göre bu sayı Yüz Bine varan bir rakama ulaşmaktadır. Özel Harekat Dairesine bağlı olarak hareket eden bu kişiler kendi iç örgütlenmelerinde “Beyaz Kuvvetler” olarak adlandırılmaktadırlar. Bunlar tek bir kimlikle değil; içerisinde yer aldıkları kurumun bir elemanı olarak toplum karşısına çıkmaktadırlar. Kimi yerde; öğretmen, kimi yerlerde de; cami imamı, hemşire, polis, avukat, gazeteci, subay vb. olarak bilinmektedirler. Asıl olarak görevleri ise; kullanmış oldukları bu kimlikler altında kendilerinden istenilenleri görevleri yerine getirmek; Özel Savaş’ın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılacak kişileri tespit etmek, eğitmek, propaganda ve örgütlenme yapmak olmaktadır.

Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında çok yaygın bir şekilde bu temelde devlet görevlisi faaliyet yürütmektedir. Özellikle de Kürdistan illerinde Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinin güçlü ve örgütlü olduğu ve TC’nin Devlet olarak varlığının tartışmalı hale geldiği; başta Gever, Amed, Van, Batman vb. gibi yerleşim merkezlerinde buna tanık olunmaktadır. Sivil giyimli asker ve subayların kendi kimliklerini saklayarak; genç kızları, erkekleri içerisine aşk ilişkisi görünümünün de verildiği birçok yol ve yöntemler kullanarak etkileri altına aldıkları ve bu sayede bu kişileri fuhuş ve uyuşturucu çetelerine pazarladıkları, ajanlaştırarak Kürt Özgürlük ve Demokrasi Güçlerinin içerisine sızdırılmaya çalışıldıkları, bir çok provokasyon ve operasyonlarda kullanıldıkları, mahkemelere gizli tanık olarak çıkarıldıkları bilinmektedir. Yine öğretmen, sağlıkçı ya da hemşire kimliğini kullanan birçok kişinin genç kız ve erkekleri etki altına aldıkları, yoz yaşama çekerek dejenere ettikleri, özgürlük ve demokrasi mücadelesinden uzak durmalarının sağlanmaya çalışıldığı, halka karşı suç işletilerek; polisin kullanımına açık hale getirildikleri kanıtları ile ispatlanmıştır. Cami “İmamlarının”(?!) “dini” öğretme adına kuran kurslarına, camilere giden insanları devlet hesabına çalışan kontralar haline getirmek istediklerine tanık olunmuştur.

Devlet görevlilerinin bu şekilde birer özel savaş elemanı olarak kullanılması son yıllarda yaşanmaya başlayan bir uygulama da değildir. Önceki süreçlerde aynı şekilde kullanılmışlardır. 12 Eylül 1980 Askeri Faşist darbesinde sonra bu çok yaygın bir şekilde yaşanmıştır. Kürt özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinin büyük bir gelişme yaşadığı bölgelerde bu görülmüştür. Antep, Urfa, Batman, Mardin, Adıyaman, Maraş vb. bölgeler de bunlar yaşanmıştır. Öğretmen, İmam, Hemşire vb. adlar altında görevlendirilen kişiler; devrimci, demokratik düşüncelerin toplum üzerinde var olan etkisini kırmak için harekete geçmişler ve bu temelde her yönüyle bir örgütlenme içerisine girmişlerdir. Hedef haline getirilen gençler içerisin de, bunlar eliyle; fuhuş, uyuşturucu kullanımı ve çeşitli spor kulüpleri vb. oluşturulmuş, tarikatlar ve kontra oluşumlar etkili hale getirilmişlerdir. Bugün bu yerleşim merkezlerinde Kürt Özgürlük Güçlerine karşı harekete geçirilen güçlerin hazırlanma tarihleri o zamana kadar uzanmaktadır. Fakat en aktif bir şekilde kullanılmaları, AKP Hükümetleri döneminde gerçekleşmiştir. AKP hükümetleri döneminde “duyulan ihtiyaç” adı altında devlet memurluğuna alınan kadroların büyük bir çoğunluğu bu temelde konumlandırılmıştır. Bu şekilde bir nevi “Devlet Memurluğu” 1970’li yıllarda çokça rastlandığı gibi; hükümetlerin birer “Arpalık” olarak kullandıkları Kamu İktisadi Teşkilatlarının bir benzeri haline getirilmiştir.          

Toplum Kırımın gerçekleştirilmesinde etkin bir şekilde kullanılan bu kurum ve araçların; kendi içerisinde; cinsiyet, yaş, kültür, etnik, dil, din, üretim vb. benzeri kategorilere ayrıştırılmış olan toplumu meydana getiren temel dokulara karşı kullanımı da söz konusu olmaktadır. Bunun yaşanan örnekleri de bunmaktadır. Ancak bunlar içerisinden daha fazla öne çıkarılanlar ise; başta kadın, geçlik ve çocuklar olmaktadır.

a-) Kadın; Toplum Kırımın esas ve doğrudan hedefi olma konumunda bulunmaktadır. Toplumsallaşmanın kadın etrafında oluşmuş olması gerçekliği de, neden Toplum Kırımın kadın üzerinde gerçekleştirilmek istenildiği gerçeğine açıklık getirmektedir. Bu gerçekliği toplumsallaşmayı kaynağında kurutmak olarak da ifade etmek mümkündür.

İlk el koyma ve egemenliğin kadın üzerinde gerçekleştirildiği bilinmektedir. Bu konu üzerine yapılan değerlendirme ve tespitlerde bulunmaktadır. Önder Apo’nun bu konuda yapmış olduğu çözümlemeler de bu anlamda tarihi bir önem sahip olmuştur.

Önder Apo yapmış olduğu tespitlerde, toplumun özgürleşmesinin kadının özgürleşmesi ile başlayacağına dikkat çekmiş ve geliştirilecek olan toplumsal mücadelede esas olarak bu gerçeğin; ilk ve en fazla sömürülen olarak kadının temel alınması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca bu temel görevin tali bir konumda tutulmasının ve ertelenerek sonraki bir sürece bırakılmasının mümkün olmadığına dikkat çekmiştir. Ve bugüne kadar toplum adına yapılan özgürlük mücadelelerinin hatalarının da bu noktada başladığını belirtme gereğini duymuştur.

