Uygarlık, Modernite ve Kriz Sorunu
Özgürlük Perspektifleri / 24 Ağustos 2012 Cuma Saat 14:58
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Uygarlık sistemleri yapısallığı gereği bunalım niteliği taşırlar. Bunalımlar zaman ve mekân boyunca iç ve dış etkenler sonucu ara sıra içine düşülen durumlar değildir.

Uygarlık sistemleri yapısallığı gereği bunalım niteliği taşırlar. Bunalımlar zaman ve mekân boyunca iç ve dış etkenler sonucu ara sıra içine düşülen durumlar değildir. Sistemin kendisi sürekli bunalım (aşırı halinde kriz) üretir. Bunalım mantığı gayet basittir: Alıkonulan toplumsal değer ve artı-değerler üzerine iktidar ve daha resmi olarak devlet sınıfları kurulur. Toplumun bağrında kurulan bu sınıflar örgütlü silahlı yapıları gereği sürekli büyüme eğilimindedir. Toplumun emekçi kesimleri zarzor geçinir, çeşitli hastalıklar ve savaşlardan erken ölürken, nüfusları devlet sınıflarına oranla azalır. Devlet ve her tür iktidar aygıtlarının nüfusu ise, kendilerini daha iyi besleyip korumaları ve çok üremeleri (İlk iktidar ve devletlerin hanedan niteliği büyük ve nüfusu çok olan aileden yanadır. Güç politikası bunu gerektirir) nedeniyle daha çok artar. Sistemik olan bu karşılıklı dengesizlik hali bunalım demektir. Daha çok çoğalmış ve güçlenmiş devlet sınıfları, toplum üzerinde değer gasp ettikçe, sistemin sürdüremezliği devreye girer. Bunalım dönemleri denen durum budur. 

Bunalımdan çıkış için iki yol gereklidir: Birincisi, kızışan hegemonik savaşlar sonucunda rakiplerini yok eden güç yeni hegemon olarak ortaya çıkar. Hegemonik güç doğal olarak daha önce pay sahibi olan rakiplerini ezdiğinden, paylarına el koyarak yeni rakipler çıkıncaya kadar bunalımı belli bir süre nispi olarak aşmış sayılır. İkincisi ve çoğunlukla birincisiyle iç içe, daha verimli üretimi, ticari ve sınai yöntemleri devreye sokarak üretim artışlarını gerçekleştirirler. Üretim artışlarını gerçekleştiren hegemonik sistem, bunalımın karşıtı olarak refah dönemini yakalamış demektir. İlkçağ uygarlıklarında bunalımlar daha uzun aralıklı ve uzun sürelidir. Bin yıldan iki yüz yıla kadar aralıklarla seyreden bunalımlar çokça yaşanmıştır. Her büyük bunalım dönemi genellikle hanedanlık ve merkez değişimi ile sonuçlanmıştır. Sümer ve Mısır uygarlığından itibaren bu süreçleri yaygın olarak izlemek mümkündür. Ortaçağ bunalımları da benzer olmakla birlikte, süreleri daha da kısalmıştır. Ortalama yüz, yüz elli yıllık süreler halinde yaygınca yaşanmışlardır. 

Bu genel seyir üzerinde gerçekleşmekle birlikte, kapitalist sistem bunalımlarının kendine özgü yanları vardır. Sistemde parasallık ve ticaret tekelleri başlangıçta öncü rol oynarlar. Üretimle ilişkileri sınırlıdır. Buna mukabil ekonomide para yaygın kullanılır ve ticaret metalaşmasının gelişimi ve hâkim özellik kazanması nedeniyle çok artmıştır. Süreç içinde para ve ticaret tekeli az bir gücün elinde yoğunlaşır. Bu durumda toplumun parasızlıktan alım gücü düşer. Ortaya çıkan fazla üretim emilmeden kaldığından, bunalımın birinci hali olarak fazla üretim bunalımları yaşanır. Bir yandan fazla üretim satılamadığından tahrip edilirken, diğer yandan parasızlıktan alım güçleri düşmüş emekçiler yoksulluktan ve açlıktan kırılır. Kısa sürede tersi de yaşanır. Para etmeyen üretim iyice düşer. Eldeki paranın üretimle bağı kopar. Ortada çok para, az üretim vardır. Artan hayat pahalılığı (enflasyon) yeni bir bunalım durumudur. Her iki bunalımdan çıkış için bulunulan yol, geleneksel yol olan hegemonik savaşların yanında devlet harcamalarını arttırarak, belli bir ücretli kesim yaratıp fazla ve eksik üretimi telafi etmeye çalışmaktır. Kapitalizmin son dört yüz yıllık hegemonya çağında bu tip bunalımlar yaygın ve iç içe yaşanmışlardır. Süreleri biraz daha kısalıp ellişer, yüzer yıllara kadar düşmüştür.

