2011’i Geride Bırakırken…
Politik Analiz / 25 Aralık 2011 Pazar Saat 09:20
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
2011 yılına girerken özellikle Arap coğrafyasında onlarca yıldır hüküm süren anti demokratik rejimlere karşı art arda toplumsal ayaklanmalar yaşandı.

2011 yılı dünya ve Ortadoğu açısından tarihi gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. 2011, özellikle de bölge halkları açısından yaşanan tarihi gelişmeler nedeniyle önemle değerlendirilmesi ve sonuçlar çıkarılması gereken bir yıl niteliğindedir.

Kimin Baharı?

2011 yılına girerken özellikle Arap coğrafyasında onlarca yıldır hüküm süren anti demokratik rejimlere karşı art arda toplumsal ayaklanmalar yaşandı. Uluslar arası güçlerin güdümündeki basın bunun için “Arap baharı” tabirini kullandı. Elbette hem olayların değerlendirilmesinde hem de tanımlanmasında bir çarpıtma vardı. Öncelikle sözü edilen rejimler, başını İngiltere ve ABD’nin çektiği güçler tarafından geride bıraktığımız yüzyılın başında dizayn edilmişti. Zaten Ortadoğu tanımlaması da (Doğu’nun ortası – Middle East) İngilizlerin bir icadıdır ve kendilerinin doğusunda kalan Asya ve Afrika’yı Uzak, Orta ve Yakın olarak bölümlediklerini göstermektedir. Sözü edilen rejimler içerisinde iktidar kavgaları sonucu kişiler değişse de genel olarak rejimlerin baskıcı ve işbirlikçi özü değişmiyordu.

Aslında sözü edilen süreç 2003 yılında Saddam’ın devrilmesiyle başladı. Saddam, Batılı güçlerin Ortadoğu’da kendi çıkarları doğrultusunda sonuna kadar kullandığı diktatörlerin en çarpıcı olanlarından biriydi. Batılı güçler, İran sistemin dışına çıkınca, Saddam’ı ona saldırtarak cezalandırmak ve tekrardan sisteme çekmek istediler. Bilindiği gibi 8 yıl süren vahşi savaşta 1 milyondan fazla insan öldü. Savaş sürerken aynı güçler silah pazarını kurarak iki tarafa da silah sattılar. 

