Petrol-Silah-Finans Güçleri ve Kürdistan Politikaları -1-
Dizi Yazı / 17 Kasım 2009 Salı Saat 15:49
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bu yazıda, kurulu tekelci petrol-silah ve finans sistematiğinin nasıl işlediğine değinmeye çalışacağız.

Dünyanın madde, enerji ve bilgi yapıları üzerinde tam bir tekel kuran küresel güçler, tarihi, toplumsal ve insanlığın tüm değerlerini de pervasızca kendi sistem çıkarlarına yedekleyerek hükümranlıklarını sürdürmek peşindedirler. Bu yazıda, kurulu tekelci petrol-silah ve finans sistematiğinin nasıl işlediğine değinmeye çalışacağız.

Ortadoğu ve Orta Asya merkezli sürdürülen enerji (petrol ve su) savaşlarıyla işgal ve hakimiyet mücadelelerinin yanı sıra Ortadoğu coğrafyası, ABD ve İngiliz sömürgeciliğinin oynadığı oyunların karmaşık ve pervasız bir şekilde yürütülüşüne sahne olmaktadır. Kürdistan ve Türkiye’yi de hedefleyen bu kirli oyunların arkasında, çoğunluğu Yahudi sermayedarların elinde bulunan ABD ve İngiltere merkezli petrol-silah-finans koalisyonun oluşturduğu konsorsiyum bulunmaktadır. Bunlar dünyanın her tarafında yaşanan savaş, soykırım ve krizlerin arkasındaki şirketler olurken aynı zamanda katliamlardan ve yoksulluktan kar sağlayan savaşların gizli efendileridir. Dünyayı yönetmenin kuralının petrolü yönetmekten geçtiğini söyleyen petrol kartelleri, petrolün olduğu her alanı, üzerinde yaşayan halklar için cehenneme çevirmişlerdir.

Ekonominin ve dünyanın merkezi olduklarını iddia eden ve dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan bir avuç kapitalistin sahip olduğu büyük petrol-silah şirketleri ile banka-finans tekelleri dünya ekonomisini ve devletlerin politikalarını belirler hale gelmiştir. Bunların oluşturduğu en büyük kuruluş, küresel ekonomik gücün koordinasyonunu sağlayan Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations) CFR’dir. “Rayından çıkmış dünya ekonomisini düzeltme ve terörizmle mücadele etme görevi”ni üstlenen CFR’nin aldığı kararlar NATO, BM, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü, UNESCO ve Atlantik Konseyi gibi bilinen kurum ve kuruluşlar aracılığıyla yerine getirilmektedir. Bu kurumlar, CFR’nin zımni alt örgütleridir.

Petrol-silah-finans piyasalarının efendileri, ABD ve İngiltere’nin kendilerine kesintisiz siyasi destek sağlaması ve ayrıca bu devletlerin güçlerinin büyük ölçüde petrol-finans-savunma sanayisine dayanması gibi birbiriyle bağlantılı sebeplerle ABD ve İngiltere’de kurulup palazlanmışlardır.

“Dünyada hâkimiyet kurmak istiyorsanız Ortadoğu’yu kontrol etmeniz lazımdır” tezi doğrultusunda 11 Eylül 2001 yılında gerçekleşen, CIA-MOSSAD-MI6 patentli El Kaide saldırıları, ABD-İngiltere merkezli petrol-silah-finans şirketleri için Ortadoğu ve Orta Asya’yı işgal etmek için uygun fırsatı oluşturmuştu. Afganistan’la başlayan ve daha sonra Irak’la devam eden ‘terörizmle savaş’ argümanı ile kendine yeni düşmanlar yaratarak  ‘sürekli savaş’ biçimine dönüştürülmüştür. Böylece kendisinden olmayan ve politikalarına boyun eğmeyen halklar düşman ilan edilmiştir. ABD ve İngiltere, kendi milli strateji dokümanlarında ‘haydut devletler’ (rogue states) olarak belirttikleri ve ‘birincil tehdit oluşturan’ İran ve Kuzey Kore ile ‘ikincil tehdit oluşturan’ Suriye ve Rusya gibi devletlerden kendilerine ya da işgal edilip ele geçirilen enerji sahalarına ve boru hatlarına gelebilecek her türlü saldırıya karşı ‘önleyici tedbir’ kapsamında  ‘güvenlik şemsiyesi’ adıyla füze kalkanı projesini hayata geçirerek, kendine bağlı devletleri silahlandırma çabası içerisindedirler. ‘Haydut devletler’ de ABD ve İngiltere’den gelebilecek saldırılara karşı silahlanmaya ayırdıkları bütçeleri artırmışlardır. Üretilen ve denemesi yapılan silahlarla, füze-roket ve uzaya fırlatılan uydularla psikolojik üstünlük kurma savaşı pervasız bir şekilde sürdürülmektedir.