Toplum kırımın gerçekleşmesinde, kadının neden temel hedef olarak belirlendiği gerçeği üzerine görüş oluşturulurken mutlaka bu gerçeğin esas alınması gerekmektedir. Eğer bu gerçek doğru anlaşılmazsa daha önceki dönemlerde yürütülen özgürlük mücadelelerinin içerisine düştükleri yanılgılar ve yaşadıkları trajediler kaçınılmaz hale gelecektir.

Küresel sermaye güçleri de bu gerçeği görmüşlerdir. O nedenledir ki, kendilerini “Yeni Dünya Düzeni” (YDD) adı altında örgütlerlerken; nasıl Sivil Toplum Örgütlerine yönelik özel politikalar belirlemişlerse, Kadına yönelik olarak da benzeri politikaları devreye koymuşlardır. Bunu yaparlarken de bugüne kadar; baskı ve egemenlik altında tuttukları kadını daha fazla sistem içerisine çekme gereğini duymuşlardır. Kadını sadece reklam ve en kaba haliyle erkeğin hizmetine sunma yerine; sistemin kendisi haline gelmiş olan egemenliğin hizmetine sunmaya başlamışlardır. Bunun bir sonucu olarak da kadın bugüne kadar olmadığı düzeyde, hatta kendisine yasaklanan birçok alanda rol sahibi kılınmıştır. Bu aynı zamanda kadının, kadın olarak kendi gerçekliğine yabancılaştırılması anlamında gelmiştir.

Türk Özel Savaş rejiminin kadına yaklaşımı belirleyen de bu gerçeklik olmuştur. 1990’lar sonrası süreçte bu gerçek daha açık bir şekilde görülmüştür. İlk kadın Vali, ilk kadın Başbakan (Tansu Çiler) vb. Türkiye’de kendisini göstermeye başlamıştır. Fakat bu kadına yönelik o zaman kadarki var olan egemenlikli yaklaşımdan vazgeçilmeye başlanıldığı anlamına gelmemiştir. Aksine yine cinsiyetçi bir ayrıma tutularak rol verilmiştir. Nasıl bir Kürt kendi olarak; sistem içerisinde yer bulamıyorsa, kadının da aynı şekilde kendi olarak rolünü oynaması engellenilmiştir. Böylece kadın yine erkek egemenlikli sistemin en fazla sömürdüğü, kullanımına açtığı bir cins kimliği ile toplumun en alttakileri olarak varlığını korumaya devam etmiştir. Kürt Özgürlük Hareketinin ideolojik temeline bağlı olarak Kadını Kurtuluş Mücadelesi içerisine çekmesi karşısında var olan bu egemenlik daha vahşi ve katmerli hale getirilmeye çalışılmıştır. Bu noktadan itibaren kadına karşı daha özel politikalar devreye konulmuştur.

Ancak bunun Kürt kadınları ile sınırlı kaldığını da düşünmemek gerekmektedir. Çünkü Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi sadece Kürt kadınlarını değil, Türkiyeli farklı kimliklerde, kültürlerden olan kadınları da etkisi altına almaya başlamıştır ve bunun bir sonucu olarak da özellikle de 1990’lar sonrasında çok sayıda Türkiyeli kadın Kürdistan Özgürlük  ve Demokrasi Güçleri saflarına katılarak, bu saflarda asıl olarak da kendi özgürlükleri için yaşamlarını feda etme pahasına da olsa  mücadele etmeye başlamışlardır. 

O nedenledir ki, Türk Özel savaş rejiminin Kadın politikası geniş bir alanı içerinse alarak uygulanmaya çalışılmıştır. Bu çerçeve de kadın bir yanda daha fazla sistem içerisine alınırken, diğer yandan da üzerinde uygulanan baskı ve gerçekleştirilen sömürü hız ve niteliğinden bir şey kaybetmeden devam etmiştir. Özellikle de Kürdistan coğrafyasında bu çok vahşi boyutlara çıkarılmıştır. Daha önce belirttiğimiz Devlet Görevlileri tarafından yönlendirilen; Meslek kazandırma adı altında açılan Kız Meslek Kursları, dikiş nakış ve örme atölyeleri Kürt kadınları için kendi gerçeğine yabancılaştırılma ve sömürgeci sistem içerisine çekilme araçları olarak faaliyet yürütmüşlerdir. Getirilen ilköğretim mecburiyeti ile okullara alınan Kürt kız çocuklarına dilleri ve kültürleri unutturularak, “Türkleştirilmesi” hedeflenmiştir. Giderek toplum yaşamında daha fazla yer tutan TV’lerde kadına yönelik olarak hazırlanan programlarla farklı ve kendine yabancı bir yaşam kültürü geliştirilmeye, işi-gücü Kürt genç kızlarını fuhuş, uyuşturucu batağına çekerek içerisinden çıktığı halka karşı kullanmak olan Devlet Görevlileri; polis, subay vb.leri tarafından ucube “kadın” tipleri yaratılmaya çalışılmıştır. Öyle ki,  Kürt demokratik ve toplumsal değerlerinin varlığını korumasında ve bunların nesilden nesle taşınmasında belirleyici olan kadın; beyaz soykırım kıskacının temel bir nesnesi haline getirilmek istenilmiştir. Çok Amaçlı Toplum Merkezleri (ÇATOM’lar) bu konuda en somut rol oynayan projeler arasında yer almıştır.

ÇATOM’lar, GAP İdaresi tarafından 1992-94 yılları arasında hazırlanmış olan “Sosyal Eylem Planı” çerçevesinde GAP Bölgesinde yaşayan Kadına yönelik olarak geliştirilmiştir. Hedef kitlesi 14 yaş üstü kız çocuk, genç kız ve kadınlardır. 1995 yılından itibaren; dokuz ilde ( Adıyaman,  Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlı Urfa ve Şırnak’ta)otuz şube açarak örgütlenme faaliyetlerine başlamıştır. Daha çok da kırdan göç etmiş yoksulların yaşadığı mahallelerde, ilçe merkezlerinde ve merkezi köylerde kurulmuştur. Programları kapsamına çocuklar da dahil edilmiş; sağlık, bilgisayar, okuma-yazma vb. programlar adı altında kısmen de olsa erkekler de bundan payını almaktadırlar. Buralardan, özelliklede kız çocukları; Yatılı İlk Öğretim Bölge Okullarına (YİBO) ve açık öğretime yönlendirilmektedirler. Bugüne kadar da çoğunluğu kadın olmak üzere; toplam 90.000 kişi doğrudan ÇATOM programlarından geçirilmiştir.