Hegemonya savaşları hiçbir uygarlık dönemiyle kıyaslanamayacak kadar kapsamlı, yoğun ve uzun süreli olmuştur. Savaşa katılan tekeller de ulusal ve uluslararası çapta olmuştur. Dolayısıyla ilk defa dünya çapında savaşlarla tanışılmıştır. Yerel ve bölgesel savaşlar hiçbir zaman eksik olmamıştır. Daha vahimi, giderek toplum tümüyle ulus-devletçe militaristleştirilerek bir nevi savaş hali içine sokulmuştur. Günümüz toplumlarına savaş hali toplumları demek daha gerçekçidir. Dayatılan savaş hali iki kanaldan yürütülmektedir: Birincisi, gerçekçi yol kanalı olan iktidar ve devlet aygıtlarının toplumun tüm gözeneklerini bir ağ gibi sarıp gözetim, denetim ve baskı altına almasıdır. İkinci yol, son elli yıl içinde niteliksel bir devrimle gelişen bilişim teknolojisi kanallarıyla (medya tekelleri) sanal toplumun gerçek toplum yerine ikame edilmesidir. Her iki savaş haline de toplumkırım demek mümkündür. Eskinin daha sınırlı uygulanan soykırımlarıyla birlikte, bu yeni toplumkırımlar daha yoğun ve sürekli halleriyle toplumsal doğanın sonunu hazırlamaktadırlar. Belki insan türüne benzeyen yaratıklar var olmaya devam eder: Ama sürü kitle, faşizm kitlesi olarak. Toplumkırımın bilançosu soykırımlardan daha ağır olarak tüm toplumun ahlaki ve politik niteliğini yitirmesinde kendini gösterir. En ağır toplumsal ve ekolojik felaketlerde bile sorumluluk duymayan insan yığınları bu gerçeği kanıtlar. Bunalım ve kriz ötesi bir durumun yaşandığı inkâr edilemez. Bu duruma nasıl gelindiğini tekraren de olsa özetlemek bütünselliği sağlamak açısından yararlı olabilir. 

a- İlk iktidar hiyerarşilerinin ve devlet egemenliklerinin kuruluşundan günümüze kadar tarih bir anlamda iktidarın kümülâtif (kar topu gibi yuvarlandıkça kendini büyütme) büyümesidir. Hem mekân, hem zaman süreleri uygarlık tarihinin özü olan iktidar savaşlarıyla doludur. Yerel savaşlardan dünya savaşlarına, kabile savaşlarından ulusal savaşlara, sınıf savaşlarından din savaşlarına kadar hepsi iktidarın çoğaltımı ve kümülâtif büyümesiyle sonuçlanmıştır. İktidarın çoğaltımı demek, toplumsal değerler üzerinde parazit yaşayan sınıfsal gelişme demektir. Başlangıçta sınırlı bir hiyerarşi oluşturan ve topluma bazen de tecrübe ve uzmanlıklarıyla önemli katkılar sağlayan yönetim, devlet haline dönüşmesiyle kastlar haline geldi. Hanedanlık nitelikleriyle birlikte kast grupları kendilerini ayrıcalıklı sınıflar halinde örgütleyerek, tanrısallık idea edecek kadar ayrıcalık kazandılar. İlkçağlar iktidarın bu yönlü idealarla sürekli büyüdüğünü ve kendini yücelttiğini gösteren tanrı-krallar ve imparatorlarla doludur. Rahip + yönetici + komutan üçlüsü olarak kendini örgütleyen iktidar ve devlet sınıfları, bu halleriyle yine de sınırlı bir zümreydi. Toplumsal nüfusun çok az bir oranını teşkil ediyorlardı. Ama parazitlenmenin başlangıcı olarak toplumun sırtında ağır bir yük haline geldiklerini sayısız örneklerinden biliyoruz. Piramitler, tapınaklar, arenalar bu yükün niteliğini gayet iyi açıklamaktadır. 

Ortaçağlarda iktidar artımı hızından hiçbir şey kaybetmedi. Tarih daha geniş mekânlara yayılarak artan iktidar savaşlarıyla doludur. Bunda şüphesiz toplumun artan üretkenliği de neden oluşturmaktadır. Kral hanedanlıklarına geniş bir aristokrasiler tabakası, sınıfı eklendi. Buna rağmen yönetici sınıfın henüz kanserleştiğinden bahsetmek mümkün değildir. Felaket krallık ve aristokratik yapıyı yıkarak, dönüştürerek yönetim olmaya başlayan orta sınıfın, burjuvazi ve bürokrasinin iktidar sınıfları haline gelmesiyle başladı. Şüphesiz önceki yönetimleri de felaket olarak adlandırmak mümkündür. Ama bunlar toplumu tümüyle yutacak durumda değillerdi. Nicel ve nitel konumları buna el vermiyordu. Burjuvazinin üst tekelci kesimleriyle birlikte orta burjuvazinin önemli bir kısmı, bürokrasinin iktidarlaşması ve devlet sınıfları haline gelişi, eskinin birkaç hanedanlık ve krallık gücü yerine binlerce, onbinlerce yeni hanedanlık gücünün ikame edilmesi demektir. Bir kral yerine binlerce kralın geçişi anlamına gelir. Cinsiyetçi toplumda gelişen erkek egemen kişilikle bu yeni krallık güçlerinin birleşimi, toplumsal doğanın tümüyle yeni iktidar güçleri tarafından fethedilmesi ve sömürgeleştirilmesi demektir. Başta kadın olmak üzere, ahlaki ve politik toplumun tüm kesimleri bu iç sömürgeciliğin kurbanları durumundadır. 

