12- Toplumun Barış ve Demokrasi Sorunu
Özgürlük Perspektifleri / 29 Temmuz 2011 Cuma Saat 15:57
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Anlamlı bir paradigma ve sosyal bilim ancak bu tanımlara dayalı çözümleme yapılır ve cevaplar üretilirse anlam taşır.

Bundan önceki on bir başlık, toplumsal doğanın ne tür sorunlara boğulduğunu çok kısa giriş tanımları halinde tanımlamaya çalışmıştır. Anlamlı bir paradigma ve sosyal bilim ancak bu tanımlara dayalı çözümleme yapılır ve cevaplar üretilirse anlam taşır. Aksi halde liberal ve gelenekçi retoriklerden (söz sanatları-egemenliği gizleyen) farkı kalmaz. Vardığım ortak sonuç, toplumsal sorunların kaynağında genel olarak toplumsal doğanın (toplumun varlığının) ve özellikle artı-değer üreten ekonomik olanakların istismarı için baskı ve sömürü tekellerinin birleşik etkileri, egemenliği ve sömürgeciliğinin yattığıdır. Yatmaktan çok, en uyanık varlığı söz konusudur. Sorunlar ne doğadan (Birinci Doğa) ne de herhangi başka bir toplumsal etkenden (İkinci Doğa) kaynaklanmaktadır.

Genel, kolektif anlamda toplumun ortak işlerini yürütmek için varoluş etkenleri olarak doku kazanan toplumsal ahlak ve politika olmadan, toplumlar öz varlıklarını sürdüremezler. Toplumun normal hali, varoluşu ahlaksız ve politikasız olamaz. Bir toplumun öz ahlak ve politik dokusu gelişmemiş veya kötü-rümleştirilmiş, saptırılmış ve felç edilmiş halde ise, o toplumun sermaye, iktidar ve devlet olarak çeşitli tekellerin işgalini ve sömürgeciliğini yaşadığını söylemek mümkündür. Fakat bu biçimde varlık sürdür-mek, varoluşuna karşı öz-ihanet ve yabancılaşmadır; sürü, eşya ve mal-mülk olarak tekellerin egemenli-ğinde var olmaktır. Toplum bu durumda öz doğasını yitirmiş, doğal toplum yeteneklerini ya kaybetmiş, ya dumura (kadük) uğratmıştır. Sömürgeleşmiş, hatta daha da kötüsü her şeyiyle mülk konusu olarak kendini çürütmeye ve yokluğa terk etmiştir. Tarihte ve günümüzde bu tanıma uyan çok sayıda toplum gözlemlenmiştir. Çürütülen ve yok edilenler hâla ayakta kalanlardan katbekat fazladır.

Toplum kendini sürdürmesi için gerekli ahlaki ve politik kurumlarını oluşturup çalıştıramama, işlev-sel kılamama durumuna düşünce, baskı ve sömürü cenderesine alınmış demektir. Bu durum ‘savaş ha-li’dir. Tarih, uygarlıkların topluma karşı ‘savaş hali’ olarak da tanımlanabilir. Ahlak ve politika işlev gör-mediğinde, toplumun yapabileceği tek iş kalmıştır: Öz savunma. Savaş hali, barışın olmaması halidir. Do-layısıyla barış ancak öz savunma temelinde anlam kazanabilir. Öz savunması olmayan barış, teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir. Liberalizmin günümüzde halklara, toplumlara dayattığı öz savunmasız barış, hele hele demokratik istikrar, uzlaşı denen oyun, tek taraflı gırtlağına kadar silahlı güç ile yürütülen bur-juva sınıf egemenliğinin örtbas edilmesi halinden, yani savaş halinin örtülü yürütülmesinden başka bir anlam taşımaz. Barışı bu biçimde tanımlamak ideolojik sermaye hegemonyasının en büyük çabası olarak karşımıza çıkar. Tarihte ise daha değişik biçimde ‘kutsallaştırılmış kavramlar’ adıyla kendini ifade eder. Dinler bu yönlü kavram yüklüdür. Özellikle uygarlaştırılmış dinler böyledir.

Barışın gerçekleştirilmesi, ancak toplumların öz savunması, dolayısıyla ahlaki ve politik toplum ka-rakteri korunur ve sağlama alınırsa gerçek anlamına kavuşabilir. Özellikle Michel Foucault’nun da büyük uğraşısını gerektiren barış tanımı ancak bu biçimde kabul edilebilir bir toplumsal ifade kazanabilir. Bu-nun dışındaki anlam yüklenimleri barışın tüm topluluklar, halklar adına bir tuzak olmaktan, savaş halinin örtük biçimler halinde sürdürülüp gitmesinden öteye bir ifade doğurmaz. Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı çok sakıncalıdır. Bir kez daha tanımlarsak, barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır. Bir tarafın kesin üstünlüğü söz ko-nusu değildir ve olmaması gerekir. Üçüncüsü, silahlar toplumun öz ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmaktadır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez.

Bu üç koşulu biraz açarsak, birincisi, tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmemektedir. İd-diaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece silahlarla saldırmamayı ahdetmektedirler. Silahlı üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini güvenlik altında tutma haklarına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmektedirler. İkincisi, bir tarafın nihai üstünlüğü söz konusu değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan bir istikrar, sakinlik olabilir, ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Barış, hangi taraf (haklı-haksız) olursa olsun, üstünlük (silahla) sağlamadan savaşı durdurmayı karşılıklı olarak kabul etmeleri durumunda gündeme gelebilir. Üçüncüsü, taraflar sorunların çözümünde toplumların (yine konumları ne olursa olsun iki taraf, toplum veya iktidar) ahlaki (vicdan) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denen koşul bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes barış olarak yorumlanamaz.

