Dünden Bugüne Suriye Devletinin Kürt Politikası -1
Araştırmalar / 04 Ocak 2011 Salı Saat 08:15
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
1916 yılında Rusya, Fransa ve İngiltere arasında gizlice yapılan Sykes-Picot Anlaşmasıyla İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’nin denetiminde bulunan

1916 yılında Rusya, Fransa ve İngiltere arasında gizlice yapılan Sykes-Picot Anlaşmasıyla İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’nin denetiminde bulunan Kürdistan’ı kendi aralarında paylaşmışlardı. İngiltere, ırak’ta kurduğu manda yönetimi ile Musul ve Kerkük’ün yer aldığı Güney Kürdistan topraklarını işgal ederken Fransa’da Suriye’yi mandası haline getirerek Güneybatı Kürdistan’ı işgal etmişti.

Manda yönetiminin Suriye’deki 26 yıl boyunca süren işgal ve sömürüsünün iki temel hedefi bulunuyordu. Bunlardan birincisi, Kürdistan’ın diğer parçalarını işgal eden sömürge devletinin yaptığı gibi, yönetimi altındaki topraklardan ekonomik anlamda faydalanmaktı. İngiliz sömürgesi, Güney Kürdistan’ı işgal ederek Kerkük ve Musul petrollerini denetimine almıştı. Fransa’da Güneybatı Kürdistan’ın Cizire bölgesinde petrol çıkarmaya başlamıştı. İkinci ise, Fransız manda yönetimine karşı oluşabilecek tehditleri önleyici bir idare anlayışı kurmaktı. Bu amaçla Fransızlar, 1. Dünya Savaşı sırasında Mısır’ın öncülüğünde artan Arap milliyetçiliği düşüncesinin Suriye’de manda yönetimine tehdit oluşturmaması için dini azınlıklara bir tür özerklik sağlamış ve bu yolla Sünni Arapların gücüne karşı bir denge kurmaya çalışmıştı. Kürtlerin özerklik talepleri ise manda yönetimi tarafından kabul edilmemişti.

Fransızlar, bu siyasetle bölgedeki Müslümanları Hıristiyan Araplarla dengelemeye çalışıyordu. Buna ek olarak Fransızlar, ülkenin güneyinde yoğunlaşmış Dürzîler ve kuzeybatısında yoğunlaşmış Nusayriler için de özerk bölgeler tahsis etmiş ve ayrıca ‘Sancak’ olarak bilinen İskenderun’a özerklik vererek Suriye’de bir böl-yönet siyaseti izlemişti.

Suriye’de bugün Nusayri cemaatinin iktidarı elinde bulundurmasın nedenlerinden biri de bu uygulamadır. Fransa döneminde Nusayri’ler Fransa’ya daha yakın oldukları için iktidarı ellerinde bulundurdular. Bugünde Esat ailesinin Nusayri cemaatinden oluşu nedeniyle hala bu sistem geçerliliğini korumaktadır.

Kürt inkârı ve soykırımında Fransız desteği

Güneybatı Kürdistan’da yaşayan Kürtler de 1928 yılında manda yönetimine yaptıkları başvuruda özerklik taleplerini dile getirmişlerdi. Bu talepler anadilde eğitim, Kürt bölgelere Kürt yöneticilerin atanması ve bu bölgelerde Kürtçenin de resmi dil olarak kabul edilmesiydi. Ancak Fransa, dini azınlıklara özerklik vermesine karşın Kürtlerin özerklik talebini kabul etmemişti. Buna karşı Afrin başta olmak üzere Kürdistan’ın birçok yerinde manda yönetimine karşı gösteriler yapılmıştı.

Kürtlerin özerklik taleplerinin kabul edilmeyişinin en önemli nedeni ise Fransa ile yeni kurulan ve kısa bir süre sonra İttihat Terakki’nin kontrolüne geçen Türk devletinin, Güney Kürdistan’ı işgal altında bulunduran İngiltere’ye karşı kendi aralarında yaptıkları ittifak oluşturuyordu. Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da pervasızca uyguladığı katliam ve Türkleştirme politikasının arkasında Fransa’nın da desteği bulunuyordu. Fransa, savaş sonrasında Ortadoğu’nun tamamını denetimine almaya çalışan İngiltere’nin gücünü zayıflatmak istiyordu. Bunun için de İttihat Terakki (CHP) hükümetinin Kürdistan’daki soykırım politikalarını desteklemeye karar vermişti. Fransızlara göre İngiltere’nin Kürtlere verdiği her destek, Türkiye’yi zayıflatma amacı güdüyordu ve bu nedenle Fransızlar, Suriye ve Türkiye’de Kürtlere verilecek haklara ve özerkliğe karşı çıkmaktaydı.
Sonuç olarak Fransızların, Güneybatı Kürdistan’da Kürtlere özerklik vermemesinde Ortadoğu’daki Fransa-İngiltere çekişmesinin ve Fransa’nın Türkiye’deki İttihat Terakki hükümetine verdiği desteğin çok önemli olduğu söylenebilir. Bunlar yanında Kürtlerin kendi aralarındaki örgütsüzlüğü-güçsüzlüğü ve güçlü bir önderlikten mahrum olmaları, manda yönetiminin inkârcı politikalarına karşı kendi ulusal haklarını savunamamaları da belirleyici olmuştur.

