Merkezi Uygarlık Sisteminde Dinsel Direniş Veya Sınıf Savaşları
Özgürlük Perspektifleri / 07 Şubat 2013 Perşembe Saat 15:29
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Uygarlık sistemleri sınıf ve tabaka yapılıdır. Sınıflaşma ve tabakalaşmanın hem ürünü hem de hızlandırıcısıdır.

Uygarlık sistemleri sınıf ve tabaka yapılıdır. Sınıflaşma ve tabakalaşmanın hem ürünü hem de hızlandırıcısıdır. Önemli olan sınıf olgusunun tespitinden ziyade, oluşum biçimleri ve nasıl işlevsel kılındıklarıdır. Sınıf gerçekliğinde kimlikler hiçbir zaman çıplak biçimde “Ben sınıfım” diye kendini yansıtmaz. Özellikle Marksist sınıf terminolojisi ile sınıf gerçekliği doğru sunulamaz. Pozitivizmin bilimcilik yaklaşımları tüm sosyolojik olgular, olaylar ve ilişkilerde olduğu gibi sınıf olgusu ve ilişkilenmelerinde de körleştirici ve saptırıcı rol oynamıştır. Marksizm modernitenin bu yönlü etkisini derinliğine yaşa-maktan kurtulamamıştır. Başarısızlığının temel nedenlerinden birinin bu yaklaşımla bağlantısını hala kavrayamamıştır.

Sosyal sınıf ve tabakalar sorunu hem kavramsal-teorik hem de siyasal-pratik yönden önemini korumaktadır. İdeolojik ve pratik açıdan köklü biçimde yenilenmeleri gerektirmektedir. Kendi başına burjuva-proleter analizleri tarihte olup bitenleri sınıfsal açıdan da doğru sunamaz. Pratik başarısızlık (reel sosyalizm açısından) tarihsel anlayışla da bağlantılıdır. Pozitivist Marksist sınıf tahlilleri Marksizm’in çokça eleştirdiği klasik dinlerin açıklamalarından pek farklı olmadığı gibi, Marksistler de dinlerden daha başarısız kalmalarının nedenlerini kavramaktan uzaktırlar. Sovyet deneyimi şu benzetmeyi kanıtladı: Yüz katlı bina inşa edebilirsiniz, ama temelleri doğru atılmamışsa bir günde çökmesini engelleyemezsiniz. Bu tür bir gerçekliğin yaşandığını kimse inkâr edemez. Yaklaşım çok idea edildiği gibi bilimsel değildi. Olsaydı, bu tür çözülmeler olmazdı. Reel sosyalist deneyimlerin dinsel yaklaşımlardan bile daha başarısız olduklarına ilişkin çarpıcı diğer bir örnek Afganistan Komünist Partisi’nin başına gelenlerdir. Buna karşılık dinci Taliban hala güçlüdür ve müessisi ABD ve müttefikleriyle sava-şabiliyor.

Toplumsal doğaya nasıl bakmalı? Bu konuda yöntem açısından bile büyük sorunlar yaşanmaktadır. Denenen tüm yön-temler tarihin en büyük yıkım savaşlarına, krizlerine, çevre, işsizlik ve açlık sorunlarına çözüm getirememişlerdir. Belki yöntem sahiplerinin bunda ne sorumluluğu var diye sorulabilir. Şu cevabı vermek mümkündür: Sosyal gerçeklik bir bütündür. Bilim cephesi de en az savaş cephesi kadar tüm gelişmelerden sorumludur. Eğer bu sorumluluğu duymuyorsa, zaten bilim ahlâkından yoksun demektir; sistemin basit bir aracıdır. O zaman sınıf savaşları hakkında konuşma bir yana, bilimsellik ideasında bulunma hakkı dahi olamaz. Bilimin en temel vasfı doğruluk ideasıdır. Bilim ahlâkının tarihsel abidesi olan Bruno’yu (M.S. 1600’de Roma’da yakılan G. Bruno) bu konuda örnek olarak sunmanın tam yeridir. Doğruluk inancını yakılma pahasına savunmadan, bilim aşkından (Bilim insanının olmazsa olmazıdır) asla bahsedilemez. Bilim aşkı olmadan da bilim insanı olunamaz. Hallac-ı Mansur daha farklı bir örnek olarak sunulabilir. Dönemindeki hayatî sorunlara çözüm olamayan her bilim insanı, en az cephedeki asker kadar başarısızlığının karşılığını ya ölümle ya esir olmayla ödeme ahlâkîliğini göstermedikçe ve kabul etmedikçe, bu sıfatı hakkıyla taşıyamaz.

Bu söylem siyasetçi için de aynen, hatta daha fazlasıyla geçerlidir. Çünkü siyaset toplumsal sorunların ana çözüm ka-rargâhıdır, rant peşinde koşma aracı değildir. Başarısız duruma düşmüş olan kişi gerçekten siyasetçiyse (basit bir devlet işleri idarecisi değilse), sadece kovulmayı hak eden biri değil, ölümden beter bir sonucu sırtında taşıyan bir Sisyphos’tur. Atom bombasını yemiş bir insanlık hala bundan doğru bir sonuç çıkaramıyorsa, ölmüş bir insanlıktır. Aksini idea edenler asla insancıl toplum yaşamını tanımayanlardır.

Sadece sınıf, ulus olgusunu değil, öncelikle toplumsal doğayı yeterince tanımayanlar, ne bilim insanı ne de siyasetçi ola-bileceklerini iyi bilmek durumundadırlar. Söylemek istediğim, bilimsel ve siyasetsel sorumluluk ve ahlâkîliğin çok önemli olduğudur. Bu satırları en ağır hücre içinde hücre cezası koşullarında yazıyorum. Beni ayakta tutan tek değerin bilim aşkı olduğunu, bilim aşkı dışında ölüm dahil yaşamın en ağır acılarını dindirecek başka bir çarenin bulunmadığını belirtmek insanlık borcumdur.

  Sınıf ve Dinsellik

Sınıf ve dinsellik arasındaki somut gerçekliği kavramlaştırmak için yine orijinal kaynağına ineceğim. Kent ve devlet olu-şumu kadar sınıf ve ideoloji üretimi açısından Sümer örneği çok çarpıcı ve öğreticidir; Greko-Romen kaynağından çok daha kapsamlı düzeyde üstün öğreticilik unsurlarını taşımaktadır. Avrupa kapitalizmini orijinal kabul edip sınıf ve ideolojisini incelemek sadece Marksizm için değil, tüm ideolojik (bilim ve felsefe dahil) çalışma yürütenler için büyük bir handikap teşkil eder. Toplumsal gerçekliğin en sonuncu türevinden, orijinali kadar doğru sonuç çıkarılamayacağı çok açıktır. Rahip demekten ziyade ideoloji, bilim ve felsefeyle uğraşanlar anlamında Sümer ideologları deyimini kullanmaya çalışacağım. Sümerlerde sınıf ve dinsellik anlamında neler oldu, bundan hangi dersler çıkarılabilir? Değerlendirmemde somuttan soyuta gitme yöntemini tercih edeceğim.

Aynı zamanda bir ideolojik karargâh olan zigguratlarda ekonomi, siyaset ve savunma işleri düzenlenirken, “Bu çalışma ekonomidir, şu da siyaset ve savunmadır” denilmiyordu. Bu çalışmalar birbirlerinden ayrılmıyordu. İnsanlar çalıştırılıyor, üretim alanları savunuluyordu. Siyaset planlanması (güncel deyimiyle ekonomi-politik) da yapılıyordu. Tarz çok somuttur: Hepsi bütünlük içindedir. Zigguratı inşa etmeden ekonomi, siyaset ve savunmanın olabileceğini zihinlerine bile getiremi-yorlardı. Ziggurat öncelikle bir ideoloji üretim merkeziydi. Burada kavramlar ve inançlar inşa edilirdi. Kavramlar ve inançlar büyük ihtimalle uzantısı oldukları Verimli Hilal’in binlerce yıllık neolitik toplumundan derleniyordu. Fakat o toplumu aşma sorunları vardı. Dolayısıyla aldıkları kavramların inanç ve kurallarını olduğu gibi kullanamazlardı. Dönüştürmeleri gerekirdi. Önlerindeki toplumsal inşada verimlilikten kaynaklanan artık-üründen aslan payına el koyanlar da vardı, karın tokluğuna çalıştırılanlar da. Ayrıca savunmacılar da gerekliydi. Her an içten ve dıştan sisteme karşı bir isyancı çıkabilirdi. İnşa edilen düzen böylesine bir şeydir. Bu düzende yer almanın sorumluluğu ağırdır. Eşit ve özgür kabile toplumundan her bakımdan farklı bir toplumsal inşa söz konusudur.

