Demokratik Moderniteyi Yeniden İnşa Görevleri
Özgürlük Perspektifleri / 12 Ekim 2012 Cuma Saat 06:35
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Demokratik modernite kavramı ne ‘altın çağdan’ haber verme girişimidir, ne de geleceğe ilişkin bir ‘cennet ütopyası’dır.

     Yorumlamaya çalıştığım konu ne geçmişin ‘altınçağ’ anılarını canlandırmak, ne de geleceğin yeni bir ‘ütopyasını’ hayal etmektir. İki konuya ilişkin de tasarı gücünü sergilemeyi anlamlı bulmuyorum. Toplumsal zihniyetler bu yönlü yoğunlaşmalarla yüklü de olsa, bunlar asıl yorumlamaya çalıştığım ahlaki ve politik toplum gerçeğine pek katkı sunan açıklamalar, anlatılar değerine haiz değiller. Katkılarını tümüyle inkâr etmesek de, sakıncalara yol açtıklarını da bilerek üzerlerinde durmak ve bazı anlatılara konu etmek gerekir.

Bu açılardan demokratik modernite kavramı ne ‘altın çağdan’ haber verme girişimidir, ne de geleceğe ilişkin bir ‘cennet ütopyası’dır. Ayrıca pozitivist bilimin çokça işlediği bir tarihsel çağlar, toplum biçimleri de değildir. İster metafizik ister pozitivist yöntemlerle işlensin, bu yönlü tarih ve toplum anlatımlarını yöntem olarak benimsemediğim gibi, birbirine benzer sonuçlar ürettiklerini, çok iddia ettikleri gibi gerçek, hakikat yorumlarının tutarlı olmadığını da en az kendi açımdan belirtmek durumundayım. Tarih malzemesinin deneyimlerini düşünmek açısından kesin gerekli buluyorum. Sadece tarih malzemesini de değil, doğa malzemesi ve deneyimlerini de gerekli buluyorum. Bu konuda tipik bir ampirist (deneyimci) gibi yaklaşım içinde değilim. Karşıtı olarak doğal ve tarihsel malzeme ve deneyimlerden bağımsız düşünce üretebileceğini iddia eden idealistçi (mutlak fikircilik) yaklaşım içinde de değilim. Bu yöntemlerle tüm uygarlık tarihi boyunca devasa külliyatların oluşturulduğunu biliyorum. Bunlardan haberdar olmanın gerekliliğine inanmakla birlikte, hakikati yorumlamak açısından vazgeçilmez olmadıklarına da kaniyim. Hakikati bunlar olmaksızın yorumlamanın mümkün olduğunu belirtmek istiyorum. Özellikle tarihin malzeme bolluğuna gömülmüş pozitivist araştırmacı ekolü çok zavallı ve acınacak durumda buluyorum. Aynı biçimde aşırı malzemesiz, kerameti kendinden menkul şeyhlerin gaipten haber vermelerinin de hakikatle pek irtibatlı olduğunu sanmıyorum. Onlar da acınası, sefil bir durumu yaşarlar.

Sadece ampirik ve idealistçi yaklaşımları eleştirmek yetersiz kalır. Bu iki yöntemi daha farklı biçimleri olan evrenselci, düz çizgisel ilerlemecilikle görecilik yöntemlerine de eleştirel yaklaşmak önemlidir. Genelde hakikat ne çizgisel ilerlemeci, ne de göreci yöntemle inşa edilebilir veya keşfedilebilir. Şüphesiz toplumsal doğanın esnek yüksek zekâ düzeyi toplumsal gerçekliğin inşasına geniş bir özgürlük seçeneği sunar. Fakat bu durum göreci (izaficilik) yöntemin iddia ettiği gibi “Herkes kendi gerçeğini istediği gibi inşa edebilir” anlamına gelmez. Aynı gerçekler idealistlerin sandığı gibi “Levhi Mahfuzda yazılı olduğu gibi zamanı gelince gerçekleşir” anlamına da gelmez. Toplumsal gerçekleri (toplumsal doğalar; klandan ulusa kadar, sınıf, devlet vb.), verili zaman ve mekân koşulları dahilindeki toplumsal malzemeyi yeni fikirlerle yeni gerçeklikler olarak inşa etmek zihniyetin yolu, en gerçekçi yöntem olarak görünmektedir veya öyle kabul edilebilir.

Tekraren de olsa, açıklamaya çalıştığım, yöntemin mutlaka toplumsal doğaya, özellikle onun temel varoluş hali olan, öyle olduğuna inandığım ve emin olduğum ahlaki ve politik topluma dayanması gerektiğidir. Ahlaki ve politik toplumla bağlantısı olmayan tüm düşünce ekollerinin, bilim, felsefe ve sanat yapıtlarının sakat doğuş yaptıklarını ve er geç sakıncalara yol açacaklarını belirtmeye çalışıyorum. Bağlı kalınması gereken tüm yöntem sorunlarının ve bilgi, etik ve estetik ürünlerinin mutlaka ahlaki ve politik toplumu esas almalarını ilk koşul olarak belirliyorum. Bu ilk koşulun dışında oluşan tüm yöntem, bilgi, etik ve estetiğin güvenilmez, sakat ve yanlışlıklarla yüklü, çirkin ve kötülüklerle dolu olacaklarına dikkatleri çekmek istiyorum. Bu hususların sadece kendime ilişkin şahsi kanı ve düşünceler değil, hakikat yolunda temel norm değerinde olduklarını ısrarla açıklıyorum.

Demokratik moderniteye ilişkin yaklaşım yöntemimi tekraren belirttikten sonra, şimdiye kadarki çözümlemelerle iki yönlü yaklaşım geliştirmeye çalıştığım anlaşılacaktır. Çözümlemelerin ısrarla belirlemeye çalıştığı birinci husus, uygarlık sisteminin toplumsal doğanın verili hali olan ahlaki ve politik nitelikteki toplumu sürekli aşındırarak, istismar ederek, üzerinde sömürü ve iktidar tekelleri inşa ederek geliştiğine ilişkindir. Bu husus çok önemlidir ve mutlaka anlaşılmayı, bunun için gerekli çözümlemeleri sunmayı gerektirir. Öyle yapmaya çalıştım. İçinde bulunduğum koşullar gereği sınırlı da olsa eldeki malzemeyi kullanarak, ama esas olarak hakikatin olmazsa olmaz yolu olan yaşamı, yaşamımı bu malzemeyle iç içe yorumlayarak, uygarlık sistemini çözümlemeye çalıştım. Bence aşırı malzeme sunumu pek gerekli değildi. Ayrıntıya boğma tehlikesi vardı. Fakat tümüyle malzemesiz olunamayacağını sunulan verilerle açıkça ortaya sermeye çalıştım.

Sonuç şuydu: Devasa uygarlık çağları diyalektik gereği kimlere karşı geliştirilmişti? İlişki ve çelişkilerini kimlerle nerede ve nasıl kurgulamıştı? Asgari malzeme ve yorum gücüyle de olsa, ilişki ve karşıtlıklarına toplam olarak ‘demos’, kendini yönetme anlamında da ‘kratiya’ malûm sözcüklerini çokça kullanıldıkları ve entelektüel âlemde yaygınca bilindikleri için, ben de birleştirerek sunmaktan çekinmedim. Şüphesiz Demoskratiya tüm ahlaki ve politik toplum birimlerini kapsamıyor. Belki de İonya’da bir çağda yaşandığı gibi ‘aşiretler konfederasyonu’nu tam olarak karşılıyor. Dolayısıyla daha alt, üst ve diğer farklı ahlaki ve politik birimleri kapsamamış olabilir. Olabilirden öteye kapsamıyor. Ama sözcüğün yine de mevcutlar içinde şimdilik en uygunu olduğu kanısını taşıdığımdan bunu kullanmaktan çekinmedim. İleride daha uygun bir terminoloji geliştirilirse, şüphesiz kullanma gereği konusunda tereddütlerim olmaz. Mühim olan ihtiva ettiği içeriktir; içerikten neyi kastettiğimize ilişkindir.

İkinci kelime olan ‘modernite’yi ise açıklama gereği pek yoktur. Çokça paylaşıldığı gibi, yaşanan ve belli normları olan dönemleri, çağları, süreleri anlatır. O halde ne kadar uygarlık çağları varsa, onlar kadar, hatta katbekat fazlasıyla Demoskratiya, demokratik moderniteler de var demektir. Zira uygarlık sistemlerinin tümüyle erişmediği, sömürü ve iktidar tekeline alamadığı pek çok demokratik modernite olarak yorumlayabileceğim ahlaki ve politik toplum birimleri vardır. Tarih bu konuda bolca malzeme sunmaktadır. Ben de örnek kabilinden çok azlarına değinmeye çalıştım.

Demokratik moderniteye ilişkin ikinci önemli husus, uygarlık sistemleri kadar ve maddi kültür olarak kendilerini örgütlü kılmadıklarına veya kılamadıklarına ilişkindi. Uygarlıklar günlük tekelci sömürü ve iktidar aygıtlarını çalıştırmak zorunda kaldıklarından, hem ideolojik olarak son derece mücehhez ve örgütlü, hem de maddi yapılanma olarak birlik ve eylem halinde olmayı gerektirirler. Tarih malzemesi bu konuda alabildiğine boldur. Dileyen istediği kadarını bulabilir. Demokratik modernite birimleri ise aynı konumda değiller. Daha doğrusu, sürekli direniş konumuyla sömürgeleşme konumu arasında gidip geldiklerinden, daha köşe bucakta, dağlar başında ve çöl ortalarında kalan bağımsız birimleri ise pek gelişmemiş olduğundan, aynı ideolojik ve maddi yapılanma sistematiğine sahip olamazlar. Hiç sistem, ideoloji ve yapılanma geliştiremezler demek istemiyorum. Şüphesiz tarih onların da sunduğu çok daha zengin ideolojik ve maddi yapılanma kültürleriyle doludur. Uygarlığın ideolojik hegemonyası nedeniyle pek açığa vurulmazlarsa da, tarihin bu yönlü çok zengin veri sunduğundan asla kuşkulanmamak gerekir.

Günümüze kadar her iki uygarlık ucunu ana hatlarıyla izlemeye çalıştım. Tüm kaba düzenlememe rağmen, yetersiz de olsa ana eğilimleri yansıttığım kanısındayım. Özellikle kapitalist olarak adlandırılan moderniteyi kapsamlıca çözümlemeye çalıştığım fark edilecektir. Buna karşılık aynı modernite döneminin karşıtlarını da daha kapsamlıca ve belli eleştirilerle birlikte sunduğum iyice izlenebilir. Bu eleştirilerden çıkarılması gereken sonuç, açık ki demokratik modernitenin kendini nasıl yeniden inşa etme göreviyle karşı karşıya olduğuna ilişkindir. Resmi kapitalist modernite güçlerinin liberalizmin öncülüğünde tüm güçleri ve olanaklarıyla her kılıkta, ister yenilensin ister yenilenmesin, kendilerini sunma konusunda hayli becerikli ve deneyimli olduklarını bilmekteyiz. Aynı hususları demokratik modernite güçleri için belirtemeyiz. Gerek tarih, gerek yakın geçmiş deneyimleri, ideolojik olarak nasıl eritildiklerini ve netliklerini yitirdiklerini liberalizme karşı tavırlarında netçe izlemek mümkündür. Bu durumlara mümkün olduğunca düşmemek, en azından yakın geçmişin acısı bol trajik konumlarına bir kez daha fırsat vermemek için, demokratik modernite birimlerinin yeniden inşa görevlerini netleştirmek büyük önem taşımaktadır.

Birim derken, sistem karşıtı durumu az veya çok bilip yaşayan tüm toplulukları, bireyleri, hareketleri kastediyorum. Toplumsal doğanının ezici çoğunluğunu teşkil eden bu varoluşlar ne yazık ki sayılarının çok çok gerisinde niteliksel birer güç halinde bulunmaktalar. Yeniden inşa her şeyden önce niceliksel çoklukları niteliksel bir güce kavuşturmayı hedeflemelidir. Küresel çaptaki ticari, sınai, finansal, ideolojik, iktidar ve ulus-devletsel tekel şebekelerinin ne kadar kapsamlı, iç içe ve hedeflerine karşı da şaşırtıcı, yok edici davrandıklarını bir an için unutmazsak, en azından aralarındaki muazzam dengesizliği gidermek açısından, demokratik modernite birimlerinin yeniden inşa edilmeleriyle çokluklarıyla orantılı bir güce kavuşmaları gerektiği çok açık ve ertelenemez görevdir. Bu görevleri üç ana başlık halinde belirtmek mümkündür. Üçü de birbirleriyle sıkı sıkıya bağlantılı olan bu görevler entelektüel, ahlaki ve politik boyuttadır. Fakat aralarındaki sıkı ve karşılıklı bağlantı, kurumsal olarak kesin bağımsız olmaları gerektiğini ortadan kaldırmıyor. Tersine, her alan kurum olarak tarihte de, günümüzde de, gelecekte de bağımsızlığını korumak durumundadır. Aksi halde işlevlerini hakkıyla yerine getiremezler. Tarihte çok iç içe yaşayan bu görev alanlarıyla ilgili kurumlaşma ve görevleri netleştirmek, nasıl işbirliği içinde bulunabileceklerini düzenlemek çözümlenmesi gereken hususlardır.

Tarihsel süreci bu açıdan bazı örnekler yoluyla açıklamak aydınlatıcı olacaktır. Kabile birimlerinde entelektüel, ahlaki ve politik görevler genellikle iç içe yerine getirilir. Ayrışma ve uzmanlaşma fazla gelişmemiştir. Aşiret konfederasyonları ağırlıklı olarak politik görevlerle ilişkilidir. Ahlaki gelenek yaşlıların tecrübesiyle temsil edilirken, aydınlanma, düşünme daha çok şaman, şeyh veya rahip düzenekleriyle temsil edilir. İbrahimî dinlerin ahlaki ve politik boyut da kazandıkları uzun tarih dönemlerinde her üç görev biraz kurumlaşır. İslam’da medrese daha çok entelektüel kurum rolünü oynarken, cami ahlaki kurum, saltanat ise politik kurum rolünü yerine getirir. Fazlasıyla iç içe olmaları yaratıcı gelişimlerini önlemiştir. En azından Hıristiyanlık ve Musevilik kadar gelişememeleri bu gerçeklikle bağlantılıdır. Ekümenik veya ümmet konumu aralarındaki bağlantılılığın egemen biçimi olup, bir nevi enternasyonalizmlerini temsil eder.

Greko-Romen uygarlığında entelektüalizm biraz daha bağımsızlığını kazanır. Felsefe ekolleri daha çok entelektüel kurumlardır. Bağımsızlıkları hayli gelişkindi. Ahlak tapınakta, politika önceleri meclis ve cumhuriyet senatosunda kurumlaşırken, imparatorluğun gelişimiyle büyük darbe yemiştir. İmparatorluk bir nevi merkezi düzeyde politik kurum olmanın inkârıdır. J. Sezar’a suikast bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır.

Yakınçağ modernitesinde entelektüalizm üniversitede kapana kısılırken, ahlak büyük darbe yer ve silinmeyle yüz yüze kalır. Pozitif hukukla ikame edilerek, rolü toplumdan tasfiye edilmeye çalışılır. Politika ise parlamentarizm kılıfı altında giderek alan daralması yaşayarak, ulus-devlet bürokrasisinin idaresi altında adeta işlemez duruma getirilir. Ahlak gibi rolünü gerçek anlamda oynayamaz olur. Demokratik modernite birimlerinde ise çeşitli ve karmaşık kurumsal gelişmeler yaşanır. Kardeşlik örgütleri bir nevi üç görevi de şahıslarında birleştirir. Ütopikler benzer konumdadır. Entelektüel, ahlaki ve politik özellikler, görevler bir nevi aynı kişi etrafında tarikat biçiminde işlev kazanır ve yerine getirilir. Özellikle reel sosyalizm sürecinde Komünistler Ligi, Manifesto, I., II. ve III. Enternasyonal her üç kurumlaşmanın iç içe yaşandığı kuruluşlar olarak kendilerini yansıtırlar. Her üç görev alanına ilişkin kapitalist modernitenin benzer asimilasyonist eğilimini paylaşmışlardır. Politika, kurum olarak tanrı ulus-devletin idari mekanizmalarına kurban edilirken, ahlak aynı mekanizmanın vatandaşın tutsaklığını düzenleyen pozitif hukukuna kurban edilmiştir. Entelektüel görev ise, ulus-devletin yeni tapınağı rolünü oynayan üniversitelerinin entelektüel sermayedar ve hamal (bilgi taşıyıcı eşek) ikilisine feda edilmiş veya inkâr ettirilmiştir.

Tarihe ilişkin bu kısa hatırlatmalar bile, demokratik modernite birimlerinin eğer toplum olarak tümüyle dağılmak istemiyorlarsa, kendiliklerini karşı-ağlar biçiminde üç görevle yüklemeleri gerektiğini açıkça ve bütün önemleriyle birlikte ortaya koymaktadır.

Görevleri işlemeden önce birim ve ağ konularına da kısaca değinmek aydınlatıcı olacaktır. Birim, tekel karşıtı her topluluğu kastetmektedir. Demokratik ulustan bir köy derneğine, uluslararası bir konfederasyondan mahalle şubesine kadar her topluluk bir birimdir. Kabileden kente, yerelden ulusala kadar her yönetim organı da bir birimdir. İki kişilik, hatta tek kişilik birimler kadar milyarlarca insanı temsil eden birimler de söz konusu olabilir. Kavram’a bu zenginlik içinde bakmak öğretici kılacaktır. Fakat burada önemli olan, tüm birimlerin birer ahlaki ve politik toplum olarak değerlendirilmesidir. Dolayısıyla her birimin entelektüel, ahlaki ve politik görevlerde paydaş olması ilkesel değerdedir. Birim olmak ahlaki ve politik toplum olmayı gerektirdiği gibi, ahlaki ve politik toplum olmak da entelektüel, ahlaki ve politik görevlere bağlılığı gerektirir. Ağ, şebeke olma hali ise, karşı kutbun örgütsel yapılanması ve yönetilmesiyle bağlantılıdır. Ayrıca içsel birliktelikler en iyi ağlar halinde birbirleriyle örgütlenebilirler. Katı merkeziyetçi, hiyerarşik emir-komuta örgütlenmesi ve yönetimi demokratik modernite birimlerinin örgütlenme, yönetme ilkelerine tamamen terstir.

 

A- Entelektüel Görevler

Entelektüel görevleri basmakalıp bilinç oluşturma ve birimlere aktarma olarak belirlemeyeceğimi peşinen belirtmeliyim. Yapılması gereken ilk iş entelektüelliğin kendisini değerlendirmektir. Moderniteyi ‘Aydınlanma çağı’nın (18. yüzyıl Avrupa’sı) belirlediği çokça söylenir. Yahudi soykırımı başta olmak üzere, ulus-devletçe sistematik olarak uygulanan sayısız fiziki ve kültürel soykırımlar modernitenin aydınlanma ideasına ölümcül darbe indirir. Entelektüel Adorno’nun, artık bütün tanrısallıkların susması gerektiğini söylediği andır bu. Aynı zamanda uygarlıkların vardığı son aşamadır. Bu an önemli bir andır; çözümlenmesi yapılmadan bir adım bile ileriye atılamaz. Tarihsel bir iflas, yalan ve soykırım anından bahsediyoruz. Bir aydınlanma, bilinçlenme, bilimlenme eylemi olarak entelektüellik kendini bu andan soyutlayamaz. Baş suçlulardan biri olarak yargılanmak durumundadır. Suçu birkaç Hitler’e yüklemek, liberalizmin en iğrenç propagandasıdır. Hitler’i beşikten mezara kadar besleyen sistemi açıklamadan hakikat açıklanmış olamaz; olsa olsa hakikate ihanet edilmiş olur. Entelektüelliğin temel görevi olan ‘hakikatin peşinde olmak’ ihanete uğramışken, hem de bu ihanet yaygınca entelektüel sermayedar ve hamallığı tarafından gerçekleştirilirken, kökten gözden geçirilmesi gereken hususlar var demektir. Entelektüel alanda kökten gözden geçirilmesi gereken konular çözümlenmedikçe, içine girilecek konum yeni entelektüel sermayedarlar ve hamallar olmaktan öteye sonuç doğurmaz.

Eğer sistemik küresel kriz ancak olağanüstü kriz yönetimiyle sürdürülüyorsa, bu durumda entelektüel krizden bahsetmemek ya körlükten ileri gelir ya da sistemin iflah olmaz bir entelektüel sermayedarı ve hamalı olmakla mümkündür. Onur sahibi olan sıradan entelektüel, krizin asıl olarak zihniyet alanındaki tıkanmayla ilgili olduğunu kavramakta zorluk çekmez. Kaldı ki, sistem yapılanmalarıyla zihniyetleri arasında beden-ruh ilişkisine benzer bir bağ vardır. Yapısallık olarak bedenin krizi, ruh olarak zihniyet krizini sadece gerekli kılmaz, öncüsü kılar. Öncelik bedende değil, ruhsal krizdedir. Nasıl ki beyin ölümü beden ölümünün kesin kanıtıysa, zihniyet krizi de ancak yapısal krizin kanıtı olabilir. Açıkçası derin bir entelektüel krizin yaşandığı kesindir. Verilecek yanıt bazı alanlardaki yeniliklerle giderilemeyecek kadar derinlik ister; sistemin dönüşümüyle ilgili olmayı gerektirir. Sistemin entelektüel krizi ancak onun aşılmasıyla, yani ‘entelektüel devrim’le mümkündür. Günümüz entelektüel devrimini tartışmadan önce, bazı tarihsel örneklere değinmek bu konuda son derece aydınlatıcı olacaktır.

