Tartışmalar Akp'nin Tutumu ve Ne Yapacağı Üzerine Olmalıdır
Makaleler / 26 Şubat 2013 Salı Saat 10:34
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi 1988 yılında Mehmet Ali Birand’la yapılan röportajdan bu yana bu sorunu demokratik yollardan çözmek için büyük bir çaba göstermiştir.

Şu anda Türkiye'de en fazla tartışılan konu BDP’lilerin İmralı’ya giderek Kürt Halk Önderiyle yaptığı görüşmelerdir. Kuşkusuz İmralı’da devlet yetkilileri de görüşmeler yapmaktadır. Kürt Halk Önderinin çözüm için hangi önerileri ortaya atacağı da merak edilmektedir. Şu anda Kürt Halk Önderinin çözüm için önemli rol oynayacağı hususunda genel bir kanı oluşmuş bulunmaktadır. Bu kanı ve beklenti, Kürt Halk Önderinin çözüm için büyük yoğunlaşması ve çaba göstermesine denk bir durumdur. Gerçekten de Kürt sorununun çözümü konusunda bu Önderlik kadar çaba gösteren başka bir kişi gösterilemez. 

Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi 1988 yılında Mehmet Ali Birand’la yapılan röportajdan bu yana bu sorunu demokratik yollardan çözmek için büyük bir çaba göstermiştir. Dünyada bu pozisyonda bulunan bir Halk ve onun Önderi çözüm için bu düzeyde bir çaba göstermemiştir. Ancak Türkiye'de Kürt sorununu çözmek değil de, Kürtleri zaman içinde soykırıma uğratmak ve ortadan kaldırmak hedeflendiği için bu çabalar karşılık bulmamıştır. Kürt Halk Önderinin her çabası Türk devletindeki bu anlayış nedeniyle boşa çıkarılmıştır. Bu açıdan sorun Kürt Halk Önderinin ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin çözüm için olumlu yaklaşıp yaklaşmaması değildir. Bu konuda Kürt tarafında bir sorun yoktur. Sorun, Türk devletinin zihniyet değiştirmemesidir. Eski zihniyet ve amacı bazı rötuşlarla yenileyerek değiştirmemede ısrar etmesidir. Kürt sorunu konusundaki siyasi durum ve çözüm çabalarının neden sonuç vermediği bu çerçevede ele alınırsa anlaşılabilir. Yoksa gerçek durum anlaşılmaz. Dolayısıyla da bu sorunu çözmenin önünü açacak gelişmeler yaratılamaz. 

1993’te PKK Önderliği, PKK yönetimi ve tüm komutanlarıyla da tartışarak bir ateşkes ilan etti. Bu ateşkes, Kürt Halk Önderinin örgütüyle yaptığı tartışmalarla aldığı bir karardı. Türk devletinin bir çözüme yanaşacağına inanılmasa da böyle bir adım atılmıştı. Çözüm için böyle adımlara her zaman gerek vardır. Siyasette cesaret ve girişimcilik her zaman mücadele kadar önemlidir. Özellikle çatışmalı ortamlarda ateşkesler de her zaman politik çözüm arayışları için atılan ve atılması gereken adımlardır. Kürt Halk Önderi de o zaman Özal’ın bazı konuşma ve yaklaşımlarını cesaretlendirmek ve bu konuşmaları karşılıksız bırakmamak için ateşkes ilan etmiştir. Özal’ın bazı aracılarla gönderdiği mesajda bu ateşkesler de rol oynamıştır. 

Bu ateşkes uzun sürmemiştir. Daha sonraları savaş daha da şiddetlenmiş ve Kürdistan'da görülmemiş bir kirli savaş dönemi başlamıştır. Tarihin gördüğü en büyük kirli savaşlardan biri 1993 ve 1994 yıllarında Kürdistan'da gerçekleşmiştir. Ateşkes ilk bir ay sorunsuz geçmiştir. Bir ayın bitmesinden sonra tekrar uzatılmıştır. İkinci uzatılma sürecinde Özal öldürülmüştür. Bilindiği gibi Özal’ın ölümünden sonra “Özal ölmedi, öldürüldü” diyen de Kürt Halk Önderidir. Özal’ın öldürüldüğüne dair kuşku ve kanaatlerin oluşmasında Kürt Halk Önderinin değerlendirmeleri etkili ve belirleyici olmuştur. Zaten o dönemde başkaları da bu durumu açık dillendirmemiştir. Aile de kuşkularını daha sonra ortaya koymuştur.
Özal’ın katledilmesi zaten bu ateşkes sürecinin bittiğinin ilanıdır. Özal’ı öldüren irade bu sorunu demokratik yoldan çözmeyi değil, kirli savaşla bu sorunu gündemleştiren etkenleri, güçleri ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir. 1993,1994 ve sonrası yıllardaki kirli savaş bunun kanıtıdır. 