İnsan bireyi ve toplumu, zihniyet ve inanç toplumudur. Zihniyetsiz ve inançsız insan toplumu hiç olmamıştır. O halde zihniyet ve inanç öncelikli konudur. Zihniyet ve inanç konusunda başarılı olmadan toplum çalıştırılamaz. İdeolojik yaratım bu öncelikli görevi başarıyor. Sümerli ideologların icatları biliniyor. Ana-tanrıçalı dinden baba-tanrılı (erkek egemen toplumun yansısı) dine, yerdeki totemden gökteki tanrıya, her kabilenin tanrısından kent tanrısına, kentlerin birliğini temsilen yerin ve göğün genel tanrılarına doğru bir dönüşüm geçirilir. Tanrı kavramına biçilen anlam iki alandan beslenir: Birinci Doğa dediğimiz insan ve toplumu dışındaki her şeyden doğan imgeler ile Toplumsal Doğaya ilişkin düşünce ve inançlar. Bunlara eski manevi kültür öğeleri öncülük eder. Yeni meşruiyet araçları, yani mitoloji ve din unsurları bu kaynaklardan beslenerek yeni toplumsal inşanın gereklerini ortaya koyarlar. Başarılı oluncaya kadar ideolojik faaliyet devam eder. Kabul görünce kurumlaştırılır, törensel kılınır, insan görevliler belirlenir, kurbanlar sunulur, tapınaklar inşa edilir. Bu işlerin tümü yeni verimli ve kârlı toplumu sürdürmek içindir. En, Enlil, Enki, Ninhursag, İnanna, İştar, Marduk ve devam edip giden panteon unsurlarını anlatmanın yeri burası değildir. Fakat yapılan işin toplumsal meşruiyet amaçlı olduğu açıktır. Burada önemli olan eski tanrılar düzeni (panteon) yerine geçen yeni tanrılar düzeninin neyi temsil ettiği veya yansıttığıdır.

Manevi dünyanın (kültürün) maddi kültürü yansıttığı yanlış bir belirleme değildir. Ama nasılı önemlidir. Herhalde öküzün sudan yansıması gibi bir temsil söz konusu değildir. Manevi yansıma basit bir yansıma değildir, çok farklı gerçekleştirilir. İnsanı insan eden gerçek bir inşadır. İnşa ile kaba yansımalar farklı kavramlardır. Tanrı sözcüğünü sıkça çözümlemeye çalışıyorum. Çünkü yer ve zamana göre anlamı değişen bir kavramdır. Derinlikli bir sosyolojik yaklaşım, tanrının toplumsal kimlik imgesi olduğunu kabul etmekten kaçınmaz. Toplumsal kimlik imgesini basite almamalıyız. Bu imgenin takibi atom-altı parçacıklara kadar uzanmıştır. Hatta şimdilerde CERN laboratuarlarında maddenin yapısını oluşturan ‘higgs parçacığı’, ‘tanrısal parçacık’ aranmaktadır. Hikâyesi anlatılsa ciltleri doldurur. Burada pozitivist sosyoloji yapmıyorum. Toplumu da basit maddi bir insan kümesi olarak görmüyorum. Pozitivist yaklaşmıyorum. O yaklaşımın en kaba dincilik olduğunun tamamen farkındayım. Toplumsal kimliğin imgesi olarak Tanrı 13,8 milyar yıllık evrenin toplamıdır da diyebilirim. Yok olmayacak olandır demek de mümkündür. Kuru bir metafizik yapma niyetim de yoktur. Konuyu basite alanları uyarmak için belirtiyorum. Nasıl toplum en esnek zekâlı madde-enerji akışkanlığıysa, tanrı kavramı da en esnek mana-enerji kavramıdır. İsteyen istediği kadar anlam yükleyebilir. Anlam sanatını meslek edinenler (Filozoflar diyebiliriz) bu işin uzmanı gibidirler. Peygamberler de en az filozoflar kadar anlam ve kavram türetme ustalarıdır.

Sümer uygarlığına ilişkin avantajımız, işlerin bu yönlü yürütüldüğünü neredeyse çırılçıplak göstermesidir. Hiçbir örnek Sümer uygarlığındaki kadar maddi kültürel gelişmeyi manevi alana bu denli basit, basit olduğu kadar da görkemli yansıt-mamıştır. İddiam budur. Yükselen yeni sınıfın kendisini tanrısallaştırmasıdır Sümer Panteonu. Israrla vurguluyorum: Bu husus çok nettir. Daha sonra beş bin yıllık merkezî uygarlık tarihi boyunca gelişen tüm din, felsefe, sanat ve bilim arayışla-rında köken görevi görmüştür. Zigguratın kendisi bu gerçeği açıklar. En üst kat tanrılar panteonudur. Orta kat rahiplerin, tanrı elçilerinin, anlam sanatını icra edenlerin, en alt kat ise çalıştırılan kul-kölelerin, en alttakilerin yeridir. Tüm dinlerin şu üçlüsüyle karşılaşmıyor muyuz? Tanrı, elçi ve kullar düzeni. Temel sınıf düzeni şöyle değil midir? Asker + siyasi yönetici + rahip üst tabakayı oluştururken, orta tabaka yani aracı halkayı orta sınıf + bürokrasi + meşrulaştırma kurumları (üniversite, mabet ve medya) oluşturur. En alttakiler ilk iki sınıfın dışında kalan herkestir: Proleter, köylü, memur, öğrenci, kadın, çocuk, işsiz vs.

Sümerler kendilerinden sonra gelen anlam kurucularının daha fazla yalan üretmemeleri için işin özünü basit ve anlaşılır bir biçimde inşa etmişlerdir. Basit derken oyun oynar gibi davranmadıklarını, tersine kavram sanatını üstün bir yetenekle icra ettiklerini anlatmak istiyorum. Akad, Babil ve Asur İmparatorluklarına geldiğimizde, çok tanrılı panteondan bir tanrının yükselmeye, diğerlerinin üstüne çıkarak onları kendine yardımcı kılmaya başladığını gözlemliyoruz. Açık ki erk, güç merkezileştikçe panteon da merkezileşiyor. Her dediği kural, kanun olan krallara sıra gelince mutlak, tek tanrılı inançlara da kapı aralanmış oluyor. Neolitik toplumda her klan ve kabilenin birer tanrısı vardır. Ne kadar klan ve kabile, o kadar tanrı. Toplum büyüyüp birleşik hale geldikçe, sınıflaşıp üst yönetimler oluştukça, hatta tek kişilik yönetimler oluştukça, tanrılarımızın sayıları da çokluktan bire doğru azalmaya başlar. Temsil çok net yapılmaktadır. Ayrıca kadın toplumda etkisini yitirdikçe, tanrılarımızın cinsiyeti de değişiyor; erkek, baba, ata tanrı peydahlanıyor.

Çizmekte olduğumuz bir şemadır. Süreç şüphesiz çok karmaşık ve kavgalarla dolu geçmiştir. Rahipler dinlerini mitolojiye yakın inşa ederken, dönemlerindeki insanların inanç düzeyini esas alıyorlardı. Başarılarının temelinde yatan şey döneme denk inşalar gerçekleştirmiş olmalarıydı. Toplum ve bireyleri değiştikçe din de dönüşüm geçirecekti. Diğer yandan –Ki, çok önemlidir- bu tanrılar örgüsünü çıkarlarına, bireysel düşünce ve inançlarına uygun bulmayanlar çıkacaktır. Hem toplumun içinden hem dışından çıkarların çatışması inançları etkilemeksizin yürütülmez. Çatışan birey ve sınıflar, çatışan dinler ve tanrılarında yansımasını bulur. Şu toplumsal kuralı çok iyi bilmek gerekir: Büyük bir anlam sanatı kavgasını vermeden, hiçbir ciddi sınıf kavgası olamaz. Çıplak eller ve yüreklerle kalıcı ve güçlü kavgalar sürdürülemez. Tersi de doğrudur; büyük toplumsal uyum ve barışlar, büyük anlam sanatları arasındaki uyum ve barışlarla sağlanır.