Yorumlanabileceği kadarıyla tarihte ilk büyük entelektüel devrim M.Ö. 6000-4000 döneminde Mezopotamya’da yaşandı. Toplumun ve doğal kuvvetlerin gücünün ilk defa kapsamlı gözlemlendiği ve devasa boyutlu pratik sonuçların çıkarıldığı dönemdir. Bu, Gordon Childe’ın ancak 16. yüzyıl sonrasının Avrupa’sıyla kıyaslamasının yapılabileceğini söylediği dönemdir. Halen hem zihinsel hem araçsal olarak yaşanan toplumsal kazanımların büyük kısmı o dönemden kalmadır. İkinci büyük devrim, Sümer ve Mısır uygarlıklarının kuruluş dönemleridir. İlk dönem devriminin kazanımlarını uygarlık sistemine hem zihinsel hem araçsal olarak dönüştürme becerisini gösterecektir. Yazı, matematik, edebiyat, tıp, astronomi, teoloji, biyoloji başta olmak üzere birçok buluş bu dönemde sağlanan devrimsel entelektüel gelişmelerdir. Tarih daha sonra Grek-İonya devrimine kadar bu gelişmeleri öğrenmek ve tekrarlamakla geçecektir.

Grek-İonya entelektüel devrimi üçüncü büyük adımı teşkil eder. M.Ö. 600 dönemi hem felsefi zihniyet, hem bilimsellik açısından çok zengin geçen diğer bir dönemdir. Mitoloji karışımlı dinlerden felsefi devrime geçiş, şüphesiz büyük bir entelektüel devrimdir. Ayrıca yazı, edebiyat, fizik, biyoloji, mantık, matematik, tarih, sanat ve politika alanında da devrimsel gelişmeler yaşandı. 16. yüzyıla kadar ancak bu devrimlerin ürünleri aktarılarak, tekrarlanarak tarih yaşandı. Şüphesiz başka mekân ve zamanlarda birçok entelektüel gelişme olmuştur. Ama bunlar büyük devrim sayılamazlar. Tek tanrılı dinsel çıkışları önemli zihniyet devrimleri olarak yorumlamak mümkündür. Ayrıca Zerdüşti ahlaki devrim büyük bir entelektüel devrimdir. Çin’de Konfüçyus, Hint’te Buda önemli entelektüel değerlerdir. İslam’ın 8.-12. yüzyıllarında da entelektüel pırıltılar önemlidir. Devrime dönüşmemeleri büyük kayıptır.

Avrupa entelektüel devrimi şüphesiz köklü ve kapsamlıdır. Ancak kaynaklarını bahsettiğimiz devrim ve pırıltılardan aldığı tartışılmaz. Hemen belirtmeliyim ki, bu entelektüel devrimlerin tümünün sömürü ve iktidar tekelleriyle alakası yoktur. Tersine, bu tekeller yüzünden layıkıyla gelişmemeleri ve saptırılmaları, köreltilmeleri, daha çok da kendilerine bağlayıp sermaye haline getirmeleri söz konusudur. Avrupa büyük entelektüel devriminde bu gerçeklik daha açık ve çarpıcıdır. Kapitalist tekeller ve devlet tekelleri olarak mutlakıyet ve ulus-devlet sistemleri, entelektüel devrimi engellemek, saptırmak ve kendi iktidarlarına bağlamak için büyük uğraş vermişler, bunu başat işlerinden saymışlardır. Bu konuda büyük mücadeleler verilmiştir. Entelektüel bağımsızlıklarını, onurlarını kaybetmemek için, engizisyondan Fransız devrim mahkemelerine kadar iktidarların amansız zulmüne karşı direnmişler, yakılmayı göze alabilmişlerdir: Bruno, Erasmus, Galileo, Thomas Moore vb. gibi.

19. ve 20. yüzyıllarda, toplumun her alanında ve birimlerinde olduğu gibi, entelektüel alan ve birimlerde de tekelci sermaye ve ulus-devletin hegemonyası güçlü yansıma buldu. Bilim, felsefe, sanat ve hatta din iktidarlara, özellikle ulus-devlet yapılanmalarına büyük oranda entegre edildi. Her iki alandaki tekelcilik, entelektüel bağımsızlığa büyük darbe vurdu. Bağımlılık altındaki entelektüel ya bir entelektüel sermayedara ya da çoğunlukla üniversite ve diğer okul sistemlerinde bilgi hamallarına dönüştü. Her ulus-devletin yeni tapınağı, üniversiteler başta olmak üzere okul yapıları oldu. Yeni neslin beyni ve ruhu buralarda yıkanır; ulus-devlet tanrısına hiçbir dönemle kıyaslanmayacak denli tapınan kul-vatandaşlar haline getirilir. Haliyle her düzeydeki hocalar yeni rahip sınıfı konumundadır. Şüphesiz tek tek aydınlar, entelektüel haysiyetini koruyanlar vardır. Ama genel kuralı bozmayacak kadar istisnaidirler.

Daha da önemlisi, Avrupa entelektüel devriminin içeriğindeki gelişmelerle ilgilidir. Önceki çağların din, bilim, felsefe ve sanatını öncelikle iyi özümsediklerini belirtmek gerekir. Kendi katkılarını bu özümsemeye dayandırdıkları açıktır. Kabul etmek gerekir ki, Avrupalı entelektüeller hakikate yaklaşmada büyük bir aşama kat ettiler. Metot ve uygulama olarak başarıları kesindir. Özellikle Birinci Doğaya (fizik, kimya, biyoloji, astronomi alanlarına) ilişkin başarıları bu yönlüdür. Fakat İkinci Doğa olarak topluma ilişkin bilimsel, felsefi, sanatsal ve ahlaksal yaklaşımları için aynı hususu belirlemek mümkün değildir. Büyük ve anlamlı açıklamalar (manifestolar), bilimsel disiplinler, felsefi ekoller, sanatsal eğilimler ve etik öğretiler geliştirdiler. Fakat toplumun ahlaki ve politik karakterini koruyacak kadar başarılı olamadılar. Tersine, sermaye ve iktidar tekellerine bağlandıkça, ahlaki ve politik toplumun imhaya varana dek hedef haline getirilmesinde sadece yetmezlik, eksiklik ve yanlışlıklarla izah edilemeyecek denli suç ortaklığı ettiler. Entelektüel kriz işte böyle başladı.

Şüphesiz yalnız toplum değil, çevrenin de imha hedefi haline gelmesinde entelektüel kesim sorumludur. Zaten küresel krizden müştereken sorumlu tutulmaları, krizin müşterek olmasından ötürüdür. Burada aydınlatılması gereken en önemli husus, entelektüel yenilginin, bozulmanın ve çarpıklaşmanın stratejik ve taktik olarak nasıl geliştiğidir. Özellikle toplumsal bilimler (Birinci Doğaya ilişkin bilimlerin de toplumsal nitelikte olduklarına veya öyle olmaları gerektiğine inancımı öncelikle belirtmeliyim) alanındaki büyük kargaşa, yenilgi ve ihanetin gelişmesinde neleri sorumlu tutmalıyız? Tümüyle bilimsel paradigmayla ilgili bir hastalık mı söz konusudur? En büyük payı bazı disiplinlerde mi aramak gerekir? Hastalık bünyesel midir, yoksa arızi midir? Tedavisi mümkün müdür? Tedavinin yol ve yöntemleri nasıl geliştirilmelidir? Yeni bilimsel devrim veya paradigmanın ana göstergeleri neler olabilir? Stratejik olarak nerelerden başlamalıyız? Ancak bunlar ve benzer sorulara özlü yanıtlarımız olursa, entelektüel krizden çıkış kadar, yeni paradigmatik ve bilimsel görevlerimizi belirleyebiliriz.

Avrupa uygarlık merkezli bilim krizi bünyeseldir. Uygarlığın başlangıç dönemlerindeki gelişmeleriyle ilgilidir. Bilimin tapınakta merkezileşmesi, iktidarla bütünleşmesi anlamına gelir. Mısır ve Sümer uygarlığındaki bilimin iktidarın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini kanıtlayan çok sayıda örnek vardır. Bilimi toparlayan rahiplik zaten iktidarın en önemli ortağı konumundaydı. Hâlbuki neolitik dönemdeki bilimin yapısı farklıydı. Kadının bitkiler üzerindeki bilgisi belki de biyoloji ve tıbbın temeliydi. Ayrıca mevsim ve ay gözetlemeleri hesabı ortaya çıkarıyordu. Tarım-köy topluluklarının bin yıllarca yaşam pratiklerinin büyük bir bilgi hazinesini ortaya çıkardığı rahatlıkla yorumlanabilir. Uygarlık dönemi bu bilgileri toparlayıp iktidarın parçası haline getirdi. Burada olumsuz anlamda niteliksel bir dönüşüm yaşanmıştır.

Uygarlık öncesi ve dönemindeki karşıt toplumlarda bilgi ve bilim, ahlaki ve politik toplumun parçasıydı. Toplumun hayati çıkarları gerektirmedikçe, bilimin başka türlü kullanılması mümkün değildi. Bilgi ve bilimin tek amacı toplumun varoluşunu sürdürmek, korumak ve beslemek olabilirdi. Başka amacı düşünülemezdi. Uygarlık bu durumu kökten değiştirdi. Bilgi ve bilim üzerinde tekelini kurarak toplumdan kopardı. Toplum bilgi ve bilim yoksunu kılınırken, iktidar ve devlet güçleri bilgi ve bilimle alabildiğine güçlendiler. Bilgi üretenleri ve taşıyanları hanedanlıklara ve saraylara bağlayarak tekellerini sağlamlaştırdılar. Böylelikle bilimin toplumdan, özellikle kadından köklü koparılışı, yaşam ve çevreyle bağının koparılışı anlamına da geliyordu. Aynı zamanda analitik zekânın duygusal zekâyla bağının köklü kopuşu ve aralarındaki mesafenin sürekli büyümesi de birlikte gelişiyordu.

Bilimin toplumsal doğadaki anlamı tanrısallıktı. Toplum kendi doğasına ilişkin bilgi ve bilinç düzeyini kendi kimliğinin ifadesi olarak tanrısallaştırıyor, tanrısallıkla bir tutuyordu. Uygarlık bu konumu da değiştirdi. Bilim hanedan ve ortaklarına geçince, tanrısallık da konum değiştirdi. Artık topluma kulluk, tanrısal olmayanlar payesi biçilirken, hanedan ve yakın çevresi tanrı soylusu olarak mitolojiye ve dine geçirilmiş oldu. Tanrı-krallar, tanrı soylular böylesi bir sürecin ürünüydü. Bilim ve bilgi üreticilerinin ve taşıyıcılarının toplumla bağlarının bu tür koparılışı tüm uygarlık çağları boyunca devam etti. Buna karşı direnen olduysa da, kolayca tasfiye edildiler. Bilgi ve bilim adeta bir kast oluşturdu. Avrupa uygarlığına gelince, özellikle kiliseyle krallığın çekişmesi ve yine manastırların kısmen özerk havası nedeniyle bilgi ve bilim üreticileri sınırlı bir bağımsız dönem yaşadılar. Yoğun iktidar savaşları araştırmalarına zarar vermeden daha kolay koruyucu bulmalarına fırsat sunuyordu. Rönesans, Reform ve Aydınlanma bu iktidar savaşlarının yol açtığı özerk ortamla yakından bağlantılıydı. Çin ve Osmanlı tarzı bir mutlakıyetin olmaması özerkliğe katkı sunuyordu. Sonuç, felsefesel ve bilimsel devrim oldu. Fakat bir yandan kapitalizmin hegemonik yükselişi, diğer yandan ulus-devletin oluşumu, 19. ve 20. yüzyılda bilim üzerinde sermaye ve iktidar tekelinin kurulmasını beraberinde getirdi. Bilim artık sermaye ve iktidarın ayrılmaz parçasıydı. Zaten uygarlık tarihi boyunca ahlaki ve politik toplumun aleyhine gelişen bu durum Avrupa modernitesiyle zirve yaptı.

Demek oluyor ki, Avrupa merkezli bilimsel paradigmalar çok önceden toplumdan kopmuşlardı. Bilgi ve bilimle uğraşanlar ağırlıklı olarak sermaye ve iktidar perspektifi içindeydiler. Ahlaki ve politik toplum çoktan gözden düşmüştü. Kilisenin yenilgisiyle bu süreç daha da hızlandı. Temel kaygısı ahlaki ve politik toplum olmayan bilim, artık sermayenin ve devletin hedeflerine kilitlenmekten başka bir uğraş alanı bulamazdı. Artık bilim iktidar ve sermaye üretirken, sermaye ve iktidar da bilimi kendine iyice mal ediyorlardı. Bilimin ahlak ve politikayla bağının sonuna kadar yıkılışı kapıyı ardına kadar savaşlara, çatışmalara, kavgalara, her tür istismara açıyordu. Nitekim Avrupa uygarlık tarihi aynı zamanda savaşların en yoğun olduğu tarih oldu. Bilime biçilen rol artık mükemmel ve zafer getirecek savaş araçları icadına yoğunlaşmaktı. Sonuç böylece nükleer silahlara kadar tırmandı. Ahlaki ve politik toplum kurallarının egemen olduğu bir toplumda değil nükleer silah, bir mantar tabanca silahı bile icat edilemezdi. Edilse bile en azından topluma karşı kullanılamazdı.

Ahlaki yıkılış savaşları en önemli başlangıç etkenidir. Bilim ile ahlak ilişkisinin kopuşu ise, her tür yıkıcı araç icadının temelidir. Bilim ile iktidar ve toplum arasındaki bu ilişkinin temel paradigma ve yönteme yansımaması düşünülemezdi. Toplumun devreden çıkarılması, nesneleştirilmesi anlamına da geliyordu. Tıpkı daha önce kadın ve kölelerin nesneleştirilmesi gibi. Ardından Bacon’la, Descartes’lerle başlayan nesne-özne ayrımları tüm bilimlere taşınmış oldu. Bilimde nesnel olma çok övülür. Hâlbuki en temel felaketin kapısı nesnelik-öznellik ayrımının keskinleşmesiyle açıldı. Ardından ben-öteki ayrımıyla derinleşti. Ardından birbirini yok eden diyalektik uçlara dönüştü. Bu ikilemler kesinlikle ahlaki ve politik toplumla sermaye ve iktidar ayrışmasının, çelişkisinin bir yansımasıdır. Doğanın, ardından kadın ve kölenin, en son tüm toplumun nesne konumuna indirgenmesi, bilimde halen kullanılan çok ünlü ‘nesnellik kuralı’ olarak karşımıza çıktı. Eskinin tanrı-kul ilişkisi, özne-nesne ilişkisine dönüştü. Daha eskinin canlı doğa anlayışı yerini ölü nesne doğa ve üzerinde tanrısal özne insana bıraktı.

Bu paradigmatik yaklaşımların bilim, özellikle toplumsal bilimler üzerinde etkisi yıkıcı olmuştur. Örneğin tamamen nesne olan fizik doğasını esas alan fizik bilimi, doğa üzerinde sınırsız deneyim ve tasarrufta bulunma özgürlüğüne sahip olduğuna inanır. Nükleer deneyimden her tür otodinamikleri harekete geçirmeye kadar kendini özgür sayar. Bunu yaparken herhangi bir ahlaki endişe duymaz. Nesne doğa anlayışı maddenin sınırsız tasarrufunu doğurunca, sonuç atom bombasına kadar gider. Tanrısal bilim araçsal bilime dönüşünce toplumla bağı kalmaz. İktidar ve sermayenin elinde azami kâr kanununa bağlı bir araçsallık kazanır. Görünüşte fizik tamamen tarafsız, nesnel doğayla ilgilenen bir bilimdir. Özünde ise iktidarın ve sermayenin temel güç kaynaklarından biri olduğu açıktır. Aksi halde fizik bilimi mevcut halini koruyamazdı. Olumsuz anlamda toplum-karşıtı bir güç durumuna dönüşümü öyle tarafsız nesnel bir bilim bulunmadığını göstermektedir. Fizik kanunları denilen güç ilişkileri de son tahlilde insan gücünün yansımalarından başka anlama gelmez. İnsanın ise mutlak anlamda bir toplumsal varlık olduğunu biliyoruz.

Modernitenin tüm bilimsel yapısına damgasını vuran pozitivist felsefeyi yorumlayınca, uygarlık-iktidar-bilim ilişkisinin içyüzünü daha iyi açığa çıkarabiliriz. Pozitivist felsefenin kesin nesnel olgulardan yola çıktığını, bunun dışında hiçbir bilimsel yaklaşıma yer vermediğini biliyoruz. Yakından bakınca, nesnelerin ilişkisi olarak bilimin tüm eski puta tapıcılardan ve metafizik güçlerden daha putçu ve metafizikçi olduğu kavranacaktır. Bu konuda tarihsel diyalektiği kısaca hatırlatırsak daha çok aydınlanırız. Nasıl tek ve soyut tanrılı dinler, paganizmi (putçuluk, bir nevi olguları tanrısallaştırma dini) eleştirme temelinde ortaya çıkıp kendilerini şekillendirmişlerse, pozitivizm de bir nevi karşı atak olarak yeni putçuluk biçiminde ortaya çıkmıştır. Din ve metafizik eleştirisi, yeni putçuluk (Olgulara dayalı hakikatçilik kesinlikle neo-paganizmdir) olarak, neo-metafizik olarak şekillenmiştir. F. Nietzsche’nin bu gerçeği ilk tespit eden filozoflardan olması son derece önemlidir ve değerlendirmeleri hakikat araştırmalarında katkı niteliğindedir. Nesnel olgu denilen kavramın hakikatten uzak bir kavram olduğunu belirlemek büyük önem taşır. Olgular kendi başına hakikate ilişkin ya hiçbir anlamlı bilgi sunmazlar ya da sundukları kadarıyla çok yanlış sonuçları beraberinde getirirler.

Olgular eğer karmaşık bağlantıları kapsamında anlam bulamazlarsa, ya hiç bilgi sunmazlar ya da en yanlış sonuçlara yol açabilirler demiştik. Fizik, kimya, biyoloji olgularını bir tarafa bırakalım. Yalnız bir toplumsal olgu örneği üzerinde durarak yol açtıkları sonuçları yakından görelim. Pozitivizme göre ulus-devlet bir olgudur. Onu oluşturan bütün öğeler de birer olgudurlar. Binlerce kurum, milyonlarca insan hepsi birer olgudur. Aralarındaki ilişkileri de katınca resmi tamamlamış oluruz. Pozitivizme göre bilimsel kavramı oluşturduk demektir. Artık mutlak bir hakikatle karşı karşıyayız: Ulus-devlet hakikati. Pozitivizm bu tanıma bir yorum olarak bakmaz. Mutlak hakikat olgusu olarak bakar. Diğer tüm toplumbilim olgularına da bu anlayışla bakar. Tıpkı birer fizik, kimya, biyoloji olgusu gibi bunlar da birer olgudur. Hakikat tanımlaması böyledir. Görünüşte masum, hiç tehlike içermeyen bu yaklaşımın hiç de öyle olmadığını, özellikle etnik temizlik-soykırım hareketlerinde bütün dehşetiyle fark etmeye başladık. Hitler’den tutalım sözde en ılımlı ulus-devlet liderine kadar hepsi, yaptıklarının bilime göre son derece doğru (pozitif bilimlere göre) olduğunu, ulus gerçeklerini arındırdıklarını, daha homojen bir ulus oluşturmanın sadece hak değil, doğal evrim yasasına uygun bir gelişme olduğunu söyleyeceklerdir. Esas aldıkları bilime göre doğru söylüyorlar. Onlara bu gücü pozitif felsefe ve bilimleri vermektedir. Nitekim tüm modernite dönemi bu pozitivist anlayış gereği sınırsız vatan, millet, devlet, etnisite, ideoloji, sistem savaşına girişti. Çünkü bu kavramların hepsi kutsaldı ve uğruna sonuna kadar savaş gerekirdi. Bilindiği üzere bu anlayış sonucunda tarih kan banyosuna dönüştü. Görünüşte masum pozitivizm, özünde kötü çehresi böyle sırıtıyordu.

Anlaşılmadıysa biraz daha açıklayalım. Dünya’da günümüzde yaklaşık iki yüz ulus-devlet vardır. Hepsi yukarda belirttiğimiz kurum ve vatandaş kitlesiyle ilişkiler yekûnuyla karşı karşıya gelirse, en az iki yüz tanrılı, binlerce mabetli, sınırsız tarikatlı bir düzen veya hercümerçlik durumunun doğması kaçınılmazdır. Çünkü temsil ettikleri tüm olgular kutsal ve uğruna ölmeye değerdir. Dikkat edelim, karşımızda gerçek toplumsal doğayı yansıtan ahlaki ve politik toplumdan ad düzeyinde bile bahis yoktur. Gerçekten saldırıya uğraması halinde uğrunda ölünecek bir gerçek varsa, o da ahlaki ve politik toplum gerçekliğidir. Ulus-devlette ise, herkes kendi kendine oluşturduğu ve oluşturulup önüne sunulan olgu putları adına savaşmaktadır. Eskinin putlar uğruna savaşımından bin kat daha azıtmış bir putlar uğruna savaşlar dönemiyle karşı karşıyayız. Sonuç sermaye ve ulus-devlet tekellerinin azami kâr kanununun işlemesidir; mutlu azınlığa firavunların bile yaşamadığı yaşantıların peşkeş çekilmesidir. Modern yaşam denilen, pozitivizmin bu gerçeğinin, daha doğrusu gerçekleri katletmesinin sonuçlarından başka bir şey değildir. Bugün sanal toplum çağına eriştik. Hiçbir gerçek, sanal toplum kadar olguculuğu açıklayamaz. Olgucu toplum sanal toplumdur. Sanal toplum olgucu toplumun gerçek yüzü, yüzünün ötesinde hakikatin ta kendisidir. Olguların anlamsızlığı (daha doğrusu kan banyosu, hayali toplum, tüketim toplumu anlamında anlamsızlık anlaşılmalı) sanal toplumla zirve yapıyor. Medyatik toplum, şov toplumu, magazinel toplum hep nesnel, olgucu anlayışın, pozitivizmin açığa çıkmış hakikatidir. Bu da aslında hakikatin inkârıdır.

