Yeni Anayasa İçin Demokratik Anlayış ve Çözüm Belgesi-2
Dizi Yazı / 04 Mayıs 2012 Cuma Saat 06:45
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yeni anayasanın kapsamını yani çerçeve ve iskeletini özet olarak şöyle ifade etmek mümkündür.

Anayasanın Kapsamı

Yeni anayasanın kapsamını yani çerçeve ve iskeletini özet olarak şöyle ifade etmek mümkündür.

1-Yeni anayasa kısa ve özlü olmalıdır. Anayasalar, devlet-toplum ilişkilerinde genel bağlayıcı çerçeveyi ve temel demokratik kriterleri ortaya koyan sade ve özlü metinlerdir. Her sorun ve konuyu uzun uzadıya yazmanın, toplumun ve vatandaşın yaşamlarıyla ilgili tüm konuları yazılacak metnin içine bir torba gibi doldurmanın anlamı yoktur. Demokratik Anayasa, vatandaş ve toplumun devlete nasıl itaat edeceğini değil, devletin neyi nasıl yapacağını görev ile yetki sınırlarını belirler. Devletin, toplumsal demokrasiyle hukuksal düzeyini belirler. Devlet organlarını düzenler ve arasındaki iç işleyiş kurallarını tayin eder. 12 Eylül anayasası gibi bir disiplin yönetmeliği biçimine indirgenemez. Bu anayasa değil, kölelerin çalışma kamplarında çalışırken efendileri tarafından duvarlara asılan disiplin yönetmeliğidir. Demokratik bir anayasanın vatandaşların çalışma, yeme, içme, barınma, oynama, eğitim, sağlık seyahat gibi yaşam faaliyetiyle fazla işi olamaz. Bir anayasa toplum ve vatandaş hayatıyla ilgili ne kadar fazla teferruat yazarsa o kadar faşist nitelik kazanır ve anti demokratik karakter halini alır. Belki İngilizler gibi hiç anayasanın olmaması daha da hayırlısıdır. 

2-Yeni anayasayı yukarıda izah ettiğimiz temel amaç ve hedeflere göre beş ana bölüm veya başlık altından yazmak mümkündür. 

Bunlar; 

A-Genel amaçlar ve esaslar; ( Kurucu Hükümler)

B-Evrensel İnsan Haklarına Bağlılık ve Saygı

C-Kadın Hakları ve Cins Özgürlüğü 

D-Devlet Organlarının Kuruluşu ve İşleyiş Esasları

E-Demokratik Özerklik ve Yerel Yönetimler biçiminde sıralanabilir.

A-GENEL AMAÇLAR VE ESASLAR; ( KURUCU HÜKÜMLER)

1-Anayasanın giriş (başlangıç) metni anayasanın ruhunu ve felsefesini yansıtmada anlamlıdır. Giriş kısmı anayasanın hedef ve amacını ortaya koyar. Giriş ya hiç yazılmamalı, ya da yazılırken yeni demokratik anayasanın ruhuna ve felsefesine göre kısa ve öz olarak yazılmalıdır. 12 Eylül anayasasının başlangıç metni gibi bir metin asla kabul edilemez. Baştan sona Türk ulus devlet milliyetçiliğinin propaganda ve hezeyanlarıyla dolup taşan, Türklük vurgusundan başka bir şey tanımayan ve faşist bir karakter taşıyan böyle bir giriş baştan itibaren her türlü demokratik yapılanmayı boşa çıkarır niteliktedir. Eğer yazılacaksa başlangıç metni, demokratik toplumun ortak yaşam felsefesini,   cumhuriyetin demokratik laik ve sosyal amaçlı nitelikleri ile kapsadığı tarihsel ve toplumsal değerleri ifade etmeli, ortak gelecek için halkların kalıcı barış içinde birlikte yaşama güvencesini arzulayan adil ve özgür toplumsal idealini ortaya koymalıdır. 