AKP hükümetleri döneminde de kadına yönelik olarak geliştirilen bu politikalar, moda bir söylemle “tavan” yapmıştır. Özellikle de AKP yönetim kademesinin kadın içerisinde yapılan örgütlenmelere ağırlık vermesinin nedeni de bu gerçekliktir. Bu anlamda AKP’nin geleceğe yönelik planlaması içerisinde asıl olarak yatırımı, kadın üzerine yapmaktadır. Yapılan bu yatırım birçok boyutuyla uygulamaya konulmuştur. Bu temelde de kadına; Modernist politikalar doğrultusunda, İslami bir çehre kazandırılarak bir yaklaşım sergilenmektedir. Kadının hem fiziki anlamda hem de eve kapatılırken; toplumsal yaşama ve içerisinde yer aldığı aktivitelere katılımı buna göre belirlenmektedir. Bunu gerçekleştirirlerken de, Sümer Rahiplerinin izlediği yolu takip ederek, inşa edilmeye çalışılan bu egemenlik biçiminin kadın tarafından içselleştirlmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Kadını kullanarak; yandaş medya da çokça reklamı yapılan, farklı gerekçeler gösterilerek toplum önüne çıkarılan mankenler aracılığıyla; Modernist-İslami kırma görünümünün kazandırıldığı giyim modellerinin, yaşam tarzı, ilişkilenme biçimi, konutlar dahil yerleşim alanı belirleme vb. gibi yönelimlerin asıl nedeni de budur.

AKP Hükümetleri döneminde Kürdistan kadınına karşı uygulamaya konan özel savaş politikaları ise; bunlardan daha farklı özellikler taşımış ve tam bir kırım halini almıştır. Her yönüyle sömürgeci soykırım politikalarına hizmet eden bir boyut kazandırılmıştır. Önder Apo’nun kadın özgürlüğünü esas alarak toplumu özgürleştirme mücadelesi, Türk Özel savaş rejimi tarafından yine kadın kullanılarak boğulmak istenilmiştir. Kadın intiharları, töre cinayetleri bunun bir sonucu olarak yaygınlaştırılırken; fuhuş, bunu meslek haline getiren çeteler eliyle geliştirilen bir sektör haline getirilmeye, yerli ve pembe dizilerle; Kürt kızları yaratılmaya çalışılan duygu dünyasında farklı yaşam arayışları içerisine çekilmeye çalışılmışlardır. Kürt Özgürlük ve Demokrasi mücadelesinde kendi özgürlüğünü bulan Özgür Kürt Kadınları da bu saldırıların hedefi haline getirilmişlerdir. Fakat bu daha farklı biçimler de gerçekleştirilmişlerdir. Özgür Kürt Kadınını hiçleştiren, itibarsız hale getirmeye çalışan spekülasyonlarla, yalan ve iftiralarla; toplum için bir çekim merkezi haline gelmeleri engellenilmek istenilmiş; kadın olarak Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi içerisinde oynamış oldukları rol ısrarla gözlerden uzak tutulmaya çalışılarak, sıradanlaştırma çabası içerisine girişilmiştir.  

Fakat bunda başarılı olamamışlardır. Kürt Kadını siyasal ve toplumsal yaşamda daha etkili hale gelmiştir. Mecliste gurubu bulunan partilerin milletvekili sayısı esas veri olarak ele alındığında oran olarak en fazla kadın milletvekili sayısı Kürt Demokratik Siyaset Kurumlarında bulunmaktadır. Yine Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinde Kadın öncülük rolünde daha iddialı bir hale gelirken, mücadele saflarına katılan kadın sayısında hızlı bir artış yaşanmıştır. Bu yönleriyle de Kürt kadını uluslararası alanda ilgi ve merakla izlenerek, saygın bir yer edinmiştir.

Böylece Kürt Kadını üzerinde uygulanan politikalara dayanılarak gerçekleştirilmeye çalışılan Toplum Kırım yine Kürt Kadını tarafından yerle bir edilmiştir.   

b-) Gençlik; 1968 Devrimi ile birlikte, o zamana kadar yapılan tahlil ve değerlendirmelerden farklı olarak ele alınmaya başlanılmıştır.1968 Devriminin Avrupa toplumu üzerinde yarattığı etki ve bu etkinin dünya geneline yayılması buna neden olmuştur. O zamana kadar gençlik, sahip olduğu dinamizm ve aktiviteye bağlı olarak görülürken, gerçekleştirmiş olduğu Devrim ile öncülük rolünü de ortaya koymuştur. Başlattığı ayaklanma ile iktidarları sarsmış, Fransa’da görüldüğü iktidar sahiplerini, koltuklarını bile terk ederek ülkeden kaçmakla karşı karşıya getirmiştir.  Bu gerçek Avrupa açısından İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan yeni bir dönemin özelliklerini açığa çıkarırken; o zaman kadarki devrim tartışmaları ve stratejilerinin de gözden geçirilmesine neden olmuştur.

1968 Gençlik Devriminin açığa çıkardığı bu gerçeklik Sol, Devrimci, Demokrasi Güçleri açısından bir değerlendirmeye tabi tutulduğu kadar; uluslar arası sermaye güçleri tarafından da önemle ele alınmış ve onları, yeni politikalar geliştirmek zorunda bırakmıştır. O süreçle birlikte, uluslar arası güçlerin gençliğe yönelik politikası; taşıdığı dinamizme göre değil, sahibi olduğu devrimci öncülük rolünü ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Bunu gerçekleştirirken de, gençliği sistemi içerisine almayı öncelikli bir politika olarak benimsemiş ve toplumsal, siyasal vb. birçok alanda buna göre konumlandırmaya başlamıştır. Fakat bunu gerçekleştirirken, gençliği kendi kimliği ile değil; egemen siteminin bir parçası olarak kabul etmişlerdir. Türkiye gibi ülkelerde devrimci hareketlerin birer gençlik hareket olarak yaşanmaya başlamış olması da bu güçlerin daha fazla telaşa kapılmalarını birlikte getirmiştir.

