Psikolojik Savaşın Araçları-2
Dizi Yazı / 27 Eylül 2012 Perşembe Saat 10:04
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Özel savaşın askeri anlamda çeşitli uygulama biçimleri olsa da, geliştirilen bir strateji olarak onu uygulayan rejimi ele geçiren özel savaş hükümetlerinden, özel savaş rejimlerinden bahsedeceğiz.

Süreklileşen Özel Savaş

Özel savaşı, bir özel harekat, bir de stratejik olarak ele alınıp uygulanması boyutuyla belirtmiştik. Bu bölümde, özel savaşın askeri anlamda çeşitli uygulama biçimleri olsa da, geliştirilen bir strateji olarak onu uygulayan rejimi ele geçiren özel savaş hükümetlerinden, özel savaş rejimlerinden bahsedeceğiz. Bunun anlamı şudur: Özellikle kapitalist modernitenin sömürüsü derinleştikçe, buna karşı anti-kapitalist mücadeleler gelişmektedir. Onun için, kapitalist egemenliğin devamını isteyen güçler, kullandıkları yöntemleri süreklileştirmek zorunda kalmışlardır. Kullandıkları yöntemleri süreklileştirmek zorunda kalmaları ya da süreklileştirmeleri artık özel savaşın dönemsel bir uygulama olma durumundan çıkmasına neden olmaktadır. Burada özel savaş, süreklileşiyor. Özel savaşın süreklileşmesi, özel savaşı uygulayan güçlerin karakterine de tamamıyla uygun düşmektedir. Özel savaşı araç olarak kullanan güçler, onsuz yapamayacaklarını, onsuz var olamayacaklarını gördükleri andan itibaren kendileri de kullanılan araçlar haline geliyorlar. Yani araç, amaç haline dönüşmüş oluyor. O amacın uygulanması için de her şeyin, onun hizmetine sunulması gerekiyor. O nedenle özel savaşın süreklileşmesi, özel savaşın sistemsel bir boyut kazanması, rejim ve iktidar haline gelmesi, o ülkenin ekonomisinden, siyasetine, toplumsal yapısından insani şekillenişine kadar ona hizmet eder hale gelmesi demek oluyor. Ve her şey, o noktadan sonra özel savaşın hizmetine giriyor. Bu çeşitli biçimlerde kendisini gösteriyor. 

Özel savaş süreklileşmişse, savaşan ve mücadele eden taraflar da buna göre toplumsal, siyasal ve askeri alanda bir konumlanma içine giriyorlar. Özel savaş, bu konumlanma içerisinde bir taraf olarak egemenlerin kendi varlığını sürdürmesinin yegâne aracı oluyor. O öyle yegane bir araç ki, nasıl devlet, kişinin içine girerek onu kendine benzetiyorsa, özel savaş da onu uygulayarak her şeyi kendine benzetir bir hale geliyor. Burada özel savaşın sistemsel bir boyut alması, doğal olarak özel savaş yürütücülerinin de buna göre bir biçim, buna göre bir konum kazanmasına neden oluyor. Böylece özel savaş, geçmişte derin devlet tarafından yönetilen bir olgu iken, devletin tüm organları bir özel savaş organı haline gelmiş oluyor. Okulları da, ekonomik politikaları da buna hizmet ederken, planlama teşkilatları da bunları planlar hale geliyor. Yani devleti var eden temel kurumlarda, organlarda kendini kurumlaştıran bir olgu haline geliyor. Meclisi de ona göre karar alıyor, yürütmesi de ona göre hareket ediyor. Mahkemesi de yine ona göre yargılıyor ve kararlar alıyor. Böylesine bir pozisyon kazanıyor. Geçmişte özel harekât biçiminde, özel savaşın stratejik uygulama biçiminde onu generallerine ve uygulamadaki güçlerine yaptırıyorlardı. Ama özel savaşın bir sistem, bir rejim haline gelmesi, bu uygulamayı doğrudan kendisi yapar duruma gelmesine neden oluyor. Başbakanlığı kendisi direkt üsleniyor, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay bunları yapıyor, sorumluluğunu alıyor. Yani direkt üstleniyor. Özel savaşın uygulamasındaki var olan aracı halkalar bu şekilde ortadan kalkıyor. Bu bizzat hükümetler tarafından, sistemler tarafından yürütülen bir olgu haline geliyor. 