Bu ilkesel barış koşulları altında demokratik siyaset vazgeçilmez bir önem kazanarak gündeme gir-mektedir. Toplumun ahlaki ve politik kurumları çalışınca, doğal olarak ortaya çıkan süreç demokratik siyaset süreci oluyor. Barışı uman çevreler, ancak politika ahlaki temelde rolünü oynarsa bunun başarı sağlayabileceğini de bilmek durumundadırlar. Barışta en az bir tarafın demokratik siyaset konumunda olması gerekir. Aksi halde yapılan, tekeller adına ‘barış oyunu’ olmaktan öteye gitmez. Demokratik siya-set bu durumda hayati bir rol oynuyor. Karşısındaki iktidar veya devlet güçleri ile ancak demokratik siyaset güçlerince diyalog altında anlamlı bir barış süreci yaşanabilir. Gerisi savaşçılıkların (tekellerin) karşılıklı süre durdurumuyla sürüp gitmesidir. Savaştan yorulma, lojistik ve ekonomik zorluk vardır. Giderilmeleri halinde, bir tarafın üstünlüğü tam sağlanıncaya kadar savaşa devam edilir. Bu biçimlere barış süreci denmez, daha şiddetli savaşlar için yapılan ateşkesler denilebilir. Bir ateşkesin barışçı olabilmesi için barışa yol açması, saydığımız üç koşula bağlanması ilkesel bir önem taşır.

Savaşta bazen görüldüğü gibi, öz savunmacı (haklı konumda olanlar) tarafın da nihai üstünlük kazan-dığı durumlar olabilir. Bu durumda bile barış için üç koşul değişmez. Reel sosyalizm ve birçok haklı ulu-sal kurtuluş savaşlarında görüldüğü gibi, hemen kendi iktidar ve devletine koşmak, bu iktidar ve devlet altında istikrar sağlamak barış olamaz. Bu sefer yabancı gücün yerine (tekelci) yerli bir gücün (devlet kapitalizmi veya milli burjuvazi denen kesim) ikame edilmesi söz konusudur. Sosyalist iktidar da denilse, sosyolojik gerçeklik değişmez. Barış ilke olarak iktidar ve devlet üstünlükleriyle sağlanan bir olgu değil-dir. İktidar ve devlet ne adla olursa olsun (burjuva, sosyalist, milli, gayri milli, fark etmiyor) üstünlüğünü demokratik güçlerle paylaşmayınca barış gündeme girmez. Barış son tahlilde demokrasi ile devletin ko-şullu uzlaşmasıdır. Tarih boyunca bu uzlaşmanın öyküleri de büyük yer ve zaman kaplamaktadır. Birçok süre ve mekânda denenmişlerdir. İlkesel ve uzun süreli olanı vardır. Daha mürekkebi kurumadan bozu-lanı da vardır. Toplumlar sadece iktidar ve devlet güçlerinin kurulmasından ibaret yaşamazlar. Ne kadar alanları daraltılırsa daraltılsın, toptan yok edilmedikçe, kendi öz ahlaki ve politik kimlikleri altında yaşa-mayı da sürdürmesini bilirler. Belki de tarihte yazılmayan, ama yaşamın esas hali olan da bu gerçekliktir.

Toplumu devlet ve iktidar öykülerinden ibaret görmemek, tersine belirleyen doğa olarak varsaymak daha gerçekçi bir sosyal bilim oluşumuna katkı yapabilir. İktidar ve devletler, sermaye tekelleri ne kadar büyük ve zengin (Firavun ve Karun) olurlarsa olsunlar veya günümüzdekiler gibi toplumu yutacak kadar canavarlaşırlarsa (yeni Leviathan) canavarlaşsınlar, hiçbir zaman toplumu ortadan kaldıramazlar. Çünkü onları son tahlilde belirleyen toplumdur. Belirlenenler hiçbir zaman belirleyicilerin yerini tutamaz. İktidarın en şaşaalı, medyatik propaganda (günümüzdeki gibi) gücü bile bu gerçeği örtbas etmeye yetmez. Onlar dev kılığına bürünmüş en sefil ve acınacak güçlerdir. Buna karşın insan toplumu, oluşumundan beri doğanın en harika yaratımı olarak anlam bulmaktan yoksun kalmayacaktır.

Demokratik Uygarlık Sistemi hem tarihteki hem de şimdiki hali olarak toplumu, bu ana paradigma al-tında yorumlama, bilimselleştirme ve yeniden inşa etme sistemi olarak, bundan sonraki kısmın konusunu teşkil etmektedir.