Elbette Batılı güçlerin bu kirli ve kırımcı politikaları bölge halklarını on yıllarca zihinsel ve fiziksel açıdan en geri koşullarda bıraktı. En önemlisi de tarifsiz acılar çektirdi. Ancak bilim ve teknik düzeyinin her geçen gün gelişmesi ve bilgiye ulaşma imkanlarının kolaylaşması önemli avantajlar sağlamaktadır. Her ne kadar sözü edilen imkanlar Kapitalist Modernite güçlerinin tekelinde ve güdümünde de olsa bu durum geniş toplumsal kesimlerin bundan faydalanmasını artık engelleyememektedir. Bu durum bir açıdan demirin bulunmasına ya da demir devrimine benziyor. M.Ö. 2000’lere denk gelen demirin bulunup kullanılması, ilkin iktidarlara yarasa da, bulunup işlenmesi fazla zor olmadığından sonraki süreçlerde toplumların hizmetine girdi. Böylece toplum, iktidar karşısında avantaj sahibi oldu. Bu bir nevi demirin demokratikleşmeye etkisiydi. Aynı şey yaşadığımız zaman dilimi için de geçerli olmaya başlıyor. Bilgi ve bilişim çağı git gide toplumun hizmetine girecektir. Ama bunun için önemli bir şart var. Toplumların bu işe daha örgütlü yaklaşım göstermeleri gerekir. Coğrafyamızda yaşananlara bir de bu perspektiften bakabiliriz. Halklar ve toplum kesimleri ayağa kalkıyor. Onlarca yıllık geri ve baskıcı rejimleri alaşağı ediyor. Fakat yerine ne kuruluyor ya da neyi kuruyor? Ya da neyi devirdiğinin ve yerine neyi kurması gerektiğinin ne derece bilincindedir? Bu sorular önemli. Çarpıcı örnek Mısır’dır. Halk, örnek bir direnişle Hüsnü Mübarek’i devirdi. Ama yerine ordu geçti. Direniş devam ediyor. Fakat örgütlü ve programlı bir öncülükten yoksun görünüyor. Dolayısıyla verdiği mücadele başka güçlerin hizmetine girme riski taşıyor. Tıpkı tarihi Fransız devriminde olduğu gibi. Orada da halk ve işçiler ayaklandı. Ama kazanımlarının üzerine burjuvalar, Jakobenler ve nihayetinde Napolyon gibi bir diktatör oturdu. Şimdi de “Arap baharı” deniyor. Fakat bu baharı kim yaşayacak? Tekrardan Batılı güçler ve onların yerli işbirlikçileri mi yoksa toplumlar mı? Tunus’ta ayağa kalkan halk oldu ama kazanan yine Batılı güçler oldu. Çünkü sistemin başına kendi adamlarını oturttular. Eskileri onlar tayin ettiler. Yenileri de onlar tayin ediyorlar. Yani özcesi sözü edilen toplumlar henüz kendi iradelerini yansıtacak yönetimleri başa getirecek kadar örgütlü değiller. Bu bilinç ve örgütlülüğün başlangıç noktası ise Kapitalist Modernite ve Batılı güçlerin sorgulanması noktasıdır. Aksi halde hep aynı özgürlük yanılsaması yaşanacaktır. Yani kandırılma ve aldatılma… Başka bir deyimle aynı yollardan yürünerek aynı köye ulaşılacak. Bölgemiz halklarının kıramadığı kısır döngü gerçekliği burada yatıyor.

Bahar “Öz”den Gelir

Kısacası dünyamız ve bölgemiz yeniden bir alt üst oluşu yaşıyor. Uluslar arası sistem güçleri ellerindeki muazzam bilgi ve silah teknolojilerine dayanarak yeni dizaynı oluşturmak için kolları sıvamış durumdalar. Ezilen halklar ve toplum kesimlerinin de yapması gereken “demiri bulmak ve işlemek”tir. Yani bilinç ve demokrasiyi öz örgütlülükleriyle yaratmaktır.

Bu gereklilik yeni toplum, yaşam ve ahlakın yaratılması açısından da yaşamsaldır. Çünkü Kapital Modern güçler yaşamı ve ahlakı her geçen saniye daha da kirletip içerisinden çıkılmaz hale getiriyorlar. Toplumun temel değerleri olan yaşamın her alanı; üretim, ahlak, bilim, sanat, inanç vs kâr konusu yapıldıkça kirlenmeyle yüz yüze bırakılıyor ve kirlilik her geçen zaman zarfında nicel ve nitel olarak katlanıyor. Kadın üzerindeki her türden sömürü “modern” kılıfıyla zirveye tırmandırılıyor. Aynı yaklaşım çocuklara kadar indirgenmiş durumdadır. Özellikle bölgemizde toplum kesimlerine bir ikilem dayatılıyor: Bir yandan eski, geri ve dinci feodal yaşam tarzı diğer yandan sözde ileri ama özünde geri kapital modern yaşam tarzı… Biri manevi istismara dayalı diğer maddi istismara… Ama ikisi de istismar ve sömürü noktasında buluşuyorlar ve bu açıdan birbirlerinden farkları yok. Kadın cinayet ve intiharlarının altında yatan temel neden dayatılan bu ikilem ve çifte baskı ile sömürüdür. Aslında kadın şahsında topluma dayatılmaktadır ve özünde tecavüz rejimidir.

