12 Eylül’ün Çocuğu Akp
Makaleler / 15 Eylül 2012 Cumartesi Saat 07:32
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
12 Eylül askeri darbesi Türkiye'deki beyaz Türkçü faşist iktidarın yeşil Türkçü faşistlere kayması açısından dönüm noktasıdır.

12 Eylül faşist askeri darbesinden bu yana 30 yıl geçti. Neredeyse tüm Türk televizyonları ve basını 12 Eylül’ü eleştiren, lanetleyen yayınlar yaptılar. AKP hükümetine yakın televizyon ve gazetelerin de 12 Eylül karşıtlığı yapmaları dikkat çekti. Ancak 12 Eylül’ü kendilerine göre değerlendiriyorlardı. Özellikle sağcıları ya da şimdi AKP yardakçısı olmuş kişileri öne çıkarıyorlardı. Değerlendirmeleriyle ve çıkarsamalarıyla yanlış tarih yazımını bu konuda da yapmaya özen gösteriyorlardı. 

12 Eylül askeri darbesi Türkiye'deki beyaz Türkçü faşist iktidarın yeşil Türkçü faşistlere kayması açısından dönüm noktasıdır. Kuşkusuz ABD'nin yeşil kuşak projesi önceden vardır. Türkiye'deki İslamcı kesimlerle çok önceden ilişkilenmişlerdir. Özellikle Komünizmle Mücadele Dernekleri bu konuda çok önemli işlev görmüşlerdir. Bunun dışında başka kurum ve kişiler üzerinden de işbirlikçi siyasal İslam şekillendirilmeye çalışılmıştır. Ancak 12 Eylül sonrası siyasal İslam’ın yeni iktidar bloğu olarak hazırlanması söz konusudur. Özal’ın 12 Eylül’ün başbakan yardımcısı yapılması, daha sonra da iktidara gelmesi böyle bir projenin parçasıdır. 

12 Eylül Türkiye'de başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere devrimci demokratik hareketi ezme harekâtı yürütürken siyasal İslam’ın önünü açmıştır. 12 Eylül’ün her kesimden insanı içeri alması, “dengelemek için” hem soldan hem de sağdan idam yapması bu gerçeği değiştirmez. Her kesimden tutuklama ve yapılan idamlar aslında 12 Eylül’ün siyasal İslam’ın önünü açması ve faşist karakterini örtmek içindi. Türkeş’in “biz içerdeyiz, ama fikrimiz iktidarda” sözü bu gerçeği kanıtlamaktadır. Dolayısıyla 12 Eylül’de siyasal İslamcıların da tutuklanmış olması, 12 Eylül’ün siyasal İslam’ın önünü açma gerçeğini değiştirmez, hatta kanıtlar. Kaldı ki işbirlikçi İslam projesinde radikallerin de çeşitli yöntemlerle törpülenmesi konusu da vardır. 

Siyasal İslamcıların çok büyük mücadele vermeden çok kolay biçimde iktidara gelmesi kesinlikle ABD merkezli projenin ürünüdür. Kuşkusuz siyasal İslamcıların “Kürt Özgürlük Hareketi'ni en iyi biz ezeriz” diyerek iç ve dış odakları ikna etme çabaları da belirli düzeyde etkili olmuştur. Özellikle Erdoğan-Fetullah blokunun bu argümanı çok kullandığı bilinmektedir.  Çünkü beyaz Türkçü faşist iktidarın başarısızlığı genel bir kanı haline gelmiştir. 

12 Eylül söz konusu olduğunda çarpıtılan diğer bir konu da Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilgilidir. Özellikle Kürt işbirlikçiliğiyle yeşil Türkçü faşist iktidar bloğu birlikte böyle bir yanılgı yaratmaya çalışmaktadırlar. 12 Eylül’ün geliş sebeplerinden en önemlisi, PKK'nin öncülük ettiği Kürt Özgürlük Hareketi'ni boğmak olduğu ve en büyük saldırıyı PKK'ye yaptığı halde, sanki 12 Eylül esas olarak başka Kürt gruplarına yönelmiş ve böylece PKK'nin önü açılmıştır. Bunlar; tarihle, gerçeklerle alay eden ve çok utanmazca ileri sürülen yalanlardır. Kuşkusuz 12 Eylül diğer Kürt örgütlerine de yönelmiş, onlardan da zindanlara atmıştır. Ancak onlara yönelimle PKK'ye yönelim karşılaştırıldığında aralarında dağlar kadar fark vardır. Bu fark, gözaltına alma, polis sorgusu, zindanlar ve mahkemelerde çok açık bir biçimde devam etmiştir. Kötü niyet ve bilinçli yanıltma amacı olmadığı takdirde en zalim ve vicdansız insanlar bile bu gerçeği inkâr edemez. 