Konumuz gereği fazla incelemeye gerek duymadan, benzer sonuçları daha da sıralayabilirim. İslam, Hıristiyan, Musevi, Budist, kapitalist, sosyalist, feodal, köleci toplum kavramları aynı yaklaşımın gerçekleridir. Pozitivizmin metafizik yüzü burada da karşımıza çıkıyor. Evet, İslam toplumu, kapitalist toplumu aynı yaklaşımın sonucudur. Yani bunlar olgu kavramlarıdır; başka deyişle yakıştırma, görüntü kavramlarıdır. Aynı şey ulus aidiyetleri için de söylenebilir. Alman, Fransız, Arap, Türk, Kürt ulus kavramları pozitivist karakterde birer hakikattirler. Özde ise, hakikatin silik görüntüleridir. Peki, gerçek, hakikat nedir diye sorulabilir. Bence cevap basittir. Toplum gerçeğinde doğal olan ahlaki ve politik toplum hakikati ile bunu sürekli aşındırmak isteyen uygarlık hakikati vardır. Bunun dışındaki sıfatlar, isimler hiç gerçeği temsil etmez demiyorum. Özünü değil, görüntüsünü, basit ve sık değişkenli formunu temsil eder diyorum.

Örneğin Arap ulus gerçeği diyelim. Çok zayıf da düşmüş olsa, Arabistan denilen mekânda ahlaki ve politik özellikleri olan bir toplumla, bu toplumun sırtından binlerce yıl sulta sürmüş ve günümüzde çürüme noktasına getirmiş iktidar gerçeği dışında Araplık çok az şey ifade eder. Binlerce farklı, çelişkili, hatta can düşmanı Arap vardır. Yani binlerce çelişkili hakikat! Pozitivizme göre böyle olması gerekir. Ama çok iyi biliyoruz ki, Arap gerçeği özde bu olmasa gerekir. Daha anlaşılabilir bir örnek ağaçlardır. Bir de ağacın olgu olarak binlerce dalı ve sayılamayacak kadar çok yaprağı vardır. Eğer ürünü bilinen ve değerli olan bir ağaçsa, ona göre anlam bulur; dallarına ve yaprağına göre değil. Pozitivizm hepsine aynı ağırlığı verme körlüğüdür. Evet, dallar ve yapraklar da gerçektir. Ama anlamlı gerçek değillerdir. Bir tiyeğin, bir kilo üzümün değeri, anlamı vardır. Ama bir yaprağının ancak bir görüntüsü, özünü yansıtmayan, biçimsel görüş kazandıran bir olgusal gerçekliği vardır.

Bilimlerin olguya boğulması, her gün yeni bir bilimsel disiplinin doğması, hepsinin kendini aynı ağırlıkta hakikat sayması bilimsel krizin ana nedenidir. Sistemle bağını başta da belirledik. Hakikatin özne-nesne, biz-öteki, beden-ruh, din-bilim, mitoloji-felsefe, tanrı-kul, ezen-ezilen, hâkim-mahkûm vb. sürekli ve gittikçe derinleşen biçimde karşıt ikilemler halinde parçalanması, özünde ahlaki ve politik toplumla onun üzerinde kurulu uygarlıkçı tekel şebekelerinin yarattığı aşındırma ve sömürgeleştirme eyleminin sonucudur. Kapitalist modernite bu uygarlık ikilemini sınırsızca çoğaltıp derinleştirerek, toplumu bugünkü dağılma ve çürüme noktasına getirmiştir. Bunda sistemin işbirlikçi biliminin de büyük payı vardır. Kriz, ideolojik özle araçsal yapılanma arasında can çekişme noktasına gelince, farkına varılan hal oluyor. İşsizlikle, savaşla, açlık ve yoksullukla, baskı ve kırımla, eşitsizlik ve özgürlüksüzlükle kendini ezici çoklukların etinden, ruhundan çığlıklara dönüştürmesi oluyor.

Pozitivizmi eleştirirken bazı yanlış anlamalara düşülmemesi konusunda uyarma gereği duyuyorum. Birincisi, olguların hiçbir değeri yoktur, gerçeklikle bağı yoktur gibi yaklaşım içinde değilim. Sadece oldukça sınırlıdır diyorum. Olgusallığın bir felsefe düzeyine taşındığında büyük sakıncalara yol açacağını belirtiyorum. Avrupa düşünce sisteminde bu durumun fazlasıyla açığa çıktığını vurguluyorum. İkinci husus, belki bir nevi Eflatunculuğa kaydığım yönünde bir eleştiri getirilmesi olacaktır. Özün belirleyici olduğunu söylerken, özellikle ağaç örneğinde bu eleştiri beklenir. Fakat belirtmek istediğim ‘ağaç’ fikri, ideası değildir. Toplumca ağacın ihtiva ettiği gerçekliği belirtmek istiyorum. Faydacılıkçı bir yaklaşım da sunmuyorum. Sadece gerçekliğinin ancak ahlaki ve politik toplumca belirlenmesi gerektiğini söylüyorum. Bir bireye veya gruba çok faydalı olabilir. Ama eğer ahlaki ve politik toplumca aynı biçimde yorumlanmıyorsa, gerçek fayda değeri yoktur demek istiyorum.

Liberalizmin benimsetmek istediği gibi “Bireyler çıkar, filozof, bilim adamı, asker, politika adamı, sermayedar vb. olarak hakiki olan ne varsa bulur ve yaşarlar” felsefesini kesinlikle gayri ahlaki, gayri politik toplumsallık olarak eleştiriyorum. Bunun uygarlık tarihinin yol açtığı ve kapitalist dönemin tüm topluma yutturmaya çalıştığı en büyük ahlaksızlaştırma ve politiksizleştirmenin ideolojisi olduğunu, daha doğrusu propaganda ile benimsetilen ve modernlik kılıfı giydirilen çağdaş mitolojik bir anlatım olduğunu söylemek istiyorum.

O halde daha da önem kazanan sorun şu olacaktır: Hakikati nerede ve nasıl bulmalıyız? Çok basit bir kuralı hatırlatarak cevabımı vermek isterim: Bir şeyi nerede kaybettiysen, ancak orada arayarak bulabilirsin. Yoksa başka yerlerde, tüm dünyayı araştırsan da bulamazsın. Çünkü yöntemi yanlıştır. Kaybettiğin yerde değil, başka yerde arama yöntemi sadece zaman ve enerji kaybettirir. Çağımızın hakikat araştırmalarını da bu örneğe benzetiyorum. Korkunç araştırma laboratuarlarına, fonlarına rağmen, varılan gerçekler belirttiğim gibi kriz ve acı yüklüdür. İnsanlığın peşinde koştuğu hakikatin bu olamayacağı açıktır. Cevabım sıkça tekrarımın tekrarı olacaktır. Hakikat ancak toplumsal olabilir. Uygarlık süreci ahlaki ve politik toplumu aşındırıp sömürü ve iktidar tekeline kapattıkça, toplumsal hakikat yitirilmiş demektir. Yitirilen, ahlak ve politik değerlerle birlikte yitirilmiştir. Tekrar bulmak istiyorsan, kaybettiğin yerde arayacaksın. Yani uygarlık ve moderniteye karşı ahlaki ve politik toplumu, onun gerçekliğini arayacaksın, bulacaksın. Bununla da yetinmeyeceksin; tanınmaz hale getirilen varoluşunu yeniden inşa edeceksin. O zaman göreceksin ki, tarih boyunca kaybettiğin altın değerindeki bütün hakikatleri tek tek buluyorsun. Bu temelde daha mutlu olacaksın. Bunun da ahlaki ve politik toplumdan geçtiğini anlayacaksın.

Entelektüel alanı yeniden düzenlerken, görevler kapsamında bazı önerilerimi geliştirmeye çalışarak, eleştiriler temelinde ilkeler düzeyinde sunmak durumundayım:

1- Entelektüel çabalar, bilgi ve bilim çalışmaları toplumsal doğanın temel varoluş hali olan ahlaki ve politik toplum kapsamında geliştirilmelidir. Uygarlık tarihi boyunca kopulan ve gittikçe aşındırılan bu toplum gerçekliği, kapitalistin damgasını vurduğu modern çağla birlikte tamamen parçalanmış, çürümeye terk edilmiş ve yok olmanın eşiğine getirilmiştir.

2- O halde entelektüel çaba, bilgi ve bilim çalışmaları öncelikle bu gidişatı durdurmayı amaçlamak zorundadır. Çünkü yok edilen bir şeyin bilimi olamaz. Belki hatırası olabilir. Hatıra bilim değildir. Bilim yaşayan, var olanla ilgilidir. Bu durumdaki toplum tümüyle yok olmak istemiyorsa, kapitalistik moderniteye (tüm unsurlarıyla birlikte) direnmek zorundadır. Direniş artık varoluşla aynı düzlemde olup özdeştir. Entelektüel sermaye ve hamallık olarak değil, gerçek araştırıcının onuruyla yaşamak, ayakta kalmak isteniyorsa, entelektüelin tüm çabalarında hem direnişçi olması hem de araştırma unsurlarının direniş boyutlu olması kaçınılmazdır. Hem entelektüel hem de bilimi bu anlamda direnişçidir. Başka türlüsü ya kendini aldatmak ya da sermaye veya hamal kimliğini gizlemek olur.

3- Geliştirilen bilim öncelikle ‘sosyal bilim’ olarak düzenlenmek zorundadır. Sosyal bilim tüm bilimlerin ana kraliçesi olarak kabul edilmek durumundadır. Ne Birinci Doğa ile ilgili diğer bilimler (fizik, astronomi, kimya, biyoloji) ne de İkinci Doğa’yla ilgili diğer beşeri bilgiler-bilimler (edebiyat, felsefe, sanat, ekonomi vb.) asla öncülük taşımaz; bunlar hakikatle anlamlı bağı kuramazlar. Her iki alan sosyal bilimle bağını ancak başarıyla kurabilirse hakikatten pay alabilir.

4- Sosyal bilimin ana konusu olarak ahlaki ve politik toplumu nesnel bir obje olarak değil, özne-nesne, biz-öteki, beden-ruh, tanrı-kul, ölü-canlı gibi insan algılamasında derinleştirilmiş ve aralarına uçurumlar sokulmuş ikilemler olarak değil, bu ikilemleri aşan bir yöntemle araştırması esas olmalıdır. Farklılaşma evrenin yaşam tarzı olup, toplum doğasında da geçerliliği çok daha esnek, özgür ve yoğunlaşmış halde bulunan bir nitelemedir. Fakat bu farklılaşmayı uygarlık ve modernitenin tüm ideolojik yapılanmasının temeli haline getirilen özne-nesne düzeyine taşırmak, kesinlikle hem evrensel hem de toplumsal hakikatin yitirilmesi, parçalanması anlamına gelecektir.

5- Zirvesine Avrupa modernitesinde erişen, genelde bilimin özelde sosyal bilimin üzerinde yükseldiği bu nesnelliğin genel felsefesi olan ve halen tüm şiddetiyle devam eden pozitivizm, kapsamlı eleştiriler temelinde tarihin çöp sepetine atılmadan, anlamlı bir sosyal bilim paradigması (köklü anti-uygarlıkçı bilim felsefesi) geliştirilemez. Avrupa merkezli bilimin, özelikle sosyal bilimin çok parçalanmış ve hakikati yitirme tehlikesi de bulunsa, olumlu kazanımlarını ve hakikat paylarını anlamak ve özümsemek şarttır. Pozitivizm ne kadar eleştirilip aşılmak durumundaysa, açığa çıkarılmış hakikat paylarının özümsenmesi de o denli benimsenmek durumundadır. Hakikat araştırmasında toptan anti-Avrupacılık en az toptan Avrupacılık kadar olumsuz sonuçlara yol açabilir.

6- Her ne kadar postmodernizm denilen bu hakikat araştırmaları da pozitivizmi eleştirip Avrupa merkezli sosyal bilimi reddediyorlarsa da, bu yaklaşımların kolayca liberalize edilmesi ve daha anti-hakikatçi olan bir anti-Avrupacılık olarak biçim kazanması mümkündür. Sosyal bilimin kriz halinden yararlanarak bu postmodern araştırmalar toptan reddedilmese de, son derece eleştirel yaklaşmak önem taşır. Modernist pozitivizmin evrenselci, ilerlemeci, çizgisel yöntemi ve perspektifi ne denli saptırıcı ise, birçok postmodernistin aşırı göreci (izafi) döngüsel yöntemi de benzer sapmalara açıktır. Bu uçlara savrulmamak için bağlı kalınması gereken temel ilkeleri (sıralamaya çalıştığımız) iyi özümsemek şarttır. Krizli ortam neredeyse herkese göre bir hakikat yolu aramaya müsaittir ki, bu husus bile hakikat araştırmalarını kendi başına birçok yönden saptırabilir, boşa çıkarabilir.

7- Hakikati araştırmada ana yöntemimiz ne pozitivist nesnelcilik, ne de göreci öznellik olabilir. İkisi de özde liberalizmin iki yüzü olup, bolca birbirine karıştırarak piyasaya sunup entelektüel sermaye ve hamallık üretmede kullandığı yöntem enflasyonudur. Hakikati olanaksızlaştırmanın en etkili yönü bu yöntem enflasyonudur. Bu da ancak nesnelci ve öznelci yöntemlerin birbirlerine karıştırılmasıyla neredeyse kişi sayısı kadar yöntem bolluğu demektir. Hakikatin bozuk para misali değerden düşürülme eylemi olarak, bu yöntem bolluklarına aldanmamak önem taşır. Şüphesiz gerçeğin nesnel ve öznel yanları vardır. Bilinç, hakikat son tahlilde gözlemlenen-gözleyen ikilisinin çakışmasını (Aynılaşmasını kastetmiyorum, daha çok özdeşlik olarak kavranması olumlu olabilir) ifade eder. Bu konuda ne kadar derinleşme, yoğunlaşma yaşanırsa, o denli daha çok hakikat payları ortaya çıkar. Bu durumda ne gözlemleyen özne, ne de gözlemlenen nesne konumundadır. Daha çok ikisinin birbirine yaklaşması, aynılaşması denilemezse de, özdeşleşme konumunu yakalaması demektir. Hakikatin azamileştiği süreç, bu yönlü özdeşleşme olanağını yakalamaktır. Şimdilik bir ad verme gereği duymadan, yöntem konusunu böyle tanımlamak durumundayım. Şüphesiz ana gözlemleyen ve gözlenen birimin ahlaki ve politik toplum olduğunu hiçbir zaman ve mekânda göz ardı etmiyoruz.

8- Temel araştırma mekânları, üniversiteler başta olmak üzere, uygarlık ve modernitenin resmi kurumları olamaz. Geçmişte de, günümüzde de bilimin iktidarlaştırılması ve resmi devlet kurumlarında üretilmesi, hakikatle bağının yitirilmesi anlamına gelir. Bilimin ahlaki ve politik toplumla bağının koparılması, topluma yararlı olmaktan çıkarılması, tersine toplum üzerine baskı ve sömürü tekellerinin geliştirilmesine yardımcı olması demektir. Tıpkı özel veya genelevlere kapatılan kadın özgür gerçekliğini, hakikatini nasıl kaybediyorsa, resmi kurumlara kapatılan entelektüeller ve bilim de o denli özgürlüğünü, gerçek kimliğini yitirir. Şüphesiz bu demek değildir ki, bu kurumlarda hiç entelektüel yetiştirilmez ve bilim üretilmez. Anlaşılması gereken, iktidarlaşan entelektüel ve bilimin toplumsal gerçeklikle ilgili araştırma ve buluş amacından kopacağıdır. İstisna kabilinden entelektüel olunma ve bilimsel değeri olan yapıtların ortaya çıkarılması ana gerçeği değiştirmez.

9- Sosyal bilim için kurumsal devrim, diğer deyişle yeniden yapılanma şarttır. Nasıl ki Grek-İonya aydınlanmasında bağımsız felsefe ve bilim akademileri oluştuysa, yine ortaçağda hem İslami hem Hıristiyanlık geleneğinde tekke, dergâh ve manastırlar benzer bir rol oynadıysa, Avrupa Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketlerinin aynı zamanda birer entelektüel ve bilim devrimi oldukları gerçek ise, benzer devrimlere mevcut krizden çıkış için günümüzde de ihtiyaç vardır. Modernitenin dört yüz yıllık ideolojik hegemonyası en az maddi kültür hegemonyası kadar derin ve süreklileşen krizini aşma yeteneğinde değildir. İçerik ve biçim olarak demokratik modernitenin müdahalesi olmadan, krizin daha da çürütücü ve dağıtıcı rol oynaması kaçınılmazdır. Ütopik sosyalistlerden bilimsel sosyalistlere, anarşistlerden Frankfurt Okulu’na, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki Fransız felsefi çıkışından 1968 gençlik kültür devrimine ve en son 1990’lar sonrası postmodernist, feminist ve ekolojik çıkışlara kadar bu yönlü çıkışın zengin bir entelektüel ve bilim mirası vardır. Demokratik modernite hem uygarlık dönemi entelektüel pırıltı ve devrimlerini, hem modernite karşıtı entelektüel çıkışlarının olumlu özelliklerini özümseme temelinde kendi entelektüel ve bilim devrimini yapmak durumundadır.

Kurumlaşma bu devrimin koşullarından biridir. Entelektüel devrimin küresel çapta başarısı için tarihte adı geçen deneyimlerden çıkarılacak dersler temelinde yeni bir dünya kurum merkezine ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı gidermek için Dünya Kültür ve Akademiler Konfederasyonu inşa edilebilir. Özgür bir coğrafyada inşa edilecek bu konfederasyon hiçbir ulus-devlet ve iktidar gücüne bağlı olmadığı gibi, sermaye tekellerine de karşıt temelde oluşmak durumundadır. Bağımsızlığı ve özerkliği esastır. Her yerel kültür ve bölgesel-ulusal akademilerden gönüllülük temelinde program, örgüt ve eylem ilkeleri uyarınca katılım gerçekleştirilebilir. Konfederasyon yerel, bölgesel, ulusal ve kıtasal düzeyde görevli kurumlaşmalara gidebilir.

10- Demokratik siyaset ve kültür akademileri bu görev için uygun kurumlaşmalar olabilir. Ahlaki ve politik toplum birimlerinin yeniden yapılanma ihtiyaçları için gerekli olan entelektüel ve bilimsel desteği bu akademiler oluşturabilir. Kendilerine resmi ve özel tekel kurumlarını örnek alma yerine, orijinal çıkışlar olarak yapılanmaları daha uygundur. Modernite kurumlarını taklit etmek, başarısızlıkla sonuçlanmalarını beraberinde getirebilir. Özerk ve demokratik olmaları, kendi program ve kadrolarını kendileri oluşturmaları, gönüllü öğrenciliği ve öğretmenliği esas almaları, öğrencinin öğretmen, öğretmenin öğrenci pozisyonuna sık sık geçebileceği, dağdaki çobandan profesöre kadar ideası ve amacı olan herkesin katılım gösterebileceği başlangıç itibariyle öngörülebilir. Kadın ağırlıklı akademilerin de aynı içerikle birlikte özgün yanlarını bilimsel kılmaları için oluşturulması uygun olabilir. Sadece teorik kalmamaları için pratiğe çok yönlü katılım da aranan niteliklerden biridir. Akademiler yer ve zaman bakımından pratik ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak kurulur ve çalıştırılır. Tarihte örneklerine çokça rastlandığı gibi (Zerdüşt’ün dağ başlarındaki ateşgedeleri, Eflatun ve Aristo’nun bahçeleri, Sokrates ve Stoacıların cadde kaldırımları, ortaçağın manastır ve tekkeleri vb.) sade ve gönüllü kuruluşlardır. Dağ başından tutalım mahalle köşelerine dek mekânlar seçilebilir. Şüphesiz iktidarların azametini kanıtlayan binalar aranmaz. Manastır ve sivil medreselerde olduğu gibi, eğitimin süresi katılanların durumuna ve öğrenci akışlarının yoğunluğuna göre belirlenebilir. Resmi kurumlar gibi katı zaman koşulları gerekli değildir. Tümüyle şekil ve kuraldan yoksun olmaları da düşünülemez. Etik ve estetik kuralları mutlaka olmalıdır.

Demokratik modernite birimlerinin yeniden inşa çalışmalarında entelektüel ve bilimsel katkı şarttır. Bu şartın piyasadaki entelektüel sermaye ile karşılanamayacağı açıktır. Yeni akademi kaynaklı kadro ve bilim ancak bu ihtiyacı karşılayabilir. Entelektüel görev kapsamında yapmaya çalıştığım bu kısa değerlendirme ve çözüm ilkeleri şüphesiz öneri niteliğinde olup tartışmayı gerektirir. Kriz koşulları ancak yeni entelektüel ve bilimsel çıkışlarla olumlu yönde aşılabilir. Söz konusu krizin küresel, sistematik ve yapısal olduğu göz önüne getirildiğinde, çıkış için de küresel, sistematik ve yapısal müdahaleler gerektiği açıktır. Eski kalıpları, kurumları, bilimleri taklit etmekle veya eklektik kılmakla bir yere varılamayacağı yaşanan sayısız devrimci deneyimden ders olarak öğrenilebilir.

Demokratik modernitenin köklü bir aydınlanma devrimiyle iç içe kendini inşa etmesi, geçmişten öğrenilmesi gereken derslerin başında gelir. Bununla birlikte hemen vurgulamalıyım ki, geçmiş şimdidir. Toplumsal doğanın asli varoluş biçimi olan ahlaki ve politik toplumun tüm geçmişinden fazla söz etmesek de (Ama özellikle neolitik toplumun, köy-tarım toplumunun, göçebeliğin, kabile ve aşiretin, dinsel cemaatlerin halen yaşamsallıklarını inatla sürdürdüklerini göz ardı etmemeliyiz), son beş bin yıllık sermaye birikim ve iktidar tekellerince kaybettirilen değerlerini yeniden kazanmak için devrimsel nitelikte entelektüel ve bilim üretimi en çok ihtiyaç duyulan nesneyi oluşturacaktır. Olmazsa olmaz kabilinden bu ihtiyaç için entelektüel görevlerimiz üzerinde yoğunlaşma, çözümleme ve çözme çabalarımız her zamankinden daha fazla hayati önem taşır.