7- DEMOKRATİK UYGARLIK SİSTEMİNİ DÜŞÜNMEK
 
Kendimi tanıdığımdan beri kuşku beni terk etmeyen bir heyulâ gibi takip eder. Bazen hastalık halini alırdı. Bazı dogmatik inançlarım sarsılınca, kendimi en zayıf anda hissederdim. Yaşamın en ideasız ko-numuna düşme söz konusuydu. Ciddi hiçbir savunusu yapılamayacak konularda bile kendini hissettiren kuşkuculuğumun kişiliğime belki de en önemli katkısı, ‘hakikati’ kolayca bulamayacağıma dair verdiği derstir. Güdülerime dek her şeyi sorunsallaştırmamın, Ortadoğu toplum geleneğinde halen çok güçlü olan dogmatik düşünce tarzından kopuş yapma gücünü bana kazandırdığı kanısındayım. Son tahlilde Avrupa merkezli hegemonik düşünce tarzının gerek modernist pozitivist dogmacılığında, gerek postmodernist düşünceciliğinde halen etkili olması konunun önemini göstermektedir. Doğu’nun inanç temelli düşünce yeteneği ile Batı’nın sorgulayıcı temelli düşünce gücünü mukayese ederek yerimi belir-lemeye de çalıştım. Açık ki, her iki yanda da kendime yer bulamadım. Doğal olarak düşüncem böyle olunca, yaşamım da gün geçtikçe bunlarla arasındaki kopukluğu derinleştirerek devam etti.

İnanç veya sorgulayıcı düşünce olarak sunulanlar beni hiç tatmin etmedi. Temel eleştirim, toplumsal sorunun büyümesinde bu düşüncelerin sorumluluğunun önemli olduğudur. Bu da Doğu’nun inanç sistematiğiyle Batı’nın rasyonel sistematiği üzerine eleştirel duruşa gereksinim gösteriyor, bu konuda bana cesaret veriyordu.

İkinci bir özelliğim, uyanan bilincimin asla toplumsal pratiğimden kopmamasıdır. Bu konuda olağa-nüstü paylaşımcı bir karakter oluşumu çok erkenden kişiliğimde kendini gösterdi. Daha ilkokula yaya giderken (Komşu Cibin köyü oluyor), ezberlediğim birkaç dua ile küçük öğrenci grubuna imamlık yap-mayı taslamam anlaşılır gibi değildi. Bir oyun gibi de ciddi olarak yapıyordum. Sanıyorum bunun teme-linde zorbela ezberlediğim duaların, dolayısıyla düşünmeye başlamış olmamın saygınlığını paylaşarak kanıtlama isteği vardı. Öğrendiğin şey zor ve önemlidir; o halde mutlaka paylaş! Belli ki burada ciddi bir ahlak ilkesi ile tanışmış oluyordum. Savunmamın önceki ciltlerinde modernitenin ilk ışıklarının nasıl yü-züme vurduğunu kısa öykü halinde verdiğim için tekrarlamayacağım. Büyük düşünce maratonundaki çılgınca koşunun tahrip gücünün kapitalist modernite olduğunu adamakıllı fark edince durdum. Artık son dört yüzyılın (kapitalist dünya-sistemin) tanrılarını parçalamak, çok gariptir ki, beni Urfalı Hz. İbrahim’in çıkışındaki ‘put kırıcılığı’nın verdiği sevince benzer bir duygu gücüne taşıdı. Hem kuşkuculuğumu rahatlıkla kontrol altına alabiliyor, hem de peşinde koştuğum ‘hakikat’lerimle tatminkâr randevular sağlayabiliyordum.

İnsanoğlu hepten zayıf düşmüştür. Tarihinde hakikatle randevusunun belki de en içgüdüsel seviyeye kadar inmesi acıdır. Bugün bir eş, bir çocuk, bir maaş ölçeğinin teslim almadığı birey yok gibidir. Bu olguyu inkâr ettiğimi söylemiyorum. Felsefenin yerine oturtulan en rasyonel düşünce olarak tapınılmasındaki zavallılığı belirtmek istiyorum. Ulus-devlet tanrısallığının mutlu kullarına bahşettiği dünya bu kadardır. Korkunç daraltılmış bir dünyada yaşadığımız inkâr edilebilir mi? Ben şahsen en eski çağların bir tanrı simgesi altında yaşamayı bugünkü ulus-devlet tanrısallığından bin kat daha anlamlı ve kutsal bulurum. Elbette sermaye tekelciliğinin içi boşaltılmış en kof tanrıcılığından bahsettiğimi biliyorum. Ama yine de en kahırlı darbesini yiyenlerin bile bu tanrıcılığın etkisinde kalmalarını ve çıkışı akıl edememelerini artık acıyla karşılıyorum. Bunun güncel bir insanlık durumu olduğunun da iyice farkındayım. Bunu en iyi yansıtanın Yahudi soykırım olayı olması durumun trajik boyutlarını ele vermektedir. Ne yazıktır ki, bu durumun hem oluşumunda hem de kurbanlarının verilmesinde İbrani kabilesinin öyküsü önemli paya sahiptir. “Kendin ettin, kendin buldun” darbımeseli gibi. Yahudi düşünce gücünün hegemonik karakterinden şüphe etmiyorum. Kendi kişiliğimde de dua ezberciliğimden put kırıcılığıma kadar bunun önemini yadsımıyor ve asla küçümsemiyorum. Ama yalnız yaşadıkları soykırım trajedisi bile Yahudilerin kendilerini Adornovari bir köklü sorgulamadan geçirmelerini bir borç haline getiriyor. Kendim de etkilendiğim oranda, bu borcun bir kırıntısını ödemek niyetiyle Demokratik Uygarlık Sistemini düşünmeye çalıştım.