Orta sınıfın devletleşmesi sosyal bilimin biraz da bu sınıfla olan kökensel bağı nedeniyle henüz çözümlenememiştir. Devletin toplum açısından bir anlam ifade etmesi için, mutlaka gerekli olan bir uzmanlık ve tecrübe birikimi olarak iş görmesi gerekir. Uzmanlık ve tecrübenin yönetim açısından ancak çok sınırlı sayıda kişiyle temsil edildiğini kavramak zor değildir. Ama devleşmiş cüssesi ile burjuvazi ve bürokrasinin kendini devlet yönetim sınıfı olarak sunması, iktidarın toplumda bir kanserolojik vaka olarak büyümesini kaçınılmaz kılacaktır. 

Ekonomik sömürü ve ideolojik hegemonya tekellerinin iktidar aygıtlarıyla bütünleşmesini ifade eden ulus-devletle iktidar her şeyleşti. Toplum ise hiçleşti. İktidar krizi dediğimiz olayın özü budur. Kapitalist sistem bu krizin doğurucu gücüdür. Azmanlaşmış orta sınıfıyla ve ekonomi üzerine büyümede sınır tanımayan sermaye tekelleriyle kapitalist şebeke, ancak iktidarın ulus-devlet olarak biçimlenmesiyle varlığını sürdürebilir. Sistemin tıkanması denen olay da budur. İktidarlaşma kriz ötesi durumu ifade ediyor. 

b- Toplumsal doğanın normal hali olan ahlaki ve politik toplum, hiçbir tarihsel dönemle kıyaslanamayacak kadar çağımızda temel niteliklerinden yoksun kalmayla karşı karşıyadır. Tüm ilk ve ortaçağlarda devletin aleyhinde geliştiği ahlaki ve politik toplum, kapitalist modernite ile birlikte hızla yerini sınırsız çoğalmış pozitif hukuk maddeleri ve devlet idaresine terk etmek zorunda kalmıştır. Modernitede toplumun ahlaki ve politik nitelikleri yerini sürüleşmiş kitleye ve onun hiçbir anlam ifade etmeyen karıncalaşmış vatandaş üyesine bırakmıştır. 

Hiçbir ahlaki ve politik kaygı taşımayan sözde modern vatandaş, söylenenin aksine, birey olmanın en zayıf dönemini temsil eder. Toplumla bağı, üzerinde imparatorluk yetkisi uyguladığı karısıyla sınırlıdır. Firavun dönemiyle kıyaslanmayacak denli iktidar ve devletin otoritesi içinde erimiş kişiliksiz bir varlıktır. Daha doğrusu fiziki ve ideolojik hegemonyayla, bunların bilişim ve teknik uygulamalarıyla vatandaş sadece tekelci düzene teslim olmamış, bu düzenin kayıtsız şartsız gönüllü bir faşist üyesi haline gelmiştir. Kişilik krizi dediğim olay budur. Toplumsal doğa bu kişiliklerden oluşamaz. Çünkü esas dokusu ahlaki ve politik niteliktedir. Bu nitelikleri ise mumla arasanız bu kişilikte bulamazsınız. Devletler bu kişiliklerle yürüyebilirler. Ama hiçbir toplum bu kişilikle sürdürülemez. Daha doğrusu, bu kişilik toplumun yadsınmasını ifade eder.

Devlet de toplumsuz olamayacağına göre, bir kez daha devlet ve toplumun iç içe bir krizi yaşadığı durumla karşı karşıyayız. Kapitalist bireyciliğin vardığı kişiliksiz kişilik durumu, hem toplumun hem devletin yaşadığı krizin izdüşümünden başka bir şey değildir. Açık ki, toplum ve birey bu hale düşürülmeden, ne sermaye ne de iktidar tekelleri ve birleşik devlet formu olan ulus-devlet yönetimi mümkün olabilir. Toplumsal kriz yapısal krizin ötesinde bir durumu ifade ediyor. Bir yapının yerine yenisi inşa edilebilir. Toplum olmanın temel niteliklerinin yitirilişi ise, yeniden yapılanmayla kolayca aşılacak bir durum değildir. Ahlaki ve politik toplumun yeniden inşasını gerektirir. Zorluk buradadır. 

