Yeni Anayasa İçin Demokratik Anlayış ve Çözüm Belgesi-3
Dizi Yazı / 05 Mayıs 2012 Cumartesi Saat 15:03
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
1924, 1961 VE 1982 anayasalarında, birbirlerinin devamı niteliğinde devlet organlarının kuruluş ve işleyiş esasları konulmuştur.

C-DEVLET ORGANLARININ KURULUŞU VE İŞLEYİŞ ESASLARI

1924, 1961 VE 1982 anayasalarında, birbirlerinin devamı niteliğinde devlet organlarının kuruluş ve işleyiş esasları konulmuştur. Genel şematik sistem Avrupa liberal devlet erkleri olan yasama, yürütme ve yargı organları taklit edilerek Türkiye koşullarına uyarlanmaya çalışılmıştır. Özde ise bu tam batı tarzı liberal devlet modeli değildir. Doğu ile batının bir karışımı olup, ağırlık merkezi doğunun despotik yapısını gösteren bir modeldir. Bu özellik Türk ulus devletinin tarihsel kuruluş koşullarıyla yakından bağlantılıdır. 

Türkiye cumhuriyeti devleti, Osmanlı imparatorluğunun mirasına dayanarak kurulmuştur. Cumhuriyet, batının halk devrimleri gibi dipten gelen devrim dalgaları ve reform süreçleri ile kurulmamıştır. Miadını dolduran Osmanlı imparatorluğunun batı yayılmacılığı karşısında tutunamayarak yıkılması sonucu onun enkazına dayanarak vücut bulmuştur. Kuruluşuna öncülük eden güçler, ittihat terakkinin ocaklarında veya devlet içinde milliyetçi düşüncelerle yetişen asker ve sivil bürokrat kesimlerdir. İnisiyatif ordu içinde yetişen subaylardadır. M. Kemal ve yakın arkadaşları subay ekibidir. Osmanlı imparatorluğunu oluşturan tarihsel değerlerin ve hilafet sisteminin batı karşısında tutunamayacaklarının farkındadırlar. Dolayısıyla batının Osmanlı imparatorluğunu tam sömürgeleştirmek için giriştiği Anadolu’yu işgal girişimlerine karşı tutum alarak elde kalan coğrafya üzerinde devleti cumhuriyet adına yeniden şekillendirmişlerdir. Cumhuriyetin kuruluşunda ordu başrolü oynamıştır. Dolayısıyla cumhuriyet tarihi boyunca ordu kendini cumhuriyetin asli kurucu ve kurtarıcı sahibi olarak görmüş, yönetiminde kendini biricik hak ve söz sahibi olarak bilmiştir. Her askeri darbe yapıldığında, cumhuriyeti kollama ve koruma gerekçesine sığınılması bu sahiplik duygusunun ve hak iddia etmenin bir sonucudur. 1950’lere kadar tek parti ve tek şef diktatörlüğü ile yönetilen Türkiye Cumhuriyeti, 1950’lerden sonra Türkiye’nin NATO’ya girişi ve batıya entegre olmasının kesinleşmesiyle çok partili sisteme geçiş yapmıştır. Türkiye’ de kurulan cumhuriyet modelinin sonraki Arap Baas parti ve cumhuriyet modellerine emsal teşkil ettiği ve ilham verdiğini söylemek mümkündür.  

Dolayısıyla devletin yasama, yürütme ve yargı erkleri şimdiye kadar asma yaprağı misali ordu vesayetini örten rolden başka bir rolleri olmamıştır. Parlamentonun yasama gücü olarak seçilmiş halk iradesini temsil ettiğini iddia etmesine rağmen gerçek bir kurumsal temsili gerçekleştirememiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca parlamento sadece ordunun ve oligarşik ittifakın amaçlarına alet olmaktan başka bir işlevi yerine getirmemiştir. Türkiye’ de ordu ve bürokrasi her zaman belirleyici iktidar gücüdür. İktidar kimin adına kurulursa kurulsun ordu sürekli kendini iktidarın ve devletin gerçek sahibi görmüş, tüm sivil otoritelere vesayetlik yapmış, perde arkasında veya önünden hep devleti yönetir olmuştur.

Yeni demokratik anayasa bu anti demokratik yapılanmayı aşmak zorundadır. Öncelikle devletin karar gücünü demokratik sivil otoritenin ve kurumların denetimine koymak durumundadır. Devlet kendi başına toplumu ilgilendiren hayati sorunlar hakkında karar veremez. Devlet uygulama gücüdür. Halkın ve parlamentonun aldığı kararları hayata geçirmekle mükelleftir. Halkın vazife verdiği memurdur. Zaten devlet artı demokrasi formülü böyle anlam bulabilecektir. 