2- Anayasanın ilk değişmez maddeleri olan genel esaslar bölümü yeni baştan elle alınmalıdır. Devletin biçimi cumhuriyet olarak tanımlanabilir. Ancak, cumhuriyetin nitelikleri veya cumhuriyetin hangi değerleri ifade ettiği demokratik toplumsal anlayışa göre yeniden tanımlanmalıdır. Bu içerik, “Türkiye Cumhuriyeti, evrensel insan haklarına bağlı ve saygılı, toplum ve birey özgürlüğünü esas alan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir” biçiminde tanımlanabilir. Gerisi fazlalık ve ideolojik propaganda içeriklidir.

    3-Devletin birliği ve bütünlüğü konusunda bu kadar vurgu yapmanın bir anlamı yoktur. Bu sürekli bir korkuyu ve devlet karşıtı düşman üretmeyi ifade eder. Demokratik bir ortamda toplumun birlik güvencesi her zaman vardır. İnkâr, baskı, zor ve haksızlık dayatılmadıkça toplumlar ayrılmak değil sürekli birleşmek ve genişlemek isterler. Kim ulusal devletlerin sınır engeli olmadan bütün dünyayı kendi vatanı gibi dolaşmak ve içinde yaşamak istemez ki!  Oysa mevcut anayasa bölünme korkusuyla sürekli bölücülük fikrini aşılamakta, Türklük dışında diğer halk toplulukları ve inançları ötekileştirmektedir.

    4- Devletin başkenti Ankara ve bayrağı olduğu gibi kalıp, resmi dili Türkçe olabilir. Ancak bunlar mutlak ve ebedi değişmez tabular değildir. 12 Eylül Anayasasının 4.maddesinde ifade edildiği gibi “bunları değiştirmek için anayasa teklifi dahi verilemez” gibi bir saçmalık olamaz. 

     Tarihte hangi başkent ezel ve ebedi olup değişmemiştir. Başkentler devlet ve toplumların yönetim merkezleridir. Ülkenin diğer kentlerinden hiçbir farkları ve ayrıcalıkları yoktur. Ne zaman ihtiyaç duyulursa o zaman değişebilirler. Aslında 12 Eylül anayasasının dördüncü maddesi faşizmin hasta ruh ve anlayış dünyasını sergileme açısından tipiktir.

5- Keza bayrak mevcut haliyle kalabilir. Bunun yanı sıra diğer topluluklar da değer atfettikleri veya sembol bildikleri bayrak ve flamalarını kullanabilmelidirler.

    6- Resmi dil Türkçe olabilir ancak bu ifade tek başına yetmemekte eksik kalmaktadır. Daha da ötesi düzenleme mantığı başta Kürtçe olmak üzere diğer dillerin inkârını amaçlamaktadır. Bu ibareye, “Türkçenin yanı sıra Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde yer alan halklar ve topluluklar, kendi dillerini kamusal alan dâhil, hayatın her alanında konuşup geliştirme haklarına sahiptirler. Devlet, bu hakkın yerine getirilmesi için ortam ve güvence sağlar.  Kamusal alanda Türkçe ve Kürtçe iki resmi dil geçerlidir” biçiminde bir ek yapılmalıdır. 

    7- Anayasada yer verilen bütün fiil ve icraatların “Türk milleti, yüce Türk milleti, büyük Türk milleti adına” atfen vurgulara yer verilmemeli, bu kavramlar anayasanın bir kavramı olarak kullanılmamalıdır. Çünkü bu vurgu, diğer toplulukları inkâr eden, Türklüğü resmi üstün ırk ve ayrıcalıklı etnik kesim olmayı varsayan bir kavramdır. Zaten yaşanan temel sorunların kaynağında bu ibarenin ifade ettiği zihniyet yatmaktadır. Türklerle beraber Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki diğer halk ve toplulukların ortak siyasal kimliğini ve toplumsal birliğini tanımlayan yeni kavram ve ifadeler geliştirilmeli ve kullanılmalıdır. Türkiyelilik üst kimliği kabul görürse bunlar; Türkiye toplumu, Türkiye halkı, Türkiye ulusu gibi daha esnek ve demokratik muhtevalı kavram ve tanımlar olmalıdır. Ayrıca Türkiye ulusunun kimlerden oluştuğu da açık bir ifadeye kavuşturulmalıdır. “Türkiye ulusu Türk, Kürt ve Türkiye de tüm toplumu oluşturan diğer halk ve toplulukların bileşiminden meydana gelmektedir” biçiminde tanımlanmalıdır.  Türkiye kavramı; Türklerin yaşadığı yeri ve ülkeyi çağrıştırsa da birçok halkın ortak yaşadığı coğrafyayı da ifade etmektedir. Etnik bir topluluğun değil, bir coğrafyanın adıdır. Bu kavram; Türk milleti, Türk halkı, Türk ulusu gibi tek bir etnik yapıyı vurgulayan, kendi içinde inkârcılığı barındıran milliyetçi-şoven kavrama nazaran daha demokratik ve kabul edilebilir kapsamdadır. Anayasa sadece bir etnik yapıyı yücelterek ve üstün kılarak yazılamaz. Türklük dışında birçok halk ve topluluk Türkiye de yaşadığına, hepsi de eşit demokratik haklara sahip olmak istediklerine ve yeni anayasada bunu böyle tanımlamak istediğine göre buna uygun demokratik anlam içeren kavram ve formüller geliştirilmelidir.