Darbelerle gelen Arap milliyetçiliği

2. Dünya Savaşından sonra Fransa, mandası durumundaki Suriye ve Lübnan topraklarını terk etmek zorunda kaldı. Böylece 1946’da da Suriye bağımsızlığına kavuştu. Bağımsızlığı takip eden on yıl boyunca çok istikrarsız bir dönem geçirdi. Ülkede 1949 yılında üç darbe gerçekleşti.  Albay Edip Şişekli tarafından gerçekleştirilen darbe ve sonrasında Suriye’de, 5 yıl boyunca ekonomik sıkıntılar, siyasi istikrarsızlık devam etti.
1956 yılında Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır’ın Süveyş Kanalı Krizi’nde İsrail, Fransa ve İngiltere birliklerine karşı koymasıyla Arap milliyetçiliği doruğa ulaştı. İki yıl sonra da Arap milliyetçiliğinin öncülüğünü yapan Suriye ile Nasır liderliğinde, Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) kuruldu. 

Suriye’yi etkisi altına alan Arap milliyetçiliği, Suriye nüfusunun % 15’ini oluşturan Kürtlere karşı devlet destekli ırkçı-inkârcı politikaları gündeme getirdi. 1958 yılında Kürtçe müzik ve yayın, resmi olarak yasaklandı.

Kürtlere yönelik başlatılan ırkçı-inkârcı ve asimilasyon politikaları Baas rejiminin yine bir gurup subay tarafından 1961 yılında gerçekleştirilen darbe ile iktidara gelişi ardından daha da tırmandı.

Baas rejiminin darbe ile iktidara geldiği dönemde Türkiye’de de ordu, Milli Birlik Komitesi(MBK) adıyla darbe gerçekleştirerek yönetime el koymuştu. Suriye ve Türkiye’de gerçekleştirilen darbelerin gerçek nedeni Doğu Kürdistan’da 1946 yılında kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyetinin yarattığı etki ve ardından 1961 yılında KDP’nin Irak Baas rejimine karşı başlattığı silahlı mücadele kararı gibi birçok gelişme, Kürdistan’ın diğer parçalarında da Kürt iradesinin yeniden canlanmasına neden olmaktaydı. Suriye ve Türk devletlerindeki ordu subayları,  gerçekleştirdikleri askeri darbelerle Kürt uyanışını engellemeyi amaçlıyorlardı.

Kürtlerin hedef alındığı bu politikaların temel amacı tek dilli, tek kültürlü, tek kimlikli ve tek inançlı bir ‘ulus devleti’ yani sadece Araplardan ve sadece Türklerden oluşan bir ‘ulus-devlet’i kurmaktı. Türkiye’de MBK rejimi,  Kürdistan’da Türkleştirme politikasını başlatırken, Suriye’de de Baas rejimi Güneybatı Kürdistan’a yönelik ‘Araplaştırma ve Arap kuşağı’ projesini başlatmıştır. Arapça ismi ‘Xızama Arabî’ ya da ‘Kemera Arabî’dir. İlk uygulamaya konduğu dönemde ‘10’luk hat’ olarak ta bilinir. Arap kemeri politikası ile Kürdistan’daki demografik yapının değiştirilmesi esas alınmış bu şekilde Kuzey Kürdistan ile Güneybatı Kürdistan arasına Araplar yerleştirilerek ‘güvenlik şeridi’ oluşturulması planlanmıştı. Kürdistan topraklarına Arapları yerleştirmeyi ön gören, Kürt halkının inkâr ve imhasını amaçlayan bu politikanın diğer amacı da Güneybatı Kürdistan’ın Cizire bölgesinin zengin petrol rezervlerine sahip olmasıydı. 

