Füze Kalkanı Projesinde PKK Pazarlığı
Araştırmalar / 17 Ekim 2010 Pazar Saat 11:31
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kürdistan coğrafyasını füze kalkanı için ABD’ye peşkeş çeken TC devleti, Kürtler ve PKK konusunu füze kalkanı karşılığında pazarlık konusu haline getirmektedir.

Petrol-Silah-Finans Güçleri ve Kürdistan Politikaları

Dünyanın madde, enerji ve bilgi yapıları üzerinde tam bir tekel kuran küresel güçler, tarihi, toplumsal ve insanlığın tüm değerlerini de pervasızca kendi sistem çıkarlarına yedekleyerek hükümranlıklarını sürdürmek peşindedirler. Bu yazıda, kurulu tekelci petrol-silah ve finans sistematiğinin nasıl işlediğine, bununla beraber yapılan kirli pazarlıklara değinmeye çalışacağız.

Ortadoğu ve Orta Asya merkezli sürdürülen enerji (petrol ve su) savaşlarıyla işgal ve hakimiyet mücadelelerinin yanı sıra Ortadoğu coğrafyası, ABD ve İngiliz sömürgeciliğinin oynadığı oyunların karmaşık ve pervasız bir şekilde yürütülüşüne sahne olmaktadır. Kürdistan ve Türkiye’yi de hedefleyen bu kirli oyunların arkasında, çoğunluğu Yahudi sermayedarların elinde bulunan ABD ve İngiltere merkezli petrol-silah-finans koalisyonun oluşturduğu konsorsiyum bulunmaktadır. Bunlar dünyanın her tarafında yaşanan savaş, soykırım ve krizlerin arkasındaki şirketler olurken aynı zamanda katliamlardan ve yoksulluktan kar sağlayan savaşların gizli efendileridir. Dünyayı yönetmenin kuralının petrolü yönetmekten geçtiğini söyleyen petrol kartelleri, petrolün olduğu her alanı, üzerinde yaşayan halklar için cehenneme çevirmişlerdir.

Ekonominin ve dünyanın merkezi olduklarını iddia eden ve dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan bir avuç kapitalistin sahip olduğu büyük petrol-silah şirketleri ile banka-finans tekelleri dünya ekonomisini ve devletlerin politikalarını belirler hale gelmiştir. Bunların oluşturduğu en büyük kuruluş, küresel ekonomik gücün koordinasyonunu sağlayan Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations) CFR’dir. “Rayından çıkmış dünya ekonomisini düzeltme ve terörizmle mücadele etme görevi”ni üstlenen CFR’nin aldığı kararlar NATO, BM, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü, UNESCO ve Atlantik Konseyi gibi bilinen kurum ve kuruluşlar aracılığıyla yerine getirilmektedir. Bu kurumlar, CFR’nin zımni alt örgütleridir.

Petrol-silah-finans piyasalarının efendileri, ABD ve İngiltere’nin kendilerine kesintisiz siyasi destek sağlaması ve ayrıca bu devletlerin güçlerinin büyük ölçüde petrol-finans-savunma sanayisine dayanması gibi birbiriyle bağlantılı sebeplerle ABD ve İngiltere’de kurulup palazlanmışlardır.