Dolar – Euro Karşıtlığı Üzerinden Küresel Savaşlar
1945 yılında imzalan Bretton Woods Anlaşması ile uluslararası rezerv para birimi olarak ABD dolarının ($) kullanılması üzerinde uzlaşmaya varıldı ve ABD dolarının altın olarak karşılık değeri sabitlendi. Bretton Woods sistemi ile birlikte Amerikan doları bir bütün olarak değil, sadece yabancı devletler için altına konvertibilite (serbestçe dövize çevrilebilirlik) haline getirildi. Bunun sonucunda dolar, kendisini küresel rezerv para olarak inşa etti.

1970’li yıllara gelindiğinde Vietnam savaşıyla birlikte başlayan ekonomik kriz ABD ekonomisini felce uğratmıştı. Dolara olan güvenin azalması yabancı ülkelerin merkez bankalarını dolar karşısında altın almaya yönlendirmişti. Böylece, doların egemen para olma pozisyonu zayıfladı. ABD doları, temel rezerv para birimi olarak geçerliliğini sürdürdü ama artık garanti edilmiş bir altın karşılığı olarak geçerliliğini kaybetti. Bu andan itibaren ABD, ihtiyacını duyduğu iktisadi ürünlerin, değeri düşürülmüş olan dolarlar karşılığında değiştirilmesi konusunda geri kalan dünyayı ikna etmek için bir yol bulmak zorunda kaldı. ABD, diğer ülkeleri ellerinde Amerikan dolarları tutmaları konusunda ikna edebilmek amacıyla bir iktisadi neden bulmak zorundaydı: Petrol bu iktisadi nedeni sağladı ve böylece ‘Petro-dolar’ son derece önemli bir bağlantı haline geldi.

Petro-dolar, bir ülkenin petrol satışı neticesinde kazandığı dolar anlamına gelir. ABD, 1972–1974 yıllarında Suudi Arabistan yönetimi ile bir dizi anlaşmalar imzaladı. Bu anlaşmalar ile Suudi Arabistan sahip olduğu petrolü dolar karşılığında satmayı kabul etti. Bu anlaşmadan hemen sonra, petrol ticareti dünya pazarında Amerikan doları üzerinden yapılmaya başlandı. Bu sistem sayesinde, hem ABD’li iktisadi ve siyasi elitler için reddedilemez kazançlar sağlıyordu, hem de ABD ekonomisini doların küresel rezerv para olma rolüne bağlı kılıyordu.

Petrol, uluslar arası alanda ticareti yapılan en önemli ürün değildir sadece. Petrol, aynı zamanda ekonomide kan işlevini görüyor. Eğer bir ülkenin petrol kaynakları yoksa onu başkalarından dolar ile satın alması gerekir. Ülkeler, altın satın alıp elde tutar gibi dolar satın alıp elde tutarlar. Çünkü dolar olmadan petrol satın alamazlar.

Amerikan dolarının uluslararası petrol ticaretinde ‘küresel para rezervi’ haline gelmesi dolara olan talebi son derece arttırdı. Bu sistem sayesinde ABD artan askeri harcamalarını ve ithalat ihtiyaçlarını dolar basarak karşılama imkânını elde etti. ABD, diğer ülkelerin ciddi meydan okuması ile karşılaşmadığı sürece ve diğer ülkeler Amerikan dolarına güven duyduğu sürece bu sistem çalışmaktadır. Bu sistem ve durum, 1970’li yıllardan itibaren devam eden Amerikan iktisadi hegemonyasının en önemli temelidir. Hiç kuşkusuz bu sistem, ABD’ye dünya petrol piyasasını kontrol etme olanağını sağlamıştır.