Baas rejiminin ‘Asimilasyon programı’

 1961 yılında Kürdistan’da görev yapan, Siyasi İstihbarat Şube(Muhaberat Emin Siyasi) Başkanlığının Cizre bölgesinden sorumlu aynı zamanda koyu bir Arap milliyetçisi olan Binbaşı Muhammed Talib Hilal tarafından ‘Ulusal, Toplumsal ve Siyasi Yönleriyle Kürdistan Çalışması’ adıyla Baas rejimine bir rapor hazırlanmıştı. Cizre Muhaberat sorumlusunun hazırladığı rapor için; Türkiye’de 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi tarafından oluşturulan Doğu grubunun Kürdistan’a yönelik hazırladığı “Türkleştirme programı” olduğu gibi Güneybatı Kürdistan’a uygulanmıştı.
Raporda Baas rejimine 12 maddelik bir eylem planı sunulmuştur. Bu planda Güneybatı Kürdistan’ın Araplaştırılması, Kürtlerin başka bölgelere dağıtılması,  Kürtçe isim ve yer isimlerinin Arapça isimleriyle değiştirilmesi, Arap dil ve kültürünün yaygınlaştırılması, Kürt bölgelerine yatırım yapılmaması, Türkiye’den gelen Kürtlerin geri gönderilmesi, Arapça bilmeyen Kürtlerin oy kullanmasının yasaklanması gibi öneriler yer alıyordu.  
Güneybatı Kürdistan’a yönelik uygulanmak istenen tehcir ve asimilasyonun uygulanabilmesi için de ayrıca olağan üstü hal uygulamasına geçilmesi de raporda önerilmişti.

Raporda, tehcir ve asimilasyon politikası için önerilen maddelerin bazılarında şu görüşlere yer veriliyordu:

•    Arapça bilmeyen Kürtlerin asimilasyonuna hız vermek için Arapça okulları açılmalı ve okullara gidilmesi teşvik edilmeli gerekirse zorunluluk haline getirilmeli,
•    Kürdistan’da çalışma imkânları ortadan kaldırılmalı. Ziraat için (ekip, biçme) topraklar tümden Kürtlerin elinden alınmalı. Aynı zamanda bu toprakların Kürtler tarafından kiralanması veya satın alınması engellenmeli,
•    Araplar içerisinde Kürt karşıtlığı yaratılarak, Kürtlerin tehlike oluşturdukları vurgusu güçlendirilmeli ve yine Araplar kışkırtılarak Kürtler üzerinde baskı oluşturulmalı,
•    Kürtlerin yoğun olduğu, Kürt bilincinin güçlü olduğu şehirlere Arap nüfusu kaydırılmalı, Kürt nüfusu parçalanmalı,
•    Kürtler arasındaki birlik bozulmalı, Kürt aşiretler birbirine düşürülerek iç çelişki ve çatışma yaratılmalı,
•    Cizre bölgesindeki petrol rezervlerinin olduğu alanlar askeri bölgeler içine alınarak güvenlikleri sağlanmalı, bu bölgelerin çevresine Arapların yerleştirilmeli,
•    Buralara yerleştirilecek Araplar için köyler kurulmalı ve buradaki Araplar askeri alanda eğitilip silahlandırılmalı.
•    Başta Cizre bölgesi olmak üzere Kürt ulusal bilincinin olduğu bölgelerde kalan Kürtlere kesinlikle vatandaşlık hakkı verilmemeli kimliksiz bırakılmalı,

Baas diktatörlüğünün Kürt paranoyası

Raporda belirtilenler Baas rejimi tarafından kabul edilip yasalaştırıldıktan sonra bu yasaların uygulanabilmesi için Mart 1963’te olağanüstü hal yasası çıkartılmıştı. Baas rejiminin çekirdek örgütlenmesi olan El Cewiye ve Emin Siyasi, Emin Askeri istihbarat örgütleri (Muhaberat), bu yasa ile geniş yetkilerle donatıldı. Yasaların kendilerine verdiği sınırsız yetki ile her türlü katliam ve işkence yapabileceklerdi. Baas rejimi için tehdit unsuru olarak görülen Kürtler ve öncüleri takip edilip gözaltına alınıp tutuklanacaktı. Gözaltı süreleri belirsizdi. Gözaltına alınanların akıbetleri bilinmediği gibi durumlarını sormak isteyenlerde aynı akıbetle karşı karşıya kalıyordu. Gözaltında işkence ve kayıplar yaygın bir biçimde uygulanarak halka gözdağı verilerek korku salınıyordu. Muhaberat’ın işkence ve katliamlarıyla Kürt halkı sindirilerek bu şekilde denetimde tutulmaya çalışılıyordu. 