2-Yeni anayasa bağlamında başkanlık, yarı başkanlık ya da mevcut yönetim biçimiyle kalınıp kalınmayacağı tartışılmaktadır. Bunlar şekilsel ve göstermelik tartışmalardır. Burada önemli olan devletin hangi biçimsel yöntemle yönetileceği değildir. Devletin demokrasinin amaç ve hak alanına saygılı olup olmayacağıdır. Toplumun demokratik iradesine saygı gösterip gösteremeyeceğidir. Bu konuda esas önemli sorun devletin bürokratik ve üsten buyrukçu mekanizması mı toplumu yönetecektir yoksa toplumun demokratik iradesi mi kendini yönetecektir cevabı önem taşımaktadır. Bu konuda en sağlıklı yapılanma devlet organlarının küçültülerek rasyonel çizgiye çekilmeleridir. 

3-Yeni anayasada toplum ve devlet yönetiminin temel insiyatifi parlamento ve halk meclislerine verilmelidir. Toplumun ve devletin tüm stratejik temel işlerinde seçilen halk iradesi biricik söz ve karar gücü olmalıdır. Demokratik halk iradesi olan yasama, yürütme ve yargıyı layıkıyla denetlemeli ve yürütmelidir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinde hiçbir kuvvet, yasama ve seçilmiş halk iradesine rağmen var olamaz. Bütün erk ve kuvvetler yasamanın denetimi ve insiyatifi altında işlev görürler. Yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü tekerrürü sadece ezberlenmiş içi boş bir safsatadır. Hiçbir bir hukuk ve yargı kurumu toplumun ihtiyaç ve amaçlarının üstünde olamaz. Halkın bu ihtiyaç ve amaçlarını belirleyen temel irade ise soyut hukuk ilkeleri ve birkaç yargıç değildir. Bunları belirleyen ve düzenleyen esas irade demokratik ve özgür seçilmiş veya tezahür etmiş halk iradesidir. Üstün ve yüce olan soyut hukuk ilkeleri ve yargı kurumları değil, halkın demokratik ve özgür yaşama arzusudur. Hukuk ve yargı kurumları halkın bu arzu ve amaçlarına bağlı kalıp hizmet ettikçe anlam ifade ederler. Onun dışında hiçbir değerleri olmadığı gibi bilakis toplum karşıtı bir rolde oynarlar. Türk yargı kurumunun içine düştüğü durum ve hükümetle girdiği iktidar paylaşım kavgası bu gerçeği çok iyi özetlemektedir.

4-Yasama; iki meclisli organ biçiminde yeniden örgütlenmelidir. Bu organlardan birincisi Türkiye genelinde her ilin nüfus oranına göre seçilmiş bugün de varlığını sürdüren parlamentodur. İkincisi ise özerk bölgelere ve yerel topluluklara göre halk tarafından seçilmiş senato biçiminde oluşturulabilinir. Bu organa, İller veya Bölgeler Senatosu denilebilir. Eskiden de illeri temsilen senato kurumu vardı. Ancak bu il senatörleri doğrudan devletin bürokratik mekanizmalarına bağlandıkları için gerçek anlamda demokratik bir kurum haline gelemediler. Bölgelere veya illere dayalı bu yeni demokratik yapılanma halkın iradesini temsil edecek gerçek demokratik kurum niteliğinde örgütlenmelidir. TBMM bu iki temsili organının bileşiminden teşekkül etmelidir. Bölge ve yerel farklılıkları dikkate almadan sadece genel oyla seçilmiş tek seçenekli parlamentonun sorunların çözümünde yeterli olmadığı ve halkın demokratik taleplerini hakkaniyet içinde yansıtmadığı hayat göstermektedir. Türkiye’ deki parlamento usulü bunun somut kanıtıdır. Her toplumsal sorun parlamentonun genel geçer çoğunluk kararlarıyla çözülemez. Çoğunluk hakları kadar azınlığın temel ve devredilemez evrensel haklarını da koruyan bir demokratik mekanizmanın kurulması zorunludur. İkili temsile dayanan yasama sistemi sorunların demokratik bir yöntem ve hakkaniyet içinde müzakere edilmesini, kararlarda toplumsal uzlaşmanın ortaya çıkmasını sağlamak açısından hayatidir. Bu mekanizmanın kurulduğu ülkeler, demokratik işleyiş ve katılım açısından sorunları daha sağlıklı ve problemsiz çözebilmektedirler. Bir eyaleti ilgilendiren sorunlar öncelikle o eyaletin senatosuyla tartışılıp anlaşılarak karar haline gelmektedir. Bu ikili temsili mekanizma sistemi pek çok çağdaş yasama organlarında bulunmaktadır. Yerel alanların doğrudan doğruya parlamentoda temsil edilmelerinin önemi ve rolü bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Genellikle azınlık, yerel hakları ve çıkarları pek dikkate almayan, merkezin ezici üstünlüğünü dayatma eğilimini gösteren çoğunluğun yapabileceği haksız ve anti demokratik uygulama ve dayatmalara karşı, bölge veya il temsilcileri kendi alan ve bölge topluluklarının haklarını savunma ve dengeleme imkânını bulabileceklerdir. Kaldı ki katılımcı demokratik sistem bölgesel ve yerel meclisin işlevsel kılınmasıyla mümkün hale gelebilir. Topluma ilişkin alınan kararlar iki organ içinde yeterince tartışılıp belli bir uzlaşma temelinde olgunlaştıktan sonra karar gücü haline geldiğinde toplumsal desteği yeterince sağlayabilir.