Günümüz koşullarında özel savaşa bu haliyle yaklaşmamız gerekiyor. Çünkü kapitalist sistem kaos aralığından güçlü olarak çıkmak istiyor. Küresel sermaye yeni dünya düzenini dünyaya hakim kılmak için bu kaos aralığından başarılı çıkmak istiyor. Çabalar tamamıyla bu yöndedir. Bunu nasıl gerçekleştirecek? Aşılmış yirminci yüzyılın ekonomik, siyasal, askeri politikalarına göre mi bunu gerçekleştirecek? Hayır! Ya da parçalı devlet mekanizmasıyla, devlet organları ile mi bunu gerçekleştirecek?

 Devlet içinde yargı, yasama, yürütmeden yani kuvvetler ayırımından bahsedilir. Bunlar, aynı zamanda devleti tamamlamakla birlikte, birbiri karşısındaki ‘bağımsızlığını’ koruyan organlardır. Kaos aralığından devlet bu şekilde parçalı bir biçimde mi çıkacaktır? Ya da devlet, kaos aralığından bu şekilde parçalı çıkabilir mi? Çıkamaz! Bu noktada kaos aralığından güçlü olarak çıkmak isteyen devlet, kapitalizm, bu süreci her şeyiyle kendini örgütlü bir güç haline getirerek tamamlamak istiyor. Bu da tamamıyla Türkiye gibi ülkelerde özel savaş rejimleri, özel savaş hükümetleri şeklinde kendisini somutlaştırıyor. 

Özel savaş halklara karşı yürütülen bir savaştır. Toplumun en küçük dokusuna karşı bile mücadelenin verilmesi anlamına geliyor. Gelinen aşamada kapitalizme ve onun sistemlerine karşı, toplumun yeni arayışları var. Her ne kadar bu yeni arayışlar, yanlış yönlendirmeler sonucu kapitalizme güç verir hale gelseler de, yine de kapitalizme karşı oluşan tepkileri dile getirmektedir. Toplumların bireylere kadar yeni arayışlar içerisine girmesi, kapitalizme karşı toplumsal alandaki muhalefetin varlığını, alternatif yeni bir toplumsal yaşamın oluşturulabileceği gerçeğini ortaya koyuyor. Bu gerçeklik karşısında salt özel savaş uygulamalarıyla kapitalizmin başarılı olması mümkün müdür? Eğer toplum, her alanda kapitalizme karşı bir başkaldırı içine girmişse, her alanda ona karşı arayışların sahibi ise; kapitalizmin de, ona karşı topyekun bir savaşı yürütmesi gerekir. İşte bu savaş da özel savaş kapsamına girmektedir. Bu savaşın yürütülmesi de, sadece aracı halkalara dayanarak sürdürülen bir savaş kapsamını fazlasıyla aşıyor. Bu, devletin tüm organlarıyla üstlenmesi ve sorumluluk alması gereken bir savaş anlamına geliyor. Bunların hepsini yan yana getirdiğimiz zaman karşımıza çıkan ne oluyor? Sistemin, hükümetlerin, rejimlerin de özel savaş temelinde şekillendirilmesi gerçekliğini ortaya çıkarıyor. 

Sürekli müdahaleler, sürekli çıkartılan özel yasalar, sürekli gündeme getirilen özel uygulamalar, devleti hep özel yükümlülükler, özel uygulamalar, özel kararlar, özel yasalarla kendini var eden ve yaşatan bir olgu haline getiriyor. Devlet gerçekliği bunu ifade ediyor. Özel uygulamalarla, yasalarla ayakta kalmıştır. Topluma karşı geliştirilen özel kanunlarla mücadele yürütmüştür. Bütün bunlar özel savaşın, devletin değişmeyen karakteri haline gelmesine neden olmaktadır. Bütün bunlar, yan yana getirildiğinde, özel savaşın dönemsel bir olgu olmaktan çıkıp, süreklileşen bir olgu haline geldiğini, rejimsel bir boyut kazandığını; bu temelde kurulan hükümetler tarafından yürütüldüğünü ortaya koyuyor. 

