İleri Faşizm
Makaleler / 16 Ocak 2012 Pazartesi Saat 08:31
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
AKP hükümeti Kürt halkının Özgürlük Mücadelesine karşı tam bir savaş açmıştır.

AKP hükümeti Kürt halkının Özgürlük Mücadelesine karşı tam bir savaş açmıştır. Kürt demokratik siyasetini etkisizleştirmek ve Kürt toplumunun tüm demokratik örgütlenmelerini dağıtmak istemektedir. Başbakan “illegal faaliyet içinde olanlara izin vermeyeceğiz” diyerek BDP'ye ve demokratik kurumlara yönelik saldırıyı meşrulaştırmaya ve normalleştirmeye çalışmaktadır. Belediye başkanlarından Büşra Ersanlı’ya, avukatlardan Ragıp Zarakolu ve gazetecilere uzanan siyasi soykırım operasyonlarının illegal faaliyetlere yönelik olmadığı açıktır. Tayyip Erdoğan bu legal demokratik faaliyetleri illegal göstererek faşist yüzünü gizlemek istemektedir. Ancak tutuklananların illegal faaliyet içinde olduğuna yandaşları ve işbirlikçileri dışında hiç kimse inanmamaktadır.

AKP hükümeti her türlü faşist ve keyfi uygulamayı yapıyor, ondan sonra bunları hukuk içindeki uygulamalarmış gibi gösteriyor. “Terörizme karşı mücadele edeceğiz, ama hukuk dışına çıkmayacağız” deniliyor. AKP ne zaman ki “hukuk içinde mücadele edeceğiz, her şey hukuk içinde yapılacak” dediğinde baskılar ve hukuk dışı uygulamalar artıyor. “hukuk içinde kalacağız” söylemi baskı ve zulmün örtüsü olarak kullanılıyor.

Kuşkusuz Türkiye'de hukuk da sömürgeci ve faşist karakterdedir. Bir normal dönemlerde uygulanan hukuk var, bir de devletin baskılarına karşı çıkanlara ve Kürtlere uygulanan hukuk var. Özellikle Kürtler bilinçlendiği, örgütlendiği ve hakkını aradığı dönemlerde normal hukuk kuralları yerini baskıcı ve faşist hukuka bırakır. Türkiye'de bir dünya kamuoyunu ve toplumu aldatan yasalar vardır, bir de mevcut baskıcı rejime karşı çıkanlara karşı uygulanan özel savaş hukuku vardır.

Bugün Türkiye'de anayasa da yasa da esas olarak TMK (Terörle Mücadele Yasası)’dır. Her türlü muhalefet bu torba içine konularak zindanlara doldurulabilir. Bu yasa objektif kriterlere değil, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen subjektif niyetlere göre insanları zindanlara attırabilir. Siyasi kurallar ve keyfi uygulamalar bu yasayla hukuk haline getirilmektedir.

Bu yasanın 2006’da AKP hükümeti tarafından dünyada görülmeyen faşist bir yasa haline getirildiği bilinmektedir. Bu yasa Erdoğan’ın “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız” dediği Amed serhıldanından sonra mevcut hale getirilmiştir. Tayyip Erdoğan’ın Hukuk içinde işleri yürüteceğiz derken kastettiği de Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini bastırmak için düzenlenmiş bu yasadır. Çünkü bu yasa, elastiki ve subjektif karaktere sahiptir. Savcı ve hâkim; bilinçli, duyarlı, yurtsever her Kürt’ü bu yasaya göre gözaltına alabilir ve tutuklayabilir. Bu durum mevcut tutuklamaları ne hukuki ne de normal hale getirebilir.

12 Eylül askeri darbesi de binlerce insanı hukuka, yasalara dayanarak tutuklamıştır. Ancak şunu belirtelim ki 12 Eylül döneminde bile bu düzeyde hiçbir delile dayanmayan tutuklamalar olmamıştır. O zaman tutuklamalar herhangi bir eylem ve örgütle ilişki gerekçesiyle yapılırdı. Şimdi eylem ya da bir örgütle ilişkilenmeye dayandırılmıyor. Demokratik siyasetle uğraşan, demokratik sivil toplum örgütlerinde aktif çalışan insanlar tutuklanıyor.

Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi 1990’lı yıllardan itibaren demokratik siyasal alana taşınmıştır. Kürdistan'da eskiden AP ve CHP gibi sömürgeci partiler örgütlenirdi. 1990’lı yıllardan itibaren ilk defa Kürt sorununa duyarlı bir demokratik siyasal parti ortaya çıktı. Kürtler bu parti etrafında toplanmaya ve demokratik ulusal, siyasal taleplerini ileri sürmeye başladılar. 1990’lı yıllarda Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi gelişince ilk önce demokratik siyaset alanına saldırdılar. Kürt sorununu çözme yerine bastırma politikasını izleyince demokratik siyasal alandan başlayarak Kürtleri sindirme harekâtı başlattılar.

Bugün Erdoğan “lojistik sağlayanlar ortadan kaldırılacak” derken demokratik siyaseti ve demokratik örgütlenmeyi kastediyor. 1990’lı yıllarda demokratik siyasete saldırı da aynı anlayışla yapılmıştı. 1990’lı yılların başındaki DEP değerlendirmesi ve yönelim içine girilmesi ile bugün BDP değerlendirmesi ve yönelim içine girilmesi arasında hiçbir fark yoktur.

Bugünkü uygulamalarla 1990’lı yıllardaki uygulamalar aynı değildir. Kuşkusuz yöntemlerde değişiklikler vardır. Ancak bu argüman ileri sürülerek bugünkü devlet o günkü devletten ayrıdır demek tamamen bir demagojidir. Bugünkü faşizm 1990’lı yıllardaki faşizmin daha inceltilmiş ve boyutlandırılmış biçimidir. 1990’lı yılların zihniyeti ve amacı devam ediyor. 1990’lı yıllarda nasıl ki balığı yakalamak ve öldürmek için suyu kurutma politikası izlendiyse bugün de yapılan budur. O gün faili meçhul cinayetlerle demokratik siyaset alanı sindirilirken, bugün ise zindanlarla aynı hedefe ulaşılmak isteniyor. Bu zihniyetin 1990’lı yıllardan farkı nedir? Bugün o günkü öldürmelerin etkisini göstersin denilerek rastgele insanlar tutuklanmaktadır.

1990’lı yılların politikasının olması için ille de her gün faili meçhul cinayetlerin işlenip köylerin yakılması mı lazım? Kaldı ki dağ köyleri şu anda bile hala boştur. Gerillanın hareket ettiği alanlarda hala yerleşim alanları bulunmuyor. Faili meçhul cinayetler ise korkutmak ve sindirmek için yapılıyordu. Şimdi ise korkutma ve sindirme hiç akla gelmeyen ve dünyada görülmeyen yöntemlerle yapılıyor. 1990’lı yıllarda bu kadar avukat tutuklanmış mıydı? 1990’lı yıllarda bu kadar demokratik siyasetçi tutuklanmış mıydı? O zaman avukatlar öldürülmüştü; gazeteciler öldürülmüştü denilerek bugünkü konseptle o günkü konsept arasında fark var denilebilir mi? Bunu demek, özrü kabahatinden büyük olmaktır.
Bugün Kürdistan'da 1990’lı yıllar yaşanıyor. Konsept aynıdır.

Kuşkusuz farkları vardır. Zaten eski yöntemler teşhir olduğu ve etkisiz kaldığı için yeni yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Eski yöntemler teşhir olmasaydı, Kürt hareketi karşısında etkili olsaydı AKP'ye ihtiyaç duyulmazdı. AKP yeni yol ve yöntemlerle Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye etme rolü üslendiği için iktidardadır. AKP dışında Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye edecek aktör kalmadığı için bugüne kadar hükümet olabilmiştir. 2007 yılındaki Büyükanıt-Erdoğan arasındaki mutabakat ve mezara kadar götürecekleri gerçeklik budur. Bazılarının hala “bu mutabakat nedir açıklansın” demeleri de anlaşılır değildir. Belki de bu gerçeklik biliniyor, açıklanmayacağını düşündükleri için AKP'yi buradan sıkıştırmak istiyorlar.

AKP bu kadar baskı ve tutuklama yapmadan Kürtleri aldatıp, oyalayıp yeniden siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemi içine almak istiyordu. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi bu oyunu bozdu. AKP'nin Kürtleri yeni bir siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemi içine almasını kabul etmeyeceğini ve buna karşı direneceğini ortaya koydu. AKP'nin psikolojik savaşı ve yumuşak yöntemleri etkisiz kalınca gerçek yüzünü gösterdi. Faşist uygulamalara başvurmak zorunda kaldı. Bu da AKP'nin maskesini düşürdü. Bugün AKP ve Erdoğan, Kürtler üzerinde görülmedik zulüm uygulayan faşist olgulardır.