Muhaberatın bu olağan üstü uygulamalarına bir de devlet güvenlik mahkemeleri eklenmişti. Muhaberatın 3-5 ay ve hatta daha fazla süre ile gözaltında tuttukları, Emin Siyasi-Emin Devli isimli devlet güvenlik mahkemelerinde ağır cezalara çarptırılıyordu. Mahkemede hiçbir hukuksal hak tanınmıyordu. Alınan cezaların temyizi bulunmuyordu. 

Baas rejiminin iktidara gelişi ardından onca zaman geçmesine rağmen Güneybatı Kürdistan’da olağan üstü hal yasası ve Muhaberat’ın faaliyetleri hala yürürlüktedir. Ortadoğu’daki siyasi dengeler nedeniyle olağanüstü hal yasası özellikle Hafız Esat döneminde hafifletilerek uygulansa da Kürt karşıtı politika Suriye’de bir devlet politikası olarak sürekli uygulanmıştır. Bu politika bazı dönemler gizli ve oldukça yumuşak yürütülmüş bazen de çok sert ve katı bir biçimde olmuştur. Ama esasta Kürt varlığı sürekli tehdit olarak görülmüştür. 

Kürdistan parçalarını sömürgeleri altında bulunduran Türkiye, İran ve Suriye devletlerin birbirine olan karşıtlıklarına rağmen, parçalardaki Kürtlerin ulusal birliği karşısında bu devletler ortaklıklar geliştirmişlerdir. Ama bir taraftan da bunu birbirine karşı bir silah olarak kullanmaktan geri durmamışlardır. Sömürge iktidarlarının varoluş kaynağı Kürt sorunun inkârı ve çözümsüzlüğünden gelmektedir. Başta Türkiye olmak üzere Suriye ve İran devletleri işgal altında tuttukları Kürdistan topraklarında Kürtlere karşı inkâr ve katliam politikasını dayatırken Güney Kürdistan hükümeti ile kurdukları ilişkilerle tam tersi bir yaklaşım içerisinde bulunmuşlardır.  Kürtler arasında ulusal birliğin olmayışı, Güney Kürdistan hükümetinin de ulusal birlik çabalarından uzak duran sadece Güney Kürdistan ile sınırlı kalan, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt inkâr ve katliamlarına sessiz kalan politikaları, ulusal birlik çabalarını zorlaştırmaktadır. Yine bu pasif politikalar, Kürdistan parçalarını işgal eden devletlerin Kürt inkârı ve çözümsüzlüğündeki ısrarlarını cesaretlendirici niteliktedir.
 
Zoraki tehcir veya zorunlu toprak satışları

Suriye devleti, Kürtlerin yoğun olarak yaşamış oldukları yerleşim alanlarında, Kuzey Kürdistan sınırına paralel biçimde boydan boya Serkani’den (Ceylanpınar) Cizire’ye kadar uzanan hatta bazı yerlerde genişliğine on kilometreye, bazı yerlerde yirmi kilometreye varan araziye el koyarak buralara Arapları yerleştirmiş bu şekilde Arap köyleri oluşturmuştu. Türk devleti ise sınırın Kuzey Kürdistan tarafını insansızlaştırarak buraları boydan boya NATO desteği ile mayınlamıştı.

Kürdistan’ı işgal altında bulunduran her iki sömürgeci güç, işgal ettikleri Kürdistan topraklarında kendilerine karşı oluşabilecek Kürt ulusal birliğini engellemek için her türlü inkâr ve soykırım politikasını uygulamışlardır.
İnkâr ve tehcir planının bir parçası olan, Kürtlerin yaşam gerekçelerini-topraklarını çeşitli gerekçelerle ellerinden alan Baas rejimi, Kürtleri açlıkla karşı karşıya getiriyordu. İş bulmak-çalışmak için Kürtler, parça parça kendi topraklarını terk etmek zorunda bırakılıyordu. Aynı politika Kuzey Kürdistan’da Türk devleti tarafından uygulanıyordu. Bugün de sinsi bir şekilde uygulanan Güneybatı Kürdistan’ı Kürtsüzleştirme politikasıyla Kürtlere topraklarını Araplara satmaları teşvik ediliyor. Değerinin üstünde fiyatlar verilerek toprak satışlarını cazip hale getiriyorlar. Bu şekilde Kürtlerin topraklarını kendi istekleriyle satmaları sağlanıyor.

