Toplum Kırımın Askeri Boyutu - DOSYA (1)
Dizi Yazı / 04 Şubat 2013 Pazartesi Saat 13:22
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Vatan sevgisi” ve “inanç için karşılıksız mücadele, fedakarlık ve şehitlik” söylemleri, yerini “silahı eline almak ve insan öldürmek için ne kadar para vereceksin”

“Vatan sevgisi” ve “inanç için karşılıksız mücadele, fedakarlık ve şehitlik” söylemleri, yerini “silahı eline almak ve insan öldürmek için ne kadar para vereceksin” söylemlerine bıraktı.


Toplumkırımın siyasal gücü olarak rol sahibi kılınan AKP’nin askeri açıdan da kazanmış olduğu çehre bundan farklı değildir. Türk Başbakan R.T.Erdoğan ile o zamanın Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında Dolmabahçe Sarayında gerçekleşen ikili görüşmenin bu anlamda önemli bir yer tuttuğunu belirtmek gerekmektedir.

R.T.Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt arasında gerçekleşen bu görüşmenin birçok boyutunun olduğu açıktır. O nedenle bu görüşmede sadece aralarında var olan ilişkilerin düzeyi ele alınmamış; bir nevi devletin iki temel ayağını oluşturan asker ve sivil bürokrasi arasındaki rol ve görev dağılımı da gerçekleştirilmiştir. Burada R.T.Erdoğan Hükümet olarak Kürt sorunu karşısında siyasal sorumluluğu üstlenirken; Yaşar Büyükanıt da askeri sorumluluğu üstlenmiştir. Fakat burada gerçekleşen görev ve rol dağılımı; yetki ve sorumluluk alanlarının keskin hatlarla birbirinden ayrıştırılarak “birbirinin işlerine karışmama” gibi konularda varılan bir mutabakat olmamıştır. Aksine, topyekun özel-kirli savaşın bir gereği olarak; ayrıksı yönlerin bir kenara atılarak her yönüyle bütünleşmenin sağlanması esas alınmıştır. Bu aynı zamanda TC. Devletinin içerisine alındığı restorasyon için de bir gereklilik olarak görülmüştür.

TC’nin devlet olarak şekillendirilmesi sürecinde askeri bürokrasinin rolü belirleyici bir önemde ele alınmıştı. Bu belirleyicilik TC’nin kurumsallaşması ve bunu bir sisteme dönüştürmesinde de etkili olmuştu. O nedenle de, TC. adına yaşanan tüm kurumsal ve sistemsel oluşumlarda askeri bürokrasi öne çıkan, belirleyici bir güç olarak görülmeye/kabul edilmeye başlanmıştı. Bu daha sonra yasal olarak da kabul edilmiş ve yapılacak olan askeri darbeler için de bir dayanak rolünü oynamıştı. O nedenle de Askeri bürokrasi, her konuda söz söyleme, tabiri caizse kendisinin kurduğu TC. Devleti için tehlike olarak gördüğü anlarda harekete geçme yetkisini kendisinde gördü. Askeri bürokrasi ile tam bir uyum içerisinde olan sivil bürokrasi ve varlığını askeri bürokrasi ile açıklayan egemen güçler/sınıfların böyle bir durumun yaşanmasındaki rolü de azımsanmayacak bir önem arz etti.

Bu anlamda Askeri Bürokrasinin TC.Devletinin kurumsal ve sistemsel şekillenişi üzerindeki etkisi Türk egemen oligarşisi tarafından da kabul edilen, benimsenen, sahiplenilen bir boyut olarak varlığını korudu. Fakat Türkiye’de sosyal, siyasal ve kültürel alanda yaşanan gelişmeler buna daha fazla müsaade etmedi. Konjoktürel alanda yaşananların bununla bütünleşmesi ile birlikte böyle bir sonuç kaçınılmaz olarak yaşanmaya başladı.

Böylesi bir süreçte TC. Devleti açısından yeni bir yol ayırımı içerisine de girilmiş oldu. Ya oligarşik/faşist diktatörlükte ısrarlı olunacak ve bu çerçevede bir restorasyon içerisine girilecekti, yada Demokratik Cumhuriyete doğru yol alınacaktı. Tercih ise; birinci yoldan; oligarşik/faşist diktatörlüğün restorasyonundan yana yapıldı. AKP’nin parti olarak hükümet koltuğuna oturtulması da bu gerçeklik içerisinde gerçekleşti.