Bu durumu aşacak temel nokta “öz”lü yaklaşımlardır. Yani öz örgütlülük, öz bilinç, öz ekonomi ve özlü ahlak… İşte o zaman insanlar gerçek baharı yaşayacak.


AKP’nin Tematik Tarihçesi

Evet, bahardan bahsediliyor. Oysa bu bir yanıltmaca ve yanılsamadan başka bir şey değildir. Bir cennet hayali ya da çöldeki serap misali, halkları kandırmak için uydurulmuş bir imajdır. Zira diktatörün biri iniyor ve yerine hemen diğeri geçiyor. O yüzden “tahrir” dolup dolup boşalıyor ve halkın payına tekrardan cehennem düşüyor. Demek ki halk tahrir meydanını cennete çevirecek daha köklü çözümlere yönelmelidir. Mevcut direnişini daha stratejik bir örgütlülüğe dönüştürmelidir.

Aynı tiyatro Türkiye’de de sahneleniyor. Petro-finans güçleri, geçen yüzyıl Ortadoğu’daki toplumların başına kendi işbirlikçi diktatörlerini oturtup işlerini böyle yürüttüler. Bu yüzyılda biraz “merhamet”e gelerek işi inceltip ılımlaştırdılar. Yeni strateji, süslü adlarla kurulan “ılımlı Müslüman” partilere dayandırılıyor. Örneğin “adalet”, “kalkınma”, “eşitlik”, “özgürlük” vs… Örneğin, Baas partisinin yerini Adalet ve Kalkınma Partisi, Saddam Hüseyin’in yerini de Tayyip Erdoğan aldı.

2011 yılını ve AKP yapılanmasını daha iyi değerlendirmek için kısaca biraz gerilere gitmekte fayda vardır. AKP’yi salt Türkiye ve Kuzey Kürdistan çerçevesinde ele almak yanıltıcı olur. Bu yapılanma tüm Ortadoğu için dizayn edilen bir modeldir. Tayip Erdoğan birçok konuşmasında, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu söyledi. Yine Fetullah Gülen’in 1999 yılında ABD’ye gidişi sıradan bir olay değildir. Tıpkı aynı yıl Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik Uluslar arası Komplo’nun devreye konulmasının sıradan olmadığı gibi. Öte yandan 1999 yılı Ortadoğu’ya esaslı müdahalelerin başlangıç yılıdır. Elbette bundan önceki yıllarda da müdahalenin fikirsel ve zeminsel hazırlıkları yapıldı. Tayip Erdoğan’ın İstanbul’daki bir evde ABD ve TC derin devletleriyle bir araya geldiği yıl da 1999’dur. Sonrasında yıl yıl müdahale daha da hızlanır. 2001 Eylül’ünde ABD’deki ikiz kule saldırısı gerçekleşir ve aynı yıl Afganistan’a müdahale başlar. AKP de aynı yılın Ağustos ayında kurulur. 2000-2001 yıllarında TC, Kürt Özgürlük Hareketine karşı kullandığı Hizbul-Kontra’yı, kullanımdan düştüğü için hemen bertaraf etti. Ama yanı sıra da ABD ile beraber Kürt hareketinin içine el atmaya başladı. TC aynı dönemde kendi köhnemiş yapısını aşma ve uluslar arası sisteme daha rahat entegre olma arayışına girdi. Bu bağlamda zamanın koalisyon hükümeti, krizlerle yol almaya çalışır ve Ecevit’e “tıbbi müdahale” gerçekleştirilir. Böylece AKP’ye yol açılır. Nitekim, 2002 yılındaki seçimlerde AKP, ABD ve medya desteğiyle iktidara getirilir. 2003 yılının başında Irak’a müdahale gerçekleştirilir ve Saddam rejimi düşürülür. Bunun hemen öncesinde ise Öcalan’a yönelik ilk uzun avukatlarla görüştürmeme tecridi uygulanır. Türkiye’de derin devletin müdahalesiyle TC’nin Irak müdahalesine katılmaması ABD’ye, AKP konusunda ilk hayal kırıklığını yaşatır. Bu tarihten 2007 Kasım ayına kadar ABD-TC ilişkileri ve elbette ABD-AKP ilişkileri hep gel-git’li oldu. Öyle ki 2006 yılında ABD’nin AKP içindeki has adamlarından Cüneyt Zapsu, Amerikalılara yalvararak, “ne olur bir şans daha tanıyın ve AKP’yi delikten aşağı süpürmeyin” diyordu. Özünde bu yaklaşımlar, TC devletini raya oturtma hamleleriydi. Yanı sıra TC içi iktidar çekişmesinde Neo İttihatçı-Kemalist yapıya karşı AKP’ye takviye çalışmalarıydı. Bu anlamda rejim içi iktidar çekişmesinde Neo İttihatçı-Kemalist yapıyla Cemaatçi AKP arasında 2002-2007 dönemi AKP’nin savunma dönemi olarak ifade edilebilir. 2007 yılı, kavgada zirve yılıdır. Neo İttihatçıların 27 Nisan bildirisi, AKP’nin karşı bildirisi, yine Neo İttihatçıların “Cumhuriyet mitingleri”, Çankaya köşkü ve Cumhurbaşkanlığı makamını kapma kavgası ve genel seçimler hep bu yılda gerçekleşti. Neticede genel seçimlerde yine aynı güçlerin desteği ile AKP oyunu daha da artırdı. Bu avantajla cumhurbaşkanlığı makamını da elde etti. Zaferi garantileyen Erdoğan aynı yılın Kasım ayında ABD’ye gidip Bush’la oturarak adeta “nikah tazeledi”. Elbette bu nikah tazeleme en başta Kürt hareketine karşıydı.