5-Yürütme erki halkın ve TBMM’nin denetiminde olmalıdır. Savaş, barış, rejim değişikliği, anayasa yapımı, toplumsal ve siyasal reformlar gibi toplumu ilgilendiren tüm hayati konular hakkında toplumun onayı ve rızası olmadan yürütme erki veya herhangi bir kurum karar almaz. Yürütme icraatlarında şeffaf ve sürekli topluma hesap verebilir durumda olmalıdır. Toplumun veya ilgili kesimlerin icraatlarını benimsemedikleri veya şikâyette bulundukları kamu yöneticilerini geri çeken yasal düzenlemeler yapılmalıdır.  

6-Yargı Kurumu anayasanın veya demokratik halk iradesinin verdiği hak ve yetkiler çerçevesinde kendi icraatlarında bağımsız karar ve uygulama hakkına sahiptir. Hâkim teminatı ve demokratik hukuk normları anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Ancak bu yargının güç paylaşımı için var olduğu anlamına gelmez. Yargı toplumsal huzursuzlukları ve çelişkileri adalet içinde hakkaniyete uygun olarak çözmek için vardır. Topluma hizmet sunmak için vardır. Yoksa devlet erki olarak güç paylaşarak toplumun sırtında boza pişirmek ve rant devşirmek için kurulmamıştır. Diğer devlet ve toplum organları gibi bir hizmet kurumudur. Nasıl ki eğitim, sağlık, iletişim gibi toplumun ihtiyaçlarına göre teşekkül etmiş kurumlar varsa, yargı da benzer ihtiyacın sonucu olarak toplumsal adaleti sağlamak için kurulmuştur. Ne toplumun altında nede üstündedir. Ne yüce ne de bayağıdır. Sadece topluma hizmet etmenin aracıdır. Kuşkusuz, güç kullanma kurumu olduğu için yargının işlevi diğer kurumlardan farklıdır ve önem taşımaktadır.  Ancak bu onu toplumun üstüne çıkarmaz ve toplumdan üstün kılmaz.

7-Türkiye‘deki yargı sorunları ve dünyadaki deneyimler göz önünde bulundurularak bu konuda da yeni bazı düzenlemelerin getirilmesi yararlı olacaktır. Her şeyden önce yargı kuru bir bürokratik aygıt olmaktan çıkarılarak demokratikleştirilmelidir. Yargı sadece mahkeme duvarıyla anılmamalıdır. 

Yargıtay’ın yükünü hafifletmek ve işlerini sadeleştirmek için bir ara kademe olarak bölge mahkemeleri kurulabilir. Bu mahkemeler bölgenin yerel sorun ve uzlaşmazlıklarıyla ilgili davalara bakabilirler. Bölge ve illerde ana davalara bakan yargıçlar o yöre halkının seçimiyle ya da bir biçimde onayı ile işbaşına gelebilirler. Mahkeme kararlarına halkın vicdanı ve onayı bir biçimde yansıtılmalıdır. Bir Jüri veya halk heyeti kararların alınmasında yargıçla beraber söz sahibi olmalıdır. Ayrıca her dava ve sorun mahkemelere intikal etmek ve kırtasiye sırasına girmek zorunda değildir. Tarafların rıza göstermeleri halinde kendi aralarında tayin etikleri hakemlik kurumuyla ya da benimseyecekleri bir divan huzurunda sorunlarını çözebilmelidirler. Bu hak yasal ve resmi olarak tanınmalıdır. Başta İngiltere olmak üzere pek çok çağdaş devlet ve toplum rejimlerinde bu sistem iş görebilmektedir.

8-Ceza infaz kurumları evrensel insan hakları ve demokratik adil amaçlar temelinde yeniden ıslah edilmelidir. Amaç bilerek veya bilmeyerek kötü amaçlar peşinde koşan insanlardan intikam almak amacıyla cezalandırmak değil, topluma yeniden kazandırmak olmalıdır. Bu kurumlarda adil insani standartlar hâkim kılınmalıdır. Kimi cezalarda hapis yerine farklı yol ve yöntemler denenebilir. Yeni anayasanın kabulünden sonra hükümlü olanlara yeni bir başlangıç yaptırmak ve kabul gören yenilenmiş bir vatandaş olma seçeneğinin fırsatını sunmak için genel bir afla tüm cezaevleri boşaltılmalıdır.

  D-DEMOKRATİK ÖZERKLİK VE YEREL YÖNETİMLER

Genelde özerklik sorunu, özelde ise Demokratik özerklik kavramı Kürt sorunu ve KCK ile bağlantılı olarak bir zamandan beri tartışılmaktadır. Anlaşılan yeni anayasanın en zor konusunu ve zayıf karnını bu sorun teşkil ediyor.