c- Kentleşme modernitenin en krizli unsurlarından bir diğeridir. Köy-tarım toplumuyla diyalektik bütünlük içinde gelişen kent toplumu önemli toplumsal işlevler görmüştür. Rasyonalite (akıl) ve endüstrinin gelişiminde toplumsal rolü vardır. Çevreyle çelişkisi henüz gelişmemiştir. Devletleşme süreci kentin rolünü çarpıtmıştır. Yönetici sınıfın üssü konumuna dönüştürülerek, tarihi süreç içinde köy-tarım toplumu ve ekoloji aleyhine bir yapılanma ve zihniyet kazanmıştır. Üretici sınıfla birlikte tüccar sınıfın merkezi konumuyla toplum aleyhine işlevsellikler yüklenmiştir. İlk ve ortaçağlarda sınırlı olan bu olumsuz işlevler moderniteyle birlikte çığ gibi büyümüştür. Sanayi devrimiyle birlikte kanser gibi büyüyen kentler geleneksel toplumun yıkım merkezleri olmuşlardır. Sanayi kenti kent değil, kentin kentsizleşmesi, kent olmaktan çıkarılmasıdır. Değil milyonluk kentler, yüz binlik kentler bile kent mantığına terstir. Milyonluk kent olmaz, milyonluk kentler olur. Eğer bir yerde beş milyonluk bir kent varsa, orada gerçekten en az elli kent var demektir. Kentin toplum için yıkım özelliği bu gerçeğinde saklıdır. Böylesi kentleri normal toplumlar taşıyamaz, çevre ise hiç taşıyamaz.
Bu tür kentlerin sayısal büyümelerinin altındaki mantık, kapitalist olmayan toplumun sömürgeleştirilmesi, iktidarın çoğaltımı ve orta sınıfın yönetici konumuna yükselmesidir. Her üç etken de ahlaki ve politik toplumun tasfiyesiyle oluşur. Sadece köy-tarımı ve göçmen toplumları tasfiye etmez; kentin geleneksel olumlu işlev sahibi kesimleri olan sanatkâr, zanaatkâr, aydın ve diğer emekçilerini de hem maddi hem manevi kültür olarak tasfiye sürecine sokar. Şehir toplumundan şehir kitlesine geçiş yapar. Kırsal alan ise varoşlara taşınarak, daha çok kontrol altına alınmış bir sömürge konumu kazanır. Devlet ve sermaye tekeli kenti, kent kırı yutmuştur. Toplum olmayan toplum ise çevreyi yutmuştur. Kenti taşıyacak ne kırsal toplum, ne çevre, ne geleneksel kent emekçi ve aydınları kalmadığına göre, ortaya çıkan durum bir kez daha kriz ötesi durumdur. 

Sadece çevre felaketleri değil, gerçek bir toplumkırım, bu kent kanserleşmesiyle birebir ilişkilidir. Değil bir bölge, bir ülkenin bile taşıyamayacağı çok sayıda kentlerle dünyanın ekolojik dengesinin ölümcül darbeler aldığı bilimlerin ortak bir tespitidir. Toplum tasfiyeciliği ise, ur gibi büyüyen yönetici orta sınıfın yıktığı ahlaki ve politik toplum dokularıdır; işsiz kitledir, sorumsuz vatandaş kalabalığıdır.

d- Ekonomi karşıtı tekellerin gittikçe büyüyen hegemonik gücü, ekonomik kaynakları kâr-sermaye birikimine tabi kılarak, toplumun temel ihtiyaçlarını giderme konumundan uzaklaştırmıştır. Sanılanın aksine, kapitalizmin en üretken ekonomik sistem değil, ekonomi karşıtı tekel olduğu sistemik bunalımlarıyla kendini kanıtlar. Ekonomi-politiğin tüm aksi tezlerine rağmen, kapitalist tekel şebekelerinin etkisi, ekonomiyi hiçbir dönemle kıyaslanmayacak ölçülerde temel insan ihtiyaçlarını üreten bir sistemden sürekli kâr-sermaye birikimini sağlayan bir sisteme dönüştürmüştür. Bilim ve teknik gelişmeler temel insan ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilecek ölçektedir. Doğru bir ekonomi yönetimi rahatlıkla bilim ve tekniği kullanarak bu ihtiyaçları karşılayabilir. Bu durumda kâr-sermaye birikimi tehlikeye gireceğinden, ekonomik gelişmeye imkân tanınmaz. Ekonomi karşıtlığı zorunluluk kazanır. 