Merkezî uygarlık makinemiz Sümer kentlerinden yola çıkarken, tanrılarını da birlikte taşıyordu. Ana hatlarda ciddi bir değişim olmadan, M.Ö. 1600’lerde Babil’in bunalım döneminde iktidar güçlerindeki değişim dinsel açıdan da bir yol ayrımını seçenekli hale getiriyordu. Bunalım ve düşüş, düzenden kuşku ve düşüştür. Panteondaki tanrılara ilişkin kuşku ve inanç düşüşü de yansımazlık edemezdi.

  İbrahimî Dinin Çıkışı

Babil Nemrutlarının (kral ve üst yöneticiler) tanrılara ilişkin kuşku ve düşüşe benzer bir bunalım dönemine rastgeldiği tahmin edilebilir. Elde gerçek tarih yoktur, binlerce yıl öteye ilişkin rivayetler vardır. Fakat günümüzün anlamlı bilimsel kriterlerini esas alarak gerçeğe yakın yorumlar geliştirebiliriz. Tarihin bir yorum sanatı olduğunu göz önüne getirirsek, her yorumun gücünün gerçeğe yakınlığıyla ölçüleceği şüphesizdir.

İbrahim’in huruç (hicret veya çıkış) ettiği yöre Urfa’dır. Urfa’nın tarihsel-toplum yorumu bizleri İbrahimî dinin gerçekliğine yaklaştırabilir. Ayrıca çıkışın gerçekleştiği tahmin edilen dönemi, süreyi de evrensel tarihin ışığında yorumlarsak, gerçekliğe bir adım daha yaklaşabiliriz. ‘Tam gerçek’ sevdasına düşmemeliyiz, çünkü böylesi bir gerçek yoktur.

Verimli geniş yöresi itibariyle Urfa jeobiyolojisi, Dördüncü Buzul Döneminden sonra insan toplulukları için bir cennet görünümündedir. Doğal bir sulama iklimi hüküm sürmektedir. Olağanüstü florası ve faunası ile çok çekici bir alan olduğunu ilgili bilimsel çalışmalardan anlamaktayız. İnsanlığın yüzbinlerce yıl aradan sonra simgesel dili de konuştuğu bir aşamada bu mekânda patlama yapması beklenebilir. Ayrıca Afrika’nın Doğu Rif’inden kaynaklı büyük insan çıkış yolu, dünyaya insan dağıtım istasyonu konumundadır. Deneyimi yaşayanların iyi takdir edebilecekleri koşulları da barındırmaktadır. Dönem insanlığı için ideal barınma, beslenme, korunma ve çoğalma bölgesi olduğu söylenebilir.

Göbeklitepe kazılarının ortaya çıkardığı ve tapınak olduğu kanıtlanan dikilitaşların tarihinin en azından on iki bin yıl öncesine dayandığı da kesinlik kazanmıştır. Tarihi 15.000’lere taşımak mübalağa sayılmaz. Çünkü o tür bir tapınak inşası, arkasında binlerce yıllık kültür olmadan gerçekleştirilemez. Bu bilimsel tespitle jeobiyolojik yorum çakışıyor. On beş bin yılı aşkın bir süreden beri güçlü bir kabile sistemi söz konusudur. Çünkü tapınak kabile sistemini temsil ediyor. Her kabilenin küçük bir dairesel tapınağı vardır. Muhtemelen yeraltında henüz açığa çıkarılmamış benzer örnekleri de mevcuttur. Örneğin Harran yakınlarındaki tepeliklerde de benzer yarı-daire tapınak kalıntıları bulunmaktadır. Bu dikilitaşların yapım tekniğine bugünkü köylüler, hatta kentliler bile sahip değildir. O halde bu dönem insanları gelişkin bir konumda yaşıyorlardı. Tapınağın büyüklüğü Mekke’dekinden (İslam çıkışı dönemindeki) kırk kat daha büyüktür. Kaldı ki, Mekke’deki tapınak taştan yapılmış çok basit yapıdır. O halde Urfa’nın kutsallığı, merkezi rolü en azından on beş bin yıllık bir döneme kadar taşırılabilir. Sadece Mekke’den değil, Kudüs (M.Ö. 1000’lerin sonunda Davud’un oğlu Süleyman peygamber tarafından ilk mabedin temeli atıldı) ve dünyanın bilinen benzer tüm kutsal yörelerinden hem büyüklük bakımından daha görkemli, hem de zaman bakımından çok daha eskidir. Şahsi yorumum, İbrahim dönemine kadar yöre en az on bin yıllık bir merkezî alan konumunda kalmıştır.

Neolitik olarak adlandırılan bu dönem on bin yıllık bir dünya merkezi anlamına gelmektedir. Burada merkez kavramı önemlidir. Beş bin yılı aşan merkezî uygarlık kavramından da biliyoruz ki, merkez-çevre ilişkisi evrensel tarihte süreklidir. Merkezsiz tarih olamaz. Uygarlık tarihinde merkez-çevre ilişkilerinde birçok kayma yaşanmıştır. Hiçbir mekânın binlerce yıllık merkezî konumu yoktur. Urfa yöresi ilk insanlık merkezi olması ve süresi itibariyle eşsiz bir mekândır. Diğer bir özel-liği oradaki insanların otantikliğidir. Belki dıştan gelip yerleşenler olmuştur. Ama o tapınakları yapan halk hep o yörede kalmıştır. Tarihte ilk ad kazanmış kabileler toplumu olan Hurrilerin esas yerleşim alanlarından olması, Hurri kökenli Mitanni İmparatorluğu’nun başkentinin (Waşukani-Serêkâni-Ceylanpınar) bu yörede bulunması otantik halkın kimliğini anlamamıza imkân vermektedir. Ayrıca Verimli Hilal’in merkezi konumundadır. Verimli Hilal’den kaynaklanan kültürel çıkışların bu alanın her tarafını, özellikle Sümer ve Mısır uygarlıklarını beslemede başat rol oynadıkları kesindir. İbrahim’in Mısır seferi ve Babil ilişkisi bu gerçeği doğrulayan rivayetlerden sayılmalıdır. Mısır’da bir hanedanlık kuran Hiksosların (M.Ö. 1800’ler) da bu yöreden kaynaklandığı bilinmektedir. Tapınaklar bir gerçeği daha ortaya çıkarmaktadır. Hediye ve ziyafet kültürünün tapınağın önemli işlerinden olduğunu kestirebilmekteyiz. Bu gerçeklik ticaretin doğuşunun ipuçlarını vermektedir. Tapınakların ilk değiş tokuş merkezi rolünde oldukları Sümer tapınaklarından da bilinmektedir. İbrahim’in çıkışındaki ticari niteliği göz önüne alındığında, bu gerçeklik daha da somutlaşır. İbrahim’den sonraki argümanları saymayı pek önemli bulmuyorum. Çünkü iyi biliniyor.

M.Ö. 1600’lerin Urfa’sı, o dönemin üç tarihsel gücünün orta yerindedir: Sümer, Babil ve Asur güçlerinin kontrolündeki Aşağı Mezopotamya, Hititlerin yükselişe geçtiği İç Anadolu ve görkemli Yeni Hanedanlık firavunlarının güçlendiği Mısır. Daha o dönemde Urfa yöresi jeobiyolojinin en verimli merkezi olmasının yanında, en önemli jeopolitik merkez olmaya doğru yol almaktadır. Mitanniler bu jeopolitik boşluğu doldurarak yükselişe geçeceklerdir. Tarihe derinden bakanların ilk defa uygarlıklar arası ilişki ve diplomasinin görkemli dönemi olarak değerlendirdikleri bir tarihin başlangıç aşamasındayız. Kültürler arası yoğun alışveriş gerçekleşirken tam bir ticaret fırtınası esmektedir. Ticaretin bir kültür olarak gelenekselleşip kurumsallaştığı bir dönemdir. Saraylar birbirlerinden yoğun gelin almaktadırlar. Dinler, ideolojiler karışıyor, dönüşüyor. Hititler kendilerini ‘bin tanrılı ülke’ diye tanımlamaktadır. O dönemde çok ihtiyaç duyulan ‘atçılık’ merkezi de bu yöredir. Destanlarda geçen meşhur ‘Kikuli’ at seyisçiliğinin yöresidir. Kabile sisteminin doruk aşaması yaşanmaktadır.