Günümüzde özel savaşa bir de bu boyutuyla yaklaşmamız gerekir. Bu nedenle biz, AKP hükümetine ‘özel savaş hükümeti’ diyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘özel savaş rejimi’ adını veriyoruz. Buna bağlı olarak, özel savaşın bu yeni ele alınış biçimi ve rejimsel bir boyuta yükselmesi nedeniyle, özel savaş da bu temelde kendini yeniden yapılandırıyor. Örneğin, geçmişte, özel savaş nasıl yürütülüyordu? Bunu ordu içerisinde oluşturduğu özel birliklere dayandırıyordu. Yeraltı unsurlarını harekete geçirerek sürdürüyordu. Yani özel harbin yerüstü ve yeraltı unsurlarını harekete geçirerek bunu yapıyordu. Ama şimdi gelinen aşamada, özel savaşın yeraltı unsurları diye herhangi bir şey kalmıyor. Çünkü devletin kendisi doğrudan özel savaş gücü haline geliyor. Bu ordusunu da yeniden düzenlemesi gibi bir sonuç yaratıyor. Ordusunu nasıl yeniden düzenliyor? Milyonluk büyük ordular yerine, küçülmüş ordular haline getiriyor. Ulusal milli ordular yerine, paralı profesyonel ordular kuruyor. Yani hacmi küçültüyor. Ama hacmi küçültülen gücünü, yoğunlaştırılmış vurucu bir güç haline getiriyor. Mesela, şimdi dünyada tugaylar tartışılıyor. Büyük orduların küçültülmesinden ve onun yerine tugayların kurulmasından bahsediliyor. Orduların sayısının azalmasından bahsediliyor. Milli ordular yerine, profesyonel paralı orduların oluşturulmasından bahsediliyor. Bu özel savaşın almış olduğu rejimsel boyutun doğrudan bir sonucudur. Özel savaş rejiminin gelmiş olduğu bu aşama, günümüzde ideolojik anlamda bir yenilenmeyi de gerekli hale getiriyor. 

1950’lerden sonra, özel harekâtın ideolojik argümanlara başvurduğu ifade ediliyordu. Yani ideolojik argümanlar, ideolojik söylemler kullanıyor ve böylelikle savaşına ideolojik bir çehre kazandırmaya çalışmaktaydı. Bu kazandırılan ideolojik çehreyle ulusalcılığı, milliyetçiliği öne çıkarıyorlardı. Bu durum, onların daha fazla üniter-devlet ve ulus-devlet şekillenişinde ısrar etmesine neden olmaktaydı. O milliyetçilik, diğer halk topluluklarını kendi egemenliğine, kendi sömürüsü altına almasına onları götürmekte ya da böyle bir istemle hareket etmelerine neden olmaktaydı. Tekelcilik ve onlarla işbirliği halinde gelişen, işbirlikçi sermaye, ulusal devleti kendi çıkarlarına uygun görürken, milliyetçilik söylemini kullanıyordu. Ama günümüzde küreselleşmeden, küresel sermayeden bahsediliyor. Peki, küresellik, milliyetçi söylemleri kabul eder mi? Küresel sermaye, ulus-devlet ısrarını kabul etmez. Küresel sermayeyi elinde bulunduran güçler, kendi alanına kimsenin girmesini istemez. Ama kendisi de, dünyanın her yerine girerken hiçbir şeyin kendisine engel olmasını kabul etmez. 

Ulus-devletler, milliyetçi-ulusalcı söylemler, küresel sermayenin dünya hâkimiyetiyle çelişen olgulardır. Bu noktada özel savaş biçimini alan rejimler, hükümetler söylem olarak da kendilerini yenilemek zorunda kalıyorlar. Kendilerinin yenilenmekle karşı karşıya olduklarını görüyorlar. Bu nedenle eski söylemlerinden vazgeçiyorlar. Yeni söylemler kullanıyorlar. Bu, Türkiye açısından çok daha somuttur. Şimdi Türkiye’de bir siyasal İslam’dan bahsedilmektedir. Peki, siyasal İslam’ı kim geliştirmiştir? Günümüzde siyasal İslam’ın geliştiriciliğini ABD yapmaktadır. Çünkü ABD küresel sermayenin günümüzdeki öncüsüdür ve dünya imparatorluğuna oynamaktadır. Yine, ‘yeşil kuşak’ stratejisini kim ve neye karşı geliştirmiştir? ABD, kendi çıkarlarına karşı tehlike olarak gördüğü güçlere karşı bunu geliştirmiştir. 