Tehcir politikası sadece Kürtlerin Suriye şehirlerine dağıtılmasıyla sınırlı değildi. El Cewiye’nin desteklediği ‘insan tacirleri’ Kürtleri Suriye dışındaki Avrupa ülkelerine götürmekle görevlendirilmişti. Kürtlerin Suriye dışına götürülmesi bir devlet politikası olarak yürütülmektedir. Suriye istihbarat örgütlerinin oluşturdukları kanallar üzerinden Suriye dışına insan kaçıran tacirler, para karşılığında Kıbrıs, Yunanistan, İtalya ve Fransa gibi ülkelere Kürtleri kaçırıyor. Birçok Kürt insan tacirlerinin vaatlerine kanarak, tarlasını, evini tacirlere ipotek ettirip Avrupa’ya çıkmaya çalışıyor.
Suriye devleti Kürtlerin bu şekilde arazilerini satarak ülke dışına çıkmasına karışmadığı gibi çeşitli kanalları üzerinden bunu teşvikte etmektedir. Özelliklede yurtseverlere, çocukları gerillada olan ailelere, PYD çalışanlarına baskı yaparak onların Suriye’den kaçmasını sağlıyor. Kürdistan’a uygulanan bu özel politika sonucu, açlıkla, baskıyla karşı karşıya kalan Kürt halkı çözümü Suriye dışına çıkmakta görüyor. 

Baas Arap milliyetçiliğinin, Kürt karşıtı politikası Kürdistan’ın diğer parçalarında Kürtler üzerine yürütülen imha ve inkâr politikasının bir parçasıdır. Özelliklede Kürdistan’ın diğer parçalarını sömürgesi altında tutan devletlerin sınır hatlarında hiçbir Kürdün kalmaması, parçalar arası ilişkilerin tümden kesilmesi ortak hedefler arasındadır. Kürt karşıtı politikaların başını ne kadar Türkiye çekse de, en az onun kadar İran ve Suriye’de kendi çaplarında bu işin içindedir.

Suriye devleti uygulamaya koyduğu tehcir ve asimilasyon politikaları ile muhtemel bir Kürt direnişinin önünü almaya çalışıyordu. Bunun içinde Güneybatı Kürdistan’ı Kürtsüzleştirerek, Kürt kimliği ve kültürünün izlerini silmeyi bir devlet politikası haline getirmeyi amaçlıyordu.  Eğer bu politikalar başarılı olursa Kürtler, Ortadoğu dengelerindeki olası bir değişimde Suriye devleti için bir tehdit olmaktan çıkartılacaktı.  Güney Kürdistan’da ortaya çıkan tecrübenin diğer parçalarda tekrarlanmaması için, Türkiye ve İran paralelinde Suriye devleti de Kürtlere karşı gerekli tedbirleri alıyordu. 

Ekonomi ve üretimde devlet denetimi

Suriye, tarım alanındaki gelirinin %70 Güneybatı Kürdistan’dan karşılamaktadır. Bu gerçek Suriye devletinin ekonomi bakanlığı tarafından da doğrulanmaktadır. Tahıl ürünleri, pamuk, sebze-meyve ve zeytin Güneybatı Kürdistan’da üretilmektedir. Buna rağmen Güneybatı Kürdistan’daki yoksulluk sınırı çok uç boyuttadır. Devlet tarafından Kürdistan’a uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle serbest ticarete izin verilmemektedir. Çiftçi ürettiği ürünü devlete satmak zorundadır.

Çiftçi devletin belirlediği kota dışında fazla ekim yapamaz. Bu konuda üretimde çiftçiye sınır getiriliyor. Aynı şekilde istediği kadar arazi satın alamaz. Neyi ne kadar ekeceği devlet tarafında belirleniyor. Hasat sonrasında tek alıcı olan devlet, çitçinin ürettiklerinin değerini çok ucuzdan tutarak çiftçiyi o fiyattan ürününü satmaya zorluyor. Diğer taraftan ize mevcut açığı dışarıdan ithal ederek kapatıyor. Ürünü tarlada, bahçede kalan çiftçi borçlarını ödeyebilmek için ürününü çok ucuza satmak zorunda kalıyor. Bunun yanında bir de çiftçiden alınan zorunlu vergiler vardır. Hasat sonunda ister olsun ister olmasın önceden belirlenen miktarda vergisini vermek zorundadır.