 

B- Ahlaki Görevler

Ahlak, üzerinde çok konuşulmasına rağmen, çözümlenmesi yapılamayan toplumsal kurumların başında gelmektedir. Etik adı altında tüm teorikleştirme çabalarına rağmen, pratikte sağlanan gelişmeler çok umut kırıcıdır. Toplumsal varoluşun gittikçe ahlaktan yoksun kaldığı, bilimce gözlenen ortak bir tespittir. Bunun neden ve sonuçları yeterince açıklanmamıştır. Gittikçe gözden düşürülen bir kurum ve konum niteliğine büründürülmüştür. Fakat konu ve kurum olarak ahlak, sanılanın da ötesinde çok önemlidir. Gerek tarih boyunca yaşanan krizler, gerek günümüz küresel krizi büyük oranda ahlaki yoksunluğun sonucu olarak düşünülebilir. Tarihte toplumsal vicdan, Sodom (İlkçağda Lut Gölü yakınlarındaki bir şehir) ve Pompei’nin yanardağdan püsküren lavlarla üstünün örtülmesini ahlaki düşkünlükle izah ederken, bir hakikatten haber vermek ister gibidir! Ahlaki düşkünlük toplumları çökertir. Tanrıların laneti denilen şey, özünde toplumsal vicdanın (ahlakın) ahlaksızlığı cezalandırma eyleminin gökselliğe yansıtılma biçimidir. Tanrıyı toplumsal kimliğin en yüce ve kutsal tanımlaması olarak yorumlarsak, lanetleme de toplumun tipik kendine has cezalandırma eylemi oluyor.

Ahlakı kavramsal olarak tanımlamak basittir. Toplumsal törelere, alışkanlık ve kurallara göre yaşamayı bilmek ahlakı tanımlayabilir. Fakat bu açıklama oldukça biçimsel kalmaktadır. Etik adı altında antikçağ ve yeniçağ filozoflarının (Eflatun, Aristo, Kant başta olmak üzere) giriştikleri çözümlemeler daha çok devlet teorisine girişten öte bir katkı sunmamıştır. Daha doğrusu, bireyi toplum üyeliğinden kopartıp devlet üyeliğine geçirmenin ön hazırlıkları gibidir. Sanki ahlakın görevi bireyi devleti için nasıl en yararlı hale getirmekmiş gibi bir yaklaşım sundukları açıktır. Kısacası ahlaki yorumları uygarlık yanlısıdır.

Her toplumsal konuda olduğu gibi, ahlaka ilişkin olarak da tarihe başvurmak daha öğretici olacaktır. Toplumsal çağların yüzde 98 gibi uzun bir döneminde hukukun değil, ahlak kurallarının geçerli olduğunu biliyoruz. Bu nedenle de ahlaki toplum diyoruz. Dolayısıyla bu uzun dönem ahlakının neyi karşıladığını çok iyi bilmeden ahlakı yorumlamak eksik kalacaktır. Toplumsal doğayı esnek zekâyla en yüklü doğa olarak tanımlamamız konuya ışık tutabilir. Esnek zekâdan kasıt, daha çok düşünmeyle iş yapmaktır. Düşünme ile iş arasındaki ilişki zorunlu olarak kural içerecektir. Çünkü işin nasıl yapılması gerektiği zaten kural demektir. İşe ilişkin bu ilk eylemi ilk ahlak kuralı olarak da belirleyebiliriz. İş derken ise, her türden toplumsal etkinliği kastediyoruz. Yemekten uyumaya, yürümekten yiyecek yemeye, hayvanlarla dost olmaya veya çatışmaya, bitkilerle ilgilenmekten balık avlamaya kadar her eylem iştir. Bu iş ise, kural olmadan başarılamaz. Başarısızlık ise toplumun ölümü demektir.

Bu noktada toplumu ekonomik temel ve ahlaki üstyapı gibi bölme kavramları saçma gelmektedir. Ahlak ekonominin, daha doğrusu yaşamın temel ihtiyaçlarının elde edilmesinin en iyi yolu olarak tanımlanabilir. Töre ve usul olarak ahlak, ekonominin veya temel ihtiyaçların elde ediliş tarzıdır. Dolayısıyla altyapı-üstyapı ayrımları açıklayıcı kavramlar olmaktan uzaktırlar. Ahlak, başta ekonomik çabalar olmak üzere, tüm toplumsal eylemliliklerin iyi tarzında gerçekleştirilmesini ifade eder. Dolayısıyla toplumsal olan her şey ahlakidir. Ahlaki olan her şey de toplumsaldır. Örneğin ekonomi ahlaksal olduğu gibi, din de ahlaksaldır. Doğrudan demokrasi olarak siyaset ahlakın kendisidir.

O halde işin ilk kuralı yani ahlakı, ilk başlardan itibaren toplum için hayati bir konudur. En iyi iş nasıl yapılıyorsa, o nasıllık en iyi ahlak kuralı olarak zihinlere yerleşir. Bu, süreç içinde daha da yetkinleşerek, sağlam bir gelenek olarak toplumsal hafızaya mal olur. Ahlak artık oluşmuş demektir. Töre, gelenek denilen olay budur. Burada çözümlenmesi gereken en önemli husus, ahlakın zihni bir eylem olduğu kadar toplumsal işle ilgili olmasıdır. Hem zihnin çabasını, hem toplumun eylemliliğini gerektirir. Şahsen bu duruma demokrasinin ilk orijinal hali demeyi tercih ederim. Bu durumda orijinal demokrasi ve ahlak özdeşlik kazanıyor. Toplum daha çok hayati işler peşinde koşturup durduğuna göre, iş üzerinde çok düşünülüp tartışılması kaçınılmazdır. Bununla da yetinmez; en iyi işin nasıl başarılacağı, yani yönetileceği üzerinde de çok durması yaşamın vazgeçilmez gereğidir. Her iki durumda da, yani hem düşünüp tartışmanın, karar vermenin, hem de kararı yönetip işin başarısına dönüştürmenin demokrasinin en dolaysız biçimi (katılımcı, doğrudan demokrasi denilen şey) olduğu açıktır. Bu ise aynı zamanda toplumun ahlaki yönetilişi, ahlaki yaşamı demektir. Demek ki ahlak ve demokrasinin kaynağı aynıdır. O da toplumsal pratiğin kolektif zihin ve iş yapma yeteneğidir. Toplum yaşamının yalnızca yüzde 98’lik bölümü ahlaki ve orijinal demokrasi ile geçmiş olmuyor; günümüze kadar çok parçalanmış, kendi haline bırakılmış toplum birimlerinde de hala ezici olarak uygulanan hukuk değil ahlaktır. Çok bozulmuş da olsa, aileden etnisiteye kadar, hatta hukukun en ince detayına dek düzenlediği birçok kurumsal alandaki iş yapımına kadar ahlak olmadan yaşamın yürüyemeyeceğini çok iyi bilmek gerekir. Hukuk bir örtüdür. Esasen işi yürüten güç eminim ki hala ahlaktır.

Uygarlık sürecine baktığımızda konu açısından yapılacak ilk tespit, ahlakın aleyhine sürekli devlet normlarının geçerli kılınmaya çalışıldığıdır. Sümer toplumunda, ilk Hammurabi stelinde (yazılı kaya dikitleri) hukuk kurallarının düzenlenmesi bu durumu gayet iyi açıklar. Belki ahlakın yetmediğinden, hukukun gerekli hale geldiğinden bahsedilecektir; ama böylesi bir yaklaşım yanlıştır. Sorun ahlakın yetmezliği değil, ahlaki toplumun aşındırılmasıdır. Ahlakın nasıl aşındırıldığını çokça belirledik. Toplum üzerine katmerli sermaye ve iktidar tekelleri kurulmaya başlanmıştır. Üretilen toplumsal değerler gasp edilmektedir. Bu durumda ahlakın yetmezliğinden değil, toplumun tahakküm altına alınmasından, devletin yönetim kuralları denilen hukuk kurallarının uygulandığı baskı ve sömürüye tabi tutulmasından bahsedebiliriz. Dolayısıyla ahlakın, bağlantılı olarak doğrudan demokrasinin alanı gittikçe daralıyor. Buna karşılık devlet yönetiminin, hukukunun alanı genişliyor. Bir tarafın kaybettiğini diğeri kazanıyor. Daha doğrusu, ahlaka devlet zoruyla kaybettiriliyor. Alanı daraltılarak, uygulanması zorlaştırılarak bu durum gerçekleştiriliyor. Daha sonraki tüm uygar toplumlarda ahlakın (doğrudan demokrasinin de) alanı daraltılmaya devam edilip hukukun payı sürekli arttırılacaktır. Nitekim ilkçağ uygarlıklarının bir nevi sonu ve özeti olan Roma uygarlığının en çok hukuku gerçekleştiren devlet yönetimi olması bu gerçeği doğrular. Roma hukuku halen hukukun temel taşlarından biridir. Avrupa uygarlığında, diğer bir deyişle modernizmde toplum adeta hukukun istilasına uğrayacaktır. Bir nevi hukuk sömürgeciliği söz konusudur. Ahlakın alanı en ücra köşelere sıkıştırılırken, tüm başköşelere hukuk konuk edilecektir.

Bu gerçek neyi yansıtır? Toplum üzerinde sermaye tekelinin ve iktidar ağırlığının arttığını gösterir. Son dört yüzyıllık moderniteye baktığımızda gerçekleşen, azami sermaye birikimi ve iktidar çoğalımıdır. Daha doğrusu, ikisinin iç içe kümülâtif birikimidir. Ahlak açısından belirtilecek olan husus ise, işlevsiz kalması değil, toplumun elinden alınmasıdır. Ahlakın uygulanacağı toplum koparılıp alınmıştır. Dolayısıyla çokça söylendiği gibi, karmaşık hal alan toplumun ahlakla artık yönetilememesi nedeniyle hukuka ihtiyaç duyulduğu şeklinde anlatılması, büyük bir yalan ve o denli ahlaksız bir yargıdır. Ahlakın yetmezliği, başarısız kalması, toplumun karmaşıklığından iş görememesi durumu kesinlikle söz konusu değildir. Burada da basit bir liberal ideolojik hegemonya kuralı işletilmektedir: Rakibi kolay safdışı bırakmak için propaganda ile iyice yıpratma kuralı. Ahlak hakkındaki çağdaş yaklaşımın oluşumunda liberalizmin ideolojik hegemonyasının rolü çok açıktır. Yerine ikame edilen hukukun ise, gerçekten en yönetemez, akıl ve vicdan dışı kurallarla yüklü olduğunu kim bilmez ki. “Mahkemeye ilk düşenlerin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez” deyimi boşuna söylenmemiştir. Bir yerde, kurumda ne kadar çok hukuk kuralı varsa, orada o kadar etkili bir baskı ve sömürü tekeli var demektir. Pratik gerçekler, günümüzde ilk adım atılan her kurumda bu hususu doğruluyor.

Konu ile ilgili sorulması gereken önemli bir soru da şudur: Ahlak mı, hukuk mu daha iyi yönetir? Anlatımımız her ne kadar içeriğinde bu soruya cevap veriyor ise de, hukukun zorlama bir yönetim olması bile gerçeği gayet iyi açıklıyor. Bilindiği üzere hukukun tarifi, “devlet zoruyla kanunların yürütülmesi” biçiminde yapılır. Ahlakta zorla yürütme yoktur. İçten benimsenmeyen bir kurala zaten ahlak kuralı denilemez. Zora dayalı hukuki yönetimin ahlaki yönetimle karşılaştırılmasında iyi’nin ağır basacağı, kefenin kesinlikle ahlak kefesi olacağı açıktır.

Ahlakla dinin ilişkisi çözümlenmesi gereken önemli bir sorundur. Nasıl ki ahlakla doğrudan demokrasi arasında bir özdeşlik kurmak mümkünse (uygarlık dışı ve karşıtı toplumlar için), benzer bir özdeşlik din ve ahlak arasında da kurulabilir. Dinin henüz uygarlık damgasını yemediği koşullarda ahlak, din ve doğrudan demokrasi iç içe yaşanır. Ahlak dine göre daha öncelikli oluşan bir kurumdur. Din öyle anlaşılıyor ki, ahlakın daha çok tabu, kutsallık, büyüleyicilik, anlam vermekte güçlük çekicilik, doğa güçlerini kontrol edemezlik duygu ve düşüncesi boyutlarıyla ilgilidir. Toplumun kendi doğası dışında doğayı da tanıyıp kabullenmeyi idrak etmesi, hem korku hem merhamet duygusu uyandırıyor. Yaşamlarının çok bağlı olduğunu fark ettiği bu doğa ve güçlerinin olumsuzluklarından sakınma, olumluluklarından da yararlanma düşüncesi ilkel, orijinal din kurumu ve geleneğinin kaynağı gibi görünmektedir.

Dinin uygarlık öncesi bir kurum olduğu tartışmasızdır. Ahlakın daha çok yasaklayıcı, sakınılması gereken hususlarını, merhamet ve bağışlayıcı unsurlarını kapsamına alıyor. Süreç içinde çok daha katı bir gelenek haline geliyor. Bu anlamda ahlakın en katı, kutsal emir ve kural düzenleyiciliği dini oluşturuyor. Ahlakın içinden doğmasına ve ilk başlangıçta bir parçasını teşkil etmesine rağmen, zaman ve mekân koşullarının değişimiyle güçlenerek, kurum ve kurallarını çok daha katı ve uyulması şart olan kanunlar haline getirerek (Musa’nın tipik On Emir düzeni) bağımsızlığını ve başatlığını ilan ediyor. Hukukun da benzer bir çıkış olmasıyla kıyaslanabilir. Önce ahlaki kuralların bir bölümü olan hukuk kuralları, devletleşmeyle birlikte zorla yerine getirilen kanunlara dönüşerek, bildiğimiz hukuku oluşturdu. Uygarlık sürecinin gelişmesiyle birlikte din bir farklılaşma daha yaşadı; sömürü ve iktidar güçlerinin çıkarlarına dönüştürülen boyutlarıyla toplumu ağır cezalandırabilen bir tanrısallık gücü haline getirildi. Hukukun devlet eliyle yürüttüğü tekel çıkarlarını, yeni uygarlık damgalı din tanrı eliyle yürütmeye çalıştı.

Her iki dönüşüm de önemlidir. Tarihin en önemli iki kırılma anını temsil ederler. Yükselen iktidar ve krallık otoritesinin kendini tanrısal kavramlarla niteleyerek güçlendirmesi, ideolojik hegemonyanın temel kuralıdır. Tanrı kavramını kazıdıkça, her defasında altından baskı ve sömürü tekellerinin, devlet ve iktidar aygıtlarının zorbalığı, talanı, kölece çalıştırma gücü ortaya çıkar. Fakat dinin demokratik, toplumsal boyutta olan kısmının ahlakla özdeş olan unsurlarının giderek doğa ve toplum birimlerine dönüştüğünü tespit etmek çok önemli bir husustur. Böylelikle uygarlık tarihi boyunca dinin iki karakterli kimlik, gelenek ve kültür olarak gelişmesini anlamlandırmak mümkündür. Uygarlık güçlerinin kimliği olarak din ve tanrı, ne kadar korku, ceza, cehenneme atma, aç bırakma, yok etme, merhametsizlik, savaş, tahakküm, hükümran, sahip, tapınma kavramlarıyla (Unutmamak gerekir ki, bu kavramlar en çok uygarlık güçlerini, kişiliklerini niteler) yüklüyse, ahlaki ve politik güçlerin din ve tanrı kimliği de cesaret, af, bağışlayıcılık, umut, rızıksız bırakmama, var etme, merhamet, sevgi, barış, özünde erime, kavuşma kavramlarıyla yüklüdür.

O halde uygarlık tarihi boyunca dini bu iki kimliği içinde tanımlamak son derece öğreticidir. İbrahimî dinler tipik olarak bu iki eğilimi de bağrında taşıyan özelliktedirler. Dinsel üst düzey temsilcileri (rahip, haham, şeyhülislam, ayetullah vb.) ne kadar uygarlık eğilimini yansıtıyorlarsa, alt düzey ümmet ehli de demokratik uygarlık eğilimini yansıtır. Yerine ve zamanına göre eğilimler denk ve başatlık kazanabilirler. Bu konumlarıyla modernitenin sosyal demokratlarını hatırlatırlar. Sosyal demokratlar modernite döneminde nasıl burjuvazi ile işçi sınıfının uzlaşımını temsil ediyorlarsa (tabii sermaye ve iktidar tekellerinin hegemonyasında), İbrahimî dinler de uygarlık tarihi boyunca uygarlığın sermaye ve iktidar güçleriyle demokratik uygarlık güçlerinin uzlaşımını (Yine iktidar güçlerinin hegemonyası ağır basar) temsil ederler.

Tarihte din-ahlak ilişkisinde müstesna bir öğreti ve kişilik olarak Zerdüştizm ve Zerdüşt’ü görüyoruz. Araştırmalar Zerdüşt’ü ve bağlı olduğu öğretiyi büyük bir ahlaki devrim olarak tanımlamaktadır. Zagros dağlarının eteklerinde tarım ve hayvancılıkla (neolitik devrimden beri, M.Ö. 12000, hatta dördüncü buzul döneminin kalkış tarihi olan 20000’lerden beri şekillenen kültür) geçinen bir toplumsal kültürel ortamda, Sümer uygarlığının (M.Ö. 3000 - sonrası) mitolojik ve dinsel hegemonyasına karşı kutsallıktan ziyade seküler, dünyevi ahlakı savunan bir eğilim olarak gelişen bu ahlaki devrime Zerdüşt’ün adına izafeten Zerdüştizm denilse de, çok daha eski köklere sahip olduğu bilinmektedir. Zerdüşt’ün ünlü sözü olan “Söyle, sen kimsin?” hitabıyla Sümer uygarlığının mitolojik ve dinsel tanrısallığını yargıladığı açıktır. Dolayısıyla uygarlık din ve tanrılarının bu ilk ahlaki eleştirisi çok büyük öneme sahiptir. Filozof F. Nietzsche’nin ünlü yapıtına ‘Zerdüşt Böyle Buyurdu’ adını koyması ve içeriğini Zerdüştvari ahlaki yargılarla doldurması boşuna değildir. Kendisi bu yönlü en güçlü uygarlık yorumlayıcısı olarak tanınmaktadır. Hatta bazen lakap olarak Zerdüşt’ün Çömezi, Dionysos’un Çömezi kelimelerini kendisi için kullanması düşündürücüdür.

Zerdüştilikte demokratik uygarlık unsurları ağır basar. Ailede kadın-erkek eşitliğine yakındır. Hayvanlara acı çektirilmez; eti çoğunlukla yenmez, ürünlerinden yararlanma esastır. Ziraat büyük değer taşır. Kutsallıktan arınmış iyilik-kötülük kavramları öne çıkar. Diyalektiğin ilk tohumlarını çağrıştıran ikilemli düşünce tarzı (aydınlık-karanlık güçleri) çok belirgindir. Evren diyalektik olarak kavranmaya çalışılmaktadır. Toplumun güçlü ahlaki ilkelerle yönetilmesi esas alınmaktadır. Tüm bu yönleriyle Sümerlere ve kökenlerini oradan alan uygarlıklara karşı güçlü bir ahlaki devrimi yansıttığı çok açıktır. Bilindiği gibi, saptırılmış da olsa, bu devrimin en büyük ürünü Med Konfederasyonu ve onu devralan (Ne yazık ki çok çarpıtılacaktır) Pers İmparatorluğu’dur. Mani (M.S. 250’ler) bu ahlaki öğretide ikinci bir devrim yapmak istese de, oldukça yozlaşmış Sasani imparatorları bunu engelleyecektir. Mani’nin kendisi ağır cezalandırılacaktır. İki dinsel ve ahlaki kimliğin çatışması söz konusudur.

Ortadoğu’dan Hindistan ve Avrupa’ya kadar Zerdüşt-Mani ahlak geleneğinin halen süregelen izleri (Mecusî, Êzidi) mevcuttur. Zendik kelimesi Zerdüştî kökenli olup, bugün bilim anlamında kullanılan ‘Science’ kelimesinin de kökenidir. Gerek Babil’e sürgün (M.Ö. 600–546) döneminde Yahudi peygamberlerin, gerek Med-Pers İmparatorluk döneminde Grek-İon filozoflarının ve her iki kolla birlikte direkt Avrupalı oryantalistlerin Zerdüştik gelenekten oldukça beslendiklerini belirtmek gerekir. Zerdüşt’le aynı dönemde yaşayan (M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllar) Konfüçyüs, Sokrates ve Buda’nın da öğretilerini temelde ahlaki topluma dayandırdıklarını, uygarlığın ahlakı tehdit etmesine karşı çok güçlü bir ahlaki savunuyu temsil ettiklerini aynı önemde belirtmek gerekir. Ortaçağ’da İslam ve Hıristiyanlık öğretilerinde ahlaki öğe oldukça önemli yer tutar. Avrupa uygarlığı yani modernitesi döneminde ise, ahlak büyük bir erozyon yaşar. Bunun nedenlerini kapsamlıca dile getirmiştik.