2007 yılı, AKP’nin savunmadan bir anda denge ve hatta saldırı pozisyonuna geçişini ifade eder. 2008 yılının Mart ayında Neo İttihatçı kesim son bir hamleyle AKP’yi kapatmaya çalışır. Ancak AKP kıl payı bir farkla kapatılmaktan kurtarılır ve sadece hazine gelirinin yarısının kesilmesi karar altına alınır. 2008 yılı AKP’nin esas olarak saldırıya geçtiği yıldır. Saldırının kodu “Ergenekon operasyonları” olarak belirlendi ve yıllarca sürdü. Hala da sürüyor. 2011 yılı seçimlerinde alınan yüzde 50’lik oy oranı, AKP’nin zirveleşmesi ve rejim içi mücadelede nihai zaferi olarak ifade edildi. AKP’liler bunu “ustalık dönemi” olarak da tanımladılar. Gerçekten de özellikle 2008-2011 yılları arası Gülen Cemaati ve AKP, Neo İttihatçı-Kemalist kesimin elindeki stratejik kurumlar olan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, HSYK ve diğer önemli kurumları bir bir ele geçirdi. En son olarak da orduyu denetimine aldı. Emniyet teşkilatını vurucu gücü yaptı. Medyanın büyük bölümünü ise adeta kendi kuklası haline getirdi. Büyük sermayeyi ve TÜSİAD’ı sınırladı ve kontrol edilebilir kıldı. Bundan sonra da Fetullah Gülen meşhur “beddua”sını okudu ve Kürt halkına karşı açıktan topyekun saldırıya geçildi.