Kuşkusuz 33 askerin ölümü, öldürülmesi bu ateşkes sürecinin tümden son bulmasında etkili olmuştur. Ancak bu ateşkes sürecinin ve Kürt Halk Önderinin çabalarının sonuç vermeyeceği ve buna koşulların olmadığı önceden, yani Özal’ın ölümüyle netleşmiştir. 33 askerin ölümü ise sadece kirli savaş kararıyla Kürt Özgürlük Hareketi'ni bitirmek isteyenlere gerekçe olmuştur. Yoksa 33 askerin ölümü olmasa da kirli savaş devreye girecek ve bütün bu çabaları anlamsızlaştıracaktı. Kısa sürede kirli savaşın en üst boyuta çıkması Kürt sorununda herhangi bir demokratik çözüm iradesinin olmadığının, aksine bu tür eğilimlerde olanların cezalandırılacağının kanıtı Özal’ın öldürülmesidir. Yoksa 33 asker ölmeseydi bazı gelişmeler olurdu düşüncesi gerçekçi değildir. Kürt Halk Önderi de olayı böyle ele almıştır. 33 askerin ölmesini kirli savaşı yürütenlerin, planlayanların bir yönlendirmesi olabileceği kuşkusunu ifade etmiştir. Çünkü Kürt sorununu çözmek isteyenler her zaman kirli savaşlarını meşrulaştırmak için böyle provokasyonlar ve yönlendirmeler yapabilirler. 

Özal’ın öldürülmesi, Türk devletinin soruna yaklaşımıdır. Kürt Özgürlük Hareketi ne yapsaydı da bu kirli savaşçılar o yılları böyle yürüteceklerdi. Çünkü zihniyet Kürtlerin varlığını tanımama ve yok etme üzerine kuruluydu. Tabii ki öyle bir süreçte 33 askerin ölümü olmasaydı kirli savaşa karşı mücadele daha etkili yürütülürdü. Kirli savaş gerekçeleri zayıf bırakılırdı. Bu da sonraları demokratik çözüm iradesinin ortaya çıkarılması ve kamuoyunu hazırlamada daha fazla kolaylık sağlardı. Ancak bu durum Kürt hareketinin demokratik çözüm iradesi olmadığını göstermez. Kürt Özgürlük Hareketi demokratik çözüme her zaman hazırdı. Eğer Türkiye tarafında böyle bir irade olsaydı zorluklar ve engeller aşılır ve çözüm için adımlar atılabilirdi. Çünkü o yıllarda da Kürt Halk Önderi bu sorununun demokratik çözümü için bir çaba içindeydi. Her fırsatı bu konuda değerlendirmek istiyordu. Nitekim Refah Partisi birinci parti olup Erbakan da Hükümet içinde yer alınca Kürt Halk Önderi 1995 yılının sonunda da tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Ancak bundan da olumlu bir karşılık alınmamıştır. Türk devleti savaşa son hızla devam etmiştir. Öyle ki Kürt Özgürlük Hareketi'ni savaşla bitirmek için İsrail’le tarihin en büyük anlaşması Erbakan tarafından yapılmıştır. Daha doğrusu Erbakan böyle bir anlaşmaya mecbur kılınmıştır. Kürt sorunu söz konusu olunca Türkiye'de en fazla İsrail karşıtı olan bir Başbakan’a bile İsrail’le tarihin en büyük antlaşması yaptırılmıştır. İsrail’le ilişki geliştirilerek ABD'nin tam desteği alınıp Kürt Özgürlük Hareketi ezilmek istenmiştir. 1998 uluslararası komplosu bile 1996 yılındaki Erbakan ve İsrail arasındaki anlaşma ve ilişkilere dayandırılarak geliştirilmiştir. 