Bu noktada İbrahimîyiz. Ama serde biraz Zerdüştilik olunca, farklı yorumlayış güç kazanır. Tarihin uygarlık öykülemeleri biçimindeki hâkim anlayışı önemli kırılmalara uğratılmıştır. Devlet ve iktidar yü-rüyüşünün resmi tarih olarak anlatım bulabileceği, fakat toplumsal tarih olamayacağı genel kabul gör-mektedir. Devlet ve iktidar oluş tarzı tarih hakikatinin sermaye tekellerinden yana ancak sönük simgesel bir uç noktası olabilir. Tarihi sıkıcı kılan, toplumsal geleneğe yanıt vermeyen yine bu uç anlatıştır. Özünde anti-toplumcu olan bu tarihin yapısı gereği gelenek olarak toplumu ifade edemeyeceği, tersine gölgeleyeceği ve çok yönlü çarpıtmalara uğratacağı açıktır. Hanedanlık öyküleri de bu anlatımın bir benzeridir. Toplumsal temsil düzeyleri son derece sığ dinsel tarih anlatımları, özellikle uygarlaşma sürecine girince, bir devlet ve iktidar tarihinden öte anlam ifade etmezler.

Tarihin sınıfsal ve ekonomik yorumları, toplumsal gerçeği bütününden kopuk ele alan ve indirgemeciliğe varan özellikleriyle, başka bir açıdan da olsa devlet tarihlerini andırırlar. Kısmi pozitivist bakış açısı, anlamı dinler tarihi kadar bile verme gücünden yoksundur. Tüm bu tarih anlatımları, birbirine ne kadar zıt görünseler de, uygarlık kökenli olma noktasında birleşirler.

Toplumsal doğanın tarihinin hem paradigmal hem ampirik olarak anlam bulduğu kanısında değilim. Adına toplumsal tarih denen tarih yazımları, pozitivist sosyolojinin en parçalı bölümleri olmaktan öte anlam ifade etmezler. Vücudun, bütünün bir parça tasviri olmaktan öteye gitmezler.

Bütün bu belirlemeleri uzun uzun anlatmak mümkündür. Fakat konumuza katkı sağlamazlar.

Yoğun tekrarlamalar pahasına da olsa, demokratik uygarlık anlatımı olarak tarih üzerinde yoğunlaş-mam, anlam vermekte hala zorlandığım toplumsal sorunların çözümsüzlüğü yüzündendir. Çözümsüzlük sadece pratik yaşamda değildir, anlatımda da hayli çözümlenemezlik yüklüdür. Her iki durum birleşince, ortalık resmi uygarlık anlatımlarından geçilmez oluyor. Toplumsal tarih adına bazı parça sıkıştırmaları ise, durumu daha karmaşık kılmaktan öteye gitmiyor.

Bilimsel sosyalizmin bu durumu tarihin sınıf karakteriyle açıklaması bazı gerçekleri aydınlatıcı kılsa da, sorunu çözemediğini ve sorunun bir parçası haline gelmekten bile kendini alıkoyamadığını sıkça be-lirtiyorum.

Kapitalist modernist paradigma tümüyle aşılmadan, tarihsel hakikatin anlaşılması şurada kalsın, din-ler tarihinden daha çok perdeleyici ve anlamsızlık yüklü kılacağını sıkça belirtmem de bu nedenledir. Marks’ın bu paradigmatik bakışının tarihsel sonuçları günümüzde daha iyi anlaşılıyor. Yanlış tarih, yanlış pratik demektir. Genelde uygarlık, özelde kapitalist modernitenin paradigmatik ve ampirik yaklaşımları aşılmadan, toplumsal doğanın paradigmatik ve ampirik yaklaşımına varılamaz. Burada yapmaya çalıştı-ğım, çok hazırlıksızca da olsa, bir denemeye girişmektir.

A- Demokratik Uygarlığın Tanımı

Toplumsal doğanın var oluş halinin ve gelişiminin ahlaki ve politik toplum temelinde incelenmesini varsayan sosyal bilim okulunu, demokratik uygarlık sistemi olarak tanımlamak mümkündür. Çeşitli sos-yal bilim ekollerinin farklı inceleme birimleri vardır. Teoloji, din, toplumu esas alır. Bilimsel sosyalizm sınıf temellidir. Liberalizmin temel birimi bireydir. Devlet ve iktidarı temel alanlar olduğu gibi, uygarlık-ları esas alan yaklaşımlar da az değildir. Tüm bu birim temelli yaklaşımlar, çokça değindiğim gibi, tarihsel ve bütünlüklü yaklaşımlar olmamaları nedeniyle eleştirilmişlerdir. Anlamlı bir inceleme toplum açısından hayati noktalarda yoğunlaşmak durumundadır. Tarih ve güncellik esas olarak o noktalarda anlatım bulmalıdır. Aksi halde incelemeler öyküsel olmaktan öteye gitmez.

Temel birimimizi ahlaki ve politik toplum olarak belirlememiz, tarihsellik ve bütünsellik boyutlarını kapsaması açısından da önem taşımaktadır. Ahlaki ve politik toplum en tarihsel ve bütünlüklü toplum anlatımıdır. Ahlak ve politikanın kendisi tarih olarak da okunabilir. Ahlaki ve politik boyut taşıyan top-lum, tüm varoluşunun ve gelişiminin bütünlüğüne en yakın toplumdur. Devlet, sınıf, sömürü, kent, ikti-dar, ulus olmadan toplum var olabilir. Ama ahlak ve politikadan yoksun toplum düşünülemez. Belki baş-ka güçlerin, özellikle sermaye ve devlet tekellerinin sömürgesi, hammadde kaynağı olarak var olabilirler. Bu durumlarda ise, kendisi olmaktan çıkmış toplum kalıntıları, mirası söz konusudur.