Özerkliğin kavram olarak genel tanımı, kapsamı ve anlamı bilinmektedir. “Bir topluluğun, kuruluşun veya kesimin anayasa veya yasalarla belirlenen haklar dâhilinde kendini yönetme inisiyatifi olarak tarif edilmektedir” diğer biçimiyle yerel otonom idare veya yönetim sistemi olarak tanımlanmaktadır.
Demokratik özerklik ise; “esas olarak birey ve toplulukların kendilerini öz iradeleriyle yönetmeleri anlamına gelir ki, buna demokratik yönetim veya otorite demek de mümkündür” Ayrıca Demokratik Özerkliği geniş ve dar anlamlarda da tanımlamak mümkündür. Dar anlamdaki tanımı siyasi boyutunu, yani yönetim biçimini ve devletle olan ilişki düzeyini ifade eder. Geniş anlamdaki tanımı ise, demokratik ulusu ve onun daha geniş yelpazeye ayrılmış olan kültürel, ekonomik, sosyal, hukuki, diplomatik ve öz savunma gibi boyutlarının toplumsal örgütsel sistemini ifade etmektedir.  

Özerkliğin genel bir tanımı olmakla birlikte uygulama biçimleri ülkeden ülkeye değişik olabilir. Tarihsel, toplumsal, kültürel, hatta coğrafi durum ve koşullara göre özerkliğin kapsamı dar, geniş, dikey, yatay farklılıklar gösterebilir. Yine kültürel, ekonomik, siyasal, coğrafi statü biçimlerinde gündeme gelebilir. Federalizm, konfederalizm gibi Özerklik de bir siyasi ve hukuksal statüdür. Özerkliğin statüsünü, bu statünün kapsam ve niteliğini ortaya çıkan toplumsal sorunlardan kaynaklanan çelişkiler belirler. Nasıl ki federalizm ve konfederalizm belli tarihsel ve toplumsal koşullarda bir çözüm ihtiyacı olarak ortaya çıkıyorsa, özerklik de benzer toplumsal koşulların zorladığı bir çözüm ihtiyacı olarak ortaya çıkmaktadır. O halde bu ihtiyacı belirleyen toplumsal zorunluluklar nelerdir ona bakmak gerekir. 

Bir ülkede toplumun tümü yekpare ve tek parça değildir. Toplumun tüm insanları aynı renk, biçim ve özelliklerde olamaz ve yaşayamazlar. Bu monolitik toplum biçimini isteyen ve özleyen faşizm mantığıdır. Toplum değişik insan gurup ve kesimlerinden oluşmaktadır. Farklı dil, kültür ve sosyal özellikleri vardır. Her topluluk genel demokratik değerler içinde kendi zihinsel, toplumsal, kültürel, ekonomik, sosyal özelliklerine, özlem ve amaçlarına göre yaşamak ister. Demokratik ve özgürlükçü sistemin kendisi de toplumun kendini böyle özgürce ve zengince yaşaması anlamına gelmektedir. Demokratik olmayan toplumsal sistemler toplumu yekpare kabul edip tek tip insan yaratmayı dayattıklarından bunlara faşizm veya anti demokratik, despotik sistemler denilmektedir. Kuşkusuz Türkiye’deki inkârcı sistem gibi bu sistemi topluma zor gücüyle dayatmak da bir seçenektir ve dayatılmaktadır. Ancak bu dayatmanın sonucu sürekli kesilmeyen ayaklanma ve direnişler olmaktadır. 

Çağdaş demokratik sistemler, toplumsal adalet, barış, huzur, demokratik saygı ve birlik içinde yaşamak ve toplumsal kesimlere bu hakları sağlamak için ulusal, azınlıksal, bölgesel özerk yönetimleri ve örgütlenme biçimlerini geliştirmişlerdir. İspanya’da Bask, Katalonya ve Galiçya dâhil 17 özerk bölge ile İngiltere’de Galler, İskoçya ve İrlanda sorunları bu temelde çözüme kavuşturulmuşlardır. Yine bir avuç kadar küçük bir ülke olan İsviçre de toplam 26 kanton, 2942 komün (belediye) bulunmaktadır.  NATO merkezi Belçika üç dili kullanmakta ve üç temel özerk bölgelerden oluşmaktadır. Almanya bir ulus rengini ve aynı tondan toplumsal özellikleri taşımasına rağmen eyaletlerden oluşan federal sistemdir. ABD elli iki eyaletle yönetilmektedir. ABD Nüfus Sayımı Bürosu,  Birleşik Devletler’de, ilçeler, belediyeler, kasabalar, okul bölgeleri ve özel bölgeleri de içeren en az 84.955 özerk yönetim birimi olduğunu belirlemiştir. Rusya pek çok özerk, federal ve yerel kültürel otonomdan oluşmaktadır. Hindistan’da 25 eyalet ve 7 birlik bölgesi bulunmakta ve onlarca kültürel topluluk özerk yaşamaktadır. Güney Afrika’da on bir resmi dil ve on bölgeden oluşan özerk bölgeler sistemi geçerlidir. Yanı başımızdaki komşu Irak federal yapıyla yönetilmektedir. Kuşkusuz bu örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte giderek bu yönlü özerk bölge ve yapılar ortaya çıkmakta ve her gün çoğalmaktadır. Bu model sadece ulusal, azınlık ve kültürel gruplar için değil, sosyal gurup ve ekonomik kuruluşlar için de bir seçenek haline gelmektedir.