AKP'nin Kürtler üzerinde uyguladığı politikalar boşa çıktığı için saldırılarını arttırmıştır. AKP'yi eskiden eleştirmeyen birçok yazar da 1990’lı yıllara dönüldüğünü söylemektedir. Bu durum AKP'nin esas güç kaynaklarını kaybettiğini göstermektedir. AKP'nin altındaki siyasi zemin kaymıştır. AKP mevcut durumda ideolojik ve siyasi boşluk yaşamaktadır. Artık ne Kürt sorununu çözeceğine ne de demokratik karakteri olduğuna inanılmaktadır. Bir parti kendini güç yapan siyasi argümanları kaybettiği an zayıflamaya başlar ve güçsüzleşir. AKP de şu anda güçsüz anını yaşamaktadır. Çünkü güç kaynağı olan ideolojik ve siyasi argümanlarını yitirmiştir. Bugüne kadar güç kaynağı olan ideolojik ve siyasi argümanları tekrarlamaya çalışsa da inandırıcılığını kaybetmiştir.

AKP yürüttüğü siyasi ve askeri operasyonlarla her gün kendisini tüketmektedir. Basına yönelmesi zaten AKP “hakikatinin” bittiğinin ilanıydı. AKP'nin ideolojik ve siyasi gerçeği iflas etmeseydi Kürt basınına bu düzeyde yönelmezdi. Kırk televizyon, kırk gazete, yine birçok yerel basın AKP'nin psikolojik savaşını hâkim kılmasına yetmiyor; Kürt hareketinin hakikati karşısında hepsi tuzla buz oluyor. Dolayısıyla basına saldırı yenilginin ilanıydı. Artık AKP ne yapsa da bu yenilgisini engelleyemez.

ABD Vietnam’da yenilgiye uğradığı andan itibaren daha fazla asker, daha fazla uçak, daha fazla bomba, daha fazla baskı diyerek bu durumdan kurtulmaya çalışmıştır. Zulmü arttıkça ABD'nin Vietnam’daki sonu da yakınlaşmıştır. Çetin Altan’ın 1970’li yıllarda Vietnam için okuduğu şiir tam da bugünkü AKP hükümetini anlatıyor. Kürt halkının direnişi karşısında çaresiz kaldıkça daha fazla zindan, daha fazla zindan, daha fazla bomba, daha fazla teknik diyor.

Gazeteciler kamuoyuna açık bir mektup yayınlamışlar. Hükümetten tahliye istemediklerini söylemişlerdi. Hükümetten istedikleri, “zulmünü arttır ki daha çabuk batasın ve yok olasın” olmuştur. Gazeteci zekâsıyla durum çok güzel tanımlanmıştır. AKP'nin zulmünü arttırması gücünün değil, güçsüzlüğünün kanıtıdır. Bu zaten AKP'nin sonunu yakınlaştırmaktadır. Bu saldırılar Kürt halkının Mücadelesini durdurmaz. Bazı çevrelerin teslim alınarak kendine biat ettirilmesi sağlanamaz. AKP baskılarla bu yönlü sonuç almak istiyor. Ama nafiledir. Bu psikolojik savaş yöntemleri Kürt halkına sökmez. Bazı bireylerin iradesi kırılabilir; ancak bunlar Kürt halkının özgürlük duruşunu zayıflatmaz. Çeliğe su verilmiştir. Dünyada hiçbir halkın yürütmediği bir zorlu mücadele içinde bilinç ve iradeye kavuşulmuştur.

Kürtlerin mücadelesi on değil yüz Arap Baharı gücündedir. Kürtlerin mücadelesi bir iç mücadele olsaydı on tane Mısır, on tane Tunus yıkardı. Kürtlerin yürüttüğü mücadelenin onda biri Türkiye'de verilseydi Türk devleti on defa değil, yüz defa değişikliğe uğrardı. Herhalde bu mücadele bir Kürt devletine karşı yürütülseydi orada iktidarlar yüz kere yıkılırdı, değişirdi.

Kürtler dış bir güce karşı mücadele veriyorlar. Bu yönü birçok toplumsal kesimi, aydını, yazarı bu mücadeleye karşı duyarsız kılıyor. Hatta devletin yanında yer alıyorlar.  Doğrudan olmasa da dolaylı olarak devletinin yanında yer alıyor. Bu direniş Ege’de, Karadeniz’de olsaydı acaba hükümete, yargıya, polise, orduya ve diğer başka kurumlara bugünkü gibi mi yaklaşırlardı?