R.T.Erdoğan ve Yaşar Büyükanıt arasında yapılan Dolmabahçe Sarayı toplantısı da uygulanmakta olan bu restorasyonda oynanacak roller üzerine gerçekleştirilmişti. Burada sivil bürokrasiye vitrinde daha fazla rol verildi. Buna karşı tepkilerin gelişmesi olasılığı karşısında da, ordu içerisinde yapılacak olan tasfiyeler gündeme getirildi. Darbe tartışmaları ve Ergenekon operasyonları da böylesi bir rol dağılımı içerisinde gündeme getirildi. Askeri bürokrasinin yaşadığı zaaflar ve kendilerini devletin tek sahibi olarak görmelerinin bir sonucu olarak içerisine girmiş olduğu fütursuz, kirli, ölçüsüz ilişkiler, davranışlar, aynı zamanda iktidar üzerinde kendini kurumsallaştırmış bir güç olmaktan nemalanan bir sınıf haline gelmesi; darbe tartışmaları ve Ergenekon operasyonlarının başlatılması için yeterince malzeme de yaratmıştı. Dolmabahçe Sarayı toplantısının ardından da harekete geçildi.

Darbe tartışmaları ve Ergenekon Operasyonlarının başlatılmasında asker ve sivil bürokrasi arasında yapılan rol dağılımı düzenlenişinin yeri olmakla birlikte başka nedenlerinin de olduğunu belirtmek gerekir.  Bunların başında da askeri boyutu gelmektedir.

Türk Ordusunun dağılan Osmanlı mirasının bir devamı olarak kendisini yeniden yapılandırdığı bilinmektedir. Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak vb. bunların hepsi, Osmanlı Ordusunda yetişmiş, görev almış paşalardır. Yine Osmanlının Birinci Emperyalist paylaşım savaşından yenik çıkması ve dağılmasının ardından başlayan süreçte temel ayaklarından biri olarak harekete geçirilen güçlerden biri parçalı bir şekilde bulunan Osmanlı Ordusu olmuştur. TC’nin oluşumunda da devletin resmi askeri gücü olarak yeniden yapılandırılan Türk ordusu, Osmanlı’dan devralınan bu miras üzerinden şekillendirilmiştir.

Bu şekilde Osmanlıdan devralınan komuta yapısı, teçhizat vb. de, yeniden oluşturulan Türk Ordusunun temel taşları olmuşlardır. Devletin ilk yönetim kliğinin ordu kökenlilerden oluşması bu yönde adımların atılmasında büyük bir avantaj yaratmıştır. Bunlarla birlikte ordunun nicelik olarak güçlü ve askerlik süresinin uzun tutulmasına da özel bir önem verilmiştir. 1917 yılında gerçekleşen Ekim Devrimi sonrasında Rusya’da kurulan yeni devletin verdiği siyasal ve askeri destek de kullanılarak yeniden bir toparlanma sürecine girilmiştir. İkinci paylaşım savaşı sürecini de, bu düzeyde yaşadığı bir toparlanma ile karşılamıştır. Fakat savaşa girmemiştir. Savaş içerisinde daha çok Faşist Almanya yanlısı bir tutum izlemiş olsa da resmi olarak taraflar arasında yaşanan çelişkiyi kullanarak daha fazla güçlenme yolunu tercih etmiştir. Savaştan yenik çıkan Almanya’ya karşı savaş ilan etmek zorunda bırakılmış olsa da, bu noktada bir değişim yaşanmamıştır.