Kürt Halk Önderi Erbakan ve daha sonraki hükümetler döneminde gelen her yumuşak mesajı Kürt sorununun çözümü için değerlendirmek istemiştir. Devletin niyetinin ne olup olmadığına bakmadan her ilişki kurma girişimine olumlu cevap vermiştir. Bu nedenle 1997 yılında cezaevleri üzeri kurulmak istenen ilişkiye de olumlu cevap verilmiştir. Hatta daha 1998 9 Ekim komplosu başlamadan önce Kürt Halk Önderi yaptığı çözümlemelerde artık yeni arayışların ve yolların denenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Örgütü ve toplumu bu tür çabalara hazırlama çalışmasını yapmıştır. Savaşın yeterince sonuç yarattığını, artık siyasal yolların da denenmesi gerektiğini ifade etmiştir. 1998 15 Ağustos değerlendirmesi buna en somut örnektir. Nitekim daha Ortadoğu'dan çıkmak zorunda kalmadan önce 1 Eylül Dünya Barış Gününde yaptığı değerlendirme ve tek taraflı ateşkes bunun somut ifadesi ve pratikleşmesi olmuştur. Ancak  bu ateşkes süreci komplonun daha kolay yürütülmesine vesile yapılmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi demokratik siyasal çözüm niyetini ve bu yönlü arayışını ortaya koyarken, Türk devleti buna karşı tasfiye saldırıları ve komployla cevap vermiştir. 

Kürt Halk Önderi komployla esaret altına alınmasından sonra şiddetli bir savaşın yaşanacağını bilmektedir. Nitekim komplo sonrası PKK çok derinleşmiş bir savaş karar ve planlaması içinde olmuştur. Fedailiğin önde olduğu bir direniş tarzını devreye koymak için kendini yeniden örgütlemiş ve düzenlemiştir. Her PKK’li bir fedai eylemcisi olmak için yarışa girmiştir. Kürt Halk Önderi bunun Kürt halkıyla Türkiye halkı arasında onarılmayacak bir savaşa yol açacağını görmüş ve buna engel olmak için gerillayı sınır dışına çektirmiş ve süresiz ateşkes çağrısı yapmıştır. PKK ve gerilla güçleri bu çağrıya uymuştur. Türk devleti bunu Kürt Halk Önderinin korktuğuna ve PKK'nin zayıflığına bağlamış ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni tümden bitirme planları yapmıştır. Güya silahlı güçlerin geriye çekildiği süreçte ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, eğitsel, psikolojik yönden tedbirler geliştirilip tabanı zayıflatılarak Kürt Özgürlük Hareketi marjinalleştirilip yok edilecekti. Kürt Halk Önderi 1999, 2000, 2001, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında ısrarla ve yakarırcasına çözüm için adım atın çağrısı yapmasına rağmen hiçbir adım atılmamıştır; tasfiye politikalarında ısrar edilmiştir. 2003 ABD müdahalesiyle Güney Kürdistan ilişkisinden yararlanılarak PKK ortadan kaldırılmak istenmiştir. PKK'nin demokratik çözüm ve barış çağrılarına bu politikayla cevap verilmiştir. Bu dönemde bazı çevreler PKK'yi barış dilencisi olarak bile ifade etmiştir. Ne var ki Türk devleti, Ecevit ve daha sonraki Erdoğan hükümeti, yani devlet bu yaklaşımı bir zayıflık olarak değerlendirmiş, ciddiye almamış, kendi bildiği yolda -tasfiye politikası- yürümeye devam etmiştir. Tayyip Erdoğan 2003 yılında açıkça düşünmezseniz böyle bir sorun da –Kürt sorunu- olmaz demiştir. 

Kürt Özgürlük Hareketi'nin tüm çabalarına rağmen AKP hükümeti de savaş ve tasfiyede ısrar etmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi'nin demokratik çözüm çağrılarına yeni tasfiye yaklaşımıyla cevap vermiştir. 2005’te DEP’lilerin cezaevinden bırakılması bile Kürt hareketini parçalama, karşı karşıya getirme ve tasfiye etme olarak ele alınmıştır. Yani özel savaş, psikolojik savaş, tasfiye dışında başka bir şey düşünmemiştir. 2005 yılında bu yönlü nasıl çabalar yürütüldüğü ve hesabının ne olduğu belgelidir. Kürt Halk Önderi bu gerçeği görmüş, Kürt Özgürlük Hareketi bu çabalardan bilgi sahibi olmuş ve doğru politikalarla bu yönlü çabaları da boşa çıkartmıştır. 