Polis, 12 Eylül’den önce tutuklanan PKK’lilerin çoğuna “ne silahtan, devleti yıkmaktan söz ediyorsunuz, siz de ‘şu’ örgütler ve dernekler gibi niye ‘akıllı’ biçimde çalışmıyorsunuz” demişlerdir. 12 Eylül olunca da polis gözaltı ve işkencelerinde az işkence ve baskı görme gibi imtiyazlı muameleye uğramışlardır. PKK'nin sempatizan ve taraftarlarına bile ağır işkenceler yapılırken, diğer Kürt gruplarına ve liderlerine ise bu kadar yönelim olmamıştır.

12 Eylül faşizmi; PKK’lilerin aileleri ve örgütlü olduğu kasaba ve köyler üzerinde o düzeyde bir baskı yürütmüşlerdir ki, hala buralardaki insanlar ağır travmalar yaşamaktadır. Bir nevi PKK'lilerin yürüdüğü yerlerdeki ayak izlerinin bile kökü kazınmak istenmiştir. Hilvan-Siverek başta olmak üzere Urfa, Batman ve Mardin’in ilçelerinde baskı o kadar şiddetli uygulanmıştır ki, halk PKK ile tanıştığına pişman ettirilmek istenmiştir. Zaten PKK'ye selam veren, PKK’lilerin önünden geçtiği evin sahipleri bile tutuklanmıştır. Amed, Erzurum, Elazığ, Antep, Adana ve Mersin zindanları PKK kadro, sempatizan ve taraftarlarıyla doldurulmuştur. Ne Türkiye'de, ne Kürdistan'da hiçbir siyasi gruba bu düzeyde bir yönelim olmuştur. Bunu tüm sıkıyönetim iddianameleri de, zindan uygulamaları da, zindanda ve dışarıda katledilenler de kanıtlamaktadır. Zaten o dönemin arşivleri ve kozmik odalar açılırsa gerçekler tüm çıplaklığıyla açığa çıkar. 

Amed zindanı bugün neden semboldür? PSK’lılara yapılan işkenceler ya da onların işkencelere karşı direnişiyle sembol olmamıştır. Zaten Türk devleti zindanlar şahsında PKK'yi bitirmek istemiştir. “Kürdistan'ı özgürleştireceğiz diyen, bu konuda yüksek perdeden konuşan PKK’lilerin haline bakın” dedirttirmek istemiştir. Bunun için PKK’liler üzerinde özel olarak itirafçılaştırma politikası, daha doğrusu zulmü uygulamışlardır. Ancak PKK önderleri ve kadroları direnişleriyle bu politikayı devletin elinde patlatmıştır. 

12 Eylül’ün geliş nedenlerinden en önemlisi PKK'nin geliştirdiği direniştir. Bu, 12 Eylül’le ilgili yazılan ilk kitaplarda da açıkça ortaya konulmuştur. Mehmet Ali Birand: kuvvet komutanları ve genelkurmay başkanı Siverek üzerinde helikopterle geçtiklerinde darbe kararlarını kesinleştirmişlerdir, der.
12 Eylül tabii ki çok sert ve acımasız bir saldırı kampanyası yürüttü. Görülmedik bir faşist terör estirildi. En küçük bir demokratik ve sivil harekete izin verilmedi. Hiçbir derneğe yaşam hakkı tanınmadı. Barış Derneği içinde örgütlenen İnsan hakları savunucularının başına gelenler bilinmektedir. Yakılan kitapların dumanları Türkiye'nin havasını sisli hale getirmiştir. Kemal Tahir’in yorgun savaşçı kitabının tüm film kopyaları yakılmıştır. 12 Eylül zulmü yaprak kımıldanmasına bile izin vermiyordu. 

Bu ortamda direnmek ve ayakta kalmak çok zordu. Faşizmin bu zulmüne ancak büyük bir irade ve kararlılık sahibi gösterenler, bedel ödemeyi göze alanlar direnenler ve ayakta kalabilirdi. Başka türlü ayakta kalmak mümkün değildi. Bunu sadece ve sadece PKK yapabildi. Türkiye'de de bazı örgütler direnmek istedi, ama doğru örgüt, politika ve eylem sahibi olmadıkları için etkili olamadılar. PKK zaten 1978 Maraş katliamından sonra eğer direnilip önüne geçilmezse faşist darbenin gelmesinin kaçınılmaz olduğunu hem bir bildiri hem de bir kitapçıkla ilan etmişti. Bu yönüyle bir düşünsel hazırlık yaşamıştı. 

PKK 12 Eylül’le birlikte örgütü toparlama, hazırlık yapma ve mücadeleyi bir süre sonra başlatma kararı almıştı. Direnmeyenlerin bu baskı ortamında eriyeceği ve etkisiz kalacağı açıktır. Ancak bu sert koşullara karşı direnenler ayakta kalabilirdi. Nitekim böyle oldu.
12 Eylül’le tüm sol ve demokratlar ezilerek siyasal İslam’ın önü açıldı; PKK ise direnerek ayakta kaldı, büyüdü ve gelişti. Bugün AKP ile PKK'nin karşı karşıya kalması gerçeği bir yönüyle de 12 Eylül ve sonrası siyasal tarihin sonucudur.

Hüseyin Ali

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.