Türk egemenlerinin gençliğe yönelik geliştirdiği politikalarda buna göre belirlenmiştir. Özellikle de 1968’de Devrimci Gençlik Hareketlerinin gelişmesi ve bunların anti-emperyalist, anti-oligarşik bir çizgide olmaları Türk egemenlerini derin bir korku içerisine çekmiştir. Bunun bir sonucu olarak da 12 Mart 1971’de verdikleri askeri muhtıra ile yönetime el koyan NATO’cu Generallerin ilk olarak yaptıkları; gençlik örgütlerini dağıtmak, önder ve kadrolarını zindanlara almak ve katletmek olmuştur.

12 Mart 1971 Askeri darbesinden sonra da Türk egemen güçleri, devrimci gençlik karşısında izlediği bu faşist politikadaki ısrarını korumuştur. O nedenle gençliğe karşı sürekli bir yönelim içersinde olmuştur. 12 Eylül 1980 Askeri darbesi ise gençliğe karşı yürütülen bu mücadelenin daha sistemli bir hale getirilerek bastırma harekatına dönüşmesi anlamına gelmiştir. Böylece gençliğin bir daha başkaldırmasının önüne geçileceği varsayılmıştır. 12 Eylül’le birlikte başlayan süreçte de gençliğe karşı izlenen bu politika varlığını korumakla birlikte; gençliği sistem içileştirme politikasına daha fazla ağırlık verilmiştir. “Üç S” diye adlandırılan; seks, sinema ve spor gençlik içerisinde temel aktivite haline getirilerek; ısrarla politikadan uzak kalmaları sağlanmaya çalışılmıştır. 

AKP Hükümetleri dönemiyle birlikte de 12 Eylül’ün hakim kılmaya çalıştığı bu politika, bizzat gençlerin kendi eleriyle gerçekleştirilmek istenilmiştir. İkinci Cumhuriyetin paradigması olan Türk-İslam sentezi doğrultusunda, başta üniversite ve lise dengi okullar olmak üzere tüm toplumsal alanlar içerisin de bu konuda somut örgütlenmeler ve çalışmalar içerisine girilmiştir. AKP çatısı ve himayesi altında oluşturulan ve içerisinde, “gençlik” kelimesinin yer aldığı; üniversitelerde, mesleki kuruluşlarda, kültür ve spor aktiviteleri içerisinde yer almış olan dernekler, meslek öğretme kursları, öğrenci yurtları, öğrenci evleri, dershaneler vb. bu konudaki örnekler durumundadırlar.

Türk egemenleri tarafından hakim hale getirilen bu gençlik politikası, Kürdistan da çok daha etkili ve kuralsız bir şekilde özel-kirli savaşın parçası olarak uygulamaya konulmuştur. Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinin bir gençlik hareketi olarak ortaya çıkması ve bugünde bir halk hareketi olma gerçekliği içerisinde bu özelliğini koruyor olması karşısında Türk egemenleri daha saldırgan bir tutum içerisine girmişlerdir. Bunu da Gençliğe karşı her alanda politikalar gerçekleştirerek yapmaktadırlar.

Bugün Kürdistan’da gençlik sadece fiziki baskı ve sınırlandırma altında tutulmamaktadır. Ruhsal, düşünsel ve moral değerler açısından da sürekli olarak baskı altındadırlar. Nerdeyse Türk egemenleri Kürt Gençlerini her alanda kontrol altına almak istemekte ve Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinden uzak tutmaya çalışmaktadır. Bunun için de tüm imkanlarını kullanmakta ve ne ahlaki nede hukuki anlamda hiç bir kural tanımamaktadır. Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinin açığa çıkardığı toplum gerçekliği içerisinde şekillenen gençliğin karşısına; Demokratik Ulus değerlerinden arındırılmış, kendi gerçeğine yabancılaştırılmış, dejenere, işbirlikçi gençlik yaratma arayışı içerisine girilmiştir.

Burada asıl olarak da gençlik üzerine oynanan bu kirli oyunlarla toplumun bitirilmesi/kırıma uğratılması hedeflenmektedir. Kürdistan’ın hemen, hemen her bölgesinde ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı metropollerde bu doğrultuda harekete geçilmiştir. Buralarda devletin eliyle polislerin, savcıların, valilerin, kaymakamların denetiminde çeteler örgütlendirilerek, gençler kandırılarak, para ile satın alınarak; aşanlaştırma, uyuşturucu kullanımı ve fuhuş çok yaygın bir hale getirilmiştir. Vizyona giren yeni filmlerinin  “Galaları”, “ “Gençlik şölenleri”, ”Defileler” , “Spor Müsabakaları” vb. adlar altında düzenlenen etkinliklerle gençlik özendirilerek, farklı yaşam arayışları içerisine çekilmektedir. Açılan spor kulüpleri ile de gençler kontra örgütlenmelere açık hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Bu tür kontra örgütlenmelerin oluşturulmasında bizzat AKP hükümeti kendi içerisinde özel görevlendirmelerde bulunmaktadır. Maliye Bakanı Mehmet Şimşeğin Batman, Siirt vb. bölgelerde, Siirt Emniyet Müdürü (2012 yılında Diyarbakır atanan ve konuşmalarıyla dikkatleri üzerine çeken) Recep Güven’in, R.T.Erdoğan’ın danışmanlarından eski Diyarbakır Valisi Efkan Ala vb.lerinin yürütmüş olduğu faaliyetler bu anlamda çok dikkat çekici olmaktadır.

Türk egemenlerin bir toplum kırım yönelimi olarak gençliğe karşı uygulamaya koyduğu politikalar bunlarla da sınırlı kalmamaktadır. Ağır baskı, tecavüz, işkence, cezaevine alınma ve katledilme tehditleri altında tutulan Kürt gençleri; dinsel faaliyet yürütme görünümlü kontra çetelerin de açık hedefi haline getirilmişlerdir. Fethullah Gülen örgütlenmeleri devlet koruması ve desteği ile bu konuda çok aktif bir şekilde hareket etmektedirler. Açtıkları Dershaneler, Öğrenci Yurtları, Sokak ve mahallelerde tuttukları Sohbet Evleri vb. hep bu temelde kullanılan kontra yuvaları olarak hareket etmektedirler.