9-Mevcut anayasada, 6. Maddenin “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresi anlamsız ve muğlâk bir tanımlamadır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında halife ve sultanlığa karşı söylenmiş bir şiar olarak belki anlamı olmuş olabilir.  Ancak günümüz koşullarında bu ibarenin siyasi ve sosyal hayat içinde pratik değeri ve karşılığı yoktur. Bunun yerine “Egemenlik toplumun demokratik iradesiyle belirlenir” demek daha gerçekçidir. Veya yerine hiçbir belirleme yapmadan tümden kaldırılabilinir. Yine bu maddenin devamı olarak, “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” ibaresi yerine, “Türkiye halkları veya toplumu iradesini Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” ibaresi konulmalıdır. Ayrıca Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa ve halk iradesinden almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” ibaresi eklenerek bu biçimiyle genel esaslar bölümü yeniden düzenlenmeli ve sadeleştirilmelidir.

 B-EVRENSEL İNSAN HAKLARINA BAĞLILIK VE SAYGI

1-Mevcut anayasada TEMEL HAKLAR VE ÖDEVLER başlığı altında dört bölümden oluşan hak ve ödevler sıralaması yapılmıştır. Bunlar;  GENEL HÜKÜMLER,  KİŞİNİN HAKLARI VE ÖDEVLERİ,  SOSYAL VE İKTİSADÎ HAKLAR VE ÖDEVLER,  SİYASÎ HAKLAR VE ÖDEVLER biçiminde sıralanmışlardır. Burada önemli olan uzun uzadıya hak sıralaması yapmak değildir. Bu hakların içerikleri, nasıl korundukları, savunuldukları ile kullanılıp kullanılmadıklarıdır. Gerçek hayat içinde karşılıklarının ne olduğudur. Bu maddeler sıralamasına üstün körü bakılırsa Türkiye bir hak ve ödev cenneti sayılabilir. Lakin işin gerçeği ve yaşadığımız hakikat hiçte böyle değildir.  Anayasada bu kadar hak sıralaması yapılmasına rağmen yine de en bariz haksızlıklar ve zorbalıklar toplumun yakasını bırakmamaktadır. 

2- Temel hakların istismarı ve inkârı konusunda, daha çarpıcı anlaşılması bakımından bazı bariz örnekler vermek yerinde olacaktır. KİŞİNİN HAKLARI VE ÖDEVLERİ başlığı altında ifade edilen, Özel hayatın gizliliği ve korunması, Madde 20- “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” denilmektedir. Ama bu kaydın hemen akabinde, “Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi… Ne bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça” şartı gelmektedir. Ama biz Türkiye’nin Milli güvenlik gerekçesiyle hâkim kararının hiçbir zaman eksik olmadığını çok iyi bilmekteyiz. Özellikle Kürt halkının talepleri söz konusu olunca milli güvenlik gerekçesiyle kişinin özel hayatının gizliliği ve korunmasının hiçbir anlamı kalmamaktadır. 