Türkiye’deki AKP’yi, ABD organize ve finanse etmektedir. Fetullah Gülen’den bahsediliyor. Fetullah Gülen ABD’de yaşıyor. AKP’nin akıl hocalığını kim yapıyor? Fetullah Gülen’in kendisi yapıyor. Fetullah Gülen vasıtasıyla ABD, çeşitli müslüman ülkelere, Türki devletlere, halklara uzanıyor. Bunların kullandıkları söylemler daha çok İslamiyet ile ümmetle ilgilidir. İslam ve ümmetten bahsederken, Türkçülüğü de reddetmiyor ve onu Türkçülükle de birleştiriyor. Onun için Kürtlere, ‘Müslüman kardeşlerimiz’ diyor, başka bir şey demiyor. 

Günümüz koşullarında hükümetlerin-rejimlerin, küresel alanda yaşanan gelişmelere bağlı olarak, kendilerini özel savaşa göre yeniden konumlandırmaları gerekiyor. Ona göre uluslararası sermayeyle daha fazla bütünleşmeyi sağlayacak, uluslararası sermayenin çıkarlarını daha fazla temsil eder bir konuma getirerek; ona uygun söylemleri kullanarak kendisini yenilemek isteyen ve “yenileyen bir güç olma” konumunda tutuyor. Bu nedenle günümüzde özel savaşın, rejimler boyutuna yansıdığını-süreklileştiğini, hükümetlerin de özel savaşa göre oluştuğunu görmekte yarar vardır. Bu birden mi oluşmuştur? Hayır! Daha önce belirtmiştik, kaynağını önceki uygulamalardan almıştır. Önceki uygulamalar da bir süreklileşmeyi sağlamıştır. Ama günümüzde bu şekilde bir aşama kat etmiştir. 

Rêber APO’nun bu konuda aktaracağımız değerlendirmesi oldukça çarpıcı olmaktadır:

“1947’de İsrail’e büyük bir destek verildi. Sonra Filistin karşıtlığı temelinde İsrail kuruldu. Yine 1947’de KDP etrafında Kürtleri toplamaya başladılar. Kürtleri birinci yolla bitiremeyeceklerini anlayınca ikinci yolu denediler. Bu ikinci yöntem 60 yıldır izlenen bir politikadır. Kürtlere küçük bir devletçik kurdurup sonra tüm Kürtleri de bu küçük devletçik etrafında toplamayı hedefliyordu. Özellikle Kuzey Kürtleri yani Türkiye’deki Kürtleri bu yolla kontrollerine almak istiyorlardı. Şimdi AKP, bu ikinci yolu temsil ediyor. Aslında Türkiye de küçük bir Türkiye’dir. Türkleri Balkanlardan, diğer yerlerden sürüp Anadolu’ya sıkıştırdılar. Küçük bir Türkiye oluşturdular. Aynı zamanda Büyük Turancılık fikrini de önlerine attılar.

Aslında önce İzmir-Manisa civarlarında daha doğrusu Anadolu’da bir İsrail kurmak istiyorlardı. Burayı Yahudi yurdu olarak görüyorlardı. Sultan Abdulhamit’ten toprak istenmesi de bu nedenden dolayıdır. Sultan Abdulhamit kabul etmedi.  Sonra Anadolu’ya sıkıştırılmış küçük bir Türkiye kurdular. Bu Türkiye, Kürt karşıtlığı temelinde İsrail’in rolünü oynayacaktı. İzmir-Manisa civarlarında Yahudiler çok güçlüdür. Şimdi İzmir milliyetçiliği deniliyor ya basında; o da işte bunlardan kaynaklanıyor. Bu İzmir milliyetçiliği, Kürt karşıtlığı temelindedir. Mustafa Kemal’e İzmir’de suikast yapılması da bununla bağlantılıdır. Sebataycılar olarak da bilinir. Ta 1650’lerden itibaren Sebataycılar buralarda güçlüdür. Bunlar Beyaz Türkçülüğü de geliştirenlerdir. Bu ikinci yolu ABD ve İngiltere de destekliyor, İsrail’in de bir kesimi destekliyor. İsrail bir bütün değil: Ehud….bundan bir önceki. Olmert, AKP ile ilişkileri güçlüydü, AKP’yi destekliyordu. Şimdi Netenyahu ise biraz daha  farklıdır.  Bunlar  milliyetçidir. İsrail’in  bir kesimi bu yolu desteklemiyor. Fransa’da yapılan bu son baskınların ardında da bu proje bulunmaktadır. Sarkozy de bunlardandır. Biliniyor, Yahudi kökenlidir.”

Cemal Şerik

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.