1999 yılının sonunda Euro’nun ortaya çıkmasıyla birlikte küresel finans sistemine yeni bir aktör eklendi. Tedavüle girmesinden birkaç yıl sonra Euro, dünya finans piyasasının ikinci önemli parası haline geldi ve dolara karşı gerçek anlamda alternatif bir para olarak belirdi.

Bu gelişme ABD karşıtları olan devletler için önemli bir fırsat yaratıyordu. ABD’ye karşı ayrı bir savaş alanıydı. 6 Kasım 2000 tarihinde, Irak-Saddam rejimi, sahip olduğu petrol rezervlerini bundan böyle dolar üzerinden değil – Irak’ın ‘gizli silahı’ olarak nitelendirilen - Euro üzerinden fiyatlandıracağını ilan etti. Bu karar, OPEC ülkelerinin, petrolün dolar üzerinden fiyatlandırılması kuralını çiğneme cesareti gösterdikleri ilk vaka olmuştur. Alınan bu karardan itibaren Euro’nun değeri sürekli bir artış ve doların değeri sürekli bir düşüş kaydetmiştir. Libya petrolün dolar yerine Euro ile fiyatlandırılmasını talep etmiş, İran, Venezüella ve diğer ülkeler de kendi petrollerini Euro üzerinden fiyatlandırmak istediklerini bildirmişlerdir. Petrol ticareti doların hegemonyasını sağlayan temel faktör olduğu için tüm bu gelişmeler, Amerikan ekonomisinin gücüne ve ABD’nin küresel hegemonyasına karşı son derece önemli tehdit oluşturuyordu. ABD, İngiltere ve gizli destekçisi İsrail ile birlikte Mart 2003’te Irak’ı işgal etti. Irak’ın işgalini ‘petrol-para savaşı’ olarak belirlemek daha doğru olur. Irak işgali, Saddam’ın nükleer tehdit veya kitle imha silahlarına sahip olması değil, Irak petrolleri üzerinde kontrol sağlamak ve Amerikan dolarını uluslar arası petrol piyasasının hakim parası olarak korumak amacıyla gerçekleştirildiğini söylemek için çok sayıda kanıt mevcuttur. Amerikan dolarını petrol ticaretine yön veren para birimi olarak muhafaza etme amacı, Irak işgalinin temel nedenlerinden biridir. İşgalden iki ay sonra Irak’ın Euro hesapları tekrar dolara çevrildi ve Irak petrolleri için ödemelerin Amerikan doları üzerinden yapılması gerektiği duyuruldu.

Amerika’nın Irak üzerinde gerçekleşen askeri üstünlüğüne ve Amerikan askeri gücünün Avrasya’daki yükselişine rağmen, başını İran’ın çektiği Ortadoğu ve Latin Amerika’daki petrol üreticisi ülkeler ile Rusya, petrol ticaretinin dolar yerine Euro üzerinden veya bir ‘para sepeti’ aracılığıyla yapılması konusunu gündeme getirmeye başladılar.

ABD gibi küresel egemenliği amaçlayan bir devleti alt etmeye niyetli bu ülkeler, küresel ölçekteki ticarette dolara dayalı güven zincirini bilinçli ve siyasi bir tercih olarak kırmak için, ABD’nin en hassas noktasından saldırarak ABD’yi dize getirmek-engellemek veya küresel egemenliğine son vermeyi amaçladılar.

İran bu konudaki ilk adımını, kurduğu Petro-euro borsasıyla başlattı. Bunun anlamı petrol borsasında alış satışların bundan sonra Euro üzerinden yapılması ve ABD dolarının tedavülden kalkarak pula dönmesiydi.

İran’a, Körfez Petrol Borsası kurulmasını ilk aşılayan, Londra Uluslar Arası Petrol Borsası (London International Petroluem Exchange) Başkanı Chris Cook oldu. İran bunu çok sonraları resmi olarak 21 Mart 2007 tarihinde gerçekleştirdi. Tahran petrol borsasının kurulmasıyla birlikte Amerikan doları eski değerini koruyamadı ve sürekli bir düşüşü yaşadı. Ayrıca, Amerikan dolarının değerindeki değişkenliğin yüksek olması ve paraları diğer paralara dönüştürmenin maliyeti Petro-euro’yu cazibeli kılmıştır. Yine Irak’ta işgalin uzaması ve artan harcamalar, ABD’nin saldırgan tavrını sürdürerek sürekli silah gücüne başvurması, bütçe açığının daha da artması, hızla yükselen petrol fiyatları, özellikle Çin’e karşı büyük dış ticaret açığı vermesi ve faiz artırımına rağmen iç tüketimin azalmaması gibi nedenler de dünya piyasalarının dolara olan güvenini azaltmaya yeterli oldu.