Bu şekilde toplumu geleceksiz bırakmak için gençliğe karşı geliştirilen politikalar özünde bir Toplum Kırım politikası olarak uygulanmaya konulmuştur.  

c-) Çocuklar;  Kadın ve Gençlerle birlikte toplum kırımın, en vahşi ve kuralsız bir şekilde yürütülmesinin muhatabı haline getirilmişlerdir. Toplum Mühendislerinin hazırlamış oldukları uzun vadeli Toplum Kırım projelerinin merkezine alınmışlar ve dünya insanlığının bugüne kadar tanık olduğu kırımların en tehlikeli ve çirkin olanını yaşar hale getirilmişlerdir. Bu çerçeve de onlarda küresel sermaye güçlerinin dünyanın hiçbir yerinde sömürüye açık bir alan bırakmama politikasından “paylarına “ düşeni almışlardır. Bunun bir sonucu olarak da çocuk bedeni, işgücü egemen güçler tarafından tam bir hoyratlıkla sömürüye açılmışlardır.

Çocuklara yönelik yapılan araştırma ve yayınlanan istatistik bilgilerle de bu gerçek doğrulanmaktadır. Bugün çalıştırılan, suça bulaştırılan; kaçırılan, fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık vb. gibi kirli işlerde kullanılan, organ mafyalarının hedefi haline gelen çocukların sayısında hızla bir artış yaşanmaktadır.
Küresel sermaye güçlerinin açık yağma ve sömürü alanı haline gelmiş bulunan Türkiye’de topluma ve çocuklara yönelik uygulamaya konan politikalar bu temelde ele alınarak uygulamaya konulmaktadır. Hatta uygulamaya konulan bu politikaların sınır tanımaz bir boyuta ulaştığını da belirtmek gerekmektedir. Türk egemenlerinin tarihsel olarak çocuklara yönelik uygulamaya koydukları yöntemlerde bunun için gerekli olan alt yapının güçlü olmasına olanak tanımıştır.

Türk egemenlerinin kendilerini mirasçısı olarak kabul ettikleri Osmanlı Devleti içerisinde; Yeniçeri Ordusu temel askeri, vurucu güç olarak rol sahibi kılınmıştır. Bu ordu ise tamamen devşirmelerden teşekkül edilmiştir. Osmanlı Ordusunun Müslüman olmayan halkların yaşadıkları topraklara gerçekleştirdikleri seferler de el koydukları çocuklardan oluşturulmuştur. Daha sonrada birçok romana da konu olduğu gibi bu çocuklardan, kendi halklarına karşı son derece acımasız ve vahşete varan katliamlar gerçekleştiren askerler yaratılmıştır. TC’nin Devlet olarak kendisini yapılandırdığı süreçle birlikte savaşın mağduru olmuş, sokak da kalmış, kimsesiz çocuklar devletin hedefi haline gelmeye devam etmişlerdir. Bir depremzede ailenin çocuğu olarak devlet tarafından büyütülen, eğitilen Albay Raci Tetik örneğinde görüldüğü gibi Mamak Askeri cezaevini işkence haneye çevirenler,  “Çocuk Esirgeme Kurumuna” alınarak devletin polisi, ordu içerisinde uzman er ya da erbaş olarak kullanılanları eksik olmamıştır. Sadece bununla da kalınmayarak başta ilköğretim kurumlarında çocuklar tam bir militarist, ırkçı ve faşist düşünce kalıplarıyla eğitilerek; sistemin işleyen çarkının birer dişlisi haline getirilmek istenilmişlerdir.  

12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra çocuklara karşı uygulamaya konan bu politika daha sistemli bir hale getirilmiştir. “Çocuk Esirgeme Kurumundan” ve yoksul aile çocuklarının polis ve uzman er ve erbaşlar arasındaki teşkil ettiği oran araştırıldığında bu çok daha açık bir şekilde görülecektir. AKP’li hükümetler döneminde çocuklara yönelik askeri ve polisiye amaçlı uygulanan bu politikalar devam ederken,  daha kapsamlı hale getirilmeye başlamıştır. Toplumun her yönüyle açık bir sömürü alanı haline getirilmek istenilmiş olmasından çocuklarda “paylarına” düşeni almışlardır. AKP hükümetlerinin 2023 vizyonu ve 2071 projesi kaynağını buradan almaktadır. “Yeni Nesil” söylemini öne çıkarmalarının ve daha önce de dikkat çekildiği gibi 4+4+4 eğitim sistemine geçilmiş olmasının asıl nedeni de bu gerçekliktir.

 Bu çerçevede Türkiye de Topluma karşı gerçekleştirilen Kırımın bir parçası haline getirilen çocuklara karşı çok acımasız politikalar devreye konulmuştur. Çok hızlı bir şekilde bunun sonuçları da ortaya çıkmıştır. İşyerlerinde çalıştırılan çocuk işçilerin, suça bulaştırılan vekayıp çocukların sayısında ise; hızlı bir artış yaşanmıştır. İstatistiklere göre,  2008-2011 yılları arasında Türkiye’de 27.000 çocuğun kaybolduğu resmi kayıtlara geçmiştir. 

 Bugün gelinen aşamada, Çocuklar; Türk Özel savaş rejiminin Kürdistan toplumuna karşı gerçekleştirdiği kırımın bir parçası haline getirilmişlerdir. Kadına, Gençliğe karşı yürütülen özel savaş taktikleri ile asıl amaçlarına ulaşılamamış olmalarının sonucunda; bugünün çocuklarını kendilerine hedef haline getirerek, yarının gençlerini bugünden hazırlamaya ve böylece topluma hakim hale gelmeye çalışmaktadırlar.

Bu anlamda Kürdistan Toplumuna tam bir çocuk katliamı yaşatılmaya başlanılmıştır. Adeta tarih hortlatılmıştır. Kürt çocuklarının beyinlerini yiyerek kendini yaşatmaya çalışan Zalim Dehak mezarından çıkarak, yine Kürt çocuklarına musallat olmaya başlamıştır.   