“Dünyada hâkimiyet kurmak istiyorsanız Ortadoğu’yu kontrol etmeniz lazımdır” tezi doğrultusunda 11 Eylül 2001 yılında gerçekleşen, CIA-MOSSAD-MI6 patentli El Kaide saldırıları, ABD-İngiltere merkezli petrol-silah-finans şirketleri için Ortadoğu ve Orta Asya’yı işgal etmek için uygun fırsatı oluşturmuştu. Afganistan’la başlayan ve daha sonra Irak’la devam eden ‘terörizmle savaş’ argümanı ile kendine yeni düşmanlar yaratarak  ‘sürekli savaş’ biçimine dönüştürülmüştür. Böylece kendisinden olmayan ve politikalarına boyun eğmeyen halklar düşman ilan edilmiştir. ABD ve İngiltere, kendi milli strateji dokümanlarında ‘haydut devletler’ (rogue states) olarak belirttikleri ve ‘birincil tehdit oluşturan’ İran ve Kuzey Kore ile ‘ikincil tehdit oluşturan’ Suriye ve Rusya gibi devletlerden kendilerine ya da işgal edilip ele geçirilen enerji sahalarına ve boru hatlarına gelebilecek her türlü saldırıya karşı ‘önleyici tedbir’ kapsamında  ‘güvenlik şemsiyesi’ adıyla füze kalkanı projesini hayata geçirerek, kendine bağlı devletleri silahlandırma çabası içerisindedirler. ‘Haydut devletler’ de ABD ve İngiltere’den gelebilecek saldırılara karşı silahlanmaya ayırdıkları bütçeleri artırmışlardır. Üretilen ve denemesi yapılan silahlarla, füze-roket ve uzaya fırlatılan uydularla psikolojik üstünlük kurma savaşı pervasız bir şekilde sürdürülmektedir.

İran’a Nükleer Teknolojiyi İlk Kim Verdi?

ABD, İran'ın dünyayı tehdit edebilecek miktarda nükleer silah ürettiğini daha fazla öne çıkararak, bu ülkeye yönelik mücadelesine meşruluk kazandırma çabası içerisindedir. Asıl amaç ise İran’ın petrol satışlarını Euro üzerinden yapması, sahip olduğu silah gücüne dayanarak ABD karşısında Ortadoğu’da güç olmaya çalışması ve petrol kaynaklarıyla enerji ulaştırma hatları ve güvenliği üzerinde hakimiyet kurma mücadelesi yatmaktadır. İran’ın tehdit oluşturması ABD kadar İsrail’i de yakından ilgilendirmektedir.

ABD’nin İran üzerindeki en büyük planı, bu ülkenin enerji kaynakları ile birlikte, Avrasya'nın yeni yaşam sahasında çok kritik bir bölgede olan coğrafyasını da kontrol ederek bunun üzerinden Ortadoğu ile Orta Asya'yı birleştirmek istemesidir.

Şah döneminde ABD’li ve İngiliz şirketlerine satılan İran petrolleri, Humeyni’nin 1979 yılında iktidara gelişi ardından millileştirilerek, yabancı petrol şirketleriyle olan anlaşmalar iptal edilmiş ve bu şirketler ülke dışına çıkarılmıştır. ABD, oluşturduğu baskı ile İran petrollerinin özelleştirilmesini dayatırken, petrol satışlarının da dolar üzerinden yapılmasını istemektedir.

Washington’un, İran’ın kitle imha silahlarının ve balistik füzelerin peşinde olmasıyla ilgili kaygısının çoğu, İran’ın ABD’ye doğrudan saldıracağı korkusundan ziyade, Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve Körfezdeki diğer petrol üreticileri ve İsrail’in güvenliğiyle ilgili korkularından kaynaklanıyor. ABD, İngiltere ve İsrail açısından petrol kaynaklarını ve boru hatlarını ve dolayısıyla Körfez’in güvenliğini tehdit edebilecek askeri kapasiteye sahip tek ülke İran olmaktadır. İran’ın nükleer silahlara ve balistik füzelere sahip olması, petrol-silah-finans kartellerinin bölgedeki çıkarları için önemli bir tehdit oluşturmaktadır.