3-SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR VE ÖDEVLER bölümünde de benzer sonuçlarla karşılaşıyoruz. Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi konusunda, Madde- 42. “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” denildikten sonra, “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz... Hükmünü takiben, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” denilmektedir. 

Böylece, hiç  “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü, kulağa son derece hoş gelen, herkese adil bir hak olarak sunulan, vatandaşın geleceği için konulduğu kabul gören bu hak hükmü, peşi sıra konulan şartlarla tam bir haksızlığa ve kültürel asimilasyona dönüştürülmüş oluyor. Çünkü sadece devletin öngördüğü tek tip Türk vatandaşı olmak isteyenler bu eğitim hakkından yararlanabilirler. Bunun artık bir hak olmaktan çıkıp, evrensel insan haklarını hiçe sayan bir insanlık suçuna dönüşeceği ortadadır. Burada, altında Türkiye’nin de imzası bulunduğu BM evrensel insan hakları bildirgesine aykırı düşen hak ihlali söz konusudur. Böyle bir anayasa kararıyla alenen ırkçılık ve ayrımcılık yapılmaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen Evrensel İnsan Hakları Bildirisi, Madde- 26. “Eğitim, insan şahsiyetinin tam gelişmesini ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygının güçlenmesini amaçlamalıdır” dedikten sonra, bunun devamında, “Anne ve babalar, çocuklarına verilecek eğitimin türünü seçmek hakkına sahiptirler” demektedir. Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesine göre vatandaş ve toplumsal guruplar bu hakkını Türkçe mi, Kürtçe mi, İngilizce mi, Arapça mı yerine getirir onu tayin etmek devletin ne işi, nede görevidir. Vatandaşlar olarak anne ve babalar bu hakkı kendince uygun buldukları dil, koşul ve imkânlara göre özgürce yerine getirme hakkına sahiptirler.

Aslında, “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü, yanlış ve haksızdır denilemez. Arkasından kayıt ve şartlar koşulmadan bu biçimiyle toplumun ihtiyaç ve amaçlarına göre serbest bırakılır, peşi sıra bu hakkın nasıl uygulanacağı devlet kendince şartlara bağlamazsa gerçekten bir hak hükmüdür. Hiçbir mahzuru yoktur. Ne var ki her hakkın arkasına ulus devlet sürekli şart getirmekte, güdükleştirmekte ve tüm hakları boşa çıkarmakta ve hakları hak gaspına dönüştürmektedir. 

4- SİYASÎ HAKLAR VE ÖDEVLER konusunda devletin niyeti ve hak gaspı daha bariz olarak açığa çıkar. Madde 66.- “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” denilerek vatandaşlık tanımı yapılmaktadır. Bunun faşist ve inkâr amaçlı bir tanımlama olduğu izah etmeye gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bir devletin vatandaşı olmak mutlak etnik bir kimliğe mahkûm olmak demek değildir. Burada vurgulanmak istenen, “bu devlet Türklerin devletidir. Sizin de bu devlete üye olmanız için Türk olmanız gerekir” anlamına gelir ki bu Türkleştirme politikasının gelmiş olduğu sonuçlar ortadır. Tüm kimlikleri, halkları, renkleri, farklılıkları yok sayma, varım diyenleri kırımdan geçirme vatandaşlığıdır. Artık bu Türkleştirme planı yürümediği için yeni bir vatandaşlık tanımı getirilmelidir. Eski tanım yerine, anayasada tanımlanan hak ve görevlere haiz Türkiye cumhuriyetine uyruk herkes vatandaş sayılmalıdır. Vatandaşlık etnik bir aidiyet olmayıp siyasal üyelik anlamına gelmektedir.

5-Siyasî partilerle ilgili hükümlerde, Madde-68. “Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne,…  Aykırı olamaz” denilerek daha baştan itibaren demokratik siyasi faaliyetlerin önüne set çekilmiştir. Oysa devletin bu konuda yapabileceği tek bir müdahale görevi vardır. O da bu hakkın kullanılmasını engelleyen güçlere müdahale etmek ve güvenlikli ortamını sağlamaktır. Ne var ki, kendi şartlarını koymakla bu hakkı engelleyen bizzat devletin kendisi olmaktadır.