Bu çerçevede bugün Kürdistan da bir toplum kırım halini alan özel-kirli savaş daha çok ve en tehlikeli boyutuyla Kürt çocukları üzerinde yürütülmektedir. Denilebilir ki, Kürt çocukları şahsında halkımıza karşı bir soykırım politikası devreye konulmuş ve bu çok ciddi boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bu politikayla Kürtlerin kökü kurutulmak istenilmektedir. Özellikle de kırk yılı bulan bir mücadele gerçekliği içerisinde şekillenen Apo Kürdünün bu şekilde ortadan kaldırabileceği düşünülmektedir.

1970'lerin başlarına kadar Kürtlerin adını telaffuz etmek Kürt haklarından bahsetmek ve onu savunmak bile mümkün değildi. Öyle ki Kürdün kendisi bile gerçeğinden utanır hale getirilerek, düşmanına sevdalı kılınmış ve ona benzemeyi en temel bir hedef olarak belirlemişti. Kırkıncı yılını doldurmak üzere olan Apocu Hareket gerçekliği Kürt halkını içerisine düşürülmeye çalışılan bu utanılası durumdan çıkarmış ve ona yeni bir kimlik ve özellik katmıştır. Bu, yok olmak üzere olan ve kendi gerçeğinden utanan bir halk olma yerine, mücadele içerisinde direnerek dirilen; edindiği yeni özelliklerle gerçekliğinden onur duyarak politik-ahlaki toplum özelliklerini yakalamada ulaştığı düzey ve kırk yıl öncesinde adı bile duyulmayan bir halk iken, şimdi örnek olarak gösterilmekte olduğu gerçekliğidir.

Kürdistan gerillası ise bu gerçekliğin en güçlü bir şekilde temsilini yapmaktadır. Nerdeyse otuz yılı bulan mücadelesi ile de bunu kanıtlamıştır. Devlet ve iktidarcı güçleri korkutan da bu gerçekliktir. Devlet bugüne kadar yürüttüğü özel-kirli savaş yöntemleri ile de bunu engelleyememiştir. Aksine tırmandırdığı özel-kirli savaş tamamen zıddı sonuçlar yaratmıştır. Gerilla çığ gibi büyümüş, nitelik ve nicelik olarak çok daha fazla güçlenmiştir. Ve bugün de bu gerçeklik kendisini Kürt kadını ve erkeğinden oluşan gençlerinde somutlaştırmaktadır. Devlet ve iktidarcı güçler, ne yapsalar da bu gerçeği değiştirememektedirler. O nedenledir ki, yarının gençleri olan bugünün çocuklarına yönelerek özel kirli savaşını daha da katmerli bir boyuta çıkarmıştır. Artık daha çok da çocuklar üzerinde yoğunlaştırdığı özel-kirli savaşla sonuç almaya çalışmaktadır.

Kürt çocukları savaş içerisinde büyüyen bir nesil haline gelmiştir. Bu, 1980'den bu yana geçen süreçten itibaren yaşanan bir gerçeklik halini almıştır ve herkes tarafından kabul edilmektedir. Kürt çocukları için "Apo'nun Generalleri" tanımında bulunulmasının nedeni de bu gerçekliktir. 1990'dan sonra Kürt özgürlük ve Demokrasi mücadelesi içerisinde etkin bir konuma gelen Serhildanlar Kürt çocuklarının; annelerinin, babalarının, kardeşlerinin, akrabalarının, komşularının yaşamakta oldukları gerçekliğe yabancı kalmamalarına neden olmuştu. Kürt çocukları öyle bir atmosfer içerisinde kendisini polislere, askerlere, koruculara karşı yürüyenlerin ve taş atanların içinde bulmuştu. Hiçbir kimse de onları oraya götürmemişti. Hisleri, duyguları onları; anneleri, babaları, kardeşleri, akrabaları, komşuları ile birlikte hareket etmeye götürmüştü. Yaptıklarının farkında ve bilincinde değillerdi. Fakat böylece tarihe geçecek ve öyle de bilinçlere yerleşecek olan bir adımı da atmış oluyorlardı. Devlet ve iktidarcı güçleri korkutan da bu gerçeklikti. Önce annelerini-babalarını, kardeşlerini kaybetmişlerdi, şimdi sıra çocuklara gelmişti. Çocukları kaybetmeleri ise onlar için yok oluş ve bitmek anlamına gelecekti. O nedenle çocuklara karşı da özel-kirli savaş politikalarını geliştirmeye ve uygulamaya başladılar.

Kürt çocuklarını ana kucağından alarak, anaokullarına oradan da yatılı bölge okullarına almak bu konuda atılan ilk adımlar arasında yer almışlardı. Devlet ve iktidarcı güçler bu politikanın yabancısı değillerdi. Kürt tarihine "kışla kültürü" olarak geçen "Yatılı Bölge Okulları" gerçeği daha önce de uygulanmış ve sonuç vermişti. İlk oluşum yıllarında Kemal Burkay gibi kendi halkına ihanet eden birçok unsur bu tür okullarda yetişmişti. Daha sonra Yatılı Bölge Okulları gerçeğinin farkına vararak buna karşı bir mücadele içerisine girenler olmuşsa da, bu gerçek değişmemişti.

Devlet ve iktidarcı güçler bu taktiği yeniden devreye koymuş oluyorlardı. Fakat bu sefer amacın merkezinde sadece Türkleştirme değil, bununla birlikte; toplum kırım bulunmaktaydı. Kürt çocukları da bu politikanın, toplum kırımın başladığı temel uygulama alanı olarak belirlenmişti. O nedenle de buralara alınan çocukları sadece Türkleştirme ile karşılaşmadılar, onlarda demokratik moderniteye ait ne varsa sökülüp alınmaya, çocukluğun masumiyeti kaybettirilmeye başlanıldı. Önce kapitalist modernitenin çocuk oyuncakları oradan da, başta fuhuş ve uyuşturucu olmak üzere her türlü yozlaşma ve kullanılmaya açık hale getirildiler. 