Ayrıca çiftçinin tarlasına ekeceği tohum ve ilaç da devlet tarafından veriliyor. Bunları alacak nakit para olmadığı içinde çiftçi devletten faizle almaktadır. Faizlerde bilinçli olarak yüksek tutuluyor. Hasat zamanına kadar faizlerle biriken borç arttığı için hasat sonunda kaldırılan ürün borçları ancak kapatabilmektedir. Anlaşılacağı üzere, devlet her şekilde halkı soymakta, devlete muhtaç bırakmaktadır. Yürütülen politika ile Kürt çiftçisini açlıkla terbiye etmektedir.

Güneybatı Kürdistan’da fabrika vb büyük işletmeler bulunmadığı gibi bu amaçla dışarıdan yatırımlara da izin verilmiyor. Sadece Halep, Şam gibi şehirlerde devletin denetiminde kurulabiliyor. Kürdistan’da ise sadece küçük işletmelerin açılmasına izin veriliyor.
Suriye devletinin Kürtlere yönelik uygulandığı ekonomi politikaları sadece Suriye ve Güneybatı Kürdistan ile sınırlı değildir. Genel bir konsept olup Türk devleti ve İran tarafından Kuzey ve Doğu Kürdistan’a yönelik uygulanmaktadır.
Yarısı aydınlık, yarısı karanlık bir Ortadoğu kimliği: Hafız Esat

Arap milliyetçiliğiyle kışkırtılmış Suriye’nin 1967 yılında İsrail’e karşı Altı Gün Savaşı’nda yenilerek Golan Tepeleri’ni kaybetmesi ile Baas içinde sorunlar başlamıştı. Bu süreçte hem hükümette Savunma Bakanı olan hem de Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürüten Hafız Esat, 1970 yılı sonlarında ‘Düzeltme Hareketi’ adını verdiği darbeyle yönetimi ele geçirdi.

Hafız Esat iktidara gelir gelmez öncelikle askeri harcamaları artırarak orduyu güçlendirdi. Ülke içinde ise iki temel politikayı uygulamaya koydu. Bunlardan ilki, kendi iktidarını sağlamlaştırmak kendi iktidarını güvence altına almak için kendisinin de mensup olduğu Nusayri cemaatine ait siyasetçileri ve subayları kilit noktalara getirdi. Yaptığı düzenlemelerle hem devlet başkanı, hem Baas Partisi lideri hem de meclisteki partilerle birlikte oluşturulan Ulusal İlerici Cephe (UİC)’nin lideri oldu ve böylece siyasi alanda kontrolü eline aldı. Hava kuvvetleri istihbaratı Muhaberat El Cewiye’yi ve Muhaberat Emin Siyasi’yi güçlendirerek ülke içinde kendi rejimine karşı örgütlenmeleri sert bir şekilde bastırdı. Bunun en çarpıcı örneği, Müslüman Kardeşlerin 1982 yılında Hama’daki ayaklanmasında yaşandı. Suriye askerlerinin sert müdahalesi ve sonrasında kalabalığın üzerine ateş açılması üzerine on binlerce kişi öldü.

Esat’ın ikinci uygulaması ise Güneybatı Kürdistan’a yönelik Arap kuşağı projesinin uygulanmasını rafa kaldırdı. Baas rejiminin geçmişte yasakladığı Kürt partilerinin daha rahat bir şekilde faaliyet göstermesine izin verdi. Baas rejimi tarafından siyasi nedenlerden dolayı tutuklanan Kürtler, Hafız Esat tarafından serbest bırakıldı. Yine yasaklı olan Newroz bayramı resmi bayram yapıldı.

Hafız Esat, Kürtler üstündeki Arap milliyetçi baskısını hafifleterek bazı iyileştirmelere gitmiş olsa da Kürtlere temel haklarını vermekten uzak durdu. Kürtlerle olan ilişkilerinde taktik yön daha fazla öne çıkarken Araplaştırmaya dayalı asimilasyon politikasının daha ince yöntemlerle yürütülmesini esas aldı.

“Hafız Esat, hiçbir zaman radikal Arap milliyetçiliği çizgisini aşmadı. Büyük olan otoritesinden ve içinden geçmekte olduğu koşullardan ötürü, despotik klasik devletle devrimci demokratik devlet arasında bir çizgide durdu. İlahi devletin bir ayağını halkın içine çekmişti. Sanılanın aksine, otoriter ve kutsal devleti basitçe kısmen halkın hizmetine vermişti. Yarısı aydınlık, yarısı karanlık bir Ortadoğu kimliğiydi. Kürt Özgürlük Hareketine düşman değildi. Ama Kürt Özgürlük Hareketiyle olan ilişkilerinde taktik yanı ağır basan bir ilişki biçimini asla aşmak istemedi. Geleneksel ideoloji, devlet anlayışı, milliyetçilik ve diplomatik güçler dostluğunu engelliyordu. En büyük yiğitliği, başkaları istiyor diye düşmanlık yapmamasıydı. Son yıllarda Firavun torunu Mısır Başkanı Mübarek ile etrafındaki bürokrasiyi aşacak güçte olmadığını ortaya koymuştu. Milliyetçiliği aşırı zorlayacak konumda değildi.’’