İkinci Dünya savaşı sonrasında yaşanan konjonktürel duruma bağlı olarak TC, uluslar arası alanda izlediği politikayı değiştirmiş ve tercihini ABD Emperyalizminden yana yapmıştır. Bu durum, Ordunun yapısını da etkilemiştir. NATO’ya üyelikle birlikte, Ordu yeniden organize edilmeye başlanmıştır. Böylece Türkiye’de Ordu için de yeni bir sürece girilmiştir. Bu temelde Ordu bir NATO gücü haline gelmiş; silahı, örgütlendirilişi, eğitimi, giyimi-yiyecekleri dahil olmak üzere tüm ihtiyaçları yine NATO’ya bağlı olarak karşılanmaya başlanmıştır. Sadece bununla da sınırlı kalınmamış, Ordunun komuta yapısına vize de NATO karargahlarında gördükleri eğitim sonrasında verilmeye başlanmıştır. Bu süreçte tamamen bir NATO gücü olarak soğuk savaş dönemine göre yeniden yapılandırılarak görev ve rol sahibi kılınmıştır. Bu çerçevede de uluslar arası alanda Sovyet Bloğuna karşı konumlandırılmış; ilk önce Kuzey Kore, daha sonraları da dağılan Yugoslavya topraklarında, Somali vb. yerlerde savaşa sürülmüş, ülke içerisinde de bir iç savaş örgütü olarak ele alınmıştır ve buna göre bir düzenleniş içerisine girmiştir.

Bu şekilde yeniden düzenlenen Ordunun önemli bir bölümü, İkinci ve Üçüncü Ordu Kürdistan’da, Birinci Ordu da Anadolu’nun batı bölgelerinde konumlandırılmıştır. Diğer NATO üyesi ülkelerde olduğu gibi, olası bir iç savaş ve Sovyet Bloğu müdahalesine karşı da gizli örgütlenen, ordunun kontrolünde olan ve bünyesinde sivil unsurları da bulunduran Seferberlik ve Tetkik Kurulunu (1952) örgütlendirmişlerdir. Bununla birlikte Alpaslan Türkeş’in de başkanları arasında yer aldığı, ordu içerisinde Amerika Birleşik Devletleri ile İlişkiler Başkanlığı kurulmuştur.       

1960 yılında gerçekleşen Askeri darbe sonrası ise; Ordu daha fazla NATO kontrolü altına girmiş, bünyesinde yer alan farklı eğilimler büyük oranda tasfiye edilmişlerdir. Ordu içerisindeki bu tasfiye hareketi, o güne kadar halk içerisinde orduya ilişkin var olan yanılsamalı görüşlerin de etkisinin kırılmasına neden olmaya başlamıştır. O zamana kadar halk içerisinde ordu büyük oranda “karşı konulmaz bir güç” olarak kabul görmüştü. Osmanlı devletinin birinci dünya savaşında dağılması ve ülkenin emperyalist güçler tarafından fiilen işgal edilmesi karşısında, Ordu içerisinden de karşı koyuşların yaşanması halk tarafından olumlanan bir tutum olarak benimsenmişti. Fakat daha sonra, Kürdistan’da gerçekleştirdiği katliamlar, kendi içinde yaşadığı tasfiyeler ver İkinci Dünya savaşından sonra ABD ile içerisine girilen ilişkiler ile NATO’ya üyelik, bu konumunu yitirmeye başlamasına neden oldu.

Bu da 1960 yılında gerçekleştirilen darbede etkisini gösterdi. Özellikle de darbe sonrasındaki süreçte bu çok daha bariz görüldü. Menderes hükümetine karşı darbe fikri ve eylemi daha çok orta ve alt kademe komuta yapısı içerisinde gelişmiş olsa da, daha sonra NATO’cu üst komuta yapısının kontrolü altına girmişti. 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasını verenler de bu güçler oldu.

Ordunun bu şekilde siyasete doğrudan yapmış olduğu müdahaleler, onun devlet içerisinde salt askeri bir güç olmanın ötesinde bir yere sahip olduğu gerçeğini ortaya koydu. Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) gibi mali bir yapılanma içerisine girmiş olması, bu gerçeği daha da pekiştirmiş oldu. 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren ordu, tamamen böyle bir gerçekliğe sahip bulunuyordu.