Bu aldatıcı ve sanal hak durumu, Haberleşme hürriyeti, Din ve vicdan hürriyeti, Düşünce ve kanaat hürriyeti, Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, Bilim ve sanat hürriyeti, Basın hürriyeti, Dernek kurma hürriyeti, Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı gibi daha da sıralayabileceğimiz anayasada kişiye tanınan tüm hak ve hürriyetler için geçerlidir.  

Bu hak sırlaması bir zamanların fındık reklamına benzemektedir. Reklamı yapan şovcu fındığın bütün iyi ve faydalı meziyetlerini sıraladıktan sonra arkasından “tabi yemek için bulabilirseniz” diyerek tüm dediklerini anlamsız kılıyordu. Anayasada tanımlanan haklar da benzer anlamsız sonuca vardırılmaktadır. Önce hakların genel, soyut, güzel ve faydalı meziyet ve zorunlulukları sıralanmakta, peşi sıra bunları kullanmanın haksız ve kabul edilemez şartları ileri sürülerek anlamsız kılınmakta ve hak gaspına dönüştürülmektedir. 
 
Temel haklar konusunda doğrusu şu olmalıdır: Anayasada, evrensel İnsan haklarına ilişkin genel tanımlar olduğu gibi konur. Devlet bunun arkasına artık kendi şartlarını sıralamaz. Gerisi, yani uygulama biçimi topluma bırakılır. Örneğin, eğer eğitim hakkını yerine getirmek için yürütülen çalışmalarda nitelik ve demokratik amaçlarla ilgili sorun arz eden bazı yetersizlikler çıkarsa belki genel bazı standartlar getirilebilinir o kadar. Bunlar ise genellikle anayasa konusuna giremezler. Halk tarafından seçilmiş demokratik idarelerin günlük içtihatlarla yapabilecekleri düzeltmeler olacaktır.

6-Demokratik anayasalarda Bireysel ve Kolektif Hak ve Özgürlüklerin Birlikteliği İlkesi birbirinden ayrılamaz hayati bir ilkedir. Demokratikleşme sorunlarının çözümünde hayati bir rol oynayan hak ve özgürlükler ilkesinin uygulanmasında bireysel ve kolektif ayrımına gitmek toplumların doğasına aykırıdır. İnsan toplumunda birey hiçbir zaman topluluksuz yaşamamıştır. Bireyin elde ettiği veya yaşadığı hak ve özgürlük, aidiyetini yaşadığı topluluklarla paylaşamadıkça hiçbir anlam ifade etmez. Toplumdan soyutlanmış birey ne kadar anlamsızsa, edindiği hak ve özgürlükler de o kadar anlamsızdır ve uygulanma yeteneğinde değildir. Özcesi hak ve özgürlükler ne bireysiz ne de toplumsuz birlikte olmadan, paylaşılmadan yaşanacak değerler değildir. BM kararları da bu gerçeği teyit etmektedir. BM Genel Kurulunun 4 Aralık 1986 tarihli kararıyla yayınlanan BM Gelişme Hakkına dair Bildirinin 6. Maddesinin 2. Fıkrasında,  “Bütün insan hakları ve temel özgürlükler bölünmezdir ve birbirine bağımlıdır” denilmektedir. 

Dolayısıyla Bireysel ve Kolektif Hak ve Özgürlüklerin Birlikteliği İlkesi birbirinden ayrılamaz hayati bir ilke olarak anayasada yer bulmalıdır. Başta BM ve AB insan kakları şartnameleri olmak üzere uluslararası tüm belgelerde temel hak ve özgürlükler birey ve topluluklar birbirlerinden soyutlanarak tanımlanmamıştır. Bireysel hak ve özgürlükler ile toplumsal hak ve özgürlüklerin kolektif birlikteliği etle tırnak gibi birbirlerini koşullandırmaktadır. En başında BM ULUSAL YA DA ETNİK, DİNSEL VE DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP KİŞİLERİN HAKLARI BİLDİRGESİ, bu kolektif hakların birlikteliğini ifade etmektedir. 