Toplumun doğal hali olarak ahlaki ve politik topluma köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist etiketler, sı-fatlar takmanın anlamı yoktur. Daha doğrusu, bu sıfatlar altında toplumları tanımlamak, toplum gerçekli-ğini perdelemek, toplumu unsurlara (sınıf, ekonomi, tekel) indirgemek anlamına gelecektir. Toplumsal gelişmenin teori ve pratiğinde bu kavramlar temelindeki çözüm anlatımlarında rastlanan tıkanıklık, özle-rinde taşıdıkları yetersizlik ve yanlışlıktan kaynaklanmaktadır. Tarihsel materyalizme yakın duran bu sıfatlarla anılan tüm toplum analizleri bu duruma düştükten sonra, bilimsel değerleri hayli zayıf olan anlatımlar daha da çözümsüzdür. Dinsel boyutlu anlatımlar ahlakın önemini yoğunca anlatmalarına rağ-men, politik boyutu çoktan devlete havale etmişlerdir. Burjuva liberal yaklaşımlar ise, ahlaki ve politik boyutlu toplumu sadece perdelemezler; aynı zamanda fırsat buldukları her noktada bu topluma karşı savaş açmaktan da çekinmezler. Bireycilik en az devlet ve iktidar kadar topluma karşı savaş halidir. Libe-ralizm, esas olarak toplumun güçsüzleştirilerek (ahlaksız ve politikasız toplum) bireyciliğin her tür saldı-rısına hazır kılınması anlamına gelir. Liberalizm en anti-toplumcu ideoloji ve pratiktir.

Batı Sosyolojisinde (Doğu sosyolojisi diye bir bilim henüz söz konusu değildir) toplum ve uygarlık sistemi kavramları çok problemlidir. Unutmamak gerekir ki, sosyoloji sermaye ve iktidar tekellerinin yol açtığı muazzam bunalım, çelişki ve çatışma-savaş sorunlarına çözüm ihtiyacından kaynaklanmıştı. Her koldan düzeni kurtarmak ve yaşanır kılmak için tez üstüne tez üretiliyordu. Hıristiyanlık öğretisinin tüm mezhepsel, teolojik ve reformist yorumlarına rağmen toplumsal sorunların her geçen süre daha da ağır-laşması üzerine, toplum sorunlarına bilimsel (pozitivist) bakışla yorumlar öne çıktı. Felsefe devrimi ve Aydınlanma dönemi (17. ve 18. yüzyıl) esasta bu ihtiyacın sonucudur. Fransız Devrimi’yle beklenen çö-züm yerine, sorunların daha da karmaşıklaşması, sosyolojiyi bağımsız bir bilim dalı olarak geliştirme eğilimlerini daha da yoğunlaştırdı. Ütopik sosyalistler (Saint Simon, Fourier, Proudhon), Auguste Comte ve Durkheim bu doğrultuda ön aşamaları temsil ederler. Hepsi de Aydınlanmanın çocuklarıdır. Bilime sonsuz inançları vardır. Toplumu da bilim yoluyla istedikleri gibi yeniden yaratabileceklerine inanıyorlardı. Tanrının rolüne soyunmuşlardı. Hegel’in deyişiyle, ne de olsa Tanrı yeryüzüne inmişti. Hem de ulus-devlet olarak. Yapılması gereken, incelikli ‘toplum mühendisliği’ proje ve planlamasıydı. Ulus-devlet aracılığıyla hayata geçirip başarılamayacak hiçbir proje ve planlama yoktu. Yeter ki ‘pozitivist bilimsel’ olsun ve ulus–devlet kabul etsin!

İngiliz sosyal bilimcileri (ekonomi-politikçiler) Fransız sosyolojisine ekonomik çözüm yoluyla katkıda bulunurken, Alman ideologları felsefi yoldan katkı sunuyorlardı. Adam Smith ve Hegel katkı sunmada başta gelirler. 19. yüzyıl sanayi kapitalizminin toplumu korkunç ölçülerde istismarından kaynaklanan sorunlara bulunan reçeteler sağdan ve soldan olmak üzere çok çeşitliydi. Kapitalist tekelciliğin merkez ideolojisi liberalizm, tam bir eklektizm ile her fikirden yararlanıp yamalı bohça misali sistemler yarat-makta en pratik olanıydı. Sağ ve sol şematik sosyolojiler ise, ya geçmişe (sağın altınçağ arayışı) ya da geleceğe ilişkin (ütopik toplum) projeleri geliştirirken, toplumsal doğadan, tarih ve güncelden sanki habersizdiler. Tarih ve güncel yaşam ile karşılaşırken habire parçalanıyorlardı. Hepsinin tutsağı olduğu gerçek ise, kapitalist modernitenin ağır ağır ördüğü ve hepsini zihnen ve pratik yaşam tarzıyla içine kapattığı ‘demirden kafes’ti. Filozof Nietzsche hepsini ‘pozitivizm metafizikçileri’, ‘kapitalist modernizmin hadım edilmiş cüceleri’ olarak değerlendirirken, toplumsal hakikate daha yakın duruyordu. Toplumun kapitalist modernizmle yutulması tehlikesine ilk dikkati çeken ender filozofların başında geliyordu. Düşüncesiyle faşizme hizmet etmekle suçlanmasına rağmen, faşizmin ve dünya savaşlarının gelişini haber veren yorumları da dikkat çekiciydi.