12 Eylül 1980 Askeri darbesinin Orduya maliyeti ise, sanıldığından da çok pahalıya mal oldu. Ordu gerçekleştirmiş olduğu darbe ile başarılı olmuştu. Muhalefeti kısa sürede bastırmıştı. Fakat önüne konulan görev, bir ordunun yapacaklarının çok ötesinde siyasal, askeri, bölgesel, toplumsal ve finansal alanları da kapsamaktaydı. Böyle kapsamlı bir görevin yerine getirilmesinde ordu rol oynayabilirdi. Ancak bunların hepsini bir ordu olarak başarması mümkün değildi. Nitekim öyle de oldu. O nedenle de ipleri elden bırakmadan, güdümlü sivil bürokrasiyi yeniden devreye koymak zorunda kaldı. Ama bununla da istediği sonucu elde edemedi. Başarı hanesine geçenler, zamanla ağır yük haline gelerek taşıyamaz oldu. Bunun faturası ise; yıpranma, güçten düşme, zayıflama, itibarsızlaşma, çürüme ve yaşanan çeteleşme olarak kendisine geri dönmeye başladı. Kürt Özgürlük Güçleri karşısında yaşadığı yenilgi ve mevzi kaybı da bunu daha fazla hızlandırdı.

Ordu, 15 Ağustos 1984’te gerçekleşen gerillanın hamlesel çıkışı karşısında başarısız kalmıştı. “Yıldırım”, “Şafak” vb. adlarla ve büyük askeri güçlerini harekete geçirerek düzenlediği saldırılar sonuçsuz kalmış ve gerillanın büyümesini engelleyememişti. Büyük ordu gücüne dayanarak başlattığı saldırıların sonuç vermemesi üzerine Pentagon’da, CIA  karargahlarında planlanan ve başka ülkelerde de uygulanan Özel savaş taktikleri ve kontra örgütleri devreye konmuş, ancak bu da bir sonuç vermemişti. Aksine; kontrolsüz bir özel savaş, sadece ağır savaş suçlarının işlenmesiyle sınırlı kalmamış, tam bir çeteleşmenin de önünü açmıştı. Bu, Kürdistan’da özel-kirli savaşı yürütenlerin Ankara’daki Genel Kurmay Başkanlığı ve siyaset mekanizması üzerinde de etkisini kurmasına yol açmış, böylece işler tersine dönmeye başlamıştı. Kürdistan Ankara’dan değil, Kürdistan’da yürütülen Özel-kirli savaşın pratik karargahından yönetilir hale gelmişti. Artık Ankara’da meclis, bu çetelerin istediği kararları almaya başlamış, maliyesini karşılamak ve propagandasını yapmakla yükümlü hale gelmişti. Bu da, ordu içerisinde iç sorunların daha fazla derinleşmesini ve tasfiyelerin yaşanmasını berberinde getirdi. 1990’ların başında gerek emekli gerekse de görevinin başında olan Generallerin birbiri ardına öldürülmüş olmaları da böylesi bir gerçekliğin sonucuydu.

1989’larla birlikte Sovyet Bloğunun siyaset sahnesinden çekilmesi ve Varşova Paktının dağılması, NATO’nun da bu temelde yeniden yapılandırılmakla karşı karşıya kalması, Türk ordusunun içerisinde bulunduğu bu çözümsüzlüğü daha da derinleştirdi. Varşova Paktı ortadan kalkmıştı. Bu, NATO’nun partnersiz kalması anlamına geliyordu. Bu durumda ‘düşman’ tahlili de değişmeye başlamış ve NATO’nun yeniden yapılandırılması gündeme gelmişti. Böylesi bir süreçte vurucu gücü daha fazla, küçültülmüş ve maliyeti daha az olan askeri güç ve büyük ordular yerine “tugaylar” tartışması gündeme getirilmişti. NATO üyesi ülkelerde örgütlenmiş olan ve Türkiye’de de karşılığı bulunan “Derin NATO’ların” tasfiyesine başlanmıştı. İtalya’da Gladyo tartışmaları da  bu temelde başlatılmıştı.

Tüm bu yaşananlardan Türk Ordusunun etkilenmemesi ve bir sarsıntı geçirmemesi mümkün değildi. Öyle de oldu. Türk ordusunun 1990’lara gelindiğinde içerisinde bulunduğu gerçeklik buydu. Hem kendi içerisinde hem de Kürt özgürlük Güçleri karşısında kendisini yeniden yapılandırmakla karşı karşıya gelmişti. Bunu gerçekleştirmek için de İsrail ve ABD’den destek aldı. Önder Apo’ya karşı uluslar arası komplo da böylesi bir süreçte devreye konuldu. Bu da TC. Devleti tarafından değil, tamamen ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirildi.