Bir nevi buralar(YİBO) toplum kırımın maketleri olarak ele alındı ve bunun yaratacağı sonuçlar beklenildi. Buralarda okuyan çocuklar sadece Kürtlüklerine değil, çocukluklarına da, insanlıklarına da yabancılaştırıldılar. Daha çocuk bedenlerinin farkına varmadan cinselliği ile tanıştırıldılar. Özellikle de kız çocukları. Zamanın Siirt Valisi Musa Çolak’ın, Yedi İlk Öğretim Okulu öğrencisinin iki sene boyunca tecavüze maruz bırakılmasının açığa çıkmazı üzerine yaptığı açıklamada belirttiği gibi; “taş atacaklarına fuhuş yapsınlar” denilerek, daha on yaşına varmadan kendilerine sözde öğretmen ve okul yöneticisi sıfatını verenlerin tecavüzüne uğramaya başladılar. Oradan da devlet bürokrasinde yer alan, çevrede iş adamı olarak bilinen, gayri meşru işler yürüten sapkın ruhlu kişilerin içki masalarında meze, yataklarında kendilerini tatmin amaçlı olarak para karşılığında kullandırılmaya başlanıldılar. Bununla yetinilmeyerek uyuşturucu ve fuhuş çetelerinin birer elemanları haline getirilmeye çalışıldılar. Bunların içlerinden polis ve ajan olarak eğitip hazırlayabileceklerini de alıp özel olarak eğittiler ve Kürt Özgürlük Güçleri içerisine bir ajan olarak göndermeye başladılar. Bunlar eliyle Kürdü, Kürde kırdırmanın bir başka biçimi olarak; Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi içerisine sızdırılarak bir özel savaş yürütülmeye, yaşamı yozlaştırma, istihbarat toplama, kaçışları teşvik etme, cinayet işleme, üstlenme alanlarının deşifrasyonu sağlanmaya çalıştılar.
Bunu kız, erkek ayırt etmeden tüm Kürt çocuklarına karşı uyguladılar. Tecavüze uğrayanlar, uyuşturucu, hırsızlık ve fuhuş çetelerine birer eleman haline getirilenler, içlerinden alınarak polis tarafından özel olarak eğitilip, Kürt özgürlük Güçlerine karşı ajan olarak kullanılmak için hazırlananlar oldu.
Kürt Çocuklarına karşı uygulamaya konulan bu özel savaş politikası sadece YİBO'larla sınırlı değildi. Bizzat yine devlet tarafından onun polisi ve özel olarak görevlendirdiği, kullandığı kişiler tarafından oluşturulan çocuk çeteleri eliyle yürütülmeye başlanıldı. Bu amaç doğrultusunda Kürdistan illerinde ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı metropol kentlerinde, daha çok da Kürt Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesinin güçlü, örgütlü ve kitlesel olduğu bölgelerde bizzat devlet tarafından onun kontrolü ve denetimi altında çocukları hedefine alan çeteler oluşturulmaya ve çocuklar kaçırılmaya başlanıldı. Bunlar da aynı şekilde uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık, ajanlaştırma temelinde ve organ mafyalarının elinde adeta yedek organ depoları olarak da kullanılmaya başlanıldı. 

Bunlarla da yetinilmeyerek "Taş atan çocuklar" olarak da kamuoyunda bilinen ve zindanlara alınan çocuklar üzerinde de benzeri kirli özel savaş taktikleri uygulandı. Adana Pozantı cezaevi de olduğu gibi çocuk tutsakların tutulduğu birçok cezaevinde bunun sayısız örneklerine rastlanıldı. Buralarda bizzat devletin savcısı, emniyet ve cezaevi müdürleri tarafından ortaklaşa yürütülen çalışmalarla çocuklar ajanlaştırılmaya, bunlar adına düzenlenen sahte evrak ve raporlarla yalan ifadeler alınmaya ve mahkemelerde gizli tanıklar yaratılmaya çalışıldı. Bunu sağlamak için de bizzat bunların talimatı ve katılımı ile gardiyanlar ve özel görevliler tarafından çocuklara işkenceler, tecavüze varıncaya kadar insanlık dışı muamelelerde bulunuldu.     

Daha çok da çocukları hedef alarak uygulamaya konan Toplum Kırım bu şekilde Özel-kirli savaşın günümüzde ulaştığı bir boyut olarak karşımıza çıkarken; aynı zamanda çocukların nasıl birer suçlular haline getirildiği gerçekliğini de çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.
 
Türk özel savaş rejimi de tüm bunları kendisi için temel kabul ederek Kürdistan’da toplum mühendisliği esasları üzerinde bir toplum kırım yürütmektedir. Özellikle de AKP Hükümetleri dönemiyle birlikte buna hız kazandırılmıştır.

TOPLUM KIRMA KARŞI, POLİTK-AHLAKİ TOPLUM 

Aslında tüm buraya kadar anlatılanlar Toplum Kırımın nasıl gerçekleştiğine dair bir bakış açısı oluştururken aynı zaman toplum kırıma nasıl son verileceğinin yolunu da göstermiş olmaktadır. Toplum Kırım, topluma ait olanların egemenler tarafından gaspı ile başlamıştır. Öyleyse Topluma Kırıma son verilmesi de Toplumun kendine ait olanları tekrar elde etmesiyle sağlanmış olacaktır. Önder Apo’da bu gerçekliği “Ekolojik, Demokratik ve Cinsiyet Özgürlükçü Toplum Paradigması”nda  anlamını bulan Politik Ahlaki Toplum olarak ifade etmektedir.

Bu konuda önder Apo şöyle demektedir;

“Ahlaki ve politik toplum, en tarihsel ve bütünlüklü toplum anlatımıdır. Ahlak ve politikanın kendisi tarih olarak da okunabilir. Ahlaki ve politik boyut taşıyan toplum, tüm varoluşunun ve gelişiminin bütünlüğüne en yakın toplumdur. Devlet, sınıf, sömürü, kent, iktidar, ulus olmadan toplum var olabilir. Ama ahlak ve politikadan yoksun toplum düşünülemez. Belki başka güçlerin, özellikle sermaye ve devlet tekellerinin sömürgesi, hammadde kaynağı olarak var olabilirler. Bu durumlarda ise, kendisi olmaktan çıkmış toplum kalıntıları, mirası söz konusudur. 