Bu kısa tarihi hatırlatmalar bile gösteriyor ki, ahlaki toplum büyük bir direngenlik sergilemiştir. Ahlak, ahlak olarak kaldıkça uygarlık güçlerine teslim olmamıştır. Dayatılan uygarlık dini ve hukukuna karşı Demos’un ahlakî ısrarı hiçbir zaman eksik olmamıştır. Günümüzde ahlaka ilişkin temel sorun ve görevler nasıl konumlanacağına ilişkindir. Sosyal bilimin bir dalı olarak etik (ahlak teorisi) şüphesiz önemle geliştirilmesi gereken entelektüel alana ilişkin bir görevdir. Önemli olan, etiğin toplumla nasıl bütünleşeceğidir; aşındırılan ahlaki toplumun nasıl yeniden ve daha güçlü temellerde ahlakla donanacağıdır. Ahlakı yeniden inşa görevi sadece asrın, modernitenin değil, toplumun sürdürülüp sürdürülemeyeceği sorunudur. Küresel krizin zoraki, hukukun zor gücüyle aşılamayacağı açığa çıkmış durumdadır. Dinselliğe yeniden dönüş de umutsuz bir vakıadır. Toplumsal doğanın güçlü ahlaki dokusu tekrar işlevselleştirilmedikçe, hiçbir yolla modernitenin küresel krizden çıkamayacağını iyi kavramak gerekir. Yaşanan kriz beş bin yıllık uygarlık sisteminin bütün toplum karşıtı güçlerinin ahlaki toplum aleyhine yarattıkları krizdir. Dolayısıyla çıkışı da ahlaki toplumda (ahlakın doğrudan demokrasi özdeşliği nedeniyle politik toplumda) aramak diyalektik gereğidir. İlke olarak bu tespitte birleşilmedikçe hiçbir ahlaki görev doğru olarak belirlenemez. O halde modernitenin küresel krizine karşı demokratik modernitenin en büyük çıkış silahı olarak ahlakın yeniden inşa çalışmalarında, ahlaki görevleri bir kere daha ilkeler halinde belirlemeye çalışırsak;

1- Modernitenin küresel krizi (günümüzdeki sistemik, yapısal kriz) beş bin yıllık uygarlık güçlerinin ahlaki topluma karşı yürüttükleri yıkımın sonucu olup, diyalektik gereği olarak krizden çıkışın da ahlaki toplumun yeniden inşasında aranması doğru olup, ana seçenek durumundadır.

2- Demokratik modernitenin temel birimi olan ahlaki ve politik toplum tüm aşındırılma, çürütülme ve yok edilme çabalarına (uygarlık ve modernite güçleri tarafından) rağmen, toplumsal doğa olarak varlığını ezici biçimde sürdürmektedir. Uygarlık güçleri dar bir elit şebeke olup (Belki de toplumsal doğanın yüzde on’undan hiçbir zaman fazla olmamışlardır) esas ağırlığı halen ezilen, sömürülen tüm uluslar, halklar, etnisiteler, kadınlar, köy-tarım toplumları, işsizler, göçebeler, gençlik, marjinal gruplar vb. oluşturmaktadır.

3- Toplumu esas olarak ayakta tutan ve sürdüren devletin hukuk düzeni değil, tümüyle toplumdan soyutlama çabalarına rağmen, zayıf da kalsa ahlaki unsurdur. Toplum yok edilmedikçe ahlak da yok edilemez. Bir toplumdaki krizin derinliği ahlaktaki alçalmayla bağlantılıdır. Ahlak er geç sadece krizden çıkış için değil, toplumların mutluluk içinde sürdürülebilir olmalarında da temel toplumsal doku, kurum olarak rolünü oynamak durumundadır.

4- Etik çalışmalar entelektüel alana, demokratik siyaset çalışmaları politik alana ilişkin görevler olmakla birlikte, ahlaki toplumla bütünleşmedikçe rolünü oynayamazlar. Ahlak her iki alan görevlerinin pratikleştiği toplum gerçeğini ifade eder. Demokratik kapsamı içinde din ve ahlak arasında özdeşlik vardır. Dolayısıyla ibadet yerleri en çok toplumsal ahlakın işlendiği kurumlar olmak durumundadır. Başta kilise ve camiler olmak üzere, ibadethaneleri birer pratik ahlaki kurum olarak değerlendirip, ahlaki toplumun inşasında kullanmak en doğrusudur. Özellikle camileri Hz. Muhammed dönemindeki yaygın ahlaki merkezler olarak icra edilen işlevlerine yeniden kavuşturmak önemlidir. Camiler sadece namaz gibi son derece basit bir ritüelin yeri (Hz. Muhammed döneminde camiler esas olarak ahlaki ve politik toplumun yeniden inşa edildiği merkezlerdi. Namaz sadece bu işi onama ritüeli olarak düşünülmüştü. Sonraları ritüel esas oldu. Esas ahlaki ve politik toplum inşası ise unutuldu, unutturuldu) değildir.

Demokratik modernitenin, ahlaki ve politik toplumun yeniden inşa edildiği ahlaki kurumlar olarak, gerekirse program, örgütlenme ve çalışma tarzı olarak reformdan geçirilip yeniden düzenlemelere kavuşturulmalıdır. Alevi Cemevleri daha çok ahlaki ve politik toplum kurumları rolünü oynamalarına karşılık, onların da yeniden inşa çalışmalarında öncü düzeyde yeni düzenlemelere kavuşturulması gerekir. Devlet ve iktidarın karşıt dayatmalarına karşılık, ahlaki ve politik toplum birimlerinin kutsal ve ahlaki direnme hakları vardır. Gerekirse bu hakkı kullanmak gerekir. Ayrıca din ve vicdan (ahlak) özgürlüğü bunu gerektirir.

5- Ne modern kılıklı laisizm dayatmaları, ne de gelenek adına radikal veya ılımlı yeni dincilik dayatmaları sanıldıkları gibi birbirlerine karşıt iki eğilim olmayıp, liberalizmin iki eklektik ideolojik versiyonu olarak, ahlaki ve politik rolünü oynayamazlar. Bu yönlü tuzaklara düşmemek için dinin demokratik muhtevasıyla laiklikte kısmen yansıyan özgür ve seküler unsurları benimseyerek yaklaşım geliştirmek önemlidir. Her iki unsur demokratik modernitenin yeniden inşasında ancak bu kapsamda rol oynayabilirler. Aralarındaki asırlık oyunlarında, kavgalarında taraf olmamak kadar, dini ve ahlakı yozlaştırıcı, boşa çıkarıcı, moderniteyle çıkar temelinde yeniden entegre edici çabalarını boşa çıkarmayı bilmek gerekir.

6- Hukukun devlet zoruyla toplum üzerinde estirdiği teröre aldanmamak gerekir. Ahlak esas, hukuk talidir. Adaletli olduğu müddetçe hukuka saygı duyulur. Aksi halde sonuna kadar ahlaki ve politik toplumda ısrar etmek şarttır. Toplumun savunulması ve sürdürülebilirliğinin esas yolunun ahlaki tutumdan geçtiği bir an için bile unutulmamalıdır.

7- Ahlakın kurum olarak küresel temsilinde Vatikan türü Katolik ekümeniklerle İslam ümmetini (ekümenini) temsilen eski halifelik kurumunun (bu arada Musevilik, Budizm vb. ahlaki ve dini gelenekler de dahil edilerek) ve benzerlerinin ortaklaşa bir çatı altında yeniden kurumlaşmaları, teolojiden çok etik uygulamalar üzerinde yoğunlaşmaları, tüm insanlık adına ahlaki ve politik toplumun yeniden inşasında büyük rol oynayabilir. Bir nevi ulus-devletlerin BM çatısı altında bir araya gelmesi gibi, temel ahlaki öğretilerin modernite saldırılarına karşı bir araya gelerek kurumlaşmaları başarıları için şarttır. Tüm kutsallıkları ve ahlaki öğretileri yutmaya çalışan uygarlık ve modernite canavarlıklarına (Leviathan’a) karşı küresel kutsallıklar ve ahlaki öğrenim konfederasyonu bu şartın gereği olarak kurulmak durumundadır.

8- Demokratik modernite güçleri ahlaki alana ilişkin görevlerini benimseyip yaşamsallaştırmadıkça, uygarlık ve modernite güçlerinin kapsamlı ideolojik ve maddi kültür silahlarıyla yürüttükleri saldırılara karşı demokratik toplum birimlerini başarıyla savunup sürdüremeyeceklerini bilmek durumundadır.

Ahlaka ilişkin konu ve kurumun tanımlanmasına yönelik bu kısa değerlendirmeler çözüm önerileri niteliğinde olup üzerinde kapsamlı tartışmayı gerektirir. Ahlak toplumu alt-üst yapılandırma şemalarına sığmadığı gibi, toplum doğası da bu tür şemalara uymaz. Her toplumsal birim, hatta birey ahlaktan pay almadan yaşayamayacağını iyi bilmelidir. Önemli olan, iyi bir ahlakla toplum ve bireyin donanmasıdır. Uygarlık ve modernite canavarlıkları (Leviathan) ne kadar saldırıp yok etmeye çalışsalar da, ahlaki toplumu o denli savunmaktan başka çaremiz yoktur. Toplumunu savunamayanın onurlu yaşam hakkı olamaz. Ama ahlak olmadan da toplumun savunması yapılamaz. Demokratik modernitenin yeniden inşa çalışmalarında, tüm toplum birimlerinin ahlaki görevlerinde gösterecekleri başarı, küresel sistem krizinden zaferle çıkışta temel ölçüt olmaktadır.

 

 C- Politik Görevler

Ahlak gibi politika kavramı da üzerinde en çok kavram kargaşası ve karmaşası geliştirilen bir kelimedir. Sözcük anlamı basittir. Eski Yunanca kökenli olup, kent yönetme sanatı dersek anlaşılmış olur. Fakat sözcüklerle hakikat arama çok eksik ve insanı yarı yolda bırakacak bir yöntemdir. Toplumsal doğaya ilişkin kavramlar genel olarak çok müphemdir. Gerçeği işaret edebilirler, ama bir araya getirmekle oluşturamazlar. Gerçeği biraz da kavramların ötesinde aramak gerekir. Ne yazık ki, bu iş de yine kavramlar sayesinde mümkündür. O zaman geriye yorum gücü kalıyor demektir. Politikanın öz anlamını özgürlük sanatı olarak belirlemek, maksadı daha iyi ifade etmiş olabilir. Özgürlüğün kendisi ise hakikate yakınlığı çağrıştırır. Şüphesiz politika, özgürlük ve hakikat kavramlarını kullanırken, temel araştırma birimimiz yine ahlaki ve politik toplumdur. Açıkçası, toplumsal olanla arayı açan bireysel bazlı veya başka temel birimli açıklamalardan çekiniyorum. Politika adıyla neredeyse özdeşleşmiş savaş, çatışma ve sömürü kavramlarını düşününce tedirginliğim daha da artar. Karamsarlığı daha da arttıran, politika ve polis’in (devletin) de özdeş sayılmasıdır.

Politik görev gibi iddialı bir konuda başarıyla çıkış yapmak göründüğü kadar kolay değildir. Hiç girişmemektense, mütevazı bir deneme en azından tartışmayı, dolayısıyla araştırmayı geliştirmesi açısından daha iyidir. Öncelikle politika saymadığım bazı işleri belirlemenin gerekli olduğu kanısındayım. Birincisi, devlet işlerinin politik işler değil, idari işler olduğunu iyi kavramak gerekir. Devlete dayanarak politika yapılmaz, idare edilir. İkincisi, toplumun hayati çıkarlarını ilgilendirmeyen işler esas politikayı oluşturmaz. Diğer toplumsal kurumlarca yerine getirilen rutin işler seviyesindedirler. Üçüncüsü, özgürlükle, eşitlik ve demokratiklikle bağlantılı olmayan işler politikayı esas olarak ilgilendirmez. Bu işlerin tersi ise, politikayı esastan ilgilendirir: Toplumun hayati çıkarları, yaşamsallığı, güvenliği, beslenmesi, iktidar ve devletin engellediği özgürlükler, eşitlikler ve demokrasidir. Görüldüğü gibi politik işlerle devlet işleri aynı değildir, hatta oldukça çelişkilidir. Bu durumda devlet ne kadar genişler ve yoğunlaşırsa, politika o denli daralır ve gevşer. Devlet kural demektir, politika ise yaratıcılıktır. Devlet hazırı yönetir, politika ise oluşturarak yönetir. Devlet zanaattir, politika sanattır.

İktidarla politikanın ilişkisi daha da müphemdir. Belki de iktidar devletten daha çok politikanın inkârıdır. İktidar her zaman devletten çok daha fazla topluma yerleşiktir. Bu ise, toplumda politika yapmanın ne kadar zor ve kısıtlı olduğunu ifade eder. Sonuçta politika ile iktidar ilişkisi hep gergin ve eylemli geçer.

Konuya daha somut yaklaşmaktan başka çaremiz yoktur. Çünkü pratikleşmedikçe politikanın anlamı kalmaz. Ahlaki ve politik toplumu ilgili olduğu birçok konuda çözümlemeye çalıştık. Aşırı tekrara düşmemeye çaba harcasak da yine mecbur oluyoruz. Toplum tıpkı ahlakta olduğu gibi politik bir olgu veya doğadır. Öyle sanıldığı gibi resmi devlet çalışmaları anlamında değil, toplumsal doğa olarak politiktir. Ahlakın işlevi hayati işleri en iyi yapmaksa, politikanın işlevi ise en iyi işleri bulmaktır. Dikkat edilirse, politika hem ahlaki boyut taşıyor, hem de daha fazlasını. İyi işleri bulmak kolay değildir. İşleri çok iyi tanımayı, yani bilgi ve bilimi, bir de bulmayı yani araştırmayı gerektirir. İyi kavramı da buna dahil olunca, ahlaki bilmeyi de gerektirir. Görüldüğü gibi politika çok zor bir sanattır. İçine girilen önemli bir yanılgı, politikanın devlet, imparatorluk, hanedan, ulus, şirket, sınıf vb. gibi büyük hacimli kavramlarla iç içe düşünülmesidir. Politikayı bunlar ve benzer olgular ve kavramlarla iç içe düşünmek anlamını düşürebilir. Gerçek politika tarifinde gizlidir: Toplumun hayati çıkarlarını özgürlük, eşitlik ve demokrasiden başka hiçbir kavramlar grubu izah edemez. O halde politika esas olarak, ahlaki ve politik toplumun her koşul altında bu niteliğini veya varoluşunu sürdürebilmesi için yapılan özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme eylemliliği demektir.

Ahlaki ve politik toplum derken tarih öncesinden bahsetmiyoruz. Toplumsal doğanın sürekli yaşanan ve varoluşu sona ermedikçe hep varlığını sürdürecek olan doğal halinden bahsediyoruz. Ne kadar aşındırılsa, çürütülse ve parçalansa da, ahlaki ve politik toplum hep var olacaktır. Toplumsal doğa var oldukça o da var olacaktır. Politikanın rolü ise, bu varoluşu aşındırtmadan, çürütülme ve parçalanmaya uğratmadan daha da geliştirmek için özgür, eşit ve demokratik kılmaktır. Böylesi bir durumu yaşayan her ahlaki ve politik toplum ise en iyi toplum demektir; hedeflenen toplumun gerçekleştirilmesi demektir.

Kavramın içeriğinin daha iyi anlaşılması için bir kez daha tarihe başvurmalıyız. Bu iş için uygarlık yine başat kavramımız olacaktır. Sadece iktidar ve devleti içerdiği için değil, sınıfsallık ve kentlilik bağlamında da toplum üzerinde sürekli genişleyen ve yoğunlaşan ideolojik ve maddi kültür ağları, ahlaki ve politik toplumu sardıkça politikanın rolü daralır. Politikanın rolünün daralması, toplumsal özgürlük, eşitlik ve demokratikleşmenin gerilemesini veya yadsınmasını beraberinde getirecektir. Uygarlık tarihi bu yönlü gelişmelerle doludur. Hâkimiyet altındaki toplumun gittikçe daha çok köleleştirilmesi, serfleştirilmesi ve proleterleştirilmesi, dışarıya doğru daha özgür, eşit ve demokratik toplumların baskı altına alınma ve sömürgeleştirilme sürecine dönüşerek devam edecektir. Sermaye ve iktidar tekellerinin azami kâr kanunu bunu gerektirir. Bu durumda politika, demokratik uygarlık birimlerinin direnişi olarak anlam bulacaktır. Çünkü direnmeden hiçbir özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme adımı kazanılamayacağı gibi, var olan ahlaki ve politik düzeyin daha da aşındırılması, parçalanması ve çürütülmesi, sömürgeleştirilmesi engellenemez. Tekellerin sömürüsünün önüne geçilemez. Politikanın özgürlük sanatı olarak tanımlanması tarihte oynadığı bu rolünden ötürüdür. Politika yapamayan, yapmaktan alıkonan her sınıf, kent, halk, kabile, dini cemaat ve kavim-ulusun söz ve irade gücü en büyük darbeyi yemiş demektir. Kolektif söz ve iradenin olmadığı yerde ise sadece ölüm sessizliği vardır.

Antikçağın Atina ve Roma’sı ünlerini politik güçlerinden alıyorlardı. Cumhuriyet Roma’sı ve Atina demokrasisi tüm kısıtlılıklarına rağmen hala hayranlıkla anılıyorlarsa, bunda temel etken kent politikasını büyük maharetle sürdürmelerinden ileri gelmektedir. Atina kent politikasıyla devasa Pers İmparatorluğu’nu durdurduğu gibi, yenilgisini de hazırlamıştır. Roma ise cumhuriyetçi politikasıyla dünyanın merkezi haline gelebilmiştir. Daha da önemlisi, Greko-Romen kültürünün gelişiminde her iki kentin politikacılığı belirleyici rol oynamıştır.

Babil örneği daha çarpıcıdır. Belki de kent bağımsızlığının, özerkliğinin ilk büyük örneği olarak sunmak mümkündür. Çevresindeki daha güçlü iktidar ve devlet güçlerinin boyunduruğuna girmemek için bağımsızlık ve özerklik politikasının bütün maharetini, ustalığını sergilemiştir. Asurlardan Hititlere, Kassitlerden Mitannilere, Perslerden İskender’e kadar dönemlerinde tarihin tüm ünlü imparatorluklarına karşı bu usta politikalarıyla ayakta kalabilmiştir. Geliştirdiği bilim, sanat ve endüstriyle dönemin en uzun süreli uygarlık çekim merkezi olabilmiştir (M.Ö. 2000 - Miladi yıllara kadar). Şüphesiz bunda takip ettiği kent politikasının belirgin payı vardır. Politikanın özgürlük ve yaratıcılık olduğunu kanıtlayan çarpıcı örneklerin başında geldiği açıktır. Kartaca ve Palmyra’yı da bu kabil örneklerden sayabiliriz. Kartaca uzun süre Roma hegemonyasına karşı direniş politikasıyla ayakta kaldığı gibi, yaratıcı gelişmesini sürdürmüştür. Ne zamanki Roma gibi imparatorluk sevdasına girişti, o zaman kaybetmekten kurtulamadı. Çünkü imparatorluk olmak direniş politikasıyla terstir. Hatta politikanın inkârıdır. Sonuç trajik kaybediştir. Palmyra da benzer bir süreci yaşamıştır. Belki de bölgede Babil’den sonra en çok yükselişe geçip en uzun süreli (M.Ö. 300-M.S. 270’ler) özerk ve bağımsız kalabilmiş, adeta çölde cennet yaratmış olan ünlü Palmyra, Roma ve Pers-Sasani İmparatorluklarına karşı denge ve özerklik politikasını bırakıp kendi başına imparatorluk olmaya kalkışınca (Kraliçesi ünlü Zennube döneminde, M.S. 270’ler) trajik sonla karşılaşmaktan kurtulamamıştır. Özgürlük için direnişin zafere, iktidarcılığın ise felakete götürdüğü çarpıcı örneklerden birini de Palmyra trajedisi sunmuştur.

Ortaçağda benzeri kent özerklik politikaları daha da yaygın uygulanabilmiştir. Büyük imparatorluklara karşı direnen kentlerin yıldız âlemi ile karşı karşıyayız sanki. İslami imparatorluklardan (Emevi, Abbasi, Selçuklu, Timur, Babûr, Osmanlı) Cengiz İmparatorluğuna, Hıristiyan İmparatorluklarından (Bizans, İspanya, Avusturya, Çarlık Rusyası, Britanya) Çin İmparatorluklarına karşı yüzlerce kent (Büyük Okyanus’tan Atlas Okyanusu’na, hatta Amerika Kıtasına, Büyük Sahra Çölünden Sibirya’ya kadar) özerklik politikası adına gerektiğinde tarihten silininceye kadar direnebilmiştir. Kartaca’nın tarla haline getirilişine benzeyen örnek, Cengiz Han’a karşı direnen Otrar kentidir. O da tarla haline getirilmiştir. Avrupa kentlerinin hem imparatorluk güçlerine, hem de ulus-devletçiliğin merkeziyetçiliğine karşı yüzyıllarca süren direnişçiliğine yüzlerce örnek sunulabilir. Özellikle İtalya ve Almanya kentlerinin 19. yüzyıl ortalarına kadar özerk yapılarını korumak için büyük direniş sergiledikleri çok iyi bilinmektedir. Bunlardan Venedik, Amsterdam ünlü örneklerdir.

19. yüzyılda ulus-devletin her tarafta zafer kazanması, tarihte binlerce yıl süren kent özerkliklerine büyük darbe olmuştur. Ancak postmodernite ile kent özerklikleri yeniden yaygınlaşmaktadır. Kent politikacılığı öne çıkmaktadır.

Tarihte uygarlık güçlerine karşı sadece kent politikacılığı değil, belki de daha fazla kabile, aşiret, dini cemaat, felsefi ekol vb. belli başlı toplumsal grupların özerk politik güç halinde kalabilmek uğruna sergiledikleri sayısız direniş vardır. İbrani kabilesinin üç bin beş yüz yıllık (M.Ö. 1600 – günümüze kadar) özerklik öyküsü belki de en ünlü örnektir. Yahudilerin tarihte ve daha çok da günümüzde çok zengin ve yaratıcı olmalarında İbrani kabilesinin özerklik politikası belirleyici rol oynamıştır. İslam dininin imparatorluk ve iktidar aracına dönüştürülmesine karşılık, çok büyük direniş mezhepleri ortaya çıkmıştır. Alevilik ve Haricilik mezhepleri kabile ve aşiretlerin özerk yaşama politikalarını yansıtır. Sünni hükümranlık, sultanlık geleneğine karşı her kavim bünyesinde görülen yaygın muhalif mezhep çıkışları, özünde aşiret ve kabile halklarının direnişçi ve özgürlükçü politikalarının sonucudur. Bir nevi Sünni İslam sömürgeciliğine karşı halkların ilk özgürlük ve bağımsızlık hareketleridir. Hıristiyanlık ve Musevilik’te de benzer çok sayıda direniş mezhebi vardır. Ortaçağ boydan boya bu tür yerel, kentsel, kabilesel ve dini cemaatlerin özgürlük ve özerklik politikası uğruna mücadeleleriyle dolu geçmiştir. İlk Hıristiyan cemaatlerinin üç yüz yıllık yarı-gizli direnişçi manastır yaşamı, çağdaş uygarlığın hazırlanmasında başrolü oynamıştır. Antikçağ Yunan felsefi ekollerinin özerk politikaları bilimin temel hazırlayıcı rolünü oynamıştır. Günümüze kadar ulaşan halklar, uluslar bu gerçeği en çok dağ başlarında ve çöl ortalarında yüzlerce, binlerce yıl direnen kabile ve aşiret atalarına borçludur.