AB’nin, 15 Ekim 1985 tarihinde Strasbourg’da düzenlediği AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI, bu demokratik amaçlar göz önünde bulundurularak hazırlanmıştır. Bu belgede şöyle denilmektedir. 

“Avrupa Konseyi üyesi Devletler,…. 

Yerel makamların her türlü demokratik rejimin temellerinden birisi olduğunu düşünerek, 

Vatandaşların kamu işlerinin sevk ve idaresine katılma hakkının Avrupa Konseyine üye Devletlerin tümünün paylaştığı demokratik ilkelerden biri olduğunu düşünerek, 

Bu hakkın en doğrudan kullanım alanının yerel düzeyde olduğuna kani olarak, gerçek yetkilerle donatılmış yerel makamların varlığının hem etkili hem de vatandaşlara yakın bir yönetimi sağlayacağına kani olarak, 

Değişik Avrupa ülkelerinde özerk yerel yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin demokratik ilkelere ve idarede âdemi merkeziyetçiliğe dayanan bir Avrupa oluşturulmasında önemli bir katkı sağlayacağını düşünerek, 

Bunun demokratik bir şekilde oluşan karar organlarına ve sorumlulukları bakımından, bu sorumlulukların kullanılmasındaki olanak ve yöntemler bakımından ve bu sorumlulukların karşılanması için gerekli kaynaklar bakımından geniş bir özerkliğe sahip yerel makamların varlığını gerektirdiğini teyit ederek”  biçiminde amaç ve nedenlerini ortaya koyduktan sonra, 3.madde de ÖZERK YEREL YÖNETİM KAVRAMI şöyle tanımlamaktadır.

    1- Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönetme hakkı ve imkânı anlamını taşır. 

2- Bu hak, doğrudan, eşit ve genel oya dayanan gizli seçim sistemine göre serbestçe seçilmiş üyelerden oluşan ve kendilerine karşı sorumlu yürütme organlarına sahip olabilen meclisler veya kurul toplantıları tarafından kullanılacaktır….!  

Türk hükümeti Avrupa ile üyelik müzakere sürecini yürütmesine rağmen yaşadığı Kürt sorunundan dolayı bu belgenin kimi maddelerine imza atmamış, çekince koymuştur. Ulus devletlerin ana yurdu ve ihracatçısı olan AB’nin yaşadığı uzun ve sancılı deneyimlerden sonra bu noktaya gelmesi olumlu ve önemli bir gelişmedir. “AB ülkelerinin üç yüz yılı aşan ulus -devlet deneyimlerinin sonunda vardığı aşama, ulus devletlerin, demokratik özerkliği, bölgesel ulusal ve azınlıksal sorunların çözümünde en iyi çözüm modeli olarak kabul etmeleridir. Kürt sorununun çözümünde de ayrılıkçılığa ve şiddete dayanmayan tutarlı ve anlamlı olan esas yol, demokratik özerkliğin kabul edilmesinden geçmektedir. Bu yolun dışındaki tüm yollar ya sorunları ertelemeye, böylece çıkmazı derinleştirmeye; ya da sert çatışmalara ve ayrışmaya götürür. Ulusal sorunlar tarihi bu yönlü örneklerle doludur. Ulusal çatışmaların yurdu olan AB ülkelerinin son altmış yıllarını barış içinde zenginlik ve refahla geçirmeleri, demokratik özerkliğin kabulüyle onun bölgesel, ulusal ve azınlıksal sorunlarına esnek ve yaratıcı biçimde yaklaşım ve uygulamalarıyla mümkün olmuştur.” Demek ki, Türkiye’nin de kendine hedef seçtiği AB de, yerel yönetimlerin bir biçimi olan demokratik özerkliği kabul etmekte ve benimsediği demokratik değerlerin temel bir unsuru olarak görmektedir.

Kaldı ki, Türkiye’nin geçmiş tarihide özerkliğe kapalı ve yabancı değildir. Osmanlı idare sistemi geniş özerk idari yapıya dayanıyordu. Kürt beylikleri geniş otonomiye sahiptiler. Türkiye’nin en kritik dönemi olan kurtuluş savaşı yıllarında kabul edilen 1921 sözleşmesinin muhtevası bile özü itibariyle demokratik özerkliğe yakındır ve onunla örtüşmektedir. Bu anayasasının genel esasları ve kuruluş mantığı özerk yerel idarelere dayanmaktadır. Öyle ki, anayasanın toplam 23 maddesinden 14 maddesi mahalli idarelerin kuruluş ve işleyiş esaslarına ilişkindir. Keza, KÜRDİSAN’IN MUHTARİYETİNE DAİR VE TBMM’İNDE 10 ŞUBAK 1922 TARİHİHNDE MÜZAKKERE EDİLMİŞ OLAN KANUN TASARISI, Kürt toplumuna geniş özerk bir statü tanımasına rağmen Kürt milletvekilleri tarafından yetersiz bulunarak şiddetli itirazlarıyla karşılanmıştır.