Kapitalist Modernitenin Türevi AKP

Bir konuyu önemle belirtmekte fayda var. AKP, “adalet”, “kalkınma” ve “ak” kavramlarıyla yepyeni bir dönemin ve beyaz bir sayfanın başlangıcı olduğu imajını yaratmaya çalışıyor. Oysa gerçekte AKP ne yenidir ne adildir ne de aktır. Türkiye Cumhuriyeti de kurulurken tarihi kendisi ile başlatmış ve Osmanlı’nın tarihte kaldığını iddia etmişti. Oysa zihniyet ve mantık olarak onun ta kendisiydi ve devamıydı. Sadece “modernlik” maskesini takmıştı. Şimdi aynı yanılsamayı AKP yaratmaya çalışıyor. Sanki geçmiş tüm hükümetlerden farklıymış gibi bir hava yaratma çabasındadır. İyi bilinmeli ki Türkiye’de Kürt sorunu turnusol kağıdı gibidir ve kimin ne olduğunu ortaya koyan temel ölçüt durumundadır. Dolayısıyla 2002’den beri iktidarda olan AKP’nin de geçmişteki hükümetlerden hiçbir farkının olmadığını Kürt halkı mücadelesiyle ortaya koymuştur. Gülen cemaatinin desteğindeki AKP’yi diğer hükümetlerden ayıran tek farkı biçim ve söylemidir. Öz itibarıyla aynıdır. Yani inkarcıdır, rantçıdır, hukuk karşıtıdır ve tekelcidir. Tüm karşı söylemlerine rağmen Kapitalist Modernitenin bir türevi ve artığıdır. Din ve inancı dolara tahvil organizasyonudur. Başörtüsüyle yola çıkan fakat şimdi de tüm televizyon ve medya organlarında kendi kadınlarını iyice “modern”leştiren (!) “sonradan görme”lerdir. Öyle ki başörtülü bir Emine Erdoğan bir de “first lady” Hayrünnisa hanım kaldı. Onlar da Büyük Ortadoğu Projesi gereği türbanlı kalmak zorundalar! Ahlak dediler ama Türkiye’de ahlakı ne hale getirdiklerini görmek için televizyon izlemeye 1 saat katlanmak lazım. Türk medyası şimdi her türlü terörün fışkırdığı alan durumundadır; ırkçılık terörü, ahlaksızlık terörü, cinsel terör, sömürü terörü, dizi terörü, tüketim ve reklam terörü vs vs… Türkiye’nin “beyaz Türkçü gazeteci”lerinden Serdar Turgut, 14 Kasım 2011 tarihli yazısında mealen şunları ifade ediyor: “Kapitalist burjuva sistemi yönetimini sürdürürken ahlakı yok etti. Şimdi Gülen cemaati ve AKP, vaziyeti kurtarmak için işin başına geçirildi. Fakat şimdi onlar da modernizme ve lükse bulaştı. Dikkat etmeseler biz de onlar da iyice açıkta kalırız.” Yani Serdar Turgut demek istiyor ki, biz cemaati kendi kokuşmuşluğumuza tuz niyetine kullanıyoruz. Fakat Serdar Turgut yanılıyor. Çünkü kendi kokuşmuşluğunu cemaat temizleyemez. Çünkü cemaat zaten kokuşmuş bir yapıydı. Dolayısıyla Türkiye’de ortalık iyice kokuştu! Artık genizler isyan ediyor!

Kısacası AKP ve Gülen cemaati tüm pratikleriyle ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki uzantısı ve işbirlikçisi olduklarını ortaya koydular. Yine tüm danışıklı kavgalara rağmen İsrail ile stratejik ortaklıkları devam ediyor. Ve Kürt sorununda öteden beri gelen imha ve inkar çizgisini “incelterek” yeni yöntemlerle sürdüren bir konumdadırlar. Bu bağlamda AKP’nin oluşturduğu Kürt stratejisine bakalım:

AKP’nin Kürt Stratejisine Yeniden Bakış

AKP’nin Kürt halkı ve Özgürlük Hareketine dönük stratejisi önemle incelenmeye değerdir. Bu oldukça “inceltilmiş” bir tarzdır. 1990’lardaki kaba tarzdaki imha ve inkar, daha “sinsi ve ince” bir tarzla sürdürüldü. Ama bunun için Neo İttihatçı-Kemalist yüzün üzerine “Kürt ve Müslüman” maskesi çekildi. Yani AKP Türkiye’de “Türk ve Müslüman” idi. Fakat aynı zamanda Kürdistan’da da “Kürt ve Müslüman” idi. AKP’nin Kürt stratejisini şöyle açımlayabiliriz:

1.    AKP Kürt sorununda şöyle bir algı geliştirmeye çalıştı: “Kemalist yapı ile PKK geçmişte savaştı. İkisi de hem Kürt halkına hem Türk halkına haksızlık yaptı ve kirli bir savaş yürüttüler. Aslında ikisi bir yandan savaşırken bir yandan da bu savaşın rantı için gizlice işbirliği yapıyorlardı. Bu yüzden ikisi de suçludur ve yargılanmalıdır. Ben AKP olarak AK Parti’yim. Yani suçlu olan diğer iki tarafın dışında temizim ve beyaz bir sayfa açıyorum. Kürt sorununu da Türk sorununu da ben çözeceğim.”

2.    AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımını ifade eden bu formülasyon pratiğe de geçirildi. Buna göre Neo İttihatçı-Kemalist kesim 1990’lı savaş yıllarında “Ergenekon Terör Örgütü”nü (kısaca ETÖ) kurmuştu. Sonrasında bu örgüt AKP’ye karşı da kullanılmıştı. Bunlara yönelik operasyonlar da “Ergenekon” olarak adlandırıldı.

3.    PKK de “KCK Terör Örgütü”nü kurmuştu. Buna da iddianamelerde kısaca “BTÖ” yani “Bölücü Terör Örgütü” dendi. Bu bağlamda yapılan operasyonlara da “KCK operasyonları” dendi.

4.    Bu tür formülasyonlara yabancı değiliz elbette. Gladio’nun “Sahra Talimnamesi”ndeki taktik ve stratejilerin güncelleştirilmiş halinden başka bir şey değildir ve kesinlikle ABD patentlidir. Zaten bu formülasyonun sahipleri olan “cemaat stratejistleri” ile “Polis Akademisi Hocaları” düzenli olarak ABD’ye gidip ilgili Neo-Gladio merkezleriyle ve Fetullah Gülen ile görüşüp perspektif almaktadırlar.

5.    Cemaat ve AKP, Neo-Gladio ve Yeşil Ergenekon patentli bu formülasyon sayesinde bir taşla birkaç kuşu vurmayı amaçlamaktadırlar. Birincisi, bu biçimde AKP-TC devleti, Kürt halkına karşı işlediği vahşet ve katliamlarının sadece “ayak takım”larını “Ergenekon” kodu ile göstermelik olarak yargılayıp kendisini temize çıkaracak. Bu arada iktidar yolunda kendisine sorun çıkaranları da bu kapsama alacak. İkincisi mazlum ile zalimi aynı kefeye koyarak ve Kürt halkının Özgürlük Hareketini de suçlu göstererek “Ergenekon” ile aynı torbaya koyup mahkum edecek. Ama devlet cenahından kendisi ile uzlaşıp sorun çıkarmayanlar, en büyük Kürt katliamcısı olsa dahi ödüllendirilecek. Örnek: Kimyasal Necdet lakaplı ve Genelkurmay başkanlığı ödüllü Necdet Özel. Ve üçüncüsü, böylece iktidarın yegane ve alternatifsiz gücü olarak 2023’e (Cumhuriyet’in 100. Yılı) kadar durmadan yola devam eden güç olacak!