İran’ın resmi petrol borsası açmasını ve dolar yerine Euro üzerinden alım-satım işlemlerini gerçekleştirme kararı almasını yine Rusya’nın 8 Haziran 2006’dan itibaren ruble ile işlem görecek kendi petrol borsasını oluşturacağını açıklamasını tamamlayıcı nitelikte son gelişme ise, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in 17 Mayıs 2006’da, İran’ın petrol borsası oluşturma kararını desteklediklerini ve dolar yerine Euro ile petrol satışlarına başlamayı planladıklarını açıklaması oldu.

ABD’nin küresel egemenliğine karşı, İran’ın öncülüğünü yaptığı ve diğer ülkelerin de yavaş yavaş katılımının gerçekleştiği Petro-Euro borsası planı, sadece elindeki petrolleri Euro üzerinden satmayı değil, aynı zamanda tüm ilgili tarafları - petrol üreticisi ülkeleri olduğu kadar petrol tüketici ülkelerini de - içine alacak olan Euro’ya dayalı bir petrol değişim piyasası oluşturulması amaçlanmaktadır. Bu durum, 1945 yılından itibaren altın ve petrol satın alıcı ve satıcılarının dolar üzerinden ticaret yaptıkları uluslar arası değişim sistemi olan, New York (NYMEX) ve Londra (IPE) tarafından kontrol edilen şu anki uluslar arası petrol ticareti tekeline karşı ciddi bir meydan okuma anlamına gelmektedir. NYMEX ve IPE, Amerikalı şirketler tarafından kontrol edilen ve dünya petrol fiyatlarını dolar üzerinden belirleyen yerlerdir. Bunlara karşı kurulan alternatif petrol borsası, Euro’nun alternatif petrol ticareti parası (Petro-euro) olarak sahip olduğu pozisyonunu her geçen gün güçlendirmektedir.

Euro’nun dolar karşısındaki bu yükselişi, 2008 yılı Ocak ayında ABD merkezli finans piyasalarını alt üst eden ‘ekonomik kriz’e neden olmuştur. ABD’de birçok banka ve dev şirketler ya iflas ederek kapanmış ya da çok yüksek oranda işçi çıkararak krizden kurtulma çareleri aramak zorunda kalmışlardır.

ABD’nin dolara endeksli küresel egemenlik gücüne karşı İran’ın başını çektiği ve çoğunlukla Afrika ve Asya ülkelerinin verdikleri desteğe karşı, Amerikalı ve İngiliz petrol-silah-finans kartelleri harekete geçerek, İran’a destek veren ülkeleri açlıkla hizaya getirmek için petrole alternatif olarak gösterilen Buğday ve baklagillerden biyoyakıt üretimi gerekçesiyle,  dünyayı  “gıda krizi”ne soktular. Çin, Hindistan, Mısır ve diğer Afrika ülkelerinde buğday, pirinç ve ekmek fiyatları son yılların en yüksek düzeyine ulaştı. Açlık ve açlıkla mücadele dünyanın tek gündemi oldu. Açlıkla terbiye edilen ve hizaya getirilen ülkeler petrol-silah-finans kapitalleri tarafından ABD politikalarıyla uyumlu hale getirildiler.  

Küresel hegemon güç ABD, dünyanın en büyük askeri gücüne sahiptir ve güçlü bir ekonomiye sahip olmak zorundadır. Para olmazsa ordu da olmaz, ordu olmazsa küresel kontrol de olamaz. Dolar dünyayı yönetiyor, doları ise ABD yönetiyor. Dolar yenilirse ABD de yenilir. Dolar yoksa kontrol de yoktur. Bugün Rusya ve İran başta olmak üzere bunlara karşı verilen savaş dolar üzerinden, petrol üzerinden yürütülen bir savaştır.