Sistemik ve yapısal bunalımı bu gerçeklikte aramalıyız. Başta tarihte örneği görülmeyen işsizlik (Tarih işsiz köle ve serflerden nadiren bahseder), yoksulluk ve açlıklar olmak üzere, üretim eksikliği ve fazlalığıyla kendini sürekli yansıtan (şiddetleri az ve çok olmak üzere) bunalım ve krizler, geleneksel çözüm araçları olan savaş ve çatışmaları daha da yoğunlaştırıp uzun süreli kılarak, bir nevi kriz yönetimi oluşturur. Ekonomi karşıtlığı kriz yönetimine mecburdur. Başka türlü yönetim olmaz. Ulus-devlet yönetiminin anormal bir kriz yönetimi olduğunu iyi anlamak gerekir. Toplumun toplum olmaktan çıkarılıp bir sürü-faşist kitleye dönüştürülmesi sadece Hitler’e özgü bir yöntem değildir; ulus-devletin militarist karakteriyle bağlantılıdır. Başka türlü tekelci düzen sürdürülemeyeceğinden, iktidarın tüm toplumu azami kuşatan ve gözeneklerine kadar sızan formu olarak ulus-devlet yönetimi, kriz yönetimi olmak zorundadır. Ulus yaratma tali amacıdır. Milliyetçilik ise, diğer ideolojik unsurlarla birlikte bu yönetim tarzının olmazsa olmazıdır. 

Kapitalist tekellere ilişkin ticari, sınai ve finans bunalımlarını ayırt etmek, başvurulan bir çözümleme tarzıdır. Ayrıca abartılan bunalım-refah evreleri sistemin özünü yansıtmaktan uzaktır. Ne merkez-çevre, ne hegemonya-rekabet, ne de bunalım-refah döngüleri sistemin gerçek özünü yansıtır. Şüphesiz tüm bu gerçekliklerin payı vardır. Özellikle finans tekellerinin hegemonik evresinin krizin en çok yansıdığı dönemi ifade ettiği doğru bir tespittir. Fakat sistemin ekonomi karşıtlığı kavranmadan tüm bu gerçekliklerin fazla anlam taşımayacağını bilerek çözümlemeleri geliştirmek büyük önem taşır.

e- Ekolojik krizin modernite döneminde patlak vermesi tesadüf değildir. Bu kriz sistemin ekonomi karşıtlığıyla ilgilidir. Yapısallık taşır. Biyolojik denge esas olarak türlerin simbiotik (karşılıklı birbirini besleyerek sürdürme) ilişkileriyle sağlanır. Evrensel zekânın biyolojinin payına düşeni böylesi bir düzenlemeyi sağlamıştır. Yaşamı farklılıkların gerçekleşmesi ve gelişimi olarak tanımlamaya çalışmıştık. Biyolojik denge bu kurala bağlıdır. Farklılık oluşumunun özgürlük ve seçim kabiliyetiyle bağına da değinmiştim. Mikro alemle (en küçük enerji ve madde parçacıkları, paketleri) makro alem (astronomik büyüklükte madde ve enerji adaları) benzer sistemle çalışır. Farklılıkları gerçekleştiren ilişki tarzlarının nedenselliği soruşturulamamaktadır. Şimdilik “Öyle oldukları için öyledir” demekle yetiniyoruz. Belki de bilgi yetersizliğimiz ve yanlış bilim anlayışımız gerçeği kavramaktan acizdir. 

İnsanın toplumsal doğası çevreyle ilişkilerinde bu evrensel kurala tabidir. Aynı zamanda en esnek zekâ yüklü doğası nedeniyle özgürlük ve seçim kabiliyeti en gelişkin türdür. Kapitalizmin anti-ekonomik tekelleri bu kuralla çelişir. Simbiotik ilişkiyi toplumun iç yapısında azami egemenlik, iktidar ve tahakküm ilişkisine dönüştürdüğü gibi, çevreyle ekolojik bağları da doğaya hükmetme, sömürgeleştirme ilişkisine dönüştürür. Tıpkı katil yosunlar veya herhangi başka benzer bir türde görüldüğü gibi, tüm çevreyi ve toplumu tek taraflı hâkimiyeti altına alarak azmanlaşır. Dev cüsseli bir varlık (Leviathan) haline gelir. Sadece kâr-sermaye birikimine dayalı bir sistem başka türlü davranamaz. Aksi yönde davranırsa, yani simbiotik ilişki tarzını esas alırsa, kâr kanunu çalışmaz. Sistem dönüşmek zorunda kalır. 

Sanıldığının aksine doğa, çevre kendi öz mantık sistemleriyle dengededir. Kör kuvvetlerin esaretinden söz etmek yanlış bir değerlendirmedir. Bu hassasiyeti yıkan, uygarlık sistemi ve daha çok da günümüzün tekelci tahakkümcü modernitesidir. İktidar gücü haline gelen orta sınıfın kanser türü büyümesi, temel yaşam alanları olan kentlerin benzer tarzda kanserolojik büyümesi, dünyanın ulus-devlet zincirine bağlanması, çevre üzerindeki yıkımın gerçek toplumsal nedenleridir. Hem toplumsal doğanın en esnek zekâ yüklü yapılanmalarına karşı savaşarak, hem de çevreyle simbiotik ilişkilerini tahakküm ve sömürgeci ilişkilere dönüştürerek bu yıkımlara yol açar. Toplumsal krizle (daha doğrusu toplumkırımla) ekolojik kriz arasında bu nedenle çok sıkı bir bağ vardır. Her iki alandaki krizler birbirlerini sürekli besler. Tekel kârı, zorunlu olarak nüfus artışı, işsizlik, açlık ve yoksulluğa yol açarken, aynı nüfus patlaması işsizlik, yoksulluk ve açlığı gidermek için çevreyi tahribe yönelmek zorunda kalır. Ormanlar, bitkiler, hayvanlar dünyası büyük tehlike altına girer. 