İran'ın nükleer enerji çalışmaları 1950’li yıllara dayanır. ABD’nin başını çektiği İngiltere, Fransa ve Almanya (Batı) dörtlüsü Sovyetler Birliği’nden gelebilecek ‘komünizm tehlikesi’ne karşı Batının en önemli üssü olan İran’ın nükleer güce kavuşturulması gerektiğini ifade ediyorlardı. Sovyetlere karşı oluşturulan bu ittifak ve strateji sayesinde İran Şah’ı nükleer teknolojide Amerika’nın desteğini kazanmıştı. Bu doğrultuda ABD İran’ı, bu ülkede askeri üsler kurarak komünizmin yayılmaması için ‘önleyici tedbir stratejisi’ gereği, Sovyet tehlikesine karşı sınırsız destekliyordu. Amerika'nın açık desteği ile İran 1958 yılında BM Atom Enerjisi Kurumu üyeliğine kabul edildi. Daha sonra Amerika 1967’de 5 megavatlık ilk hafif su araştırma reaktörünü İran'a sattı ve Amerikan AMF firması bu reaktörü Tahran üniversitesinde kurdu. ABD, Fransa ve Almanya 4 nükleer santralin Buşehr, Darhuveyn, İsfahan ve Arak’ta inşa edilmesi ve yine nükleer santrallerin yakıt ve teknolojik desteğinin teminini üstlendi. O dönemde Batı ülkeleri İran’a nükleer yakıt ve zenginleştirme teknolojisi vermek için adeta bir biriyle yarışıyordu. Şah’ın Ortadoğu’da ABD’nin müttefiki olması nedeniyle nükleer santrallere sahip olması pek ciddiye alınmıyor ve yansıtılmıyordu. Bu dönemde İran'ın nükleer çalışmaları ABD tarafından destekleniyordu. Dolayısıyla İran’ı ilk kez nükleer enerji teknolojisine kavuşmaya teşvik eden ülke ABD’dir ve bugün bu sürece muhalefet eden ülkelerin başında yine ABD gelmektedir.


Katliamların Sorumlusu, Savaş Efendilerinin Silah Ticareti
Öte yandan ABD’nin etkili kurumlarından CFR silah pazarını canlı tutmak için halklar arasında yarattığı suni çelişkilerle çatışmaları körüklemektedir. Savaş ve çatışmalarda insanlar ölürken, ekonomik krizlerde işsizler ordusu büyürken, insanlar bir ekmeğe muhtaç kalırken, CFR tröstleri, yaşanan bütün krizlerden en çok kar sağlayan güçler haline gelmişlerdir.

Sudan, Somali, Nijerya, Tanzanya, Kongo, Angola, Etiyopya, Ruanda, Zimbabwe, Cezayir, Doğu Türkistan, Çeçenistan, Özbekistan, Yemen, Sri Lanka, Keşmir, Nepal, Hindistan, Filipinler ve daha pek çok bölgede süren çatışma ve yaşanan katliamlardan, açlıktan ölen insanlardan, petrol-silah-finans koalisyonu sorumludur. Dünyanın en büyük 500 silah firması, ürettikleri silahların büyük bir çoğunluğunu Afrika, Asya, Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerine ihraç etmektedir. Yine altın ve petrol kaynaklarını ele geçirme pahasına Afrika ve Asya ülkelerinde kabileler arası çatışmalar çıkararak silah satmak için pazar yaratılmaktadır. Böylece sömürü ve işgal daha sorunsuz yürütülmektedir. Çatışmaların olduğu ülkelerin bütün kaynakları silaha harcanmakta, yoksulluk ve açlık, petrol-silah-finans koalisyonuna bağımlılığı arttırmaktadır. Borçlanan devlet ekonomisi CFR’nin alt kuruluşu olan IMF’nin tuzağına düşürülmektedir. CFR’nin kurucuları arasında yer alan Yahudi kökenli petrol-silah-finans şirketlerinin sahibi Rothschild, paranın gücünü ve IMF’nin devletler üzerindeki etkisini, “bana bir ülkenin parasının kontrolünü verin, kanunlarını kimin yaptığı umurumda bile değil” ifadeleriyle anlatmaktadır. Bir hükümeti etkin bir şekilde kontrol etmek için tek gerekli olan şey; parası üzerinde kontrol yetkisine, başka bir deyişle merkez bankasına, para ve kredi arz ve talebi üzerinde tekel konumunda olan merkez bankasına sahip olmaktır.

Çatışmaların en çok olduğu Afrika, Asya ve Ortadoğu ülkelerinin altın ve petrol kaynakları bakımından zengin oluşu, yaşanan çatışma ve katliamların asıl nedenini açıklayacak niteliktedir. Petrol ve altın için, petrol-silah-finans koalisyonu bütün güçlerini seferber etmektedir.