Modern çağın ulusal kurtuluş hareketleri bu geleneklerin devamıdır. Bağımsız devlet olarak saptırılmış da olsa, hepsinin peşinde koştuğu amaç politik bağımsızlıktır. Liberalizmin politik bağımsızlığı sahte ulus-devlet bağımsızlığına dönüştürmesi politikayı gerçek işlevinden alıkoysa da, yine de çok önemli bir politik direniş geleneğinin sürdürülmesi anlamına gelir.

Tarihte yerel ve bölgesel özerklik politikaları hep olagelmiş, ahlaki ve politik toplumun varlığını sürdürmesinde önemli rol oynamışlardır. Dağlar, çöller ve ormanlık alanlar başta olmak üzere, yeryüzünün çok geniş bir coğrafyasında kabile, aşiret, köy ve kent toplumu halinde yaşayan halklar ve uluslar, uygarlık güçlerine karşı sürekli özerklik ve bağımsızlık politikaları ile direniş sergilemişlerdir. Tarihte bu nedenle ağırlıklı olarak demokratik konfederal gelenek ağır basar diyoruz. Uygarlık tarihi boyunca hâkim eğilim boyun eğme değil, direniştir diyoruz. Öyle olmasaydı, dünya Firavun Mısır’ı gibi olurdu. Direnişin, politikanın olmadığı tek bir insan yerelinin, bölgesinin kalmadığını bilmeden tarihi doğru yorumlayamayız. Latin Amerika, Afrika, Asya halkları halen bütün renkleri ve kültürleriyle direniyorlarsa, bu demektir ki tarihleri de böyledir. Çünkü tarih ‘şimdidir’.

İnsanlık tarihte sadece toplum ve coğrafi bölge düzeyinde politik direniş yaparak varlığını ve onurunu korumamıştır; bireysel düzeyde de bazen ağırlığı bir ulus kadar olan direnişçi politik kişilikleri tanımıştır. Tarih bu tür örneklerle doludur. Buda’dan Sokrates’e, Zerdüşt’ten Konfüçyus’a, Hz. Adem’den başlayıp Nuh’a ve Eyyüb’e, İbrahim’den Musa’ya, İsa’ya ve Muhammed’e kadar ana halkalar halinde devam eden ve Kutsal Kitapta sayıları 120 binden fazla olarak verilen tüm peygamberlere, Tanrıça İnanna’dan Hz. Ayşe’ye, Zennube’den Hypatia’ya, Kibele’den Meryem’e, cadı kadınlarından Zeynep’e, Rosa’ya, Bruno’dan Erasmus’a dek sayılamayacak kadar birey olarak insanlar, özgür ve onurlu kalabilmek uğruna ölümüne direnebilmişlerdir. Toplum eğer bugün hala ahlaki ve politik olarak sürüyorsa, herhalde bu bireylere çok değer borçludur. Aksi halde köle sürülerinden farkı kalmazdı.

Günümüzde politikayı yorumlamak şüphesiz çok daha önemlidir. Ama yine de tarihin bugünde mevcudiyetini ağırlıklı olarak sürdürdüğünü belirtmeden politikayı yorumlayamıyoruz. Politikayı daraltma konusunda uygarlığın bir yaptığını kapitalist modernitenin bin yaparak sürdürdüğünü ısrarla belirtmeye devam ediyoruz. Ulus-devlet çözümlememizi hatırlatırsak, modern toplumun sadece üstten devlet egemenliğini yaşamadığını, tüm yaşamsal gözeneklerine kadar iktidar aygıtlarının etkilerine, istila ve sömürgeciliğine açıldığını vurgulamıştım. Küresel çapta toplumun bu gerçeklikle kuşatıldığını, fethedildiğini, sömürgeleştirildiğini kavramak önemlidir. İdeolojik ve maddi kültür hegemonik ağlarının nasıl yayıldığını hatırlatmakla yetineceğim. Bu yeni bir durumdur. Adını ister küresel süper hegemonya koyalım, ister imparatorluk veya BM düzeni diyelim, özde bir değişim göstermez. Ayrıca küresel hegemonyaya finans sermayesinin damgasını vurduğunu, aynı zamanda küresel sistemik ve yapısal krizin yaşandığını ve süreklilik kazandığını vurgulamıştık.

Bu koşullar altında ahlaki ve politik toplumdan geriye ne kaldı diye sorarken, politikanın herhangi bir rol oynama gücünde olup olmadığını da sorgulamak zorundayız. Mevcut tabloya bakıp olumsuzluğa ve umutsuzluğa çokça kapılmanın yaşandığını görüyoruz. İşte tam da bu noktada olumsuzluğa ve umutsuzluğa kapılmanın sadece yersiz değil, aynı zamanda anlamsız olduğunu durumun derinlikli politik sorgulamasından çıkarsayabiliriz. Çokça bilindiği gibi trendlerin, eğilimlerin, dalga boylarının (evrensel hakikattir) maksimum ve minimum noktaları vardır. Tüm göstergeler uygarlık ve modernite iktidarının mevcut halinin çoktan maksimumdan inişe geçtiğini göstermektedir. Toplumda dağılan iktidar, tıpkı bir dalganın ağırlığını yitirmesi gibi gücünü yitirmektedir. Nasıl ki büyük bir taş tepeden düşüp tabanda parçalanarak ağırlığını yitirirse, toplumun gözeneklerine kadar düşen ve parçalanan iktidar da ağırlığını o denli yitirmektedir.

Bu gerçeğin sosyolojik anlamını çözmek mümkündür. İktidar tüm toplum birim ve bireylerine yayıldığında, birim ve bireylerce o denli direnişe uğrar. İktidar diyalektik gereği yayıldığı her birim ve bireyde direnç yaratır. Çünkü baskı, sömürü, işkence yüklü olarak gelip her birim ve bireye dayandığında direnç görmemesi doğanın evrensel akış gerçeğine aykırıdır. Modern iktidar gerçeği herhangi tarihsel bir çağın iktidar gerçeğinden oldukça farklılaşmıştır. Sermaye tekelleri olarak kapitalizmin tüm dünya ekonomisi üzerindeki ağları azami kâr getirecek düzeyde yayılmasını tamamlamış, yayılacak tek bir köşe bile kalmamıştır. Ayrıca ekolojik krizi de hesaba katarsak, derinliğine erişmediği tek bir aile ve klan bile bırakmamıştır. Endüstriyalizmin kapitalistik yasalarının sonuçları toplumun iç ve çevre yapısında yarattığı yıkımı felaket düzeyine taşırmıştır. Ulus–devlet tarihin en güçlü tanrısal gücü olarak sızmadığı ve üzerine hegemonya kurmadığı tek bir vatandaş bırakmamıştır. Tarihte böylesi başka bir dönem yoktur. Anthony Giddens benzersizlik derken bu noktada haklıdır.

İktidarın bu gerçekliği (kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet) karşısında, politika da karşı kutup olarak tarihteki hiçbir dönemle karşılaştırılmayacak bir farklılığı yaşamak zorundadır. Uygarlık öncesi ve sonrası dönemi yaşamadığımıza göre, politikanın moderniteye özgü yapılanması da farklılık kazanmak durumundadır. Kısaca formüle edecek olursak, iktidar ağları her yerde olduğuna göre, politika da her yerde olmak zorundadır. İktidar her toplumsal birime ve bireye dayandığına göre, politika da her birim ve bireye dayanmak durumundadır.

İktidarın tüm toplum düzlemindeki ağlarını karşılayacak politik ağların oluşum ve yayılım gereği anlaşılır bir husustur. Eski tür örgüt yapılanmalarıyla bunun karşılanamayacağı açıktır. Kaldı ki, eski örgütlenme modelleri devlet odaklıydı. Politika iktidara karşı öncelikle direnç olarak başlamış durumdadır. İktidar hedeflediği her toplumsal birim ve bireyi fethetmeye, sömürgeleştirmeye çalıştığına göre, politika da dayandığı her birim ve bireyi kazanmaya ve özgürleştirmeye çalışır. Gerek birimsel gerek bireysel olan her ilişki iktidarsal olduğuna göre, karşıt anlamında politiktir de. İktidar liberal ideoloji, endüstriyalizm, kapitalizm ve ulus-devlet doğurduğuna göre, politika da özgürlük ideolojisi, eko-endüstri, komünal toplum ve demokratik konfederalizm üretmek, inşa etmek durumundadır. İktidar her birey, her birim, kent, köy, yerel, bölgesel, ulusal, kıtasal ve küresel düzeyde örgütlendiğine göre, politika da bireysel, birimsel, kentsel, yerel, bölgesel, ulusal, kıtasal ve küresel düzeyde örgütlenmek zorundadır. İktidar tüm bu düzeylerde propaganda ve her tür eylem biçimini (savaşlar dahil) dayattığına göre, politika da tüm bu düzlemlere propaganda ve eylem biçimleri dayatmak zorundadır.

Modernitenin ana hatlarıyla tanımlamaya çalıştığımız bu iktidar gerçekliğini doğru tanımadıkça, hiçbir politik görevin üzerinde doğru çalışamayız. Sovyet deneyimini, hatta daha önceki reel sosyalizm evrelerini hatırlayalım. Kapitalizme karşı işçi sendikalizmi (ücret dilenciliği), endüstriyalizme karşı daha geliştirilmiş endüstriyalizm, merkezi ulus-devletçiliğe karşı daha da geliştirilmiş merkezi ulus-devletçilik. Özcesi iktidara karşı iktidar, ateşe karşı ateş, diktatörlüğe karşı diktatörlük, özel kapitalizme karşı devlet kapitalizmi gibi sonuçta altından kalkılamayan devasa iktidar aygıtı altında içten çöküş olmuştur. Reel-sosyalist mezhep (sol kapitalizm) bu yolla sadece iktidara karşı politika yapmadı, politikaya karşı da iktidar uyguladı. Bunun için parti tarihlerini okumak yeterlidir. Sosyal demokrat mezhep (orta yolcu kapitalizm), iktidarı reforme ederek daha kalıcı kıldı ki, Avrupa örneklerinin parti tarihini okumak yeterlidir. Ulusal kurtuluş hareketleri mezhebi (sağ kapitalizm) ise, hemen ulus-devletleşerek dünyada kapitalizmin yayılmasında başrol oyuncuları oldular. Bu iki mezhep dışında kalan diğer sistem karşıtlarını yorumlamıştım. En ciddi eksiklik ve yetmezlikleri ya iktidara karşı bir parçasından iktidara (ulus-devlete) tutunmak, ya hepten iktidar karşısında meydanı boş bırakmak (özellikle anarşistler), ya da sivil toplum örgütleriyle oyalanmaktır. Hiçbirinde sistematik iktidar kavrayışı ve alternatif olarak politika üretme yeteneği yoktur ve gereği hissedilmemektedir. Politikayı her boydan iktidar taşeronlarına bırakırken, olmayan duaya âmin dediklerinin farkında bile değiller. Geriye kapitalizmin, küreselciliğin kriz tellallığını yapmak kalıyor ki, bunun da hiçbir derde deva olmadığı, olamayacağı açıktır.

Demokratik modernitenin dili politiktir. Tüm sistematik yapılanmasını politik sanatla kurgular, inşa eder. Temel bilimlerin ahlaki ve politik toplum niteliği iktidarı değil, politikayı çağrıştırır. Ahlaki ve politik toplumun günümüzde yaşadığı gerçeklik, yani öncelikli sorunu özgürlük, eşitlik ve demokratikleşmenin de öncesinde varoluşsaldır. Varlığı tehlikededir. Modernitenin çok yönlü saldırısı, her şeyden önce varlığını savunmayı öncelikli kılar. Demokratik modernitenin bu saldırıya karşı cevabı, öz savunma anlamında direniştir. Toplumu savunmadan politika yapılamaz. Tekrar vurgulamalıyım ki, toplum tektir, o da ahlaki ve politik toplumdur. Sorun öncelikle uygarlığın hayli aşındırdığı, iktidar ve devletin istila ve sömürgeciliğine uğrayan toplumu, modernitenin daha da gelişmiş koşullarında yeniden inşa etmektir. Öz savunmayla birlikte demokratik siyaset, dönem politikacılığının özüdür. Demokratik siyaset ahlaki ve politik toplumu geliştirirken, öz savunma onu iktidarın kendi varlığına, özgürlüğüne, eşitlikçi ve demokratik yapısına yönelik saldırılarına karşı korur. Ne yeni tür bir ulusal kurtuluş savaşından, ne de toplumsal savaştan bahsediyoruz. Kimliğini, özgürlüğünü, farklılıklar temelinde eşitliğini ve demokratikleşmesini savunmaktan bahsediyoruz. Saldırı olmasa savunmaya da gerek kalmaz.

Uygarlık karşıtı güçlerin tarihte ana eğilim olan politik yaşam biçimi konfederaldir.

Tüm toplumsal birimler, gevşek bağlarla birbirine bağlılığı ancak özerkliklerine saygı gösterilmesi şartıyla kabul ederler. Uygarlığın iktidar ve devletçi güçlerine bile ancak bu şartla rıza gösterirler. Rızanın olmadığı koşullar daimi savaş halidir. Rıza olduğunda ise, gerçekleşen barıştır. Modern çağın tüm toplumu kaplamış iktidar olgusu ve ulus-devlet yapılanmasını karşılayacak toplumsal yönetim ilkesi, politika ve demokratik konfederalizmdir. Politika demokratik siyaset olarak icra edilirken, tüm toplumsal birimler federe bir güç olarak konfederal sürece katılırlar. Bu sistem yeni bir politik dünyadır. Uygarlık, modernite hep buyrukla idare ederken, demokratik uygarlık ve modernite tartışma ve uzlaşma ile gerçekten politika yaparak yönetir. Tarih ve günümüz gerçekleri ne kadar çarpıtılıp örtbas edilirse edilsin, esas toplumsal gelişmeler politika sanatının öncülüğünde sağlanmıştır. Kapitalizm küresel kriz koşullarında iktidarını ulus-devleti yeniden inşa temelinde korumaya çalışırken, tüm demokratik modernite güçlerinin ahlaki ve politik toplumu koruma ve geliştirmeyi hedefleyen demokratik konfederal sistemi geliştirerek krizi yanıtlamaları temel görevleridir.

Bu açıklamalar ışığında demokratik modernite güçlerinin politik görevlerine ilişkin genel ilkeleri aşağıdaki hususlar etrafında özet halinde sunmak mümkündür:

1- Toplumsal doğa esas olarak ahlaki ve politik bir oluşumdur, varoluştur. Toplumlar varlığını sürdürdükçe, ahlaki ve politik nitelikleri devam eder. Ahlaki ve politik niteliğini yitiren toplumlar dağılmaya, çürümeye ve yok olmaya mahkûmdur.

2- Toplumları ilkel, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist olarak düz bir çizgide sürekli ilerleyen biçimler altında tasarlamak, hakikatlerini kavramaya katkı sunmaktan çok çarpıtmaya ve örtbas etmeye hizmet eder. Bu tür açıklamalar propaganda yüklüdür. Ahlaki ve politik nitelik ana toplum karakteri olup, bu niteliklerin varlık derecesine göre toplumları nitelemek en doğrusudur. Gerek sınıf ve devletin nitelikleri, gerek endüstriyel ve tarımsal gelişme seviyeleri toplumun esas karakterini oluşturmayan, geçici olgular niteliğindedir.

3- Toplumsal problem iktidarın tahakküm ve sömürüsüyle bağlantılı olarak doğar. İktidar ve sömürü geliştikçe toplumsal sorunlar da gelişir. Çözüm araçları olarak dayatılan sınıf temelli devletler, sınırlı çözüm kapasiteleri yanında esas olarak yeni sorun kaynağına dönüşürler.

4- Politika sadece toplumsal sorunların çözümünde değil, tüm hayati çıkarlarının belirlenmesinde, korunmasında ve sürdürülmesinde temel toplumsal çözüm aracıdır. Toplumun korunmasında öz savunma gerekli olup, politikanın askeri güç olarak devamı niteliğindedir.

5- Tarih boyunca uygarlıklar toplumu devlet idaresiyle yönetmeye çalıştıkça, toplumda politikanın işlevi daralır. Varlıkları sürdüğü müddetçe, toplumlar bu işlev daraltılmasına karşı direnişle yanıt verirler. Tarih bu iki ana etken altında ne tam uygarlık idaresidir, ne de tam demokratik politik yönetimdir. Tarihte çatışmalar bu iki ana etkenin çelişkili karakterlerinden kaynaklanır.

6- Tarihte barış dönemleri uygarlık güçleriyle demokratik güçlerin birbirlerini tanımaları, kimlik ve çıkarlarına saygılı davranmalarıyla sağlanır. İktidar uğruna çatışma ve ateşkeslerin barışla ilgisi yoktur.

7- Kapitalist modernite döneminde iktidar tüm toplumu içten ve dıştan kuşatıp bir nevi iç sömürgeye dönüştürür. İktidar ve temel devlet formu olarak ulus-devlet, toplumla devamlı savaş halindedir. Direniş politikası kaynağını bu gerçeklikten alır.

8- Kapitalist modernitenin topluma karşı bu topyekûn savaş hali, demokratik modernite alternatifini daha acil ve zorunlu kılar. Demokratik uygarlık güçlerinin günümüzdeki varlığı olarak demokratik modernite ne geçmişte yaşanan bir altınçağ anısıdır, ne de geleceğe ilişkin bir ütopyadır. Kapitalist sistemle varlıkları, çıkarları çelişen tüm toplum birim ve bireylerinin varlık ve duruşudur.

9- Sistem karşıtı güçlerin son iki yüz yıllık mücadeleleri ya iktidar perspektifi nedeniyle ya da politik alanı boş bırakmalarından dolayı çözümsüz ve başarısız kalmıştır. Değerli bir miras bırakmalarına rağmen, eski zihniyet ve yapılanmalarla ne modernitenin kendisine, ne de sistemik krize karşı bir alternatif oluşturabilirler.

10- Alternatif olmak ancak modernitenin üç ayağı olan kapitalizme, endüstriyalizme ve ulus-devlete karşı kendi sistemini geliştirmekle mümkündür. Demokratik toplumculuk, eko-endüstri ve demokratik konfederalizm; demokratik modernite adıyla karşıt sistem olarak önerilebilir. Demokratik uygarlığın mirasıyla sistem karşıtlarının yeni sistemde buluşmaları başarı şansını arttırır.

11- Demokratik konfederalizm, demokratik modernitenin temel politik biçimi olup, yeniden inşa çalışmalarında hayati bir rolü ifade eder. Kapitalist modernitenin çözüm aracı olmaktan çok, sürekli sorun doğuran temel devlet formu olan ulus-devlete seçenek oluşturan demokratik modernitenin temel politik biçimi olarak demokratik konfederalizm, çözüm üretmenin en uygun demokratik siyaset aracıdır.

12- Demokratik siyasetin yürürlükte olduğu ahlaki ve politik toplumlarda özgürlük, farklılıklar temelinde eşitlik ve demokratik gelişmeler en sağlıklı yoldan sağlanmış olurlar. Özgürlük, eşitlik ve demokrasi ancak toplumun kendi öz vicdan ve zihniyet gücüyle yaptığı tartışma, karar ve eylem gücüyle mümkündür. Hiçbir toplumsal mühendislik gücüyle bunu sağlamak mümkün değildir.

13- Demokratik konfederalizm, modernitenin ulus-devlet eliyle yürüttüğü monolitik, homojen, tek renkli faşist toplum modelinden kaynaklanan etnik, dinsel, kentsel, yerel, bölgesel ve ulusal sorunlarına karşı temel çözüm aracı olarak demokratik-ulus seçeneğini sunar. Demokratik-ulusta her etnisite, dinsel anlayış, kent, yerel, bölgesel ve ulusal gerçeklik kendi öz kimliğiyle ve demokratik federe yapısıyla yer alma hakkına sahiptir.

14- Demokratik-ulusların küresel birliğinin BM’ye alternatifi, Dünya Demokratik Uluslar Konfederasyonu’dur. Kıtasal parçalar ve büyük kültürel alanlar daha alt düzeyde kendi Demokratik Ulus Konfederasyonlarını oluşturabilirler. AB bu doğrultuda hegemonik davranmazsa ilk adım sayılabilir. Küresel ve bölgesel hegemonik iktidara karşı çıkışlar bu kapsamda ele alınır.

15- Tarihte uygarlık güçleriyle demokratik güçler arasında çoğu kez gerçekleştiği gibi, kapitalist modernite güçleriyle demokratik modernite güçleri de birbirlerinin varoluş ve kimliklerini kabul etme ve demokratik özerk yönetimlerini tanıma temelinde barış içinde bir arada yaşayabilir. Bu kapsam ve koşullar altında ulus-devletin sınırları içinde ve dışında demokratik konfederal siyasi oluşumlarıyla ulus-devlet oluşumları bir arada barış içinde yaşayabilir.

Demokratik modernitenin politik olan görevlerine ilişkin ilke saptamaları azaltılıp çoğaltılabilir. Mühim olan kapsam ve uygulama esaslarının belirlenmesidir. Bu tür bir ilke sıralamasının amacı karşıladığı kanısındayım. Tartışmalar, yaşamın özgürlük gerçekleri sonucu belirleyecektir.