Şüphesiz bu durum tekellere daha fazla kâr olarak geri döner. Döngü devam ettikçe (örneğin nüfus on milyarı buldukça ve daha da çok büyüdükçe) Dünyanın kaldırma dengesi tamamen çözülür. Beklenen kıyamet böyle gerçekleşir. Büyümenin sağlıklı biçimiyle kanserli biçimi hücre düzeyinde nasıl şaşırarak kansere, ölüme yol açarsa, benzer tarzda tekel kârı büyümeleri de sağlıklı büyümeyi (toplumsal doğanın her düzeyinde) engelleyerek, toplumsal ve çevresel kanserolojik gelişmeyi tetiklemiş olur. Kaldı ki, insan türünde biyolojik kanser hastalıklarının da bu toplumsal kanserlerin bir sonucu olarak geliştiği tıbben izah edilebilmektedir. İnsan türü gibi esnek zekâ düzeyi en yüksek olan bir varoluşun özgürlük ve seçim kabiliyeti herhalde bir karıncadan az değildir. Karıncaların işsiz kaldığı görülmüş müdür ki, insanlar mevcut zekâ halleriyle işsiz kalsınlar? Kâr kanunu gözetilmezse, yalnızca ekolojik düzenlemeler bile tek başına tüm işsizliği ortadan kaldırabilecek istihdam olanaklarına sahiptir. Ekolojik amaçlı istihdamlar bir yandan çevreyi kurtarırken, diğer yandan işsizliğe de temelli son verebilir. Böylesi yüzlerce saha bulmak mümkündür. Fakat azami kâr kanununa göre kârlı olmadıklarından istihdamdan yoksun kılınırlar. Ekolojik kılma ve sistem arasındaki ilişki krizli ve sürdürülemez niteliktedir. 

f– Sistemin hegemonik ideolojisi liberalizm, ne klasik ne de neo biçimleriyle çözüm üretememektedir. Kelime anlamı özgürcülük olan liberalizm, sıkı göreciliği olan bir kavramdır. Birine veya bir gruba özgürlük olan karşıtına kölelik olarak yansımış ya da ilkçağ tanrı-kralları için azami özgürlük, köleci sınıf olarak karşıtını yaratmıştır. Ortaçağ aristokrasisi için özgürlük, geniş köylü-serf yığınlarının köleliğiyle ancak mümkün olabilmiştir. Yeniçağın burjuvaları için liberalizm, yeni tarz köleler olan geniş proleter, yarı-proleter ve diğer emekçilerin asgari ücret köleliğiyle iç içe yürümüştür. Resmi anlamıyla liberalizm, tüm ulus-devlet sınıfları için özgürlük iken, modern kullar olan vatandaşlar için işsizlik, ücretsiz çalışma, yoksulluk, açlık, eşitsizlik, özgürlüksüzlük ve demokrasi yoksunluğu demektir. Liberalizmin mutlak anlamda özgürlükçülük olmadığını iyi görmek gerekir. Hegel, devleti en iyi özgürlük aracı saymıştı. Ama ortaya çıktı ki, bu özgürlük ancak devlet sınıfları ve bürokrasi için geçerlidir. Diğer deyişle ekonomik ve iktidar tekelleri (seçkinler) için azami özgürlük olan, tüm ötekiler-diğerleri için her soydan köleliktir.
Liberalizmi ideoloji olarak tanımak büyük önem taşır. Sadece bireycilik, özgürlükçülük demek tanım için yetersizdir. Kavram olarak Fransız Devrimi’nde eşitlik ve kardeşlik kavramlarıyla birlikte öne çıktı: Meşhur Liberte, Egalite, Fraternite olarak. Merkezi bir kavram olarak sağında muhafazakârcılığı, solunda ise önce demokratçılığı sonra sosyalistleri buldu. Sistemi (kapitalist tekelcilik) devrimlere gereksinim duymadan, evrimle geliştirmek gibi mutedil bir görünüm takındı. Muhafazakârlar, ister evrimle ister devrimle olsun özgürlükçü gelişmeye tümden karşıtlardı. Krallığı, aileciliği ve kiliseyi bağnazca savunuyorlardı. Sosyalistler ve demokratlar ise, değişimin daha hızlı olması için devrimleri zorunlu görüyorlardı. Hepsinin ortak paydası ise moderniteydi. Bazı itirazları olsa da, herkes kendini modernleştirmede idea sahibi görüyordu. En genel hatlarıyla dönüşüm geçirerek yaşamak modernist olmaya yetiyordu. Avrupa merkezli, temelleri kentleşmeyle atılan ve Rönesans, Reform ve Aydınlanma’yla hızlanan modern yaşam, üç ana ideolojinin de ortak ufkunu temsil ediyordu. Sorun kimin, kimlerin, hangi ideoloji ve partilerin, yöntem ve uygulamaların, eylem ve savaşların bu ufku en iyi yakalayacağında düğümleniyordu.
Liberalizm bu durumu çok iyi tespit etti. Modernitenin kapitalist damgalı olarak geliştiğini, daha da geliştirilebileceğini fark ederek, sağı ve solundaki ideoloji ve yapılanmalarla ustaca oynamakta gecikmedi. Kendini sağ ve sol liberalizm olarak böldü. Sağ liberalizmle muhafazakârları etkisizleştirip kendi içinde bir kanada dönüştürürken, sol liberalizmle de demokrat ve sosyalistleri kısmen kendi yedeğine yerleştirdi. Merkezi konuma böyle oturdu. Her kriz yoğunlaşmasında birini yedeğine alarak güçlenme yoluna gidebiliyordu. Aristokratların burjuvalaşmasıyla bir kesim tavizci işçinin sosyal demokratlaşması kriz yönetimleri boyunca gelişim kaydetti. Tekel kârından cüzi bir pay bunun için yetiyordu. 19. ve 20. yüzyılların sistem karşıtı muhalifleri böylelikle sadece etkisizleştirilmiyor, krizli bünyenin tüm süreçlerde yönetilmesi için yedek güç konumuna düşürülmüş oluyordu.