Artan büyük bunalımlar ve dünya savaşları pozitivist sosyolojiyi, liberal merkezi sağ ve sol kollarıyla birlikte iflas ettirmeye yetti. Toplum mühendisliğinin kendisi, çok eleştirdiği en sığ metafizik olarak oto-riter, totaliter faşizmle gerçek kimliğini ortaya çıkardı. Frankfurt Okulu bu iflasın resmi belgesi gibidir. Anneles Ecole, 1968 gençlik başkaldırısı; başta I. Wallerstein’ın kapitalist dünya-sistem anlayışı olmak üzere, çok sayıda postmodernist sosyolojik yaklaşımlara yol açtı. Ekolojik, feminist, görecilik, yeni solcu-luk ve dünya sistemi, çok sayıda parçalanmış bir sosyal bilimler dönemini de beraberinde getirdi. Şüphesiz bunda 1970’ler sonrası finans kapitalin hegemonik karakter kazanması da önemli rol oynadı. Olumlu yanı, Avrupa merkezli düşünce hegemonyasının yıkılmasıydı. Olumsuzluğu ise, çok parçalanmış bir sosyal bilimin sakıncalarıydı.
Avrupa merkezli sosyolojiye yönelik eleştirileri özetlersek:

a- Dine ve metafiziğe yönelik pozitivist eleştiri ve yargılamaların kendileri de bir nevi din ve metafizik olmaktan öteye gidememişlerdir. Bunu yadırgamamak gerekir. İnsan kültürünün kendisi metafizik olmak durumundadır. Önemli olan, iyi ve kötü metafizik arasında ayrım yapmaktır.

b- Toplumu ilkel-modern, kapitalist-sosyalist, sanayi-tarım, ileri-geri, sınıflı-sınıfsız, devletli-devletsiz ikilemler halinde sunmak, toplumsal doğanın hakikate yakın tanımını daha çok perdeleme eğilimindedir. Bu tür ikilemler toplumsal hakikatten uzaklaştırırlar.

c- Toplumu yeniden yaratmak modern tanrıcılıktan başka anlam ifade etmez. Daha doğrusu, her ye-niden yaratıcı hamlenin altında yeni bir sermaye ve iktidar-devlet tekeli yaratma eğilimi vardır. Ortaçağ tanrıcılığı nasıl mutlak monarşilerle (padişahlık, şehinşahlık, sultanlık) ideolojik bağ içindeyse, yeniden yaratım olarak modern toplum mühendisliği de esas olarak ulus-devletin tanrısal eğilimidir, ideolojisidir. Pozitivizm bu anlamda modern tanrıcılıktır.

d- Devrimler toplumu yeniden yaratma eylemleri olarak yorumlanamaz. Aksi halde pozitivist tanrıcı-lıktan kurtulamazlar. Toplumu aşırı sermaye ve iktidar yükünden arındırdıkları oranda toplumsal dev-rim olarak tanımlanabilirler.

e- Devrimcilerin görevi projelendirdikleri herhangi bir toplum modelini yaratmak olarak belirlene-mez. Ancak ahlaki ve politik toplumun gelişimine yaptıkları katkı oranında doğru bir görev tanımlanma-sını hak ederler.

f- Toplumsal Doğa’ya uygulanacak yöntemler ve paradigmalar, Birinci Doğa’ya ilişkin olanlarla aynı-laştırılamaz. Birinci Doğa’ya ilişkin evrenselci yaklaşım hakikate daha yakın sonuçlara (Ama mutlak ha-kikat diye bir şey düşünemiyorum) yol açarken, Toplumsal Doğa’ya ilişkin görecilik gerçeğe daha yakın durur. Evren ne sonsuz evrenselci düz çizgisel anlatımla ne de sonsuz benzer dairesel döngülerle izah edilebilir.

g- Toplumsal hakikat rejimi daha da geliştirilebilecek eleştiriler temelinde yeniden düzenlenmeyi ge-rektirmektedir. Şüphesiz yeni bir tanrısal yaratımdan bahsetmiyorum. Ama insan aklının en yetkin özel-liğinin hakikati arama ve inşa etme gücünde olduğuna da inanıyorum.

Bu eleştirilerin ışığında tanımlamak istediğim sosyal bilim sistematiğine ilişkin şu önerileri sunuyo-rum:

(a) Toplumsal Doğa’yı mitolojik, dinsel, metafizik ve bilimsel (pozitivizm) anlam örüntüleriyle katı ev-renselci hakikat olarak sunmak yerine, süre ve mekân koşuluna bağlı zengin farklılıklarla temel evrensel varoluşların en esnek bir biçimi olarak anlamlandırmak, hakikate daha yakın sunumlara yol açar. Top-lumsal Doğa’nın niteliklerini iyi tanımadan yapılacak her yorum, sosyal bilim ve pratik değişim hamlesi ters tepmelere yol açabilir. Tanrısal yaklaşımlardan pozitivist yaklaşımlara kadar uygarlık tarihi boyunca geliştirilen anlatımlar sermaye ve iktidar tekellerinin zirve yapmasını engelleyememişlerse, köklü bir özeleştiriyle kendilerini daha insani bir yoruma uğratmaları, ahlaki ve politik topluma hizmet açısından vazgeçilmez görevleridir.