Bütün bu anlatılanlardan ve argümanlardan çıkan sonuç, demokratik özerk yaşamın sadece PKK ve KCK’nin bir icadı olmadığı, toplumsal zorunluluğun ortaya çıkardığı gelişmeler sonucu çağdaş demokrasinin bir normu olarak geniş kabul gördüğüdür. Felsefik olarak da doğada tüm varlıksal yapılar özerk konum içindedirler. Hiçbir varlıksal olgu ne mutlak bağımlı nede mutlak soyut ve bağımsızdır. Her olgusal varlık evrenselin özeliklerine bağımlı spesifik bir konum ve ilişki içinde durmaktadır. Bu diyalektik kural toplumsal olgular için de geçerlidir. 

Bu kanıt ve gerçekler açıkça göstermektedir ki, iddia edildiği gibi KCK ve PKK’nin talebi “devlet içinde devlet”,  “devlete paralel devlet” kurmak değildir. Türk hükümeti ve bağlı akademik çevrelerin bu iddiası tümüyle dayanaktan yoksun, karalama amaçlı olup işi yokuşa sürmek amaçlıdır.
Dolayısıyla, KCK’nin çözüm için talep ettiği demokratik özerklik, AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI VE TEMEL HAKLAR BİLDİRGESİNİN KAPSAMIYLA bağdaşmaktadır. Müzakere ve çözüme açıktır. Türkiye’nin genel siyasal ve toplumsal sistemi içinde, Kürt toplumu için demokratik özerklik sistemi veya statüsü öngörülmektedir. Ne “devlet içinde devlet” ne de Türkiye’nin sosyal ve siyasal sınırları dışında bir yapılanma talep edilmektedir. Türkiye‘de oluşacak yeni demokratik anayasa kapsamında, AB ve BM’nin öngördüğü evrensel haklar temelinde Kürtlerin toplumsal demokratik ulus olma hakları talep edilmektedir.

Kürt toplumu Türkiye’de herhangi bir azınlık grup ve kesim değildir. Soyu tüketilmiş dört yüz, beş yüz kişilik bir azınlık topluluğu da değildir. Kaldı ki, çağdaş demokratik normlara göre bir kişi dahi kalsa bir insanının kendi toplumsallığını yaşama hakkı vardır. Kürtler, Türkiye nüfusunun en az üçte birini oluşturan bir toplumdur. Yaşadığı toplumsal trajediler, fiziki ve kültürel soy kırımlar bilinmektedir. Devletin en yetkili ağızları bile Dersim’de bir çırpıda elli bin insanın katledildiğini itiraf etmektedirler. 

Şimdi bu inkârcılığın kalkacağı, Kürtlerin halk ve toplum olarak varlıklarının tanınacakları söylenmektedir. Yeni anayasanın esas gerekçesinin bu inkârcılığı aşmak olduğu dillendirilmektedir. Elbette, yeni anayasa bu temel sorunu da çözemiyorsa, gündeme getirmenin bir anlamı yoktur.
O halde bu sorun hangi hak ve statü ile çözülecektir? Kürtlere eskiye kıyasla inkârcılığı aşan ne verilecektir? Gerçek anlamda Kürt realitesi tanınıyorsa ve bu söylem eskiden Demirel’in demagojisine benzer aldatmaya dönük değilse, varlığı kabul edilen bu toplumun kendisi hakkında karar verme hakkı tanınacak mıdır? Eğer kendini yönetme ve toplumsal haklarını kullanma hakkı tanınmayacaksa inkârcılık nasıl aşılmaktadır? Varlığı nasıl kabul görmektedir? Eskiyle farkı ne olacaktır? Şimdi anayasada yanıt bulması gereken bu soruların cevapları olacaktır.

KCK’nin amacı ve temel talebi bu soruların yanıtlarını hakkaniyete uygun, sorununun ana çıkmazlarını aşabilen, hem Kürt halkının birikmiş tarihsel özlemlerine cevap, hem de acılarını dindiren bir çözüme ulaşmaktır. Bunu yaparken aynı zamanda Türkiye halkıyla demokratik birlikteliği ve kardeşliği esas alan bir anlayışla yola çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan acı ve haksızlıkları unutmayı ve halkların kardeşliği ve ayrılmazlığı hatırına yeni bir beyaz sayfa açmayı düşlemektedir. Milliyetçi, devletçi, ayrılıkçı ve bölücü çözüm ve anlayışlardan uzak durmayı esas almaktadır. Türkiye’nin siyasal toplumsal ve coğrafik bütünselliğine bağlı kalarak AB ve BM bildirgelerinde teyit edilen hak ve özgürlüklerini kullanmak istemektedir. 