Liberalizmin ideolojik hegemonyası böyle kuruluyordu. 

Liberalizm ideolojik hegemonyasını sürdürmek için dört önemli ideolojik varyanttan yararlandı.

1– Milliyetçiliği etkili bir biçimde kullandı. Gerek iç ve dış savaşların meşrulaştırılmasında, gerek devlet eliyle ulus oluşturmada milliyetçilik liberalizmin gözde müttefikiydi. İlk eklektik halkayı oluşturuyordu. En ağır krizleri milli duyguları alevlendirerek atlatmada epey deneyim kazandı. Milliyetçilik, din seviyesinde kutsal bir ideolojiye büründürüldü. Bu örtü altında sadece krizler kolayca atlatılıp sürdürülmüyor, diğer yandan tekeller en ağır sömürü ve bozuk sistemlerini aynı örtüyle gizleyebiliyorlardı. 

2– Geleneksel dinsel ideolojiye milliyetçilik rolü atfedildi. Liberalizm, ahlaki ve politik özelliklerinden boşalttığı geleneksel dinleri hegemonyası altında milliyetleştirdi. Daha doğrusu, milli din haline getirdi. Toplumda kökleri derinlerde yatan dini duygular kolayca milliyetçi renge boyanıp milliyetçilikle aynı, hatta daha fazla kaynaştırıcı rol oynadı. Bazen her iki ideoloji iç içe geçerek, ulusun etnik-dini temelde inşasına çalışıldı. Özellikle Yahudi ve İslam ideolojisi milliyetçilikle kolayca özdeşleştiler. Diğer dinler de (Hıristiyanlık, Uzakdoğu dinleri, Afrika eski dinsel gelenekleri) benzer konumu üstlenmede geri kalmadılar. Liberalizm de uygarlığın maddi kültürel mirasını devralan kapitalist uygarlığa manevi kültürel mirası dinsel kanalla taşımış ve entegre etmiş oluyordu. Sürdürülemez boyutlardaki sistem krizlerinin aşılmasında liberalizme eklenen dinsel milliyetçi ideolojilerin rolü göz ardı edilemez. 

3– Pozitivist bilimcilik ideolojisi özellikle felsefi varyant olarak liberalizme güçlü katkı sundu. Doğal bilimlerin güçlü itibarından yararlanan pozitivist ideoloji, hem sağ hem de sol ideolojileri etkilemede başat rol oynadı. İdeolojilere kolayca bilimsel etiket olarak takılıp muazzam saptırmalara yol açtı. Özellikle tüm sol ideolojik çıkışlara damgasını vurdu. Reel sosyalizm bu konuda başı çekiyordu. Kapitalist modernizmin tuzağına pozitivist bilimcilikle düşüldü. Sağda ise, faşizm gücünü pozitivist bilimcilikten alan en önde gelen akım konumundaydı. Böylelikle pozitivizm liberalizme en aşırı soldan en aşırı sağa kadar bir yelpazede ideolojik seçenekler sunuyordu. Gereken her mekân ve zaman koşullarında liberalizm bu seçenekleri kendisine eklemleyip kullanmakla sistemin yapısal krizlerini aşmada azami olarak yararlanmış oluyordu.