“Toplumun doğal hali olarak ahlaki ve politik topluma köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist etiketler, sıfatlar takmanın anlamı yoktur. Daha doğrusu, bu sıfatlar altında toplumları tanımlamak, toplum gerçekliğini perdelemek, toplumu unsurlara (sınıf, ekonomi, tekel) indirgemek anlamına gelecektir. Toplumsal gelişmenin teori ve pratiğinde bu kavramlar temelindeki çözüm anlatımlarında rastlanan tıkanıklık, özlerinde taşıdıkları yetersizlik ve yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Tarihsel materyalizme yakın duran bu sıfatlarla anılan tüm toplum analizleri bu duruma düştükten sonra, bilimsel değerleri hayli zayıf olan anlatımlar daha da çözümsüzdür. Dinsel boyutlu anlatımlar ahlakın önemini yoğunca anlatmalarına rağmen, politik boyutu çoktan devlete havale etmişlerdir. Burjuva liberal yaklaşımlar ise, ahlaki ve politik boyutlu toplumu sadece perdelemezler; aynı zamanda fırsat buldukları her noktada bu topluma karşı savaş açmaktan da çekinmezler. Bireycilik en az devlet ve iktidar kadar topluma karşı savaş halidir. Liberalizm, esas olarak toplumun güçsüzleştirilerek (ahlaksız ve politikasız toplum) bireyciliğin her tür saldırısına hazır kılınması anlamına gelir. Liberalizm en anti-toplumcu ideoloji ve pratiktir. 

“……Unutmamak gerekir ki, sosyoloji sermaye ve iktidar tekellerinin yol açtığı muazzam bunalım, çelişki ve çatışma-savaş sorunlarına çözüm ihtiyacından kaynaklanmıştı. Her koldan düzeni kurtarmak ve yaşanır kılmak için tez üstüne tez üretiliyordu. ….Toplumu da bilim yoluyla istedikleri gibi yeniden yaratabileceklerine inanıyorlardı…Yapılması gereken, incelikli ‘toplum mühendisliği’ proje ve planlamasıydı. 

“Artan büyük bunalımlar ve dünya savaşları pozitivist sosyolojiyi, liberal merkezi sağ ve sol kollarıyla birlikte iflas ettirmeye yetti. Toplum mühendisliğinin kendisi, çok eleştirdiği en sığ metafizik olarak otoriter, totaliter faşizmle gerçek kimliğini ortaya çıkardı. 

“…Toplumu yeniden yaratmak modern tanrıcılıktan başka anlam ifade etmez. Daha doğrusu, her yeniden yaratıcı hamlenin altında yeni bir sermaye ve iktidar-devlet tekeli yaratma eğilimi vardır….ideolojik bağ içindeyse, yeniden yaratım olarak modern toplum mühendisliği de esas olarak ulus-devletin tanrısal eğilimidir, ideolojisidir.

“…Toplumsal Doğa’nın hem tarihsel hem bütünlüklü anlamını veren, farklılaşma içinde birliğini temel varoluş özelliği olarak temsil eden ana unsuru ahlaki ve politik toplumdur. Toplumsal Doğa’ya karakterini veren, farklılık içinde birliğini sürdüren, tarihselliğini ve ana bütünlüğünü ifade eden belirleyici unsur rolünü oynayan ahlaki ve politik toplum tanımıdır.

 “….Gerekli olan temel eylem, toplumun ahlaki ve politik dokusunun gelişimini ve işlevini yerine getirmesini engelleyen unsurlarla mücadele olmalıdır. Ahlaki ve politik boyutlarını özgürce çalıştıran toplum, gelişimini en iyi sürdürecek toplumdur. 

“…Ahlaki ve politik toplum, en özgür toplumdur. 

“Ahlaki ve politik doku ve organların çalışması kadar toplumu özgürleştiren, özgür tutan başka bir belirleyici dinamik söz konusu değildir.

“ Ahlaki ve politik toplum, demokratik toplumdur. Demokrasi ancak açık ve özgür toplum olan ahlaki ve politik toplumun varoluşu temelinde anlam kazanabilir. Birey ve grupların özneleştikleri demokratik toplum, karşılık olarak ahlaki ve politik toplumu en çok geliştiren yönetim biçimidir…

Gerçek anlamda politika ile demokrasi özdeş kavramlardır… Özgürlük, politika ve demokrasi üçlüsü, ahlaki temelden yoksun olamazlar. Ahlaka özgürlük, politika ve demokrasinin kurumsallaşmış geleneksel hali de diyebiliriz. 

“Toplumun hedef ve niteliklerini belirleme hakkını ancak ahlaki ve politik toplumun özgür iradesi belirler. Güncel tartışma ve kararlar kadar, stratejik kararları da toplumun ahlaki ve politik irade ve ifadesi belirler. Esas olan, tartışmak ve karar gücü olabilmektir. Bu gücü elinde bulunduran toplum, tercihlerini en sağlıklı şekilde belirleyebilir. Hiçbir fert ve güç, ahlaki ve politik toplum adına karar alma yetkisinde değildir. Ahlaki ve politik toplumlarda toplum mühendisliği geçerli olamaz. 

“..Ahlaki ve politik toplumun bir yandan iyilik, mutluluk, doğruluk ve güzellik, diğer yandan özgürlük, eşitlik ve demokratiklikle olan özsel ilişkisidir. İyilik, mutluluk zaten ahlakın özüdür. Doğruluk hakikatle ilgilidir. Hakikati ahlaki ve politik toplumun dışında aramak beyhudedir. Ahlaki ve politik olamayan, hakikati bulamaz. Güzellik ise estetiğin amaç kavramıdır… Güzellik ahlaki ve politiktir! Diğer üçlü olan özgürlük, eşitlik ve demokrasinin ahlaki-politik toplumla ilişkisi oldukça çözümlenmiştir. Hiçbir toplum ahlaki ve politik toplum kadar özgürlüğü, eşitliği ve demokrasiyi üretebilme, sağlayabilme gücünde değildir. 

“…..Ahlaki ve politik toplum esasında birliktir. Her birey ve grubun ödün vermeyeceği tek değer, ahlaki ve politik toplum olarak kalmaktaki ısrardır. Farklılık için, eşitlik ve özgürlük için tek ve yeterli koşul ahlaki ve politik toplumdur. Demokratik toplum bu tarihsel toplumun modern hali olarak kendini gittikçe daha çok kanıtlamaktadır.” - BİTTİ

Cemal Şerik

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.