İran’a Nükleer Teknolojiyi İlk Kim Verdi?
ABD, İran'ın dünyayı tehdit edebilecek miktarda nükleer silah ürettiğini daha fazla öne çıkararak, bu ülkeye yönelik mücadelesine meşruluk kazandırma çabası içerisindedir. Asıl amaç ise İran’ın petrol satışlarını Euro üzerinden yapması, sahip olduğu silah gücüne dayanarak ABD karşısında Ortadoğu’da güç olmaya çalışması ve petrol kaynaklarıyla enerji ulaştırma hatları ve güvenliği üzerinde hakimiyet kurma mücadelesi yatmaktadır. İran’ın tehdit oluşturması ABD kadar İsrail’i de yakından ilgilendirmektedir.

ABD’nin İran üzerindeki en büyük planı, bu ülkenin enerji kaynakları ile birlikte, Avrasya'nın yeni yaşam sahasında çok kritik bir bölgede olan coğrafyasını da kontrol ederek bunun üzerinden Ortadoğu ile Orta Asya'yı birleştirmek istemesidir.

Şah döneminde ABD’li ve İngiliz şirketlerine satılan İran petrolleri, Humeyni’nin 1979 yılında iktidara gelişi ardından millileştirilerek, yabancı petrol şirketleriyle olan anlaşmalar iptal edilmiş ve bu şirketler ülke dışına çıkarılmıştır. ABD, oluşturduğu baskı ile İran petrollerinin özelleştirilmesini dayatırken, petrol satışlarının da dolar üzerinden yapılmasını istemektedir.

Washington’un, İran’ın kitle imha silahlarının ve balistik füzelerin peşinde olmasıyla ilgili kaygısının çoğu, İran’ın ABD’ye doğrudan saldıracağı korkusundan ziyade, Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve Körfezdeki diğer petrol üreticileri ve İsrail’in güvenliğiyle ilgili korkularından kaynaklanıyor. ABD, İngiltere ve İsrail açısından petrol kaynaklarını ve boru hatlarını ve dolayısıyla Körfez’in güvenliğini tehdit edebilecek askeri kapasiteye sahip tek ülke İran olmaktadır. İran’ın nükleer silahlara ve balistik füzelere sahip olması, petrol-silah-finans kartellerinin bölgedeki çıkarları için önemli bir tehdit oluşturmaktadır.

İran'ın nükleer enerji çalışmaları 1950’li yıllara dayanır. ABD’nin başını çektiği İngiltere, Fransa ve Almanya (Batı) dörtlüsü Sovyetler Birliği’nden gelebilecek ‘komünizm tehlikesi’ne karşı Batının en önemli üssü olan İran’ın nükleer güce kavuşturulması gerektiğini ifade ediyorlardı. Sovyetlere karşı oluşturulan bu ittifak ve strateji sayesinde İran Şah’ı nükleer teknolojide Amerika’nın desteğini kazanmıştı. Bu doğrultuda ABD İran’ı, bu ülkede askeri üsler kurarak komünizmin yayılmaması için ‘önleyici tedbir stratejisi’ gereği, Sovyet tehlikesine karşı sınırsız destekliyordu. Amerika'nın açık desteği ile İran 1958 yılında BM Atom Enerjisi Kurumu üyeliğine kabul edildi. Daha sonra Amerika 1967’de 5 megavatlık ilk hafif su araştırma reaktörünü İran'a sattı ve Amerikan AMF firması bu reaktörü Tahran üniversitesinde kurdu. ABD, Fransa ve Almanya 4 nükleer santralin Buşehr, Darhuveyn, İsfahan ve Arak’ta inşa edilmesi ve yine nükleer santrallerin yakıt ve teknolojik desteğinin teminini üstlendi. O dönemde Batı ülkeleri İran’a nükleer yakıt ve zenginleştirme teknolojisi vermek için adeta bir biriyle yarışıyordu. Şah’ın Ortadoğu’da ABD’nin müttefiki olması nedeniyle nükleer santrallere sahip olması pek ciddiye alınmıyor ve yansıtılmıyordu. Bu dönemde İran'ın nükleer çalışmaları ABD tarafından destekleniyordu. Dolayısıyla İran’ı ilk kez nükleer enerji teknolojisine kavuşmaya teşvik eden ülke ABD’dir ve bugün bu sürece muhalefet eden ülkelerin başında yine ABD gelmektedir.

Yasin Kılıçkaya

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.org-net-info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.