Urfa’nın kutsallığı sadece din açısından önemli değildir; türkü, deyiş, saz, davul ve zurna sanatçılığının arkasında da bu tarihsel kültürel cephe vardır. İbrahim’in çıkışının arkasında da bu gerçeklik vardır. Huruç yapanın bir mi, bin İbrahim mi olduğu aslında açık ve net bir konu değildir. Bu o kadar önemli de değildir. Önemli olan o dönemde böylesi güçlü bir eğilimin var oluşudur. Ortam çok hareketlidir ve ticareti kârlı bir zanaat haline getirmiştir. İbrahim, kurumlaşan ticaret sınıfının bir ferdidir sadece. Önemli olan uygarlıklar arası ticaretin kurumlaşmasıdır. Hayvan ticareti çok canlıdır. Yöre bu yönden çok elverişlidir. Nitekim İbrahim, sürüleriyle hareket halindedir. Hayvan tüccarı olduğu açıktır. Böylesi binlerce tüccarın Mısır’a sefer yapması ticaretin doğasında vardır. Köle ticareti de vardır. Yusuf’un köle olarak satılışı anlamlıdır. Cariyelik ve kadın ticareti de vardır. İbrahim’in Hacer’i satın alması yine bu konuda aydınlatıcıdır.

Ayrıca İbrahim’in güçlü bir kabilesi vardır. Kendisi kabile önderidir. Her kabilenin bir tanrısının olduğu, çok görkemli tapınak kültüründen gayet iyi anlaşılmaktadır. İbrahim’in kabile tanrısının yöreyi kontrol altında tutmaya çalışan Babil’in tanrılarıyla çekişeceği de çok açıktır. Çekişen maddi çıkarlar, çekişen tanrı kültüründe yansır.

Urfa adındaki Ur kelimesinin etimolojik olarak Sümerlerin Ur (tepe) sıfatından veya isminden türediği yüksek olasılıktır. Urfa, muhtemelen ‘tepelik yerleşke’ gibi bir anlama sahiptir. Bu doğru bir anlamlandırmadır. Tartışılan diğer bir konu İbrahim’in etnik kökenidir. Hurri mi, Semitik mi olduğu tam net değildir. Yöre bu yönden bugün de yaşandığı gibi tam bir alaşım bölgesidir. Karışık olmayan kabile ve kültürü yok gibidir. İbranice etimolojik olarak sınırlı bir dilsel karışımı çağrış-tıran örneklerle dolu bir dildir.

İbrahim’e ilişkin Kutsal Kitaplara da mal olan öyküyü hemen hepimiz ezbere biliriz. Nemrutla çekiştiği, putlarını kırdığı, ateşe atılmak istendiği, mucizeyle kurtulduğu, hicrete geçtiği, bugünkü İsrail-Filistin’e göç ettiği, cariye Hacer’in (muhtemelen yerli kültürden, Araplığa yakın) İsmail’i doğurduktan sonra Mekke yöresine göçe zorlandığı, soylu Sara’nın İshak’ı doğurduğu, Yakub’un İshak’ın iki oğlundan biri olduğu, Yakub’un oğlu Yusuf’un köle olarak Mısır firavununa satıldığı, saray aşkı ve entrikaları sonucu vezirliğe kadar yükseldiği vb. birçok hikâye unsuru bu mal oluş kapsamındadır.

Açık ki İbrahim’in kültürü ne Sümer ne de Mısır uygarlık kültürüdür. Urfa’nın binlerce yıllık kabile kültürüdür. Fakat çok önemli bir dönüşümün yaşandığı bir çağın karmaşıklaştırdığı, sentezlediği bir kültürdür. Öyküsünü yorumlarsak bazı anlamlı sonuçlara varabiliriz. Nemrut, Babil yönetimi valilerinin unvanıdır. Putların toplu bulunduğu yer Babil Panteonu’nun Urfa’daki temsilidir. İbrahim’in babası Nemrut’un hizmetindedir. Ama problemleri, çelişkileri vardır. Ne de olsa yörenin bir kabile soylusudur. Kendine has dini inançları olması beklenir. İbrahim babasının, dolayısıyla kabilenin çıkarlarının peşindedir. Sonuç çekişme ve kavgadır. Putları kırması ve ateşe atılması bu gerçeği açıkça yansıtmaktadır. Yalnız kendi kabilesinin değil, tüm benzer kabilelerin çıkar çatışmasına önderlik ediyor. Babil kolonyalizmine karşı bir nevi yerellik, yurtseverlik mücadelesi vermektedir. Babil Panteonu bu savaşın anlam cephesidir, ideolojik karargâhıdır ve hegemonik rol oynamak istemektedir. İbrahim’in ideolojik cephesi ise kabile manevi kültürü, yani dinciliği ve tanrıcılığıdır. Önderlik ettiğine göre, kendi kabile tanrısı da diğer kabile tanrılarının önderliğini yapacaktır. Böyle de olmaktadır. Devlet olduğundan ötürü Babil Nemrut’u iki anlam cephesinin savaşından daha güçlü ve başarıyla çıkıyor. İbrahim açısından göç yolları zorunlu hale geliyor. İbrahim için hem yıllar hem de yollar zorludur. Çünkü giriştiği savaş ciddidir. Uygarlık geleneğine karşı çıkıyor. Put kırmak, resmi uygarlık sistemini (dönemin resmi modernitesini) reddetmektir.

Şüphesiz böyle yüzlerce kabile ve kişi resmi uygarlıkla kavgalı olmuştur. Babil ve Asur, dönemin bir nevi soykırımı olan ‘kabile kırımı’yla da ünlüdür. Dolayısıyla büyük bir rahatsızlık ve çatışma dönemi söz konusudur. Ünlü Hammurabi bu dönemin (M.Ö. 1700-1600) müthiş kralıdır. İlk hukuk kurallarını koyduğu söylenir.

İbrahim’in mücadelesi bu yönüyle bir nevi günümüzün kapitalist uygarlığına karşı sömürgelerin kurtuluş savaşlarına da benzemektedir. Mısır’a yönelişine yol açan bir neden hayvan ticareti iken, muhtemelen ikinci önemli neden müttefik bulma ihtiyacıdır. Yusuf’un öyküsünden bu sonucu çıkarmak kesinlikle mümkündür. Çünkü uygarlıklar arası rekabet de bu dönemde oldukça gelişmiş ve şiddetlenmiştir. Hitit-Mısır, Babil–Hurri (Hitit) ve Babil-Mısır çekişmeleri çok sayıda kayda yansımıştır. Anlaşılan odur ki, İbrahim, üç uygarlığın da denetimi dışında, iklimi biraz Urfa’nınkine benzeyen bugünkü Kudüs civarına yerleşmiştir. Yaşamını burada bir göçmen olarak geçirmektedir. Zorbela bir mezarlık yeri satın almıştır. Urfa’yla ilişkileri devam etmektedir. Torunu Yakup buradan yakın akrabalarından Lavan’ın kızları Rahel ve Lea ile evlenmiştir.

Konumuz açısından önem taşıyan İbrahim’in dininin geçirdiği dönüşümdür. İbrahim’in bir kuşkuya düştüğü anlaşıl-maktadır. Nemrut’un putlarını kırması dinsel şüphesini doğrulamaktadır. Başka bir dinin tanrılarının temsili de olsa, putlarını kırmak din şüpheciliğine açık işarettir. O dönemin düşünce geleneğinde ‘gaipten sesler’ önemli yer tutar. Düşünce yo-ğunlaşmasının bazı esinlenme ve esrimelere yol açma halidir gaipten sesler. İlham dilidir. Bir gün böyle bir ses işittiği söy-lenir. Kendisine gelen sesi veya ilhamı (gaipten ses) şöyle yorumladığı söylenir: “Wa Hewe!” Bunun Hurrice bir deyiş olma ihtimali vardır. Anlamı “Bu O’dur”, kısaca “O’dur.” Yani beklediği, umduğu yeni sentez tanrısıdır. Musa ve Muhammed’in de tanrıya erişimi böyle olacaktır. Demek ki gelenek çok eskidir. Benim şahsi yorumum böyledir. Etimologlar “O’dur”u halen araştırıyorlar. Gide gide bu deyimin ‘Yahweh’e, oradan ‘Yahudi’ye dönüştüğüne dair ise kanaatler ortaktır. Ünlü İbrani tanrısının çok kısa öyküsü böyledir.