(b) Toplumsal Doğa’nın hem tarihsel hem bütünlüklü anlamını veren, farklılaşma içinde birliğini te-mel varoluş özelliği olarak temsil eden ana unsuru ahlaki ve politik toplumdur. Toplumsal Doğa’ya karakterini veren, farklılık içinde birliğini sürdüren, tarihselliğini ve ana bütünlüğünü ifade eden belirleyici unsur rolünü oynayan ahlaki ve politik toplum tanımıdır. Topluma ilişkin çok kullanılan ilkel, modern, feodal, köleci, kapitalist, sosyalist, sanayi, tarım, ticari, paracıl, devletli, uluslu, hegemon vb. nitelemelerin hiçbiri Toplumsal Doğa’nın belirleyici niteliğini ifade etmez. Tersine perdeler ve parçalı bir anlam sonucunu doğurur ki, bu da topluma ilişkin hatalı teorik ve pratik yaklaşım ve gerçekleştirmelerin özünü oluşturur.

(c) Toplumu yenilemek, yeniden yaratmak gibi deyimler, ideolojik içeriği yanında yeni sermaye ve ik-tidar tekellerini oluşturma operasyonlarıdır. Uygarlık tarihi, bu yenilemelerin tarihi olarak kümülâtif sermaye ve iktidar birikim tarihidir. Topluma ilişkin tanrısal yaratımcılık yerine gerekli olan temel eylem, toplumun ahlaki ve politik dokusunun gelişimini ve işlevini yerine getirmesini engelleyen unsurlarla mücadele olmalıdır. Ahlaki ve politik boyutlarını özgürce çalıştıran toplum, gelişimini en iyi sürdürecek toplumdur.

(d) Devrimler ancak toplumun ahlaki ve politik işlevini özgürce sürdürmesi, yerine getirmesi katı bi-çimde engellendiği zaman başvurulacak toplumsal eylem biçimleridir. Devrimler yeni toplumlar, uluslar ve devletler yaratmak için değil, ancak ahlaki ve politik toplumu özgürce işlevine kavuşturmak için geliş-tirildiğinde toplumca meşru kabul edilebilir ve kabul edilmelidir.

(e) Devrimci kahramanlık ahlaki ve politik topluma yaptığı katkılarla anlam bulmalıdır. Bu anlamı ta-şımayan her tür eylem, çapı ve süresi ne olursa olsun, devrimci toplum kahramanlığı olarak tanımlana-maz. Toplumda bireylerin rolünü olumlu anlamda belirleyen, ahlaki ve politik toplumun gelişimindeki katkılarıdır.

(f) Bu ana özellikleri derinliğine araştırma ve inceleme konusu yaparak geliştirilmesi gereken sosyal bilim, ne evrenselci düz çizgisel ilerlemeciliği ne de sonsuz döngüsel tekilci göreliliği esas alabilir. Son tahlilde uygarlık tarihindeki sermaye ve iktidarın kümülâtif birikimlerini meşrulaştırmaya hizmet eden bu dogmatik kalıpsal yaklaşımlar yerine, analitik ve duygusal zekânın uyumunu ifade eden, katı öznellik ve nesnellik kalıplarını aşan, yok edici olmayan bir diyalektik yöntemi esas alan sosyal bilim geliştirilme-lidir.

Paradigmatik ve ampirik (teorik ve pratik) olarak çerçevesini böylesi varsayımlar halinde sunabilece-ğimiz Demokratik Uygarlık Sistemi’nin ana birimine ilişkin özellikleri bir kez daha ana başlıklar halinde sunarsak:

1- Ahlaki ve politik toplum, insan toplumunun başlangıcından bitimine kadar devamlı aranması gere-ken temel özelliğidir. Toplum esas olarak ahlaki ve politiktir.

2- Ahlaki ve politik toplum, kent-sınıf-devlet (daha önceleri hiyerarşik yapı) üçlüsü üzerinde yükselen uygarlık sistemlerinin karşı kutbunda yer alır.

3- Ahlaki ve politik toplum, toplumsal doğanın tarihi olarak demokratik uygarlık sistemiyle uyum içinde gelişir.

4- Ahlaki ve politik toplum, en özgür toplumdur.

Ahlaki ve politik doku ve organların çalışması kadar toplumu özgürleştiren, özgür tutan başka bir be-lirleyici dinamik söz konusu değildir. Devrimler ve kahramanların hiçbiri ahlaki ve politik boyut kadar toplumu özgürleştirme yeteneğinde olamaz. Kaldı ki, devrimler ve kahramanları ancak ahlaki ve politik topluma katkıda bulundukları oranda belirleyici rol oynayabilirler.

5- Ahlaki ve politik toplum, demokratik toplumdur. Demokrasi ancak açık ve özgür toplum olan ahlaki ve politik toplumun varoluşu temelinde anlam kazanabilir. Birey ve grupların özneleştikleri demokratik toplum, karşılık olarak ahlaki ve politik toplumu en çok geliştiren yönetim biçimidir. Daha doğrusu, politik toplumun işlevselliğine zaten demokrasi diyoruz. Gerçek anlamda politika ile demokrasi özdeş kavramlardır. Eğer özgürlük politikanın kendini ifade ettiği iklimsel alansa, demokrasi de bu alanda politikanın icra tarzıdır. Özgürlük, politika ve demokrasi üçlüsü, ahlaki temelden yoksun olamazlar. Ahlaka özgürlük, politika ve demokrasinin kurumsallaşmış geleneksel hali de diyebiliriz.