4- Cinsiyetçilik tarihte en çok liberalizm çağında ideolojik bir öğe olarak geliştirilip kullanıldı. Cinsiyetçi toplumu devralan liberalizm, kadını sadece evde ücretsiz işçiye dönüştürmekle yetinmedi. Daha fazlasını cinsiyet objesi olarak metalaştırıp piyasaya sunmakla elde etti. Erkekte sadece emek metalaştırılırken, kadın bütün bedeni ve ruhuyla metalaştırıldı. Aslında en tehlikeli kölelik biçimi inşa edilmiş oluyordu. ‘Kocanın karısı’ iyi bir sıfat olmasa da, sınırlı bir istismara konu teşkil eder. Fakat tüm kişiliğiyle metalaşma, firavun köleliğinden daha kötü köle olmak anlamına gelir. Herkesin köleliğine açılmak, bir devlet veya kişinin kölesi olmaktan katbekat daha tehlikelidir. Modernitenin kadına kurduğu tuzak budur. Görünüşte özgürlüğe açılan kadın, en rezil istismar aracı konumuna düşmüş oluyordu. Reklâm araçlığından tutalım seks, porno araçlığına kadar temel istismar aracı kadındır. Rahatlıkla diyebilirim ki, kapitalizmin taşınmasında kadın en ağır yük altına konulmuştur. 

Devletin ailedeki temsilcisi olarak erkek, kadın üzerinde hem sömürü hem de iktidarın geliştirilmesinden kendini sorumlu yetki sahibi olarak değerlendirir. Kadın üzerindeki geleneksel baskıyı yaygınlaştırarak, her erkeği iktidarın bir parçasına dönüştürür. Toplum bu yolla azami iktidarlaşma sendromuna girer. Kadının statüsü erkek egemen topluma sınırsız iktidar duygusu ve düşüncesi verir. Öte yandan tavizci işçiliğin oluşumundan işsizliğe, ücretsiz işçilikten asgari ücretliye kadar her olumsuzlukta bedel ödetilen kadın emekçilerdir; kadının kendisidir. Liberalizmin eklektik cinsiyetçi ideolojisi bu durumu saptırıp farklı göstermekle kalmaz; bir de kadınlar için özenle geliştirilen ideolojik variyetlere dönüştürülür. Kendi eliyle kendi köleliğini benimsetmek gibi bir şey. Denilebilir ki, sistem ideolojik ve maddi olarak kadını istismar etmekle sadece en ağır krizlerini aşmıyor, kendi varoluşunu da sağlıyor ve güvence altına alıyor. Kadın genelde uygarlık tarihinin, özelde kapitalist modernitenin en eski ve en yeni sömürge ulusu konumundadır. Eğer her bakımdan sürdürülemez bir kriz durumu yaşanabiliyorsa, bunda kadın sömürgeleşmesinin payı başta gelmektedir.
Dünya kapitalist sistemi günümüzde küresel finans tekellerinin hegemonyasında sistemik genel bunalımı kadar finansa özgü krizleri de ortaklaşa yaşamaktadır. Sistemsel genel bunalımlar (Ekonomi karşıtlığından kaynaklanıyor), finansa özgü krizlerle (paranın üretiminden, altından, hatta Dolardan sıkça kopan çeşitli sanal kâğıt vb. argümanlarla temsil edilen) iç içe ve tarihinin en dip sürecini yaşamaktadır. Sistem şimdiye kadar esas olarak iki yolla bunalımlarını aşmıştı: Birincisi, sürekli çoğaltılan iktidar ve ulus-devletin maddi zor aygıtlarıyla. Bunlar her tür savaşlar, hapishaneler, tımarhaneler, hastaneler, işkenceler, gettolar ve en tehlikeli soykırımlar ve toplumkırımlardır. İkincisi, sürekli eklemlenerek geliştirilen liberal ideolojik hegemonya aygıtlarıyla. İdeoloji olarak merkezde kendisi ve eklentileri milliyetçilik, dincilik, bilimcilik ve cinsiyetçiliklerdir. Arada olarak okul, kışla, ibadetgâhlar, medya organları, üniversiteler ve en son internet ağları. Buna sanatın kültür endüstrisi haline getirilmesini de eklemek gerekir. 

Fakat iki yolun da çözüm üretmek yerine kriz yönetimini geliştirmek gibi bir anlam içerdiğini sıradan bilim insanları bile kabul etmektedir. Eskisi kadar bile olsa, bunalım ve krizler aşılmıyor. Tersine, istisnai olan bunalım ve krizler genel, sürekli bir hal alırken, normal dönemler istisnai hal olarak birbirleriyle yer değiştiriyor. Uygarlık sistemlerinin temelinde bunalım öğeleri yatmakla birlikte, insan toplumu hiç bu kadar ağırına tanık olmamıştı. Toplumlar, eğer süreceklerse, kriz yönetimlerine uzun süre dayanamazlar. Ya çözülür ya dağılırlar; ya da direnir, yeni sistemler geliştirip aşarlar. Şimdi böylesi bir dönemden geçiyoruz.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.