3 Kasım 2002 tarihinde gerçekleşen Genel Seçimlerin ardından AKP hükümet koltuğuna oturduğu zaman, ordunun içerisinde bulunduğu gerçeklik buydu. Böyle bir ordu ile de Önderliği esaret altında tutmak, geri çekilme sürecinde olunsa da Kürt Özgürlük Güçlerine karşı bir savaş yürütmek olanaksız hale gelmişti. Onun için de askeri olarak ordunun yeniden yapılandırılması için belli bir zamana ihtiyaçları vardı. AKP, hükümet koltuğuna oturduğu ilk yıllarda, gerekli görülen bu zamanı yaratmaya çalıştı. 22 Temmuz 2007 yılında gerçekleşen genel seçimlere kadar da bu doğrultuda hareket etti.

22 Temmuz 2007 genel seçimlerinin ardından ikinci defa hükümet koltuğuna oturan AKP ile birlikte Kürt Özgürlük Güçlerine karşı yürütülen özel-kirli savaş için de yeni bir süreç başlatılmış oldu. Bu askeri anlamda yeni enstrümanların da devreye konulması anlamına geliyordu. R.T.Erdoğan ve Yaşar Büyükanıt arasında Dolmabahçe Sarayında gerçekleşen toplantı da bu anlamda atılan ilk adım olma özelliği taşıdı.  Bu süreçle birlikte “Ergenekon’un” yerine “ Ötügen” devreye girmiş, Ordu ile birlikte polis daha aktif bir hale getirilmiş, istihbarata, keşfe ve tekniğe dayalı bir özel savaş stratejisi devreye konulmuş oldu.

22 Temmuz 2007 ile birlikte tırmandırılan özel-kirli savaş saldırılarında bu gerçeklik kendisini çok net bir şekilde ortaya koydu. “Ergenekon” adıyla yapılan tutuklamalarla, kendi içerisindeki engelleri ortadan kaldırırlarken; Kürt Özgürlük güçlerine karşı da bir soykırım saldırısı başlatmışlardır. Bu saldırılar Demokratik Kürt siyasetine karşı siyasal soykırım biçimini alırken; gerillaya karşı da imha saldırıları biçiminde gerçekleşmiştir.

Siyasal soykırım saldırıları, tamamıyla özel-kirli savaşın polis eliyle yürütülen askeri boyutu kapsamında gerçekleştirilmiştir. Aslında bu yönelim stratejik düzeyde bu boyutuyla olmasa da, Türk özel savaş rejimi tarafından daha önce de uygulamaya konulmuştu. Özellikle de 1970’lerin başından itibaren sol demokratik güçlere karşı kullanılmaya başlanmıştı. “Toplum Polisi” adını verdikleri bu özel örgütlenme birimi, Ordu’da Jandarma, Komando Tugayları vb. gibi özel görev alanları belirlenmiş ve “toplumsal olaylar” karşısında kullanılmaya başlamışlardı. Bu temelde yeniden konumlandırılan asker, polis vb.leri diğer güçlerden farklı olarak ihtiyaç duydukları araçları; panzerler ve benzerlerini de kullanarak, hareket serbestini ellerinde bulunduruyorlardı. Aynı şekilde bunlardan daha farklı ve özgün olarak örgütlendirilmiş tim ve guruplar da devreye konulmuşlardı. Bunlar da ABD’de özel eğitim görmüş elemanlar tarafından oluşturulmuşlardı. Bu konuda Ankara’da kullanılan ve Kemal Yazıcıoğlunun başında olduğu ekipler en dikkat çekici olanlar arasında yer almaktaydı. Bunlar özel olarak sol-demokratik güçlere karşı en etkili bir şekilde kullanılmaya başlanmışlardı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında, özellikle de bir işkence merkezi olarak rol oynayan Derinliğine Araştırma Laboratuvarı (DAL) adı altında bunlar çok etkili bir şekilde kullanılmaya devam edilmişlerdir.