AKP bu yönlü çabalardan sonuç alamayacağını görünce 1996 yılında belli çevreleri de araya koyarak tek taraflı ateşkes yaptırmayı amaçlamıştır. Bizzat Başbakan kimi Kürt şahsiyetlerle ilişki kurup Özgürlük Hareketi'ne aracılar göndermiştir. Yine bu dönemde MİT de başka yollardan devreye girmiştir. AKP hükümeti, Başbakan ateşkes olursa kendilerinin de adım atacaklarını söylemişler ve ateşkes yapılmasını istemişlerdir. 

Kürt Özgürlük Hareketi de o günkü siyasi ortamda ateşkes ilanının hükümeti çözüme zorlayacağını düşünüp süresiz ateşkes ilan etmiştir. AKP hükümeti bu ateşkesi bir çözüm fırsatı olarak değil de, hükümetini rahatlatıp iktidarını pekiştirme olarak ele almıştır. Ateşkes sürecini bir çözüm olarak değerlendirmemiş, 2007 yılında Genelkurmayla iktidarını sürdürme karşılığında Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme konusunda uzlaşmaya gitmiştir. Böylece o güne kadarki devletin Kürt politikasını hükümetin politikası haline getirmiştir. Sadece yöntem değişiklikleri yaparak psikolojik savaş yöntemlerine biraz daha ağırlık vererek bu işi yürütmeyi hedeflemiştir. Genelkurmayla bu uzlaşma sonucu eşi türbanlı bir Cumhurbaşkanı Çankaya’ya çıkabilmiştir. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra hükümetin aldığı ilk karar sınır dışına asker gönderme olmuştur. O güne kadar “içeridekileri hal ettik mi ki dışarıya yöneliyoruz” diyen hükümet, bu defa sınır ötesi harekatların bir numaralı savunucusu haline gelmiştir. Bu karar 2007 Temmuz seçimleri sonrası ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınmıştır. 2006 ve 2007 yıllarındaki ateşkesler böyle değerlendirilmiştir. 2007 yılı 5 Kasım’ında gerçekleşen Erdoğan-Bush görüşmesinden sonra imha harekatları havadan ve karadan sürdürülmüştür.  

Zap operasyonu başarısızlığı ve 2008 yılında İlker Başbuğ’un Genelkurmay başkanlığı sırasında yapılan görüşmeler sonucu AKP hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı tasfiye saldırılarını güçlendirmek için kültür alanında bazı yumuşama kararları almıştır. Ecevit hükümeti döneminde bir anayasa değişikliği sonucu haftada birkaç saat olan Kürtçe TV yayıncılığı TRT 6 gibi bir kanal kurma ve üniversitelerde Kürtçe diliyle ilgili bölümler açmayla yeni bir biçime kavuşturmuştur. Tasfiye saldırılarının meşruiyeti ve psikolojik boyutu böylece güçlendirilmiştir. 2008 yılında Milli Güvenlik Kurulunda alınan bu karar yanında Kürt Özgürlük Hareketiyle görüşmeler yapılması ve sağlanacak ateşkes ortamında Kürt Özgürlük Hareketi zayıflatılıp tasfiye edilmesi hedeflenmiştir. Nitekim 2008 yılındaki ateşkes ve görüşmeler AKP iktidarını pekiştirme ve Kürt Özgürlük Hareketi'ni zayıflatma fırsatı olarak ele alınmıştır. Öyle ki, Kürt Özgürlük Hareketi 29 Mart 2009 yerel seçimlerinden sonra 13 Nisan’da ateşkes kararı alırken bir gün sonra 14 Nisan’da siyasi soykırım operasyonları başlatılmıştır. Böylece ateşkes ortamı bir daha çözüm için değil, Kürt Özgürlük Hareketi'ni zayıflatıp AKP hükümetini güçlendirme fırsatı olarak değerlendirilmiştir. 

Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt Halk Önderi buna rağmen yine de Türkiye kamuoyundaki eğilimi dikkate alarak demokratik siyasal çözüm yönünde bir irade ortaya koymuştur. Ancak AKP hükümeti Kürt Halk Önderinin Yol Haritası’nı vermeyerek ve Habur’dan giriş yapan çözüm için barış elçilerini elinin tersiyle iterek siyasi soykırım operasyonları ve askeri harekatlarda ısrar etmiştir. 

Ateşkes ortamının bu biçimde kötüye kullanılması 2010 Haziran’ında çatışmaları yeniden şiddetlendirmiştir. Bu durum AKP'nin planlarını bozunca, AKP zorlanınca Kürt Halk Önderinin yanına heyetler göndererek yeni bir ateşkes ilan edilmesini istemiştir. Eğer 2010 12 Eylül anayasa değişiklikleri referandumu onaylanırsa olumlu gelişmelerin olacağı söylenmiştir. Ateşkes ilan edilmiş, çatışmaların durması ortamında anayasa referandumu onay görmüş, ancak AKP verdiği hiçbir sözü tutmamıştır. Bunun yerine 2012’de seçim var, ateşkes seçime kadar uzatılsın, ondan sonra bir şeyler yapabiliriz denilmiştir. Kürt Halk Önderi AKP'ye bir şans daha tanımıştır. Seçimlere kadar ateşkes içinde olunmasını istemiş, Kürt Özgürlük Hareketi de buna uymuştur. Ancak AKP hem Kürt Özgürlük Hareketi'nin eylemsizlik içinde tutmak, hem de milliyetçilerin oyunu alarak seçimde anayasayı tek başına çıkaracak bir sayıya ulaşmayı hedeflemiştir. Bu nedenle askeri ve siyasi operasyonları durdurmamış, yüze yakın gerilla seçim öncesi katledilmiş, yüzlerce Kürt siyasetçisi tutuklanmış, ben olsaydım Abdullah Öcalan’ı idam ederdim diyerek şoven milliyetçi çevrelerin oyunu almaya çalışmıştır. Bu ateşkes ortamını da tamamen bir seçim kazanma fırsatı olarak değerlendirmiştir. 

AKP seçimi kazandıktan sonra Oslo görüşmeleri bir daha yapılmamış; AKP Oslo görüşmelerine son verdiği gibi, Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi'nin istediği hiçbir adımı atmamıştır. Kürt Halk Önderinin sunduğu ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin uygun gördüğü protokoller kabul edilmemiştir. Ne Meclis devreye sokulmuş, ne de çözüm için herhangi bir taahhüt verilmiştir. Bu durum karşısında Kürt demokratik hareketi kendi demokratik özerklik çözümünü kendisi gerçekleştirme kararı almıştır. Çözümü AKP'nin insafına bırakmanın doğru olmadığı, AKP'nin tüm ateşkes imkanlarını kendi hükümetini güçlendirme ve devlet içine yerleşme olarak değerlendirdiği netleşmiştir. Devletin içine yerleştikçe de eski zihniyet, söylem ve pratiği daha açıkça ortaya koyduğu görülmüştür. 

AKP hükümeti defalarca ilan edilen ateşkesleri kötüye kullanmış, çözüm için hiçbir adım atmamıştır. Sadece parti çıkarları için bu süreci heba etmiştir. Böylece ateşkesleri ve görüşmeleri anlamsız hale getirmiştir. Seçimlerden de başarılı çıkınca askeri ve siyasi operasyonlarla PKK'yi bitireceğine inanmıştır. 12 Haziran seçimleri sonrası Kürt Halk Önderinin sunduğu protokolleri yok sayması ve çözüm için adım atmaması bunun sonucudur. 14 Temmuz özerklik ilanı bu tutuma bir cevap olmuştur. Bu sorunu demokratik özerklikle çöz çağrısı olmuştur. AKP hükümeti BDP'nin demokratik özerklik çözüm iradesi karşısında buna olumlu cevap verip adım atma yerine, bu iradeyi zorla ezmeyi düşünen bir savaş kararı gündeme koymuştur. Tam bu sırada bir meşru savunma eylemi olarak tesadüfen aynı günde gerçekleşen Silvan eylemini de her türlü saldırısı için bir gerekçe olarak göstermeye çalışmıştır. Kendisi 12 Eylül referandumu ve12 Haziran 2011 seçimine kadar yüzden fazla gerilla katledip yüzlerce demokratik siyasetçiyi katlederken bu hiçbir şey ifade etmiyor, ama kendilerini öldürmeye gelen askerlere karşı koyan gerillalar süreç bozuyormuş! Öldürmeyi ve tutuklamayı kendine hak gören, buna karşı direnmeyi de suçlu ilan eden bir zihniyetin zaten bir çözüm zihniyeti ve pratiği olamaz. AKP için istenen tek şey, AKP'nin tasfiye politikalarına ses çıkarılmamasıdır. AKP'ye göre tasfiyeye kuzu kuzu boyun eğilmelidir. AKP'nin barıştan ve çözümden anladığı budur.  