Mısırlıların ‘Apiru’ adlandırmasından çıkan İbrani sözcüğünün ‘çölden gelen tozlu insanlar’ anlamına geldiğini söyle-miştim. İbrahim’in kendi önderliğinde yeniden inşa ettiği kabileye İbrani, dinine de yine yeniden anlam olarak inşa ettiği Yahuda (Yahudi’nin tıpkı İsrail gibi özünde tanrı adı olduğunu hatırlatalım) adını vermesi mümkündür. Yeni dinin tarihsel kökeni ve serüveniyle gelişimini şimdilik böyle çözümlemenin oldukça anlamlı olduğu kanısındayım. Yeniden inşa edilmiş, kendini çok yalnız hisseden bir kabile dinciliğiyle karşı karşıyayız. Dönüşüm geçirmiş bir kabile dinciliği ve tanrıcılığı eğer devrim değilse, kesinlikle İslam gibi, Protestanlık gibi ciddi bir reformdur. Dönüşüm geçiren, yeniden inşa edilen (Kenan, Semitik kabilelerin egemen olduğu ortam) kabile ve tanrısının bağnazca savunulması maddi yaşam koşullarının güçlüğünden, zorluklarından doğsa gerek. Yahudilerin neden para ve ticarete çok önem verdikleri ve bu konuda dünya çapında uzmanlaştıkları daha kabile olarak ticarete geçtikleri dönemden gayet iyi anlaşılmaktadır. Kabilenin hayatta kalması ticarete, dolayısıyla paraya bağlıdır.

İsmail’in kurban edilmek istenmesi ve gaipten sesle bundan vazgeçilmesi yeni dinin önemli tamamlayıcı bir unsurudur. Kurban geleneği çok eski ve yaygındır. Çocuk kurbanları da bunlardan biridir. Muhtemelen o döneme kadar uygulanan bir gelenektir. İbrahim ve tanrısal manası bunun artık modası geçen bir gelenek olduğunda anlaşıyorlar. Reformun önemli bir maddesi budur. İnsan kurban etme yerine bilinen hayvan kurbanları geçirilmektedir.

İsmail ve Hacer öyküsünden çıkarılacak sonuç, yeni dinin Semitik-Arap kabilelerinde pek sempatiyle karşılanmadığıdır. Çok erken doğmuş bir ‘Ön İslamcılık’ deneyimi olarak değerlendirilebilir. Fakat yaygınlaşamamıştır. Mekke’nin merkez olması daha o dönemde önemini göstermektedir. Burada farklı bir kabile panteonu bulunmaktadır. Paganizm (kabile put-çuluğu, tanrıcılığı) halen çok güçlüdür.

Yakup döneminde şekillenen İsrail unvanı ilginç bir gelişmedir. El eki Kenanlılardan (Lübnan-Filistin yöresindeki Semitik kabileler) alınmıştır. Semitik kökenli bu kavram ‘yükselti’, ‘yüce’ anlamına yakındır. İbrani kabilesine ‘Elohî’ diye geçer. İslamiyet’le ‘Allah’a dönüşür. Semitik kabilelerin genel tanrısı demek mümkündür.

Hint-Avrupa kabilelerindeki ‘Got’ ile İranî-Kürtçe dil ve lehçelerdeki ‘Gudea’ aynı anlamı temsil etmektedir. Aryen kabi-lelerin ortak atası veya tanrısı anlamındadır. Guti kabileleri ve Gudea’nın M.Ö. 2150’de Sümer hegemonyasını ele geçirmesi bu nedenle anlamlıdır; tanrı-kral anlamına gelmektedir. Gudea dönemin çok kullanılan bir kral unvanıdır. ‘İsrael’, ‘tanrıyla güre-şen’ anlamına gelir. Biraz kabile şovenizmini çağrıştırmaktadır. Kendilerini o denli güçlü görüyorlar ki, tanrılarıyla bile güreşebiliyorlar; daha doğrusu kavga ediyorlar. İbrahim’in put kırıcılık geleneğinin bir devamı gibi geliyor. İbranilerin tarihleri boyunca tanrıyla çok güreştikleri sayısız ideolojik hamlelerinden anlaşılabilir. Her ideolojik yeniliklerinin ‘tanrıyla güreş’ anlamına geldiğini unutmamalıyız. Yahudi aydınlarının anlam verme ustalıklarına (kavram, teori, teoloji) daha sonra değineceğim.

Kabilenin M.Ö. 1600-1300 dönemi gerçekleştiği tahmin edilen Mısır’a bir göç öyküsü vardır. Yusuf ve Musa öyküleri bu göç sonucunda ortaya çıkmaktadır. Mısır’da uzun bir deneyim geçirdikleri, yarı-kölelik koşullarında yaşadıkları, birliklerini korumaya çalıştıkları, belli bir sınıflaşmaya uğradıkları, muhtemelen Musa’nın bu kabile kalıntısının bir ileri geleni olduğu, tıpkı İbrahim’in Nemrutla yaşadığı çelişkiye benzer bir çelişkiyi Mısır Firavunuyla (kral unvanı) yaşadığı, bunun tek tanrılı bir din ilan eden Akhenaton dönemine rastgeldiği, Hicretin ise M.Ö. 1304-1280’lerde Firavun olan II. Ramses döneminde gerçekleştiği rivayet edilmektedir. Musa’nın ünlü çıkışı, hem doğa koşullarına (Sina Yarımadası çetin koşullara sahiptir) dire-nişi, hem de çevrede dost olmayan birçok kabile ve kavimle çelişmesi ve çatışması Tevrat’a da konu edilmektedir. Kırk yıllık bir direniş ve göç çilesi yaşıyor. Tur Dağı’nda ‘gaipten ses’ geleneği bir kez daha tekrarlanır. On Emir (vahiy, tanrısal buyruk) alınır.

İbrani kelimesi muhtemelen bu dönemin ürünüdür. Tanrıya ilişkin eski adlar yerine yeni ad olarak ‘Rab’ (Efendi) ikame edilir. Belli bir sınıflaşmayı yansıtmaktadır. Puta tapıcılığa çok daha sert karşı çıkılır. On Emir’in saklandığı sanduka (Kutsal Kitap geleneği) etrafında yeni bir kült (tapınma biçimi) oluşturulur. Tevrat’ta bir dönemleştirme yapılır. Çıkış-Kâhinler-Önderler-Krallar-Peygamberler-Yazarlar biçiminde bir terminoloji kullanılır. Unutmamak gerekir ki, M.Ö. 1600’lerde İbra-him’in yaşadığı dönemden M.Ö. 600’lere kadar ortada Yahudi dininden söz eden bir yazılı belge yoktur. Sözlü aktarılan bazı gelenekler vardır. Sanırım yazılı gelenek İşaya Peygamberle bu tarihlerde başlatılarak geliştirilir. Babil esareti döneminde (M.Ö. 596-540) Zerdüştlük’ten çok unsur alınır. Grek düşüncesinden de giderek etkilenme olur. Ahd-i Atik denilen Kutsal Kitap sürekli geliştirilerek ortaya çıkarılmıştır. Kalın ciltleri ve yorumları oluşturulmuştur. Muhafaza edilen bir gelenekler toplamı olması açısından önemlidir. Daha sonra doğan dinî, felsefi ve edebi etkileri, sanat esinlenmeleri büyük olmuştur. Ayrıca çok sayıda yorumları geliştirilmiştir.

Tek tanrı kavramının kısa öyküsü böyle olmakla birlikte, İbrahimî dinlerde çok farklı anlatılır. Açık ki, bir ideolojik kimlik hegemonyası olarak geliştirilmek istenmiştir. Ana fikirlerden biri, küçük bir Yahudi krallığını doğurma ‘projesi’ olduğuna ilişkindir. Spinoza da böylesi bir yorumu yapar. Tek tanrılı din Mısır’da zaten ilan edilmiş bir kavramdı. Sümerlerde, Babil’de, Asurlarda sırayla ‘En’, ‘Marduk’ ve ‘Asur’ en büyük tanrı unvanını çok önceleri almıştı. Önemle vurguladığım gibi, bunlar etkisi ve otoritesi artan kralları ve krallık kurumunu yansıtan, simgeleştiren kavramlardır.

Kralları putlaştırma ve adlarına kült (ibadet) geliştirme, meşrulaştırma çabasının bir parçasıdır. Tüm uygarlıklarda benzer bir ideolojik hegemonya çabası vardır. Çok güçlü bir meşrulaştırma aracı olduğu için, her uygarlık bu yöntemi veya dini daha da görkemlileştirmeye çalışır. İbrani kabilesi veya kavminin de bu tarihsel geleneklerden etkilenerek kendi küçük kavim krallığını meşrulaştırma aracını inşa etmeleri beklenen, anlaşılır bir husustur. Yaygın geleneğin İbranilerin payına düşen kısmıdır.