12 Eylül 1980 sonrasında Polis örgütlenmesi bir özel savaş örgütlenmesi olarak daha da geliştirilmeye devam etmiştir. Polis içerisinde “Çevik Kuvvetler” adıyla yeni bir örgütlenmeye gidilmiş, polisin nicel sayısı artırılmış, eğitimine, teknik donanım ve kullandıkları silahların geliştirilmesine önem verilmiş, Fethullah Gülen örgütlenmesinin açık bir zemini haline getirilmiş, İçişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulan İstihbarat Daire Başkanlığı ile daha da güçlendirilmiştir. Bu şekilde bir özel savaş gücü olarak örgütlendirilen polis, AKP hükümetleri döneminde kendisine biçilen misyon çerçevesinde rolünü oynamaya devam etmiş, o güne kadarki konumundan çok daha güçlü bir konuma getirilmiş ve bünyesinde Emniyet Genel  Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığına bağlı; “Terörle Mücadele” (TEM) ve “Özel Harekat” gibi oluşumlara yer verilmeye başlanmıştır. Ayrıca teknik kullanım bugüne kadar görülmedik bir düzeye çıkarılmıştır. Nerdeyse ülkedeki tüm telefonlar dinlenmeye, İnternet kullanıcıları takip edilmeye başlanmış, sokak aralarına varıncaya kadar mobese kameraları konulmuş, ortam dinlemeler ve teknik takibe almalar başlatılmıştır. Bunlara dayalı olarak tüm muhalif kişi ve çevreler takip altına alınarak etkisiz kılınmaya çalışılmıştır. KCK Adı altında yapılan operasyonlarda da görüldüğü gibi bunlar çok yaygın bir şekilde kullanılmıştır.  

Aynı şekilde Kürt Özgürlük Güçlerine karşı başlatılan imha saldırılarında da tekniğe dayalı olarak sonuç alınmaya çalışılmıştır. O güne kadar yürütülen savaş ile bir sonuç alamamış olması ve savaş güçlerinin kırılması bunda önemli bir rol oynamıştır. Daha önce belirtildiği gibi, Türk özel savaş rejimi; ilk aşamada Kürt Özgürlük güçlerini klasik bastırma yöntemi ile tasfiye etmeye çalışmıştı. Bunda sonuç elde edemeyince özel savaş güçlerini ve yöntemlerini kullanarak bunlarla sonuç almaya çalıştı. Bunlar da sonuç vermeyince, teknik kullanımla sonuç almaya çalıştı.

Aslında bu Türk özel Savaş rejiminin o güne kadarki askeri konumlanışıyla bir başarı elde edemeyeceği konusunda kanaate ulaşmış olmasının bir sonucu olarak gelişmişti. Ayrıca uluslar arası alanda nicel olarak güçlü ordulardan vazgeçilip sayısal olarak az, nitelikli, hızlı, hareketli ve vurucu güçlerden oluşan ordulardan yana tercihin gelişmesi, Türk ordusunun mevcut yapısını da tartışma konusu haline getirmiştir. Özellikle Kürdistan gerillası karşısında yaşadığı başarısızlık da buna eklenince, Türk ordusunun yeniden yapılandırılması bir zorunluluk olarak kendini dayatmaya başlamıştı. Artık bu haliyle Türk Ordusunun askeri anlamda Kürdistan Özgürlük Gerillası karşısında varlık göstermesi ve savaşması olanaksız hale gelmişti. Türk Özel savaş rejiminin Kürt Özgürlük Güçleri karşısında askeri alanda yaşamış olduğu bu yenilginin faturasının, o zamana kadar savaş sahasında bulunan ve sürecin sorumluluğunu resmen ve fiilen üstlenmiş olan komuta yapısına çıkarılarak tasfiyelerinin gündeme getirilmiş kaçınılmaz olmuştur.

Bu aşamadan sonra Türk Özel Savaş rejimi, Kürt Özgürlük Gerillası karşısında yenilmiş bir ordu ve komuta yapısıyla savaş meydanlarında varlık gösteremezdi. Gerillanın Önder Apo’nun esaret altına alınmasının ardından başlayan geri çekilme sürecinde kendini yenileyip tasfiyeciliğin etkilerinden arındırarak başlatmış olduğu 1 Haziran 2004 hamlesi karşısında bu, daha da olanaksız hale gelmişti.