AKP bu zihniyetle 2012’de kendi politikasına boyun eğmeyen gerillayı bitirmeyi hedeflemiştir. Ne var ki 2012 AKP için hüsranla sonuçlanmıştır. PKK'yi tasfiye edeyim derken kendi hükümetinin varlığı tehlikeye girmiştir. Eğer 2013 yılı da 2012 yılı gibi geçerse ayakta kalamayacağını görmüştür. Bu nedenle 2012 yılının sonunda Kürt Halk Önderiyle yeniden görüşme yolunu seçmiştir. PKK'yi tasfiye edeceğim, İmralı’yı da idam ederim diyebilen hükümet şimdi İmralı’nın ayağına gitmiş, ömrünü bu görüşmelerde kendisini rahatlatacak bir sonuç çıkmaya bağlamıştır. 

AKP bu defa kararlı olduğunu ve bu sorunu çözeceğini vaaz etmektedir. Bu konuda bu yönlü bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Kendisini çözüm isteyen taraf olarak göstermektedir. Ancak Kürt halkı ve birçok çevre AKP'nin bu yaklaşımına kuşkuyla bakmaktadır. Çünkü geçmiş sicili bozuktur. Ateşkesi ve görüşmeleri hep seçim kazanmak ve iktidarını pekiştirmek için kullanmıştır. Türkiye'nin böyle en temel sorununa parti çıkarları ekseninden yaklaşmıştır. Bu nedenle inandırıcılığı yoktur, güven vermiyor. Öte yandan söylemleri de çözüm isteyen bir taraf imajı vermiyor. Psikolojik savaşı yeni boyutlarda yürüten bir güç olarak görünüyor. Bu nedenle sadece Kürt halkı değil, demokratik birçok çevre tarafından da kuşkuyla yaklaşılıyor. Hatta çözüm isteyen birçok çevre de AKP bu süreci kendi çıkarı, başkanlık sistemi ve öngördüğü anayasa için değerlendirdiği kuşkusunu dile getiriyor. Tüm bu kuşkular haklı ve yerindedir. Çünkü AKP tutumuyla güven vermiyor, kuşku uyandırıyor.

Bu açıdan sorun Kürt tarafının ne yapacağı, ne adım atacağı değildir. Bu bir çarpıtmadır. Psikolojik savaşın asıl  adım atması gereken tarafın AKP olduğu gerçeğini gözden uzak tutma faaliyetidir. Kürt tarafı her seferinde iyi niyetini ortaya koymuş, ama AKP bunu sadece bencil çıkarları için çarçur etmiştir. Bu açıdan asıl dikkatler AKP'nin ne adım atacağı üzerinde toplanmalıdır. Tartışmalar AKP'nin hangi adımları atması gerektiği yönünde olmalıdır. Diğer yaklaşımlar, PKK ne yapacak diyen yaklaşımlar saptırmadır. Çözümde esas yönü kaybetmektir. Çözüm için esas olan, AKP'nin hangi adımı atıp atmayacağıdır. Bu çerçeveden bakıldığında AKP güven vermemektedir. Yine kendi çıkarları için zaman kazanmaya çalıştığı kuşkusunu akla getirmektedir. 

Bu süreci ele alırken böyle yaklaşmak en doğrusudur. Böyle yaklaşılırsa süreç ve olaylar konusunda daha doğru değerlendirme yapma imkanı bulunur.

Mustafa Karasu

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.