Kürt Baharı on yıllardır sürüyor. ABD'nin ve AB'nin ekonomik ve siyasi çıkarları gereği fazlasıyla desteklediği Türkiye'ye karşı bir mücadele yürütülüyor. Eğer Türkiye'nin arkasında bu güçler olmasaydı Türkiye şimdiye kadar on defa pes ederdi, Kürtlerin haklarını tanırdı. Türk devleti bu destekleri almasına rağmen Kürt hareketi karşısında başarılı olamadı. Yıldan yıla gelişen Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi oldu. Dolayısıyla başarılı olan Kürt Özgürlük Hareketi, kaybeden ise Türkiye’dir. Bunu görmemek gerçeklere gözleri kapamak ya da şovenizm nedeniyle sonuna kadar savaşta ısrar etmektir.

Sonuç olarak şunu belirtmek istiyorum: bu saldırılara meşruiyet sağlatan ve sürmesine yol açan kimi Kürt işbirlikçileri ve kendine liberal demokrat diyen kimi Türk yazarçizer takımıdır. Onlar hala bu saldırılara meşruiyet aramanın peşindeler. Özellikle kimi Kürt işbirlikçileri AKP faşizmi yüzünü gizlemeden açıkça saldırmasına rağmen hala bu saldırıları normal ve kabul edilebilir gösteren bir ahlaksızlık içindedirler. AKP; BDP, Kürt demokratik siyaseti ve demokratik kurumları bitirmek için saldırırken Orhan Miroğlu gibi ruhunu satmış işbirlikçiler hala KCK nedeniyle bunlar oluyor diyerek Kürt Özgürlük Hareketi'ni suçlamaktadır. Eğer Başbakan illegal faaliyet yapanlara saldırılar devam edecek diyorsa buna meşruiyet sağlayan bu tür kişiliklerin değerlendirmeleri ve tutumlarıdır. Dolayısıyla bu saldırıların suç ortaklığını yapmaktadırlar.

Dünyanın başka yerinde Türk devleti ve AKP'nin bu yönlü uygulamaları olsa buna faşizm diyecek olanlar AKP söz konusu olduğunda kişiliksizliğin ve ahlaksızlığın örneği haline gelmektedirler.

Kemal Burkay bu kadar zulüm ortadayken hala PKK'yi suçlamaya devam etmektedir. Yeminli Apo ve PKK düşmanlığına devam etmektedir. Bunun için de AKP ve Fetullahçılardan değer görmektedir. Halkından değil, Kürtleri kültürel soykırım sistemi içinde tutmak isteyenlerden değer görmeyi önemli görenlere de hiç kusura bakmasın işbirlikçi ve uşak derler.

Kürt halkı artık bu işbirlikçiliği ve uşaklığı bırak diyor. İçindeki öfkeyle değil, halkın duruşuna bakarak düşünmenin zamanı gelmiştir. Yoksa Kemal Burkay için tarih yargısını çok kötü verecektir.

Oral Çalışlar’a da dürüst olması çağrısı yapıyoruz. Dürüst olalım, vicdanımızla barışık olalım. Kemal Burkay’a sponsorluk yapmak, Kürtler adına lider ortaya çıkarmak sizin üzerinize vazife değildir. Arkadaş olabilirsiniz, dost olabilirsiniz, ama bir halkın siyasi iradesine saygılı olmak gerekir. Devletin ve hükümetin halklar adına siyasi lider çıkarmasının ne anlama geleceğini en iyi sizler bilirsiniz. Dolayısıyla bu ucuz yaklaşımları bırakın; daha ciddi olun!

Bu tür davrananlara vicdanlı olun denilmelidir. AKP'nin yaptıkları ortadadır. Artık buna açık tutum koyma zamanıdır. Hiçbir sosyal, ekonomik, entelektüel kaygı gerçekliğe sırt çevirmeyi gerektirmez.

Yumuşak zamanlarda ortayı bulmak kolaydır, ama mücadelenin sertleştiği dönemlerde bu yapılamaz. Bugün AKP'nin maskesi düşmüştür. Yapılanlar ortadadır. Dolayısıyla tutum alma zamanıdır. Yoksa tarih bu tutumları da mahkûm edecektir. On yıl sonra “yanlış yaptık, özür dileriz” demenin anlamı yoktur. Önemli olan bugünkü baskılara ve zulme tavır almaktır.

Mustafa Karasu

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.