Kürt açılımının’ “kilit kavramlarından biri olan “bireysel ve kültürel haklar” kavramı özünde Kürt sorununu çözme adı altında kolektif ve özgür Kürt kimliğini tasfiye planını ve uygulamalarını maskelemek için kullanılmaktadır. Bireyler kültürel sosyal haklarını bireysel yaşayabilir ama toplulukça yaşamazlar hipotezi Türk ulus devlet yönetiminin Kürtlerin kolektif toplumsal haklarını inkâr etmek için başka kılıflar altında yaptıkları yeni bir icattır. Yani, her biriniz ayrı ayrı Kürtçe konuşabilirsiniz ama toplulukça ortak konuşamazsınız ucubeliğidir. Bunun anayasada resmi bir görüş haline gelmesi kabul göremeyeceği gibi inkârcılığın neden olduğu sorunların sürüp gitmesine de neden olacaktır.  

Türkiye Cumhuriyetinin yeni anayasası başta, BM İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ, AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ,  BM ULUSAL YA DA ETNİK, DİNSEL VE DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP KİŞİLERİN HAKLARI BİLDİRGESİ,  BM HER TÜRLÜ IRK AYRIMCILIĞININ TASFİYE EDİLMESİNE DAİR ULUSLARARASI SÖZLEŞME, BM SOYKIRIM SUÇUNUN ÖNLENMESİ VE CEZALANDIRILMASI SÖZLEŞMESİ, AVRUPA KONSEYİ ULUSAL AZINLIKLARIN KORUNMASI İÇİN ÇERÇEVE SÖZLEŞME, AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ÖZERKLİK ŞARTI gibi pek çoğunun altında Türkiye’nin de imzası bulunan ama gereklerini hakkıyla yerine getirmek yerine çarpıtmayı marifet sayan hak ve özgürlükleri artık lafzen değil cevherden yerine getirmeyi ve saygı göstermeyi bilmelidir. Bunları yeni anayasanın demokratik harcı haline getirmelidir.

7-Yukarıdaki anlayış ve düzeltmeler temelinde Aleviler,  Yezidiler, Hıristiyan topluluklar, Yahudiler, Cemaat ve tarikatlar gibi her inanç gurubuna eşit haklar getiren anayasal güvenceler sağlanmalıdır. Devletin resmi suni İslam mezhebini koruyup üstün ve ayrıcalıklı kılmayı amaç edinmiş Diyanet İşleri Başkanlığı ya lağvedilmeli veya tüm inanç guruplarının eşit ve demokratik temsil edildikleri sivil toplum kuruluşu olarak yeniden düzenlenmelidir.

KADIN HAKLARI VE CİNS ÖZGÜRLÜĞÜ

1-Anayasanın temel konularından birini de cins özgürlüğü ve bunun daha somut ifadesi olarak kadının özgürlük ve eşitlik sorunu teşkil etmektedir. Kadının özgürlük ve eşitlik talepleri pozitif hukukun ayrımcılık normlarıyla çözümlenmeyecek kadar ciddi ve hayati taleplerdir. Çünkü kadının özgürlük sorunu demokratik toplumsal inşanın temel paradigmasını oluşturmakta, siyasal, ekonomik, kültürel ve tüm toplumsal sorunlardan öncelik taşımaktadır. İddiası ne olursa olsun, kadını yaşamsal anlamda özgürlük dünyasına taşımayan ve toplumsal yaşamla bağını anlamlı kılamayan hiçbir demokratik özgürlükçü projenin hayat bulamayacağı ve amacına ulaşamayacağı bilinmelidir.

2-Yeni Anayasada, toplumsal yaşamın her alanında kadının toplumsal statüsünü eşit ve özgür düzeye getiren, gerçekten cinsiyetçi erkek egemenliğine son veren tanım ve ifadeler getirilmelidir. Ayrıca kadına karşı her türlü baskı ve şiddeti yasaklayarak ceza konusu yapan ifadeler koymak kadar, egemen cinsiyetçiliğe karşı kadına pozitif olarak ekonomik, sosyal ve kültürel güvenceler sağlayan düzenlemeler yapılmalı, moral ve etik düzeyde kadın savunulmalı ve yüceltilmelidir.

KCK Hukuk Komitesi

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.