Şimdi sormak lazım, Demokratik Özerklik olarak kavramlaştırılan bu taleplerin anlaşılmayacak ve bilinmeyecek bir tarafı var mıdır?  KCK tarafından ifade edilen bu talep ve önerilerin ilkokul çocuklarınca çok iyi bilinip anlaşılmasına rağmen Türkiye Başbakanı ve iktidar endeksli akademisyenlerce bu kadar çarpıtılarak anlaşılmaz kılınması bilmediklerinden dolayı değildir. İşi yokuşa sürüp sulandırarak, yine “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” hikâyesini tekrarlamak istiyorlar. Kuşkusuz sorun inkârcılığı daha örtülü ve sinsi bir biçimde sürdürmekse söylenecek fazla laf yoktur.
Daha iyi anlaşılması için çözüm önerilerimizi şöyle somutlaştırabiliriz.

1-Türkiye, AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI’NI kabul etmeli ve anayasayı yaparken bu şartnamenin taahhütlerini göz önünde bulundurmalıdır. Bu bildirgenin öngördüğü yerel yönetim ve özerklik yapılanmasını hayata geçirecek yeni idari ve hukuki düzenlemeler geliştirmelidir. 

2-Yukarıdaki düzenleme bağlamında Türkiye yirmi veya yirmi beş özerk idari bölgeye ayrılabilir. Bölge sayısı ve örgütlenmesi yeterince tartışılarak coğrafi, sosyal, ekonomik, kültürel ihtiyaçlar ve demokratik katılım dikkate alınarak düzenlemelidir.
3-Şayet bölge özerk örgütlenmesi Türkiye’nin koşul ve ihtiyacına uygun düşmüyor deniyorsa o taktirde mevcut iller baz alınarak yerel yönetim özerkliği geliştirilmelidir. İl yönetimleri kent konseyleri ve meclisleri ile yürütme kurulları biçiminde örgütlenerek özerk yerel yönetimler olarak yapılandırılmalıdır. Bu durumda valilik kurumu da seçimle işbaşına gelebilir. 

4-İl ve ilçeler ile farklı topluluklar bir araya gelip haklı demokratik gerekçelerle bölgesel özerklik amacıyla yönetim ve kurumlaşma için irade beyan edip, başvuruda bulunduklarında bu talebin ve hakkın kullanım yolu anayasada açık tutulmalıdır. Ayrıca il, ilçe, belde ve köye kadar irili ufaklı tüm yerleşim birimlerinin her biri kendi çapında ve sınırları dâhilinde demokratik yerel yönetim veya özerklik hakkına sahiptir. İsteyen her yerleşim birimi ve topluluk bu hakkını kullanabilmelidir. 

5-Azınlıkların ve inanç guruplarının özerk yönetim haklarını tanıyarak eğitim ve kültürel yapıları desteklenmeli, anayasal güvence sağlanarak demokratik ortam güçlendirilmelidir.

6-Kürtlerin tarihsel ve demografik olarak yoğun ve bir arada yaşadıkları, resmi söylemde Doğu olarak tabir edilen Kürdistan, demokratik özerklik temelinde kendini yapılandırmalı, anayasada siyasi ve hukuki statüsü Demokratik Özerk Kürdistan Bölgesi olarak tanınmalıdır. Bu konuda gerekirse demokratik ve adil bir propaganda döneminden sonra iller bazında referandumla halkın onayına başvurulabilinir.  Halkı istekte bulunan yakın il ve yöreler bu özerk yapıya katılabilirler. Bu yapı halk tarafından kabul gördüğünde,  AB yerel yönetim ve özerklik şartnamesine göre demokratik seçimlerle işbaşına gelen özerk meclisini, yürütme kurulunu oluşturarak yönetimini ve idari yapısını oluşturmalıdır. 

7-Demokratik Özerk Kürdistan Bölgesinin yerel meclisi, yürütme kurulu gibi siyasi idari yapısı yeni anayasanın öngördüğü kanunlar ve sınırlar dâhilinde Türkiye siyasal ve toplumsal yapısının ayrılmaz bir parçası olacaktır. Aynı zamanda Özerk Kürdistan Bölgesi genel seçimler kanunlarıyla TBMM’ne temsilci göndermelidir. 

8- Demokratik Özerk Kürdistan Bölgesinin hukuki ve siyasi statüsü belirlendikten sonra özgür ve serbest seçimlerle işbaşına gelen özerk bölgenin meclis ve yürütme kurulu, yetki sınırları dâhilinde yükleneceği hak ve görevler için anayasanın belirlediği sınırlar dâhilinde icraatlarda bulunmak için üzerine düşeni yapmalıdır. Özerk yerel yönetimin yetkileri dâhiline girebilen öz savunma, eğitim, vergilendirme, üretim, sağlık, gibi faaliyetler yine AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTNAMESİ dikkate alınarak ortak bir tartışma ve uzlaşı temelinde konsensüsle çözülmelidir.
9- Demokratik Özerk Kürdistan Bölgesinde Kürt dili ve kültürünün gelişmesinin önündeki engeller kaldırılarak gerekli tüm olanaklar sunulmalıdır. Kürtçe eğitim esas alınırken, okullarda Türkçe dili ve edebiyatı da okutulmalıdır. Kamusal alanda Kürtçe-Türkçe iki resmi dil geçerli olmalıdır. Ayrıca Kürdistan’daki diğer halkların da ana dil eğitim hakkı tanınmalı ve bunun için gerekli tüm olanakların yaratılması esas alınmalıdır. 