İbranilerin ideolojisiyle sürekli hayallerinde yaşattıkları krallık projesi M.Ö. 1020-950 yılları döneminde somutluk ka-zanır. Saul, Davut ve Süleyman üç önemli kral kişilik olarak tarihe yansıtılır. Bunlar peygamber-krallardır. Mısır ve Sümer-lerinkilerle farkını hemen görüyoruz: Tanrı kral değil, peygamber-kral oluyorlar. Bu nedenle Tevrat okumalarında pey-gamberliğin bir Yahudi krallık arayışı olarak yorumlanması yabana atılmaması gereken bir görüştür. Tabii ki tümüyle bir krallık projesi olarak yorumlamak da doğru olmaz. Ama yine de tek tanrı ile her kavmin kendi milli, yerel kralı ve devleti arasında bir bağlantı olduğunu görmek, Kutsal Kitap okumalarında ihmal edilmemesi gereken önemli bir yöntem sorunudur. Ama yaşadıkları çileli yaşam, karşılaştıkları güçlükler, kavga ettikleri uygarlık ve kabilelerin büyüklüğü ve çokluğu nedeniyle Yahudiler kendi sentezlerini daha ayrıntılı ve kutsalca geliştirmeye, farklı kılmaya büyük özen göstermişlerdir. Tekrar be-lirtmeliyim ki, bu kabile dinciliğinin arkasında en azından on bin yıllık merkezî rol oynamış bir kabile kültürünün etkisi vardır. Gücünü korumasında bu kültürün payı önemlidir. Ortadoğu’da dinsel geleneğin güçlü olmasında da bu etkinin payını hep aramak gerekir.

İbrani dininin, Hıristiyanlık bir kol olarak kendisinden kopuncaya kadar ciddi bir etkisi yoktur. Diğer halkları çok az et-kilemiştir. Zaten kavim dini oluşu yayılmasına engeldir. Hatta ‘seçilmiş kavim’ belirlemesi bu tekilliği daha da pekiştirir. Asıl önemi Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın ortaya çıkışlarında ve kapitalist modernitedeki milliyetçilikle olan ilişkilerinde kendisini gösterir. İlişki daha çok kavram, teori ve teoloji kapsamındadır. Merkezî uygarlığın iki güçlü kolu olan Mısır ve Sümer uygarlığının ideolojik öğelerini ve teolojik yapılarını reformdan geçirmeleri diğer önemli bir yan özelliğidir. Eğer bu reform olmasaydı Ortadoğu tarihi, dolayısıyla evrensel tarih farklı gelişirdi. Öneminin ayrıntısı şuradadır: İnsanların asla tanrı olamayacakları İbrani dininin temel bir ilkesidir. İnsanlar ancak peygamber (tanrı elçisi, temsilcisi) olabilirler.

Bu çok önemli bir gelişmedir. Mısır ve Sümer kralları kendilerini binlerce yıl tanrı-krallar olarak meşrulaştırmışlardı. Buna sistemli biçimde karşı çıkan İbrahimî gelenektir. Grek kültüründe insan-tanrı benzetmesine felsefeyle karşı konulurken, Ortadoğu’da İbrahimî dinlerle karşı çıkılmaktadır. Şüphesiz bu yaklaşımın arkasında ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeler rol oynamıştır. İbrahim’in bizzat şahsında temsil ettiği ekonomik anlayış liberalizme oldukça benziyor. Firavun ve Nemrut kolektivizmleri köle çalıştırılmasına dayanıyordu. Köleler üzerinde bir makine düzeni kurulmuştu. Kul-tanrı (halen geçerli bir kavram) kavramı bu mekanikleşmiş kölelik döneminden kalmadır. İbrahimî din bu köklü ilişkiyi yıkamamışsa da oldukça yumuşatmıştır, reformdan geçirmiştir. Etkili olmasında buradaki rolü belirleyici olmuştur. İbrani kabilesinin bizzat kendisi hem Nemrut’un (Babil kralları) yanında hem de Firavun’un (Mısır Krallığı) yanında bu tarz çalıştırılmaya karşı çok direnmiştir. Kabile kültürü tam köleleştirilmeyi kabullenmemiştir. Sınıf savaşı dediğimiz olgunun temelinde kabile kültürünün köleleşmeye karşı binlerce yıllık direnmesi vardır. Sadece etnik bir direnme değildir söz konusu olan. Benim ayrı bir kavram olarak önemsediğim husus burada geçerlidir. Sınıf savaşı değil, sınıflaşmama, sınıf olmayı kabullenmeme savaşı daha önemlidir. Bu gerçeklik hem tarihte karşımıza çıkanıdır, hem de doğru olanı budur.

Marks’ın ve Marksistlerin hiç anlamadıkları husus budur. Onlar sınıflaşmayı olumlu, ilerici bir çizgisel tarih gelişmesi olarak görürler. Hataları kadar başarısızlıklarının da temelinde yatan bu anlayışları çok olumsuz rol oynamıştır. Binlerce yıllık kabile, aşiret ve kavim direnişleri, hatta kapitalist moderniteye karşı bazı yönleriyle ulusal kurtuluş savaşları aynı zamanda sınıflaşmaya karşı direniş savaşlarıdır. İbrahimî dinlerde de bu özellikler güçlüdür. Sonradan saptırılıp uygarlık dinlerine dönüştürülmeleri farklı bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Köleliğe direniş her üç İbrahimî dinde de meşrudur ve teşvik edilir. Ekonomide de ciddi reformlara yol açmışlardır. Daha eşitlikçi bir yapı hedeflenmiştir. Sadaka, zekât, vakıf önemli araçlardır; katı ekonomik sınırları yumuşatmayı hedefler. Siyasi alanda demokrasi ve cumhuriyet hedeflenmese de, tanrı-kral otoritesi yumuşatılmıştır. ‘Tanrı gölgesi kral’ kavramı geliştirilmiştir. Komün yaşamı anlam ve uygulama bulmuş-tur. Açık ki ekonomik, sosyal ve siyasal alanda devrim değil reform yapılmıştır. Ama dönemine göre bu adımları küçümse-memek gerekir. Ben bu adımları merkezî uygarlık sisteminde döneminin ‘sosyal-demokrat’ tavrı olarak değerlendirmiştim. Buna benzer sosyoekonomik hareketlerdir. Manevi kültüre, dine yansıyan bölümünü sıkça işledim. Yine de insanın tanrının vekili, elçisi olabilme sıfatı teolojik bir devrimdir. Evrensel tarih üzerinde etkileri büyük olmuştur. İslam bölümünde bu hususu biraz daha işlemeye çalışacağım.

İbrani yahut Yahudi ideolojisinin milliyetçilikle, dolayısıyla ulus-devletçilikle bağlantısını Kapitalist Modernitenin Aşılması Sorunları ve Demokratik Modernite adlı savunmamda kapsamlı değerlendirmelere tabi tutmuştum. Hemen belirtilmeli ki, bu ilişki ve etkisi çok önemlidir. Bu ilişkinin en vahim sonuçları bizzat ‘Yahudi soykırımı’yla Yahudi halkında yaşanmıştır.
 
  Hıristiyan Direnişi ve Sınıf Savaşımı

Tarihte etnik temelli olmayan ilk ciddi sosyal hareketlerden en başta geleni olması itibariyle Hıristiyanlık çıkışı önem taşır. Çıkışında yeni bir uygarlık kurma değil, özgürleşme ve eşitlik daha çok ağır basar. Ortadoğu’da yaklaşık üç bin beş yüz yıllık merkezî uygarlık sisteminde oluşan alt sınıf ve tabakalaşma sürecinin Roma İmparatorluğu’nda doruk noktasına varmasına bir tepki olarak gelişir. İbrahim ve Musa döneminde dinsel hareket sınıf özelliklerinden çok kabile, kavim özelli-ğini taşımaktaydı. İsevîlik hem kabile ve kavim özelliklerinin üstünde, hem de sistem dışına itilen tüm yoksullar ve işsizlerin yanı sıra tutsak edilmiş kabilelerin, tarikatların (Yeni çıkmaya başlamışlardır. Örneğin Esseniler), askerlerden ve köle çiftliklerinden kaçanların saflarına koştukları yeni bir sosyalleşme dinidir. Bir kabile veya devlet oluşturulmuyor. Her kavim ve devletin bünyesinde komünal sosyal bir cemaat oluşturuluyor. Bu açıdan dikkate değerdir. Kavim ve uygarlık hareketi olmaması hızla genişlemesine yol açarken, iktidar ve uygarlığa katılımın önünde de hep bir darboğaz oluşturmuştur. Bugün de benzer bir ikilemi yaşamaktadır. Demokratik komünal yönü güçlü olmasına rağmen, bu yöndeki gelişimi sınırlı kalmıştır. Başlangıçta güçlü olan bu yönü uygarlığa geçiş sürecinde ikinci plana düşmüştür. Ayrıca kavim milliyetçiliği doğrultusunda evrim göstermiştir.