Hafız Esat önderliği ABD-Sovyetler Birliği Hegemonya çatışmasına dayalı olarak vücut bulmuştu. Sovyetlerin çözülüşüyle kritik aşamada hiçbir taktik ilişkiyi koruyacak durumda değildi. PKK ile Türkiye’yi dengelerken bir anlamda 1958’deki Suriye üzerindeki Türkiye Cumhuriyetinin tehdidini ve aşırı İsrail yanlısı eğilimine yanıt arıyordu.”(Abdullah Öcalan)

İçte generallerin ve bürokrasi baskısı, dışarıda Mısır’ın; ardından ABD, İngiltere ve İsrail’in desteğini arkasına almış Türk devletinin baskılarına daha fazla direnemedi. 1998 yılında imzalanan Adana mutabakatı ile Suriye, Türk devletine ve onun arkasındakilere teslim olmuştu. Bu teslimiyet, Kürtlere ve PKK’ye düşmanlık anlamını taşıyordu. Birçok devletin içinde yer alacağı uluslar arası komplonun startı Suriye devletinin teslim alınmasıyla başlatılmıştı.

2000 yılının Haziran ayında Hafız Esat’ın hayatını kaybetmesi üzerine yerine Baas rejiminin kontrolünü elinde bulunduran generaller, Hafız Esat’ın oğlu Beşar Esat’ı ülkenin başına geçirdiler. Fransız eğitimi almış Beşar Esat, babasının aksine başkalarına göre kendini ayarlayabilen, başkaları istedi diye düşmanlık yapabilen bir kişilikteydi.

Suriye’ye, Türk devleti prangası

ABD desteğini arkasına alan Türk devleti, Adana mutabakatı ile Suriye devletini, Fransa ardından kendi mandası durumuna getirerek teslim almış, bu teslimiyet daha sonra CIA-MOSSAD operasyonu olan Hariri suikastı ile derinleştirilmiştir.  The New Yorker dergisinde yazdığı yazılarla ismi duyulan Saymour Hersh, “Pakistan’ın eski Başbakanı Benazir Butto’nun ve 14 Şubat 2005′te Beyrut’ta uğradığı bombalı saldırı sonucu öldürülen Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin dönemin ABD Başkan Yardımcısı, Dick Cheney’in emriyle öldürüldüğünü” söylemişti. Hersh, “Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin, ABD’nin Lübnan’da kurmak istediği askeri üsse karşı olmasından dolayı hedef alındığını, suikastın CIA ve MOSSAD tarafından gerçekleştirildiğini yazmıştı.

Refik Hariri suikastı sonrasında, Suriye’nin hedef alındığı ABD-İngiltere öncülüğünde gelişen diplomatik ağırlıklı uluslar arası operasyonda Beşar Esat yönetimi iktidarını koruyabilmek-ayakta kalabilmek için kendi ulusal değerlerinden vazgeçerek Türk devleti şahsında ABD ve İngiltere’ye teslim olmuştur. Türk devletinin örtülü mandası olmayı kabul ederek Saddam’ın başına gelen akıbetten kurtulmuş oluyordu. Beşar ailesi iktidarda kalabilmek için Türk devletine teslim olmayı-Türk devletinin kantları altına girerek mandası olmayı gönüllü olarak kabul etmişti. Bu şekilde sürdürülen teslimiyet politikası ile Suriye devleti sınırlarını tartışma konusu haline getirmiştir.

Türk devletine teslim olmanın elbette belli şartları vardı. O da Kürt karşıtlığında ifadesini buluyordu. Kürtlere karşı ne kadar acımasız olunursa Türk devletiyle ilişkilerde o derece “samimi” olacaktı.

Suriye devletinin teslim olduğuna dair ilk resmi antlaşma Ekim 1998 yılında Adana protokolüyle gerçekleştirilmişti. Bu süreç aynı zamanda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uluslar arası komplonun da başlatıldığı dönem olmuştur.