6- Ahlaki ve politik toplumlar sermaye, mülkiyet ve iktidarın her biçiminin resmi ifadesi olarak dev-letle karşılıklı diyalektik çelişki içindedirler. Devlet sürekli ahlak yerine hukuku, politika yerine bürokra-tik idareyi ikame etmek ister. Tarih boyunca devam eden bu çelişkinin iki ucunda resmi devletli uygarlık-la gayri resmi demokratik uygarlık sistematiği gelişir. İki ayrı anlam tipolojisi ortaya çıkar. Çelişkiler ya çok şiddetlenerek savaşa, ya da uzlaşmaya girerek barışa yol açabilir.

7- Barış, ahlaki ve politik toplum güçleriyle devletli tekel güçlerinin silahsız, öldürmesiz bir arada ya-şama iradeleriyle mümkündür. Toplumun devleti, devletin toplumu yok etmesinden ziyade, demokratik uzlaşı denilen koşullu barış durumları tarihte yaşanan durumlardır. Tarih ne tümüyle ahlaki ve politik toplumun ifadesi olarak demokratik uygarlık, ne de tümüyle sınıflı ve devletli toplumun ifadesi olarak uygarlık sistemleri biçiminde yaşanır. İç içe yoğun ilişki ve çelişkilerle savaş ve barış durumlarının birbirlerini kovaladığı haller olarak yaşanır. En az beş bin yıldan beri süren bu durumu acil devrimlerle hemen ortadan kaldırmak ütopik olmakla birlikte, geçmişten beri süregelen akışı kader olarak be-nimseyip akış seyrine müdahale etmemek de doğru ahlaki ve politik durumlar olamaz. Sistemlerin mücadelesinin uzun süreceğini bilerek, ahlaki ve politik toplumun özgürlük ve demokratik alanını genişletecek stratejik ve taktik yaklaşımlar daha anlamlı ve sonuç alıcıdır.

8- Ahlaki ve politik toplumu birbirini takip eden komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist sıfat-larla tanımlamak, açıklayıcı olmak yerine perdeleyici rol oynar. Şüphesiz köleci, feodal ve kapitalist sıfat-lara ahlaki ve politik toplumda yer olmamakla birlikte, ilkeli uzlaşı içinde bu sıfatlara mesafeli, sınırlı ve kontrollü olarak yaklaşmak mümkündür. Önemli olan, ne onları yok etmek ne de onlar tarafından yutul-maktır; ahlaki ve politik toplumun üstünlüğüyle sürekli onların alan ve güçlerini sınırlandırmaktır. Komünal ve sosyalist sistemler demokratik oldukları oranda ahlaki ve politik toplumla özdeşleşebilirler. Devlet hali olarak özdeşleşme olamaz.

9- Ahlaki ve politik toplumun acil hedef olarak ulus-devlet olmak, bir dini tercih yapmak, demokrasi dışında rejim peşinde koşmak gibi hedefleri olamaz. Toplumun hedef ve niteliklerini belirleme hakkını ancak ahlaki ve politik toplumun özgür iradesi belirler. Güncel tartışma ve kararlar kadar, stratejik kararları da toplumun ahlaki ve politik irade ve ifadesi belirler. Esas olan, tartışmak ve karar gücü olabilmektir. Bu gücü elinde bulunduran toplum, tercihlerini en sağlıklı şekilde belirleyebilir. Hiçbir fert ve güç, ahlaki ve politik toplum adına karar alma yetkisinde değildir. Ahlaki ve politik toplumlarda toplum mühendisliği geçerli olamaz.

Çeşitli açılardan genişçe sunduğum bu tanımlamalar ışığında, Demokratik Uygarlık Sistemi’nin özün-de toplumsal doğanın ahlaki ve politik bir bütünlük halinde resmi uygarlık tarihinin diğer yüzü olarak hep var olageldiği ve kendini sürdürdüğü görülecektir. Resmi dünya sisteminin tüm baskı ve sömürüsüne rağmen, toplumun öteki yüzü yok edilememiştir. Zaten yok edilmesi de mümkün olmaz. Nasıl ki kapitalizm, kapitalist olmayan toplum olmadan varlığını sürdüremezse, resmi dünya sistemi olarak uygarlık da demokratik uygarlık sistemi olmadan varlığını sürdüremez. Daha da somut olarak, tekelli uygarlık tekelli olmayan uygarlık olmadan varlığını sürdüremez. Bunun tersi doğru değildir. Yani ahlaki ve politik toplumun tarihsel akış sistemi olarak demokratik uygarlık, resmi uygarlık olmadan varlığını daha engelsiz ve rahat sürdürebilir.

Tanımı gereği demokratik uygarlığı hem bir düşünce sistematiği, düşünce birikimi, hem de ahlaki ku-rallar ve politik organların bütünlüğü olarak ifade ediyorum. Ne sadece bir düşünce tarihinden, ne de ahlaki ve politik gelişme içindeki toplumsal realiteden bahsediyorum. Tartışma iç içe olarak iki konuyu da kapsamaktadır. Resmi uygarlıkça engellenen bir anlatım ve yapılar bütünlüğü olduğu için yöntemi, tarihçesi ve unsurları itibariyle biraz daha açımlamayı gerekli ve önemli buluyorum. Sonraki başlıklar bu konuları içerecektir.

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info   

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.