  10- Demokratik Özerk Kürdistan yapısı ve sistemi iddia edildiği gibi dışa kapalı, PKK’nin hâkimiyet ve iktidar alanı değildir. Demokratik anayasanın öngördüğü bütün düşünce, parti, örgüt ve yapılara açık demokratik bir yapılanmadır. Türkiye genelinde geçerli ve anayasa bağlamına girebilen bütün yapılara ve örgütlenmelere açıktır. Zaten yönetim ve idari sistemi AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTININ öngördüğü kriterler temelinde olacaktır. Yönetimleri gizli oy açık sayım kuralarıyla seçilmiş demokratik yöntemlerle iş başına geleceklerdir. Hangi düşünce ve akım halkın takdirini kazanır ve onayını alırsa o iş başına gelmelidir. Belki de mevcut Türkiye’nin siyasi partilerinden herhangi birinin yerel uzantısı veya müttefiki iş başına gelebilecektir. Nasıl ki ispanyanın Bask bölgesi veya İrlanda da serbest ve demokratik seçimler, örgütlenme ve ifade özgürlükleri varsa aynı sistem Demokratik Özerk Kürdistan bölgesinde de geçerli olacaktır. Nitekim KCK yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan ANF haber ajansına verdiği 11 Kasım 2011 tarihli mülakatında bunu açıkça teyit etmektedir. “…kimse toprak ya da iktidar alanı istemiyor. Demokratik Özerklik ya da Özerk Demokratik Toplum’da her şey seçimle olur. Diyelim, bir bölgede seçim oldu ve AKP kazandı. O zaman o bölgenin özerk yönetimi AKP olur. Biz “bir yeri bize verin; burada biz olacağız’ demiyoruz”  demektedir.

11-Elbette bu yapılanma ve çözüm sürecinde KCK’nin varlığı, çözüm modeli, mücadelesi ve talepleri önem taşımaktadır. KCK, Türkiye Başbakanı R. T. Erdoğan’ın dediği gibi “terör örgütü Kürt kardeşlerimin temsilcisi olamaz” denilip bir köşeye atılacak cinsten değildir. İşler o kadar kolay ve ucuz olamaz. Öyle basit olsaydı hiç kuşkusuz en az Erdoğan kadar şerir ve inkârcı olan Çiller-Güreş ekibi gibi yöneticiler bu sorunu daha rahat çözebilirlerdi. Bu davanın geçek sahibi ne Erdoğan ne de işbirlikçileridir. Bu davayı büyük bir mücadele ile bugünlere getiren KCK ve Kürt Halk önderliğidir. Sorunu ortaya çıkaranlar ve savaşanlar kimlerse onunla çözersin deyimi bilgece bir öğüttür ve yabana atılamaz. Kuşkusuz KCK kimseden hak dilemiyor sadece olması gereken hak ve özgürlüklerin savaşını vermektedir.

12-KCK, Geleneksel yaklaşımlardan farklıdır. Kürt sorununda ulusların kendi kaderini tahin hakkının devletçi olmayan demokratik yorumunu ifade etmektedir. Ulusal sorunun çözümünde köklü bir dönüşüm olarak değerlendirilmelidir. Çözümü devletten pay almada görmemektedir. Kürtler için özerklik anlamında devlet peşinde değildir. KCK, Federe veya konfedere devleti hedeflemediği gibi kendi çözümü olarak da görmez. Devletten beklenen temel talebi, Kürtlerin özgür iradeleriyle kendi kendini yönetme hakkını tanımasıdır. Demokratik ulusal toplum olmaya engel koymamasıdır. Bu amaçla devletle demokratik anayasa bağlamında uzlaşı aramaktadır. 

13-Yeni demokratik anayasa bağlamında Kürt sorunu çözülürken PKK, KCK’ nin durumu ile Kürt Halk Önderliğinin serbest bırakılma talepleri önemle ele alınıp çözülmesi gereken bir sorundur. KÜRT HALK ÖNDERLİĞİ ile PKK, Kürt sorununun baş aktörleridir. Etle tırnak gibi Kürt sorununa bağlıdırlar. Birini çözmeden asla diğeri çözülemez. Bu nedenle Kürt sorunu yukarıda yaptığımız öneri ve görüşler temelinde çözülürken KÜRT HALK ÖNDERLİĞİNİN serbest kalma talepleri kesin değerlendirilmeli, bu temelde siyasi muhatap sorunu çözülerek sonuca gidilmelidir. Bu koşul, çözümün başında gelen olmazsa olmaz temel şartıdır.  Bunun için gereken yasal düzenlemeler yapmalıdır.
                                                                              
KCK Hukuk Komitesi     

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.