Adana protokolü ile Kürtlere karşı başlatılan uluslar arası komploya ortak olan Suriye devleti, komplonun gerektirdiği Kürt düşmanlığını en iyi uygulayan devletlerarasında yer almaya çalıştı. Kürtlere yönelik düşmanca tutumları, toplu tutuklamaları, 2004 Qamışlo’da yaptığı katliamla Türk devletini sevindirmişti. Türk devleti de ödül olarak Suriye’yi, ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde yer alan ‘düşman devletler’ sıralamasından çıkarmıştı.

1998’den itibaren ipini Türk devletinin eline veren Suriye, PKK’ye karşı Türk devleti ile birçok konuda çeşitli ek protokoller imzalamıştır. Bunlar içinde istihbarat paylaşımı ve PKK’ye karşı ortak operasyonlar olmuştur. Suriye’de bulunan PKK kadroları tutuklanarak ağır işkencelerden geçirilerek Türk devletine teslim edilmiştir. Bunun yanında Güneybatı Kürdistan halkına karşı da ‘Arap kemeri” başta olmak üzere geçmişten beri yürürlükte olan tehcir-inkâr-asimilasyon ve katliam politikasını yeniden güncelleyerek hayata geçirmiştir.
Kürt karşıtlığında Türk devletiyle kirli anlaşmalar

Ekim 2010 tarihinde AKP hükümeti Suriye ile PKK’nin tasfiyesi konusunda yeni bir antlaşmanın hazırlıklarını gerçekleştirdi. Suriye'nin Lâskîye şehrinde yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği toplantısına Türk devletinden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün de aralarında bulunduğu12 bakan katılmıştı.

 AKP hükümetinin bakanları tarafından ön görüşmeleri yapılan ‘Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’ mutabakatını, 21 Aralık’ta Türkiye’ye giden Suriye Başbakanı Muhammed Naci Itri ile Türk hükümetinin başbakanı Tayip Erdoğan, başbakanlık merkez binasında imzaladılar. Suriye, Türk devleti ile 11 maddelik anlaşma yaptı. Geçen yıl da Suriye-Türkiye arasında 51 maddelik anlaşma imzalanmıştı.

Anlaşmanın birinci maddesinde yer alan “Teröre ve terör örgütlerine karşı ortak işbirliği anlaşması” ile PKK ve PYD’ye karşı kirli ilişkiler 1998'deki Adana Mutabakatı'nın da ötesine taşınması kararlaştırıldı.  Söz konusu anlaşmalarla PYD ve PKK’nin Türk devletinin desteğiyle “etkisizleştirilmesi” planlanıyordu.

Toplantıda, PKK’lilerin yakalanarak Kuzey Kürdistanlı olanların iadesi ve yargılanmasını içeren Adana mutabakatın yenilenmesi ve içeriğindeki unsurların genişletilmesi kararlaştırıldı. Buna göre Suriye devleti, Türk devletinin isteği üzerine bugüne kadar Kuzey Kürdistanlı PKK’lileri Türk devletine teslim ediyordu. En son yapılan toplantıda Türk devletinin elinde esir tutulan Güneybatı Kürdistanlı PKK’lilerin Suriye’ye teslim edilmesi de yer alıyor. Ayrıca MİT ve Muhaberat arasında istihbarat paylaşımı konusuna ilişkin ayrıntılar da protokole eklendi. 

Buna göre son yapılan 11 maddelik anlaşma sırasıyla şöyle:

•    Teröre ve terör örgütüne karşı işbirliği anlaşması
•    Eximbank'ın Suriye'ye kullandıracağı krediye ilişkin mutabakat muhtırası
•    Sosyal hizmetler ve çocukların korunması alanında işbirliği anlaşması
•    Tapu ve kadastro müdürlüğünün geliştirilmesi
•    Konut ve inşaat alanındaki mutabakat zaptının 2011 yılını kapsayan uygulama programı
•    Çalışma, sosyal güvenlik ve istihdam alanında işbirliği anlaşmasının 2011-2013 uygulama programı
•    Elektrik üretimi ve dağıtımı alanında mutabakat zaptı
•    Çevreyi koruma işbirliği anlaşmasının 2011-2012 uygulama programı
•    Suriye Merkez Bankası ve BDDK arasında işbirliği
•    Türkiye Kalkınma Bankası ile Suriye Devlet Planlama Komisyonu arasında işbirliği mutabakat zaptının 2011 yılı çalışma programı
•    Türkiye Motorlu Taşıt Bürosu ile Suriye Sigorta Federasyonu arasında işbirliği niyet beyanı.

Yasin Kılıçkaya

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.