Demokratik modernitenin üç temel alanına ilişkin olarak saptamaya çalıştığım ilkeler için de aynı hususlar geçerlidir. Önemle belirtmeliyim ki, yeniden inşa çalışmaları ilke ve uygulama olarak ne Fransız Devrimi’nde çokça tartışıldığı gibi yeni bir cumhuriyet projesidir, ne de Rusya Devrim’indeki Sovyetik devlet planıdır. Hatta Hz. Muhammed’in Medine Toplumsal Projesi de değildir. Tek endişem ve açıklığa kavuşturmaya çalıştığım husus, toplumsal doğaya ilişkin hakikat çözümlemesiyle toplumsal özgürlük çözümüne ilişkin yöntem ve uygulama esaslarının tarihte çokça yaşandığı gibi derin yanılgılara ve beraberinde birçok yanlışlıklara ve örtbas edici sonuçlara yol açmamasıdır.

Yeniden inşa ile amaçlanan, çıkarları gereği sistem karşıtı olan ve olması gereken güçlerin tarihsel miraslarını inkâr etmeksizin, liberalizmin tuzaklarına bilerek ve bilmeyerek düşmeksizin, tüm toplumsal birim ve bireylere sistematik anlayış (paradigma) ve uygulama esaslarıyla yaklaşarak örgütlemeleri ve eyleme geçirmeleridir. İçinde devrimci gibi çalışan da olabilir, reform peşinde koşan da. Hepsi değerli çalışmalardır. Kapitalist modernitenin kendisi uygar sistemin en krizli dönemini temsil eder. Ayrıca finans sermayesinin en gelişkin küresel hegemonik çağı, krizin süreklilik kazandığı sistematik yapısal dönemidir. Sistem krizden sistematik kayıplarla çıkmamak için, günlük olarak yoğun proje ve uygulamalar peşindedir. Çok geniş bir eklektik liberal ideoloji ile hareket etmektedir. Arkasında büyük bir tarihi miras vardır. Ayrıca anlık olarak elektronik örgütlenme şebekelerini azamiye çıkarmış durumdadır. İstediği taktikleri anlık uygulayabilmektedir. Hatta stratejik yönetim aracı olarak ulus-devleti bile eleştirebilmekte ve yeniden inşasına birçok alanda girişebilmektedir. Şirketlerin kendisi, ulus-devlet güçlerini aşmış durumdadır. Moda örgütler olan sivil toplum kuruluşlarını dilediği gibi yönlendirmektedir.

Bu koşullar altında sistem karşıtlarının kendi sistem anlayışlarını ve uygulamalarını geliştirmekten başka çareleri yoktur. Fransız ve Rus Devrimleri (izlerinde giden sayısız başka devrimler, hareketler) tümüyle kapitalist modernite kapsamında ve amaçlarında değillerdi. Hatta oldukça çelişkiliydiler ve yeni sistem iddiasındaydılar. Bu idealarına yönelik olağanüstü olanları da dahil, birçok dönemsel uygulamalar geçirdiler. Fakat kapitalizm sonuçta kısa veya uzun sürelerde bu devrimleri kendi modern anlayış ve uygulamaları içinde eritebilmiştir. Şüphesiz başta bu büyük devrimler olmak üzere, tüm tarihi mirasa ilişkin olduğu gibi, çağdaş devrimlerin özgürlük, eşitlik ve demokratik mirasına sahip çıkmak öncelikli görevdir. Ama yanılgılarından ders çıkarmak gerektiği de çok açıktır. Bu çalışmada özellikle bu konuya çok yüklendiğim görülecektir. Elbette yaşanmış deneyimlerden ders çıkarmak, aynı ideallere sahip kişi ve örgütler için vazgeçilmez görevlerdir.

Kriz sürsün veya sürmesin, temel görevler her zaman için geçerlidir. Entelektüel, ahlaki ve politik görevler de her zaman yerine getirilmeyi gerektirir. Dönemsel farklılıklar farklı stratejik ve taktik yaklaşımlara elbette yansır. Ama görevlerin asli niteliği değişmez. Her üç alandaki görevlere ilişkin açıklama ve ilkeler için belirlemeye çalıştığım hususların önemli olduğu kanısındayım. Sorumlu olduğum her olay, ilişki, kişilik ve kuruma karşı aynı zamanda bir eleştiri ve özeleştiri ifadesidir. Çağımızın, hatta uygarlığın kapsamlı çözümleme ve eleştirisi olmadan, bireysel eleştiri ve özeleştirinin güçlü bir değer taşımayacağının farkındayım. Bu temelde yaklaşmaya çalıştım.

Çok tekrarlamak durumunda da kalsam, entelektüel, ahlaki ve politik görevlere ilişkin çalışmaların iç içeliği esastır. Alanlar kendi içlerinde ne kadar bağımsız çalışsalar da, ortaya çıkardıkları ürünler ancak birbirlerinin hizmetlerini tamamlayıcı nitelikte olabilir. Entelektüel aydınlanma olmadan ahlaki uygulama iyiyi fazla geliştiremeyeceği gibi, kötüye yol açmaktan da kurtulamaz. İyi ahlakın olmadığı yerde ve zamanda kötü ahlak vardır. Politik alan güncel aydınlanmanın ve ahlakiliğin uygulanma halini ifade eder. Politika bu anlamda günlük aydınlatma ve ahlaki davranma gerçeğidir; aydınlatmanın, ahlakiliğin kendisidir. Ayrıca politika ve ahlakın olmadığı yerde aydınlatmadan, dolayısıyla entelektüel çalışmanın varlığından ciddi olarak bahsetmek mümkün değildir. Politika ve ahlakla bağını yitiren entellektüalizm, örneğin entelektüel sermaye olduğu gibi başka bir şey olabilir. Ama bu konum entelektüel görev olarak değerlendirilemez. Çünkü ahlaki ve politik temelden yoksundur.

Ahlaki ve politik toplum için entelektüel, ahlaki ve politik görevler iç içe yerine getirildiğinde ancak özgürlük, eşitlik ve demokratlık azami sağlanmış olur. Bu nedenle sistem karşıtı örgüt ve bireylerin başarı ölçütü, üç alandaki görevleri iç içe yerine getirmeleriyle bağlantılıdır.

 

11– SONUÇ

 

Bilinç evrensel varoluşla ilgilidir. Mevcut evrensel düzenlilik ancak bilinç kavramıyla izah edilebilir. İlginç olan, bilincin kendini dile getiriş tarzıdır. Öyle anlaşılıyor ki, tüm evrensel çeşitlilik, bilincin kendini dile getirme tutkusunun sonucudur. Bilincin çok bilinçliliği hakkında hiçbir şey bilemiyoruz. Neredeyse sonsuz çeşitlilikteki arayışı bir neden sorusunu düşündürüyor. Niçin sorusu daha müphem kalıyor. Ünlü filozoflar, hatta Kutsal Kitaplardan bazıları, bu soruları evrenin kendini hatırlama isteğine veya tanrının kullarınca bilinme arzusuna bağlarlar. Farkına varma kelimesi bana daha büyüleyici ve açıklayıcı geliyor. En küçük zerresinden en kozmik varoluşuna kadar farkına varış, neden ve niçin sorularının yanıtı olabilir. Farkındalığa yükleyeceğimiz anlam, yaşamdan başka kavramlarla tanımlanamaz. Yaşamın doğruya en yakın tanımı, farkına varma olarak belirtilebilir. Daha da önemli olan, farkına varmak neden bu kadar önemli oluyor? Farkına varmadan da yaşamın mümkün olduğunu biliyoruz. Fakat derinden sezinlemeye çalıştığımızda, bu mümkün olmanın pek mümkün olmadığını anlıyoruz. Uzun süre farkına varılmadan geçen sürenin yaşam değerinin gittikçe düştüğü, hatta eridiği bile söylenebilir. Ölüm olgusu bile kesinlikle yaşamın farkına varış, yani yaşamı mümkün kılmak için doğanın bir oyunu veya ustalığı gibi geliyor. Örneğin sonsuz yaşamla cezalandırılmış bir varlığın, acaba Sisyphos trajedisinden (taşı tepeye vardıracak iken, sürekli düşürüp yeniden yuvarlama cezasına tanrılarca çarpıtılmış kişi) farkı kalır mı? Ölüme üzülmek sadece yaşamın değerini arttırır ve hatırlatır.

Bilmek, yaşama ilişkin farkındalıklardan başka anlama gelmez. Bilinen şey, farkına varılan şeydir. Fiziksel varlıklar için bir şey diyemezsek bile, biyolojik varlıklarda bilinmeye doğru sanki bir aşkın yaşandığını hissetmemek mümkün değildir. İnsan türüne doğru geldiğimizde, sanki bu aşk gerçekleşmiş olur. Bilmenin çok gelişmiş hali en iyi aşk kelimesiyle tanımlanabilir. Fakat insan öylesine tuhaf bir varlıktır ki, onun bilmeye ilişkin en büyük çarpıtmayı ve ihaneti yapmaktan çekinmeyen özellikleriyle de karşılaşabiliyoruz. İnsanın bu gerçeğini daha çok İkinci Doğa dediğimiz toplumsal doğanın içinde olup bitenlerle izah etmek daha doğru gibi geliyor.

Sosyal bilim, kavram olarak Avrupa merkezli uygarlıkla birlikte gelişti. Şüphesiz toplumsal doğa boyunca bir tür sosyal bilim diyebileceğimiz disiplin hep var olageldi. Tarih öncesinin sosyal bilimine rahatlıkla animizm diyebiliriz. Avrupa merkezli sosyal bilimin bir kavramı olan animizm (canlıcılık), acaba söylendiği kadar ilkel insanların ilkel bilinci mi oluyor? Bugünkü sosyal bilimin özne-nesne ayrımına dayalı yapısının animizmden daha üstün olduğuna ilişkin fetvayı kimler veriyor? Yine aynı sosyal bilimciler! Ama gittikçe anlaşılıyor ki, canlıcılık ekolü özne-nesne parçalanmasından, dolayısıyla nesneyi cansızlaştırmaktan daha değerli bir paradigmadır. Evrenin canlıcılıkla tanımının cansızlaştırıcı tanımından daha doğru sonuçlar verdiği açıktır. Tüm bilimsel gelişmeler bu hususu doğruluyor. Atom-altı parçacıkların müthiş ve henüz bir sır olan hareketleri olmazsa, bir tek çeşitliliğin oluşamayacağı gerçeği canlıcılıktan (animizmden) başka nasıl izah edilebilir? Pozivitizm (olgular bilimciliği) çok tehlikeli bir metafizik türü olarak (her ne kadar zıddını idea etse de) sosyal bilimi de derinden yaralamıştır.

Tarih çağları dediğimiz uygarlık süreci, animizmden mitolojiye doğru bir bilim tarzını da beraberinde getirmiştir. Mitoloji tümüyle uygarlığa mal edilmese de, birçok yönüyle uygarlığın damgasını taşır. Sosyal bilime ilk bilinç çarpıtmasını ve ihaneti sızdırma, uygarlık süreçlerinin ideolojik hegemonyasıyla ilgilidir. Toplumsal doğa üzerinde gerçekleştirilen iktidar ve sermaye tekeli yalansız, çarpıtmasız ve söze ihanetsiz olmuyor. Mitoloji, büyük kısmıyla animizmle yüklüdür ve değerlidir. Fakat hiyerarşik sistem ve rahip + yönetici + komutan üçlüsünden oluşan düzenin mitolojik yansıması olarak kahramanlaştırılma (yarı-tanrılaştırma) ve tanrılaştırılma masalları devreye girince, çarpıtılma ve yozlaştırılma kaçınılmaz oldu. Mitoloji, bu ikili niteliği dikkate alınmak koşuluyla, yine de oldukça öğretici bir sosyal bilimdir. Gittikçe önem kazanacağı kanısındayım. Tarihi öğrenmede kesinlikle çok daha fazla rol oynayacaktır.

Mitolojinin din olarak katılaşması, ikinci bir sosyal bilim türüne yol açmıştır. Din şüphesiz yalnızca mitolojiyi miras almaz. Kendi dogmaları da vardır. Uygarlık güçlerinin ağır damgasını taşısa da, uygarlık karşıtı güçlerin dinsel yorumu daha yalın, doğasallığı dolayısıyla daha gerçekçidir. Çağdaş bilime açılan yolun temel kazıyıcılarındandır. Tek tanrılı dinlerde de her iki karşıt gücün yansımalarını izlemek mümkündür. Buyurgan, cezalandırıcı, kullaştırıcı teolojik boyut uygarlık güçlerini yansıtırken, katılımcı, ödüllendirici ve özgürleştirici boyut uygarlık karşıtı güçlerin inanç ve düşüncelerini yansıtır. Ortaçağ bu iki anlayış arasındaki dinler ve mezhepler çatışmasıyla dolu geçmiştir. Bu dinler ve mezhepler çatışması olmasaydı, Avrupa sosyal bilimi kesinlikle oluşamazdı. Sadece İslam’ın etkisini düşünmek bile bu gerçeği daha iyi anlamamızı sağlar. Bir de çağlar boyu bilgelik ve filozofik pırıltılar vardır. Bunların sosyal bilimin değerli kaynaklarını teşkil ettiklerine şüphe yoktur.

Avrupa uygarlık çağının (modernitenin) sosyal bilimi tüm bu tarihi mirasın ürünlerinden kaynaklandığı gibi, yaşadığı büyük sosyal mücadelesinin de bir gereği olarak doğdu. Esas olarak problem çözücü bir disiplin, bir araç olarak düşünüldü. Kapitalizmin yol açtığı sınırsız istismar ve baskı sistemi, moderniteyi baştan itibaren kriz yüklü olarak oluşmaya zorladı. Genelde tüm bilimler, özelde sosyal bilimler bir yandan istismar ve baskı sisteminin hizmetine sokulurken, öte yandan sosyal bilimlere ayrıca sistemi olumlu izah ettirici, yani meşrulaştırıcı rol yüklendi. Yeni iktidar ve sermaye tekellerinin retoriği sosyal bilime de damgasını bastı.

Pozitivist sosyoloji, sosyal bilimin baştan sakat doğmasına yol açtı. Fransız Devrimi’nden burjuvazinin çıkarlarını kollayan bir cumhuriyet çıkarma temel kaygılarıydı. İngiliz ekonomi-politikçileri kapitali rasyonelleştirmenin, meşrulaştırmanın peşindeydi. Alman ideologları her alanda devasa Alman ulus-devletinin oluşumuyla ilgiliydiler. Sistem karşıtlarının başını çeken bilimsel sosyalizmin kurucuları K. Marks ve F. Engels’in yaptıkları, üç sermaye retoriğinden proleter damgalı bir bilim yaratmaktı. Kapitalizme karşıtlık ve bu temelde Kapital çözümlemesi sosyal bilime katkı olabilirdi. Fakat çıkış kaynakları ve sistem karşıtlığını kapitalle sınırlamaları, tüm sistemin yapılarını moderniteye karşı savunmasız bırakıyordu. Anarşistlerin iktidar çözümlemeleri ileri bir adım olsa da, politik alanı adeta boş bırakmışlardı. Avrupa sosyal bilimi, her iki kanat açısından da toplumsal doğayı araştırmaktan ziyade, sistemin yol açtığı sorunlarla boğuşuyordu. Bir nevi kriz çözme uzmanlığına soyunmuşlardı. Dünya, tarih ikinci plandaydı. Sosyal bilimin Avrupa merkezli olmasına şaşırmamak gerekir. Yüzlerce yıllık birikimi bir çırpıda aşmaları beklenemezdi. Liberal ideoloji içlerinden en akıllısı çıktı. Hepsini sisteme entegre etmenin yolunu buldu. Sadece Fransız Devrimi’ni değil, Rusya Devrimi de dahil, çağın tüm devrimlerini ve sistem karşıtlarını etkisizleştirmesini bildi; bilimi iktidar ve sermaye bilimine başarıyla dönüştürdü.

Fakat uygarlık sürecinin en istismarcı ve iktidarcı sistemi olarak Avrupa modernitesinin karşıtlarını tümüyle yok etmesi ve susturması düşünülemezdi. Gelişimiyle birlikte bu modernite sadece ideolojik cephede değil, politik ve ahlaki cephede de büyük direnişlerle karşılaştı. Sistem karşıtlığı da en az sistem kadar kendini yeniliyordu. Sistem küreselleştikçe, karşıt sistem de küreselleşiyordu. Bilim üzerindeki hegemonyası giderek kırılıyordu. Tarihin ancak dünya tarihi olabileceği, Avrupa’nın kısa süreliğine hegemonyasının ancak bu tarihin küçük bir parçasını oluşturabileceği anlaşılmaya başlanmıştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransız filozofisi, 1968 Gençlik Kültür Devrimi, Sovyetik sistemin içten çözülüşü, refah devletinin iflası, postmodernist arayışlar ve klasik sömürgeciliğin tasfiyesi sosyal bilimde yeni bir dönemin başlamasına zemin sundu. Pozivitizm engelinden ve Avrupa merkezciliğinden kurtulmuş olarak, hakikat araştırmaları daha olumlu bir seyir izliyor. Sosyal bilimin sadece kriz ve problem çözmekle yetinmeyip, toplumsal doğayı bir bütün olarak tüm mekân ve zamanlarda araştırma konusu yaparken, bir yandan esas itibariyle toplumla bağlantılı fizik, kimya, biyoloji ve kozmolojiyle, diğer yandan felsefe, edebiyat ve sanat gibi beşeri bilimlere öncülük etmesi, kraliçe bilim rolünü oynaması gerekir. Bilimin soyağacı ancak sosyal bilimin kökenliğinde çizilebilir. Hem aşırı parçalanmışlıktan kurtulunur, hem de çok soyut kalma sakıncası giderilmiş olur. Genel krizle birlikte sosyal bilim alanındaki krizin aşılması öncelik taşır. Yaşam farkındalığını özgürlük, hakikati özgürlük araştırması olarak yorumlayan bir sosyal bilim, ahlaki ve politik toplumun vazgeçilmez aydınlanma ve gelişme kılavuzudur.

Bu çalışmada sosyal bilimi öncelikle değerlendirmem çalışmanın kapsamıyla ilgilidir. Uzun süre denediğim bilimsel sosyalizm retoriği artık dar geliyordu. Liberal retoriğin ise tümüyle karşısındaydım. Anarşizmi daha yakından tanımam olumlu etki bıraktı; fakat önümdeki sorunları çözümlemekten uzaktı. Değerli bulduğumu başta belirttiğim bazı sosyologların katkıları önemliydi. Yine de yolumu kendim bulmalıydım. Sosyal bilim anlayışımı oturtmadan, diğer iddialı konulara atlamak doğru olmazdı. Baştan belirttiğim gibi, yaptığım bir denemedir; ancak eleştiriyle gerçek yerini bulur. Her şeyi sosyal bilimden bekleyen metafizik ve pozitivist dogmatiklerden olmadığıma eminim. Sosyal bilimi çok yönlü tanımlamam hem bu tehlikeye düşmemek, hem de ilgilenenlere karşı uyanık ve dürüst olmak içindi. Bunu sağladıktan sonra, diğer ana çalışma bölümü demokratik uygarlık ve modernite oldu. Önceliği toplumsal probleme vermem, uygarlık sistemini daha iyi tanımak ve karşıtlarını doğru temellendirmek içindi. Kapsamlı değindiğim kanısındayım. Diğer sistem karşıtlarını eleştirmem, bütünlüklü bir değerlendirmeye varmak içindi. Bilimsel sosyalizmin sistem karşıtlığını tarihte çok dar yer tutan ve toplumu çözümlemekten çok uzak olan iki sınıfa dayandırma yöntemini tümüyle reddetmemekle birlikte, beş bin yıllık ana nehir gelişmesi olan uygarlık sistemiyle aşmaya çalıştım.

Eğer diyalektik bir karşıtlık aranıyorsa –ki, aranması gerektiği kanısındayım-, bunu uygarlık sistemi kapsamında geliştirmek kaçınılmazdı. Uygarlıklar konusunun birçok değerli filozof ve sosyologun araştırma konusu olduğunu biliyorum. Yapmak istediğim bunlara bir yenisini eklemek değildi; yapılmayanı veya bölük pörçük dokunulanı sistemlice ve kapsamlıca tartışmaya sunmaktı. Bu konuda K. Marks’ın Kapital için kullandığı metodu, yani diyalektiği uygarlık için kullandığımı özenle belirtmeliyim. Bu hususu keşke Marks gerçekleştirseydi de biz de yararlansaydık diye çok serzenişte bulundum. Fakat bir ustadan alınacak en iyi destek herhalde yöntemine anlam vermekti. Bunu ne kadar başardığımı ilgilenenlerin eleştirileri ve sosyal pratik belirleyecektir. Gerçekten uygarlık Kapital’de belirtildiği gibi uç, karşıt grup ve gruplar yaratır. Burjuva-proleter karşıtlığı bile uygarlığın yol açtığı çok sayıdaki karşıtlıklardan ancak birisi olabilirdi. Bu anlamda çalışmamı Karl Marks karşıtlığı gibi değil, ciddi eleştiriler temelinde tamamlamaya çalışmak ve geliştirmek olarak yorumlamak daha doğrudur diye düşünüyorum. Birçok yönden (tekel, kapital, devlet, ideoloji, pozivitizm, tarih, uygarlık, pazar, ekonomi, demokrasi, devrim, sosyal bilim, özellikle iktidar, ulus-devlet, hegemonya, sistem analizleri vb.) yanlışlıkları ve eksiklikleri belirtmem karşıtlık olarak yorumlanmamalıdır. Diğer sistem karşıtı akımlarla birlikte hak ettikleri değeri vermek ve bunun için katkı yapmak olarak yorumlanması daha doğru olur kanısındayım.