İşte AKP’nin ikinci dönem hükümet koltuğuna oturmasıyla birlikte, Kürt Özgürlük Gerillasına karşı içine girdiği yeni askeri düzenleniş, bu gerçeklik içerisinde yerini aldı. Fakat bu konuda da başarılı olamadı. Yenilenme konusunda Kürt Özgürlük Gerillasının ondan önde olması, buna olanak tanımadı. Türk ordusu içinde yaşanan karşı koyuş ta bu konuda etkili oldu. Çünkü o güne kadar savaşı yürüten bu güçlerdi. Başarısız kalmışlardı, fakat bunun faturasını ödeyecek bir pozisyonları da yoktu. Sadece askeri alanda değil, siyasal ve finansal alanda da etkili bir konumda bulunmaları, böyle bir pozisyon içerisinde olmalarına olanak tanıyordu. O nedenle de Türk özel savaş rejiminin siyasal alanda içerisinde olduğu kendini yeniden konumlandırma süreci, aynı şekilde askeri alanda yapmış oldukları planlama çerçevesinde, istedikleri gibi yaşanmadı. Bu konuda sancılı bir süreç yaşanmaya başladı.  Bu da Kürt Özgürlük Gerillası karşısında yaşamış olduğu zayıflığın ve zorlanmanın daha da derinleşmesine neden oldu.  Ancak bu Türk özel savaş rejiminin Kürdistan’da yürüttüğü kirli savaştan vazgeçtiği ya da bunu geri plana ittiği anlamına gelmedi. Aksine, oluşan bu boşluğun yerini doldurmak için kendisini daha güçlü hissedeceği teknik ağırlıklı bir savaşı gündeme getirdi. Meclisten “sınır ötesi operasyon teskeresinin” çıkarılması, İnsansız Hava Araçlarının (İHA’ ların) kullanılması, keşif ve istihbarata dayalı; havadan uçak ve karadan Tank, Obüs vb. ağır silahlarla bombardımanların gerçekleştirilmesi, “Uçar Birlik Harekatları” vb. hep bunun bir sonucu olarak gündeme getirildi. Yine “Özel- paralı ordu” , kırsal alanda “ordu-polis ortak operasyonları” vb. tartışmalar da böyle bir gerçeklik içerisinde yeniden devreye konuldu. Tüm bunlar da Kürt Özgürlük Gerillasını her yönüyle tasfiye ve imha etme planı çerçevesinde yürütüldü. Burada esas alınan ise; Srilinka Hükümetinin Tamil Gerillalarına karşı uygulamaya koyduğu imha politikası oldu. Bu çerçevede hareket edildi. Gerilla bölgelerine imha saldırıları başlatıldı. Yapılan bu imha saldırılarında esas olarak HPG karargahlarının bulunduğu varsayılan alanlar hedef alındı. PKK önder kadrolarını imha etmek için ajanlar harekete geçirildi, Hareket içinde bir bölünme yaratmak için kışkırtıcı ajan faaliyetler içerisine girildi. Geliyê Tiyarê ve Xakurkê’de olduğu gibi katliamlar gerçekleştirildi.

Henry Barkey’in ‘Kürt Planı’nda da ifade ettiği bu plan tutmadı. Gelinen aşamada da sonuç vermeyeceği anlaşıldı.

Uygulamaya konulan bu stratejinin de sonuç vermemesi, Türk Özel savaş güçlerinin karada gerilla karşısında savaş yürütemediğinin ve ne kadar çok teknik bağımlısı hale geldiğinin bir itirafı olarak tarihe geçmiş oldu. Sadece bununla da kalmadı;  onu, o güne kadar Özel-Kirli savaşta kullanılan ideolojik jargonlarını da kullanamaz hale getirdi. “Vatan sevgisi” ve “inanç için karşılıksız mücadele, fedakarlık ve şehitlik” söylemleri, yerini “silahı eline almak ve insan öldürmek için ne kadar para vereceksin” söylemlerine bıraktı.

Bölgesel düzeyde yaşanması güçlü bir olasılık olan bir savaşın tartışma konusu olduğu bir süreçte TC. Devletinin bu gerçekliği, mevcut rejimi savunan, kendine en “liberalim” diyen kesimler tarafından da görülmekte; “hantal”, “ağır”, “yozlaşmış”, “savaşamaz”, “içi boşalmış bir ordu” vb. sözcüklerle dillendirilen bir hal almaktadır.

 Devamı Toplum Kırımın Kültürel Boyutu


Cemal Şerik

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.