6.    İşin esasına gelince TC, AKP ve cemaat şahsında kendisini ve Kürt stratejisini yenilemeyi amaçlamaktadır. Bu anlamda Kürt halkına karşı işlenen savaş suçu ve suçlularının yargılanması bir hikayeden öte bir anlama sahip değildir. Kürt halkına yönelik katliamların sorumlularından Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Necati Çetinkaya, Muammer Güler ve daha pek çok kişi mevcut durumda AKP’nin en yetkili kişileri arasındadır. AKP ile uzlaşan Kimyasal Necdet Özel, Genelkurmay başkanıdır. Yine AKP’nin Refah Partisi geleneğinden gelen birçok kadrosu, 1990’lı yıllarda Kürtler katledilirken devletin değişik kademelerinde görevliydiler. Ayrıca başta Doğan Güreş-Tansu Çiller-Mehmet Ağar üçlüsü olmak üzere yüzlerce Kürt katliam koordinatörü, paşa paşa günlerini gün etmektedirler. Kenan Evren ise ancak komik ve biçimsel bir sorguya tabi tutulabildi. Tutuklanan ayak takımı ise artık bir bir tahliye ediliyor. Son tahliye edilen katil İbrahim Şahin’dir. Geçen sene de Hizbul-Kontralar bırakılmıştı. Oysa gün geçmiyor ki bir kişi çıkmasın ve Kürdistan’da 1990’lardaki katliamları itiraf etmesin. AKP ve cemaatin tek yaptığı ise bunları es geçmek ve üstünü kapatmak. Tıpkı onlarca gerilla toplu mezarının üstünü kapattığı gibi…

7.    AKP ve Cemaat, 2006 yılında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a, zehirleme yoluyla bir saldırı başlatmış fakat deşifre edildiğinden başarılı olamamıştır. Bu saldırı tek başına AKP’nin Gladiocu yönünü ve Kürt sorununa yaklaşımındaki katliamcı yanını ortaya koymada temel ölçü niteliğindedir.

8.    Tüm bunlar Cemaat ve AKP’nin, Neo-Gladio ya da Yeşil Ergenekon olduğunu ve Kürt katliam ve kıyımına devam ettiğini ortaya koymaktadır. Zaten günlük olarak da bu görülmektedir.

9.    Tüm formülasyonları suya düşen AKP ve Cemaat, 2011 yılı itibarıyla tüm maskelerini indirerek açık ve çıplak savaş dönemine geçmiştir. Öcalan üzerindeki ikinci en uzun süreli tecrit ve avukatlarıyla görüştürmeme yaklaşımı da bu yılın sonlarında gerçekleşti ve ayrıca Öcalan’ın neredeyse tüm avukatları tutuklandı. Dalga dalga Kürt siyasal soykırımı da son hız devam etmektedir. Üstelik bunu artık siyasi yetkililer açıkça üstlendiler. Yani meselenin yargısal ve hukuksal olmadığını kendileri söylediler. Bu da sivil darbedir ve “yeni anayasa” söylemi bir hikayedir.  Bu topyekun savaş demektir.


Topyekun Savaş Topyekun Direnişle Boşa Çıkarılır

1990’lı yıllardaki Kürt halkına yönelik devlet terörü ve topyekun savaş şimdi AKP döneminde başka bir maskeyle sürdürülüyor. Ama Kürt halkı artık bin bir maske de taksa TC’yi iyi tanıyor. Kürt halkının imhası ve inkarı üzerine kurulmuş TC, bu halkın en doğal ve insani haklarını dahi kendi varlığı için bir tehlike olarak görüyor. O halde bu devletin kuruluş mantığında esaslı bir yanlışlık var. Kürtler bunun düzeltilmesini istiyor. Çünkü Kürtler bundan dolayı katliamlara uğruyor. Yaklaşık 30 yıldır Kürtler bu katliam uygulamalarına karşı büyük bir mücadele içerisindedir. Fakat cemaatleşen TC hala imha ve inkarda ısrar ediyor. Bunca savaş, kan ve gözyaşı yetmezmiş gibi Kürde yine aynı acıları dayatıyor. Kürt halkına da direnmekten başka yol kalmıyor. Çünkü direnen bir halk yaşamayı başarır ve hak eder. Kürt halkı şimdi yine topyekun bir saldırıyla karşı karşıyadır ve önünde tek seçenek var: Topyekun direniş…

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.