Çıkışı hakkında rivayetler ağır basmaktadır. Gerçek bir İsa’nın olup olmadığı bile tartışılmaktadır. Tıpkı birçok İbrahim olduğu gibi birçok İsa da olmuştur. Çünkü Roma’nın yaygın çarmıha germe cezalandırması uygulanmaktadır. Spartaküs ha-reketinin anıları tazedir. Bu hareket sırasında Roma yollarında beş bin kişinin çarmıha gerildiği rivayet edilir. Benzer uygu-lamalar Kudüs eyaletinde de sıkça yaşanmaktadır. İncil’de (Ahdi Cedit) İsa’nın öyküsü genişçe anlatılır. İncil bir nevi İsa Romanı gibidir. Avrupa kültüründe roman adı verilen sanat dalı İncil’den etkilenmiş olabilir. İsa’nın Musevi dininden olduğu, din adamlarının üst tabakasına tepki duyduğu, farklı bir mabet uygulamasına geçtiği, Kudüs’te etkin olmak istediği, döneminde Esseni tarikatından ve Vaftizci Yahya’dan (Peygamber) etkilendiği söylenmektedir. Roma Valisi ve işbirlikçi Yahuda Krallığı’na karşıt konumda bulunduğu bu söylem kapsamındadır. On İki Havari hikâyesi çıkış dönemindeki etkinliğinin sınırlarını yansıtmaktadır. Herhangi bir ayaklanma teşebbüsü oluşmamıştır. Bir nevi propaganda grubu halinde bulunmaktadır. Bu grup dönemi Muhammed’in Mekke’deki propaganda dönemine benzemektedir. İsa’nın farklı bir söylemi olmakla birlikte, konuşmaları Ahdi Atik’in bir nevi yoksullardan yana yorumudur. Çarmıha gerildiğinde (Miladî 34) etrafındaki grup hızla dağılır. İsa’nın On Üçüncü Havari olduğu belirtilen Yehuda İskaryot’un ihbarıyla yakalandığı söylenmektedir. Yahudi istihbaratının çok eski bir tarihe dayandığı bu örnekten de anlaşılmaktadır. İsa’nın kendi küçük cemaati içinde belli bir etkisi olmuştur. Fakat belirtildiği gibi belirleyici olan sosyal ortamın doğurganlığıdır. İsa gerçekliği bu ortamın katalizörü rolünü oynamıştır.

Kendisinden sonra tek etkili isim, Tarsus doğumlu ve Şam’da hidayete erdiğini söyleyen Aziz Paul’dur. Hareketi asıl to-parlayan kişidir. İlk yüzyıl içinde resmen kabul edilmiş yazılı bir İncil yoktur. İncil’ler ikinci ve üçüncü yüzyıllarda derlene-cektir. Birçok onaylanmayan örnekleri de vardır. Kabul gören İncil dört tanedir. Konular birbirine yakın, üsluplar farklıdır. Direkt tanrı sözü olarak düzenlenmemişlerdir. Olaylar anlatılırken yer yer tanrı sözlerinden dem vurulur. Zamanın Grek düşüncesinden de yararlanılmıştır. Teolojisi Grek ve İbrani karışımı bir söylemi ihtiva eder. En önemli kavram Baba, Oğul ve Ruh-ul Kudüs’tür. Tarihi çok eski olan üçlü tanrısal panteonun izini taşımaktadır. Tarihte birçok uygarlık sisteminde üçlü panteon temsili vardır. Roma panteonu bu hususta açıktır. Dinsel tarih bu tip benzerlikleri oldukça yansıtır. Çok tartışılan İsa’nın tanrı mı, yoksa insan doğasından mı olduğu hususu bu tarihle bağlantılıdır. Yahudi dini insandan tanrı olmayı yasaklarken, birçok uygarlık dini tanrı-kral söylemini değiştirilmiş olarak sürdürmektedir. İsevilikte bir senteze gidilmek istendiği anlaşılmaktadır. Fakat bu ayrımın büyük mezhep parçalanmasına ve kavgalara yol açtığı bilinmektedir. Temelinde sosyal farklılaşma da rol oynamaktadır. Örneğin Ariusçular İsa’nın insan karakterini esas alırken, yoksul tabakaları temsil etmekteydiler. Roma iktidarı çarkına dahil olanlar ise tanrısallık kökenine daha çok sarılmaktaydılar.

İncil yazımına kadar Hıristiyanlarda dağlar ve çöllerde inziva hayatı yaşanmaktaydı. Büyük perhiz (oruç) hareketleri yaşanmıştı. Ünlü azizler bu dönemlerin ürünüdür. İkinci adım manastırların kurulmasıyla atılmıştır. 3. ve 4. yüzyıllar ma-nastırların kuruluş aşamasıdır. Hıristiyanlar Ortadoğu’nun her tarafına dağılmışlardır. Roma-Sasani savaşlarından bıkan, korkan ve askerlerden kaçanlar yığınla saflara katılmaktadır. Hıristiyanlığın hem başta Asuriler, Ermeniler ve Grekler olmak üzere birçok kavmin dini haline gelmesi, hem de 4. yüzyıldan itibaren Doğu Roma’nın (Bizans) resmi dini olması söz konusudur. Bu küçük kavimler Roma ve Sasani zulmünden ve sömürüsünden bıkan zamanın kültürel açıdan en gelişmiş halklarıdır. Bunlara Kıptileri (Mısır Firavunları döneminden kalma bir halk) de dahil etmek gerekir. Hareketin başını Kilise Babaları çekmektedir. İmparator Konstantin’in (Doğu Roma’yı 312’de Bizans’ta, bugünkü İstanbul’da ilan eden kişidir) Hıristiyanlığını ilan etmesi ve İznik Konsülünün 325 tarihli toplantısı yeni bir aşamadır.

Uygarlık ve anti-uygarlık eğilimleri birçok mezhebin oluşumuna yol açar. Süryani ve Ermeni kiliseleri (Nasturi ve Gre-goryan) kurulur. Roma-Latin ekümenik (evrensellik) ideasında ilk parçalanma emareleri böyle ortaya çıkar. 5. ve 6. yüzyıllar hareketin genelde Avrupa’ya yayılımı dönemidir. 7. ve 10. yüzyıllar Doğu Avrupa’da yayılma dönemidir. Avrupa’daki başarısı, paganizmi (yerel kabile dinleri) geriletmesi ve manevi-kültürel bir devrim oluşturmasındadır. Batı Hıristiyanlık hareketi Doğu’nun on beş bin yılda oluşan manevi kültürünü Avrupa’ya taşımakla daha sonraki gelişmelerin tohumunu ekmiştir. Tarihte her toplumsal hareket önce manevi kültürde embriyo halinde oluşur. Bu oluşum olmadan, maddi kültürel gelişmeler kendiliğinden oluşmaz. Avrupa’nın temellerini döşemede Hıristiyanlığın manevi kültür aktarımları her şey olmasa da, en önemli parçasıdır. Bunlara sırasıyla Museviliğin ve İslamlığın kültürel aktarımlarını da eklemek gerekir. Ortadoğu’da İslamiyet’te 12. yüzyılın sonlarında felsefi tartışmalar önemini yitirirken, Avrupa’da bu tarihlerde ‘adcılık’ ve ‘gerçekçilik’ kavramları etrafında gelişen tartışmalarla felsefi çıkışın tarihsel hamlesi başlatılır. Protestanlık hareketiyle, yaşanan reform hareketleriyle milli kiliseler dönemi gelişir. Rönesans’la birleşen bu hareketler Avrupa Aydınlanmasını hazırlayarak ideolojik hegemonyasını sağlarlar.