Daha önceki çalışma bölümlerinde uygarlığın tahakkümcü ve istismarcı (sömürücü ve sömürgeci) kanatlarını kabaca çözümlemeye çalıştım. Eldeki bu bölümlerde ise, bunlara mümkün olduğunca yeniden az değinmek ve asıl ağır karşı kutup olarak demos’a, demokratik uygarlık güçlerine vermek istedim. Tüm gücümle bu tarihsel kutbu açmaya çalıştım. Bana göre tarih en çok bu konuda eksik ve yanlışlıklarla doludur. Hiç olmazsa kalın ve kırmızı bir çizgiyle dikkat çekmek yine de önemliydi. Tarihte asıl çatışma bolca sunulduğu gibi (Son örneği Samuel P. Huntington’dur) uygarlıkların hâkim grupları arasında değil, karşıt iki kutbu arasındaydı. Elbette hâkim grup arasında da bolca çelişkiler ve çatışmalar vardır. Tekeller her zaman kendi aralarında da pasta üzerinde çatışırlar. Fakat önemli olan bu pastanın kimlerden ve nasıl gasp edildiğiydi. Gerçek çelişki ve çatışmanın pastayı üretenlerle gasp etmek isteyenler arasında olması diyalektik gereğidir. Çok geniş araştırmalarla derinliğine tarihselleştirilmek durumunda olan bu konuya kırmızı çizgi ile ancak dikkat çekebilirdim. Öyle de yaptım. İsteyen istediği kadar arayabilir. Varılacak sonuçlardan hayal kırıcı olunamayacağına inanıyorum.

Modernite karşıtlarına da kapsamlı yer vermeye çalıştım. Bunu yeni sistem çalışmalarında yerlerini doğru almaları için yaptım. Sovyetler’in çözülmesi ile hızlanan kargaşayı anlamlı bir yere oturtmak gerekliydi. Umutsuzluk ise gereksizdi. Reel-sosyalistler ve anarşistler yenilenmeyi bilmeliler. Feministler ve ekolojistler ise sistem tutturmadan mesafe alınamayacağını ve liberalizmin değirmenine su taşımaktan kurtulamayacaklarını bilmeliydiler. Hem politika yapmayı, hem de sistemli olmayı sağlamadan varılacak bir hedef olamazdı. Onları en çok bekleyen reel-sosyalist ve anarşist hareketlerin akıbeti idi. Kültürel hareketlere çözümleyici yaklaştığım kanısındayım. Ulus-devlet canavarının pençesinden kurtulmaya çalışan bu hareketlerin demokratik muhtevası önemliydi. Demokratik modernitenin kapsamında tarihsel bir rol oynayabilirlerdi.

Demokratik modernitenin yeniden inşa sorunları ve görevlerine hem çözümlemeci hem de çözümleyici, yani teori-pratik bağlamında yaklaşmaya özen gösterdim. Varılan sonuçları çarpıcı ilkeler halinde başarıyla sunduğum kanısındayım. Demokratik modernitenin ne geçmişin altınçağ arayışı, ne de geleceğin ütopik projesi olarak sunulmadığı açıktır. Bolca sistem karşıtı malzeme vardı, fakat sistemin kendisi yoktu. Konunun mutlaka yeterli anlatılara kavuşması gerektiğine inanıyordum. Demokratik modernite ad olarak önemli değildi; kapsamı çok önemliydi. Bunun sistematize edilmesi ise zorunluydu. Yoksa sefaletin felsefesiyle felsefenin sefaletini yaşamaktan öteye gidilemezdi. Çözümlemeler bu durumu aydınlığa kavuşturup gidermeyi amaçlıyordu. Entelektüel, ahlaki ve politik alan görevleri ise, pratik çözümler için belirlenmeye çalışıldı. Yaşanan kargaşa bu alanlarda da hayli yaygındı. Pratiğin üzerine nasıl gidilmesi gerektiğinin yeterince açıklığa kavuşturulduğu kanaatindeyim. Özellikle ilkesel sıralamaların pratikte yeni ve yaratıcı çalışmalara yol açacağına inanıyorum.

Bu çalışmanın diğer önemli bir konusu temel araştırma biriminin nitelikleriyle ilgiliydi. Pozitivist sosyal bilim bu konuda toplumu doğadaki diğer nesneler gibi nesnelleştirerek genel bir yanıtla cevaplandırmak konumundaydı. Bilimsel sosyalizm bu bilim anlayışının sol yansıması olarak şekillenmiş olup daha katı ve olgucuydu. Katkı niteliğinde toplumu üretim tarzlarına göre bir sınıflamaya tabi tuttu. Evrenselci düz çizgisel ilerlemeci pozitivizm sanki mutlak doğrularmış gibi algılanıp uygulandı. İlkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist-komünist şekillenme böyle ortaya çıktı. Bunda biraz da kadercilik vardır. Ne de olsa er geç sıra sosyalizme gelecekti. Bu, dogmatik yanı açık bir yaklaşımdı. Tüm sosyal eylemliliğe bu zihniyetle yaklaşmanın sonuçları zannedildiğinden çok daha ağır olmuştur. Gerçekleşen sosyalizm değil, çok eleştirdikleri ama farkında olmadan en çok hizmet etmek durumunda kaldıkları küresel kapitalizm oldu. Rus devlet kapitalizminin sisteme en az asırlık ömürler kazandırması herhalde bu gerçeği doğrular niteliktedir.

Tüm çalışma boyunca temel araştırma birimi olan toplumsal doğanın (ikinci doğa) esas varoluş hali olduğuna inandığım veya tespit etmeye, tanımlamaya çalıştığım ahlaki ve politik toplumu seçenek olarak aldım. Kanıtlarım (argüman) olarak üretim tarzı, sınıf, devlet, ideoloji, teknik gibi sürekli değişen ve her toplumda çok farklı gerçekleşen olguların gerçeklik payı olsa bile, bunların temel araştırma konusunu teşkil edecek ağırlıkta olmadıklarına ilişkindi.

Dünya sistem ve uygarlık analizlerini ise, tek yanlı kapalı çember yorumlar olarak eleştirdim. İnsan türü var olmaya devam ettikçe hep niteliklerini yaşayacağı, yaşamak zorunda olduğu toplumsal doğanın ahlaki ve politik toplum olduğunu, bundan vazgeçemeyeceğini, vazgeçmesi halinde bunun toplumun parçalanması ve dağılması anlamına geleceğini göstermeye ve çözümlemeye çalıştım. Uygarlık tarihi boyunca ahlaki ve politik toplum, sermaye ve iktidar ağları kuşatmasında çok aşındırılıp dağılmaya ve çürütülmeye terk edilse de, toplumların her zaman bir yolunu bulup zayıf da olsa ahlaki ve politik niteliklerini koruyarak yanıt vermeye veya direniş halinde yaşamaya çalıştıklarını geniş örnekler listesiyle birlikte kanıtlamaya çalıştım. Kapitalizmin (modernitenin) toplumu saran sermaye ve iktidar ağlarının en ince gözeneklerine kadar (ulus-devlet, endüstriyalizm, özellikle medya araçları, eklektik ideoloji, güvenlik teşkilatları, içten sömürgecilik, kadına aşırı yüklenim vb. etkenlerle) yayılmasına karşılık, bunların aynı oranda karşı bir tepkiye neden olduklarını, her toplumsal birim ve bireyde direniş olanakları ve yaşam alternatiflerine yol açtıklarını, açmak zorunda olduklarını kapsamlıca çözümlemeye çalıştım. Ahlaki ve politik toplumun elbette sabit olmadığını, tarih öncesinden beri gelişmesini sürdürdüğünü ortaya koydum.

Klan, kabile, aile, aşiret konfederasyonu, hiyerarşiye uğrama, devlet bölünmesini yaşama, tarım-köy toplumundan şehir toplumuna, ulusal-endüstriyel topluma geçiş, az veya çok kutuplaşmalar biçimindeki bu gelişmeler kesintisiz olmuştur. Uygarlık sürecinin ise merkez-çevre, hegemonya-rekabet ve yükseliş-alçalış krizleri halinde kesintisiz karakterde geliştiği şeklindeki görüşlere de katılmaya çalıştım. Tüm bu gelişmelere rağmen, ahlaki ve politik toplumun ortadan kaldırılamayacağını; özgürlük, eşitlik ve demokratiklik eğilimini hep koruyacağını; entelektüel, ahlaki ve politik görevlerin iç içe kavranıp yerine getirilmesiyle bu niteliklerin azamice yaşamsallık kazanacağını çözümlemeye ve çözmeye (teorik-pratik olarak) çalıştım.

Kapitalist modernitenin sermayecilik, endüstricilik ve ulus-devletçilik temelinde varoluş kazanmasına karşılık, demokratik modernitenin demokratik komünalite, eko-endüstriyel ve demokratik ulus olarak varoluş kazanabileceğini de kapsamlıca çözümlemeye ve çözmeye çalıştım. Demokratik komünaliteyi homojen bir toplum eşitçiliği olarak değil, tek bir kişiden milyonlarca kişiye kadar nicelik kazanıp, ahlaki ve politik toplum niteliğini taşıyan her tür topluluk (kadından erkek topluluğuna, spor ve sanattan endüstriye, entelektüellerden çobanlara, kabileden şirketlere, aileden uluslara, köyden kentlere, yerelden küreselliğe, klandan küresel topluma kadar her tür toplum) olarak tanımlamaya çalıştım. Eko-endüstriyel toplum gerçeğini, köy-tarım toplumuyla kent endüstrisi toplumunun birbirini beslediği ve ekolojiye kesin uyarlanmış eko-endüstriyel topluluklar olarak tanımladım. Demokratik ulusu ise, temel politik biçim olan demokratik konfederalist uygulamalarla etnisiteden dine, kentsel, yerel, bölgesel ve ulusal topluluklara kadar her tür kültürel varoluşların demokratik özerk siyasi oluşumlar halinde oluşturacakları yeni bir ulus türü, daha doğrusu ulus-devletçi canavarlara karşı çok kimlikli, çok kültürlü ve çok siyasi oluşumlu ulus olarak tanımlayıp çözümlemeye ve çözmeye çalıştım.

Demokratik modernitenin bu yapısal kuruluşlar temelinde tarihteki mirasıyla modernite döneminin sistem karşıtlarının tecrübesini birleştiren çözüm gücü yüksek bir seçenek olduğunu ve daha da gelişerek başat olacağını derinlikli ve tekrarlayıcı biçimde vurgulayıp sunmaya çalıştım.

Uygarlık ve modernite kutuplaşmasını çatışma ve istismar (sömürme ve sömürgecilik) dışında, ayrıca çatışmasızlık ve barış olasılığı açısından da önemle çözümlemeye çalıştım. Sürdürülebilir bir barışın imkânlarını ve koşullarını değerlendirmek önemli bir konu teşkil edip büyük hassasiyet ister. Uygarlık sürecinin bu yönlü zengin bir mirasa sahip olduğu bilinmektedir. Barışa savaştan daha çok kutsallık ve yücelik atfedildiği dönemler ve uygulamalar da çok olmuştur. Modernite döneminde de savaş ve barış adeta iç içe yaşanan gündelik uygulamalar düzeyinde yaşanmıştır. Özellikle yok edici diyalektik anlayışın yerine, karşılıklı besleyici bir diyalektiğin de pekâlâ mümkün olabileceği, en azından diyalektik süreçlerin ne yalnız başına yok edicilik ne de yalnız karşılıklı besleyicilik olduğu, iki anlayış veya gerçeklik arasında geniş ve karmaşık bir yelpazenin yaşanabileceği sürece katkı sağlayıcı bir anlayış, bir unsur teşkil etmiştir. Doğal gerçekliğin ne vahşi kapitalizmden kalma Darwinist güçlünün yaşam felsefesiyle ne de çelişkisiz yaşandığına dair eski metafizik kalıplarla işlediği, tersine çok zengin, gergin ve oluşturucu bir mahiyet sunduğu gelişen bilimin de sayesinde daha iyi ve doğru anlaşılabilmektedir.

Barış süreçlerini tümüyle evrimcilik olarak yorumlamak ne kadar yanlışsa, savaş süreçlerini yeniyi doğuran ebeler olarak yorumlamak da o denli yanlıştır. Sermaye ve iktidar tekelleri arasındaki savaşlar, elleri altındaki pastanın büyütülmesi ve küçültülmesiyle ilgilidir. Barışla pek alakaları yoktur. Gerçek barış uygarlığın iki karşıt gücü arasında (Bu, iki sınıf arasından başlayıp, çok çeşitli kabile, aşiret, kavim, ulus, tabaka, dini cemaat, kültürel akımlar ve ekonomik gruplara kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsar) birbirlerinin varoluşlarını, kimliklerini, özerk yönetim haklarını kabul etmeye dayanır. Çatışmanın taraflara daha çok zarar verdiği kabul gördüğünde barış olasılığı belirir. Diyalog ve uzlaşma niyetleriyle sonuç alınmaya çalışılır. Gerek yerel ve küresel planda, gerek ulus-içi ve uluslar arasında bu yönde çok sayıda çatışmanın barışla sonuçlandığı bilinmektedir. Mühim olan, tarafların kimlik ve onurunu mümkün kılan koşullardaki bir anlaşmadır. Bu olduktan sonra, her düzeyde ve her hacimdeki toplum, grup ve hatta bireyler arasında barış mümkündür.

Beş bin yıllık uygarlık tarihini karşıt kutuplar olarak çözümlemeye çalıştığımızda anlıyoruz ki, daha uzun süre iki kutupluluk halinde birlikte yaşanacaktır. Kutupların birbirlerini kısa sürede yok etmeleri mümkün görünmemektedir. Ayrıca diyalektik olarak da bu gerçekçi görünmemektedir. Reel sosyalizmin bu yöndeki aceleciliği, uygarlık ve moderniteyi çözümlemeden giriştiği sistem denemesi kendi çözülmesiyle sonuçlanmıştır. Önemli olan, iki kutupluluğu tüm teorik-pratik çalışmalarda göz önüne getirmek, hâkim istismarcı kutup içinde erimemek, kendi öz sistematiği olarak demokratik uygarlığı ve moderniteyi adım adım onun içinde yeni inşacı çalışmayla da sürekli geliştirmektir. Tüm devrimsel ve evrimsel yöntemlerle sistemimizi ne kadar geliştirirsek, ‘süre’ ve ‘mekân’ sorunlarını da o denli olumlu olarak çözümleyip kalıcılaştırabiliriz.

Demokratik modernite, temel unsurları gerçek barışa yatkın olan bir sistemdir. Demokratik ulus anlayışı en küçük bir ulusal topluluktan bir dünya ulusuna kadar açık çözümleyiciliğiyle aynı zamanda değeri çok yüksek bir barış seçeneği oluşturmaktadır. Eko-endüstri unsuruyla hem toplum içi endüstrinin verimli kullanımı ile başta işsizlik, yoksulluk ve açlık olmak üzere, modernitenin topluma karşı savaşının bir nevi sonuçları olan ağır toplumsal sorunlar çözüm yoluna girmekte; hem de endüstriyalizmin çevreye karşı açtığı savaşı sona erdirip toplum-çevre barışını gerçekleştirmektedir. Demokratik komünalite unsuru ise, her toplum birim ve bireyine ahlaki ve politik toplum olabilme seçeneğini sunarak, en radikal barışçı yaklaşımı sunabilmektedir. Açık ki, demokratik modernite sistem olarak geliştikçe, onurlu bir barış imkânı çok daha fazla gelişebilmektedir.

Bu noktada hem bir uyarıyı, hem bir özrü bir kez daha belirtmeliyim: Ahlaki ve politik toplumla demokratik komünalite ve demokratik toplum kavramlarını eşdeğer, özdeş tutmaktayım. Anlam zenginliği için gerektiğinde her üç kavrama da başvurmaktan çekinmedim. Açık ki, ahlaki ve politik toplum demokratik komünalite ile daha çok demokratik sosyalizmi, toplumsal eşitliği, ama farklılıklar temelinde eşitliği çağrıştırmaktadır. Farklılıklar temelinde eşitlik anlayışı, homojenliği ifade eden reel-sosyalist anlamından farklıdır. Dikkat çekmek açısından buna Firavun Sosyalizmi deme gereği duydum. Demokratik toplum kavramı ile de ahlaki ve politik toplumun hem eşitlik, hem özgürlük içeren karakterini vurgulamaya çalıştım. Şüphesiz özdeş olan bu kavramları aynılaştırmamak gerekir. Zenginlikle bunu kastediyorum. Aynılaştırmak fakirleştirmektir. İlgilenenleri, çok sık geçen bu kavram kullanımları ile ilgili çelişkiye düşmemeleri için uyarmakla birlikte, başka türlü terminoloji geliştiremediğim için özür dilememi anlayışla karşılayacaklarını umuyorum.

Demokratik moderniteyi sadece kapitalist modernitenin üç temel unsuruna (kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet) karşılık üç temel unsur olan ahlaki ve politik toplum, demokratik komünalite, demokratik sosyalizm, demokratik toplum, eko-endüstriyel toplum ve demokratik konfederal toplum olarak nitelemekle yetinmedim. İlgili bölümde sergilemeye çalıştığım gibi, çok daha zengin bir nitelikler demetiyle de tanımlamaya çalıştım. Toplumsal soruna ilişkin saydığım on iki temel sorun unsuru, aynı zamanda demokratik modernitenin on iki çözümsel niteliğini açıklar.

Bu çalışmamın Özgürlük Sosyolojisi adıyla yayınlanabileceğini sıkça vurgulamıştım. Sosyal bilimi tanımlamaya çalışırken, esas amacının özgürlük seçeneğini geliştirmek olması gerektiğini önemle belirttim. Zaten problem çözmenin bir anlamda özgürlük sağlamak olacağı da eklenince, sosyal bilime amacı kapsamında Özgürlük Sosyolojisi demenin bir sakıncası olmadığı kanısındayım. En azından önemli bir bölümünü; problem çözme ve yaşam farkındalığını geliştirme boyutlu sosyolojik çalışmaları bu ad ile yayınlamanın isabetli olacağı açıktır. Şüphesiz sosyolojinin kapsamı özgürlük ile sınırlı değildir. Karmaşık bir toplumsal yelpazeyle (tarih öncesi toplum, hiyerarşi, sınıf, devlet, kent, uygarlık, sermaye, ekonomi, iktidar, demokrasi, sanat, din, felsefe, bilim, politika, savaş, strateji, örgütlenme, kurumlaşma, ideoloji, ekoloji, jineoloji, teoloji, eskataloji vb.) uğraşması gerektiği bilinmektedir. Fakat bu çalışmayla önemle vurguladığım husus olarak, ahlaki ve politik toplumun çok parçalara ayrılarak inceleme ve araştırmalara konu edilmesinin önemli sakıncalar içerdiğine, bunun olumludan ziyade olumsuz sonuçlara daha çok yol açabileceğine ilişkin kanaatimi belirtmiştim. Toplumsal doğanın tarihsellik ve bütünsellik içinde incelenme ve araştırılmasının en doğru yöntem olduğuna güçlü bir biçimde katıldığımı belirtmiştim.

Savunmamın bu bölümüne son verirken, Sokrates ve Zerdüşt’ten iki yorumla tamamlamak isterim. Bilindiği üzere Sokrates’in sıkça kullandığı deyim “Kendini bil” idi. Kendini bilmeyenlerin pek bir şey öğrenemeyeceklerini, bilemeyeceklerini vurgulamak istemiş olsa gerek. Ben insanın, bilimce açıklandığı kadarıyla zaman bakımından en azından on beş milyar yıl öncesi gerçekleştiği idea edilen büyük patlamadan (big-bang) bu yana tüm evrene yayılmış gerçekliğin toplamı olduğuna inanıyorum. Bunu seziyor ve biliyorum. Bu anlamda kendini bilmek, tüm zamanı ve evreni bilmekle özdeştir. Sokrates ayrıca ünlü savunmasında Atina’nın (inkâr ettiği idea edilen) tanrılarından değil, kendisine zaman zaman gelen ilham perilerinden, ‘daimonlar’dan bahsetmişti. Bu, sezgi ve iç yoğunlaşmayla kendini bilme oluyor. Bir nevi peygamber tarzı öğrenme ve haber vermedir. Bunun putperestlikten daha ileri bir öğrenme tarzı olduğu açıktır. Benim sezgi gücümün veya ‘daimonlar’ımın bana da “Ne ararsan kendinde bul” uyarısını aldıktan sonra, bu satırlara böyle yüklenmekten kendimi alıkoyamadım.

Zerdüşt’ün yorumu daha etkileyiciydi. Rivayet edilir ki, Zerdüşt, çok tutkunu olduğu Zagros dağlarında güneş tüm parlaklığı ile doğarken bir ses duyar. O sese şöyle bağırır: “Söyle, sen kimsin?” Tanrıyla böyle karşılaşıp hesaplaştığı biçiminde bir yorumdur bu. Ben ise, Onun binlerce yıl Zagros halkının özgürlüğüne yönelmiş Sümerik tanrı-kralların varlığı ile ilgili bir hesaplaşmaya giriştiği kanısındayım. Bir nevi uygarlığın kendisi olan bu kral-tanrıların kutsallığını sorgulayıp Zerdüşti ahlak devrimini gerçekleştirir. Aydınlık-karanlık, iyilik-kötülük ikilemi biçimindeki devrimdir bu.

Kesinlikle kendimle ilgili abartmalardan nefret ederim. Bütün sadeliğimle anlaşılmak ve dost olmak benim için bir tutkudur. Gün geçtikçe daha iyi anladım ki, yaşamı tüm sadeliği içinde bir dostluk töreni-şöleni olarak tutkuyla karşılayan kişiliğim, üzerime kim geldiyse karşı çıktı. Üzerime geldiklerinde onları sorgulamam biraz Zerdüştvariydi: “Siz kimsiniz?” Demek ki bu satırlar bir yandan kendimi bilmemle öğrendiklerimi, diğer yandan üzerime gelenleri “Siz kimsiniz?” sorgulamaları ile oluşan bilinç birikimimi yansıtıyor.

Hem kendimi hem de binbir kılıklı uygarlık kutsallarını çözümlemek, zor koşulların da çözülmesi anlamına geliyor. Uygarlık kutsalları hiçbir ahlaki ve politik sınır tanımadan üzerimden geçmeye çalışırken bu satırlarla kendilerini sorgulamam, beni tutkulu bir şölen havası içinde kişiliğim, geleneklerim, halkım, bölgem, insanlığım ve evrenimle tanıştırdı. Tanışmak, farkında olmaktır. Bu ise yaşamı olanca zenginliği içinde korkusuzca yaşamak ve güçlü savunmaktır!

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.