Doğu Hıristiyanlığı daha değişik bir seyir izler. İsa’nın da konuştuğu rivayet edilen Aramice, Asurluların bir nevi milli di-lidir. Asurlular eski görkemli dönemlerini yitirdiklerinden beri Persler ve Sasanilerin hegemonyasında yaşıyorlardı. Çıkış aramaları doğaldı. Askeri güçleri buna yetmezdi. Kültürel olarak Ortadoğu’nun hafızası gibiydiler. Dolayısıyla Hıristiyanlığın çıkışında rolleri çok önemlidir. Baştan itibaren Hıristiyanlığı bir milli din olarak benimsediler, önemli katkılar yaptılar. Özellikle Nasturi rahipleri Grek kültürünün aktarımındaki rolleriyle Hıristiyan teolojisine önemli katkılarda bulundular. Antakya ünlü bir merkezleriydi. Sırasıyla Urfa ve Nusaybin (Turabdin) de tarihî merkezleriydi. İsa’nın Urfa’ya davet edildiği söylenir. Babil kökenli Keldani rahipler de Hıristiyanlığın önemli geliştirici güçleriydiler. Nasturi rahipler 4. ve 5. yüzyıllarda Akdeniz’den Hindistan’a kadar Hıristiyanlığı etkili biçimde yaydılar. Tarihçiler, İslamiyet’in çıkmamış olması halinde İran’ın kısa sürede Hıristiyanlığın etkisine girebileceğini idea ederler. Mitra ve Mani dinleri de bölgede etkili olmakla birlikte, Hıristiyanlığın konumu başattı. Dolayısıyla Hıristiyanlık çıkışını Asurlular ve Keldaniler için bir nevi Rönesans saymak mümkündür. Aralarında mezhep çekişmeleri güçlü olsa da, Hıristiyanlık Asurlular açısından erken doğan bir Rönesans’tı. Nasturi rahipler böylelikle bir uygarlığın temelini atmak ister gibiydiler. Hem Bizanslılar ve Sasaniler arasındaki kavgadan bıkmışlardı, hem de ondan yararlanmak istiyorlar ve çelişkilerinden yararlanıp güçlenmeye çalışıyorlardı. Hazreti Mu-hammed’i de bu yönde etkiledikleri bilinmektedir.

Ermeni kavmi de Asur’unkine benzer bir Hıristiyanlık hareketini benimsedi. Onlar da Bizans-Sasani çekişmesinden hem zarar görüyorlar, hem de yararlanmak istiyorlardı. Hıristiyanlık bunun için iyi bir ideolojik zemin sunuyordu. Ermeniler 4. yüzyılın başlarında resmen kabul edilen Hıristiyanlığı kısa sürede Gregoryan mezhebiyle millileştirmek istediler. Tarihsel kültürlerinin gelişkinliği buna imkân veriyordu. Hıristiyanlıkla erken bir milliyetçilik yaşandı. En azından objektif sonuç buydu. Muazzam bir Ermeni kilise hareketi gelişti. Devlet yönünde ilerleyen Hıristiyan kiliseleri de bu rolü perçinlemek istiyordu. Ermenilerin bulunduğu bütün yörelerde görkemli kiliseler inşa edildi. Ortadoğu mimarisinde yeri olan bir hareketti kilise yapımı. Asurluların da Ermenilerden aşağı kalır yanı yoktu. Gürcülerin de benzer bir Hıristiyanlaşma süreci yaşadıklarını belirtmekle yetinelim. İnançları ve mimarileriyle dikkat çeken bir halktır.

Grekler daha doğuş döneminde Hıristiyanlıkla yoğun ilgilenen bir kültür ve halktı. Arkalarındaki güçlü kültürel birikimi kullanarak Hıristiyanlığı hızla şekillendiriyorlardı. Stoa felsefesi, Aristo ve Eflatun felsefeleri Hıristiyanlığı geliştiren önemli argümanlardı. Bir nevi Ortadoğu teolojisiyle Grek felsefesinin sentezini yoğuruyorlardı. Plotinos (M.S. 3. yüzyıl) bu hareketin başını çekenlerdendi. Crillos, Simeon, Atanas dikkate değer azizlerdir. Roma’ya karşı direnişleri ünlüdür. Dolayısıyla Yunan kilisesi de milli hüviyette gelişiyordu. Kendi Rönesans’larını yoğurdukları Hıristiyanlıkla gerçekleştirmek durumundaydılar. Bizans’ın imparatorluk merkezi olması olumlu ve olumsuz yönleriyle bu hamleyi güçlendirdi.

Aynı yüzyıllarda Ortadoğu’nun bu üç halkının Roma ve Bizans uygarlığına karşı Hıristiyanlık yoluyla geliştirdikleri direniş ve Rönesans, erken açan bahar çiçekleri gibi daha sonraları İslamiyet’le birlikte hızlanan benzer karşıt hareketler tarafından trajediye dönüştürülecekti. Bu durum Ortadoğu tarihi açısından gerçek bir trajedi ve kültürel açıdan çölleşmenin başlangıcı olacaktı.

Sınıfsal kapsamı, genişliği ve ideolojik içeriğiyle Hıristiyanlığın direnişçiliği merkezî uygarlık sisteminin dönüşümünde büyük rol oynamıştır. Bölgenin iki büyük hegemon gücü olan Roma İmparatorluğu ve Sasanilerin ideolojik olarak içinin bo-şaltılıp çöküşün eşiğine gelmelerinde önemli pay sahibidir. Tam anti-uygarlık değildir. Ama uygarlık odaklı bir hareket de değildir. Yoksulların siyasi biçimlenişine yoğunlaşsaydı, dünyanın çehresini başka türlü kılabilirdi. Direnişlerinin karşılığı daha gelişmiş bir siyasal sistem olmayı gerektirirdi. Uygarlık güçlerinin hizmetine girmesi, kendisi açısından olumlu olmamıştır. Onlara benzemeye çalışması, özünden uzaklaşmasına yol açmıştır. Kapitalizmin gelişmesindeki sorumluluğu küçümsenemez. İslamiyet’e karşı mensubu olan halkları koruyamaması nedeniyle Ortadoğu tarihinin en olumsuz sayfalarının yazılmasındaki sorumluluğu da büyüktür. Sosyal olguların gelişmesinde olduğu gibi, çöküşünde de yaşadıkları ideolojik örgüler vazgeçilmezdir. Toplumların ideolojik durumları geleceklerini belirlemede embriyonik bir rol oynar.

Ortadoğu uygarlık bunalımlarının bir sonucu olarak gelişen İbrahimî Hareketin Hıristiyanlık kolunun İslamiyet’le olan sorunları -Yahudilikte olduğu gibi- halen devam etmektedir. Demokratik uygarlık bu yönde Yahudi sorunu kadar, Hıristiyanlık sorunlarının çözümlenmesi ve çözümünde de vazgeçilmezliğini korumaktadır.

Hıristiyanlık döneminde etkinlik gösteren Mani ve Mitra hareketlerini tanımak ve uygarlık sistemindeki rollerini kav-ramak önemlidir. Mani, Orta Dicle kıyılarında kendini yetiştiren, Hıristiyanlık, Zerdüştlük ve Helenizm karışımı bir sentezle Roma ve Sasani çıkmazına ve savaş kördüğümüne bir yanıt, çıkış getirmek isteyen değerli bir kişiliktir. M.S. 216-276’da yaşamıştır. Sasani uygarlığının en tutucu unsurları tarafından katledilmiştir. Sistemi tutunabilseydi, erken bir Ortadoğu Rönesans’ına yol açabilirdi. Tam dini nitelikte bir ideoloji de sayılmaz. Felsefe ve sanat karışımı özellikleriyle dikkat çekici-dir. Dinsel dogmatizme alternatif olabilirdi. Ortadoğu kültürünün buna çok ihtiyacı vardı. Orta Asya’dan (Uygur Devletinde tanındı) Avrupa içlerine kadar yandaşları vardı. Düalistik karakteriyle diyalektik düşüncenin gelişmesinde rolü vardır. Erken solan kültür çiçeklenmesinden biri olarak değerlendirilebilir.

Mitraizm bir bakıma İran mistisizmidir. Zerdüştlüğün resmi ideoloji olarak kullanılması Mitraizmi halk arasında popüler kıldı. Hakikate ulaşmanın mertebelerini ve yöntemlerini yayarak, toplumun ahlâkî gelişimine katkıda bulundu. Hıristiyanlığa karşı İran kültürünün son sığınaklarındandır. Manicilik gibi Roma-Sasani çatışmasını önlemeye yönelik çabaları oldu. İran uygarlık dışı kültürlerin mümbit toprağıdır. Yine Mazdekîler örneği anılmaya değerdir. İslamiyet hepsinin üzerini bir şal gibi örttü. Bir nevi erken ulus-devlet homojenliğini tüm bu kültürel zenginlikler üzerinde egemen kıldı.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.