Uluslararası Af Örgütü ve İsveç'te bulunan Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsünün hazırladıkları yıllık raporlara göre, dünya silah ihracatının yüzde 80'inden fazlasını G8 ülkeleri (ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Rusya) gerçekleştirmektedir. En çok silah ihraç eden ülkelerin başında ABD geliyor. ABD, dünya silah ticaretinin neredeyse üçte birini gerçekleştirirken,  ABD´yi Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İtalya, İsveç ve Çin izliyor. Aynı raporda en çok silah ithal eden ülkelere de yer veriliyor. İlk 20 ülke; Çin, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yunanistan, Güney Kore, İsrail, Mısır, Avustralya, Türkiye, ABD, Pakistan, Şili, Japonya, Polonya, İngiltere, İtalya, Tayvan, Singapur, Güney Afrika ve İspanya olarak belirtiliyor. 2003–2007 yılları arasında satılan silahların yüzde 12'sini Çin aldı. Bu ülke, silahlarının yüzde 45'ini Rusya'dan ithal etti. Hindistan, yüzde 8 ile dünyada en fazla silah ithal eden ikinci ülke oldu. Hindistan silahlarını Rusya ve İngiltere'den satın aldı. Silahlanan ülkeler arasında yüzde 7'lik ithalat rakamıyla üçüncü sırada Birleşik Arap Emirlikleri bulunuyor. Birleşik Arap Emirlikleri de silahlarının yüzde 9'unu ABD'den alırken, yüzde 41'ini Fransa'dan ithal etti. Yunanistan yüzde 6 payla dünyada en fazla silah ithal eden 4'üncü ülke oldu. Yunanistan silahların yüzde 14'ünü Almanya'dan, yüzde 12'sini Fransa'dan ve yüzde 8'ini ABD'den alıyor.

Türkiye'nin de bu ticarette ithalatçı, ihracatçı ya da üretici olarak payı var. Raporda Türkiye'nin birçok ülkeyle ve silah şirketiyle silah, mühimmat ya da silah bileşeni üretim anlaşması yaptığı belirtilmektedir. Türkiye’nin; ABD, İngiltere ve İsrail'in silah alanındaki en büyük müşterilerinden biri olduğu vurgulanırken, ciddi insan hakları ihlallerinin işlendiği ülkeler arasında sayılmaktadır.

Uluslar arası Af örgütünün raporunda Afganistan, Çeçenistan, Myanmar, Sri Lanka ve Kuzey Kürdistan, silahlı çatışmaların en fazla yaşandığı yerler olarak belirlenirken; ihraç edilen silah, teçhizat ve cephanelerin daha çok buralardaki işgalci ordulara gönderildiği belirtilmektedir.

Petrol-Silah-Finans Kapitallerinin ‘Savunma’ Projeleri

ABD,  İngiltere ve İsrail,  sahip oldukları nükleer başlık ve uzun menzilli füzelerinin insanlık için tehdit oluşturduğu algısından ziyade Rusya, Kuzey Kore ve İran’ın elindeki silahların dünya için tehdit oluşturduğunu daha fazla öne çıkararak uluslar arası kamuoyunda taraftar toplamak istemektedirler.  ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsü sahip oldukları gücü koruyabilmek için füzeler üretirken, ‘haydut devletlerden’ gelebilecek füzelere karşı dünyanın dört bir tarafında füzesavarlar yerleştirmektedirler. Oysa insanlık için asıl tehdit ABD, İngiltere ve İsrail’dir. Öte yandan ABD, İngiltere ve İsrail ile Rusya, İran ve Kuzey Kore karşıtlığı birbirini besleyen ve güçlendiren olgulardır.

ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsünün şu an üzerinde çalıştıkları temel proje, ‘haydut devletler’ olarak adlandırdıkları ülkelerin balistik füzelerini, ilk ateşlenme anından itibaren, kendi hava sahası içinde ya da yörüngesinde çabuk tespit etmek ve önlemek için bu ülkelerin yakınlarında kurulacak yüksek algılama gücüne sahip radarlar ve füzelerden oluşturacağı kalkanlardır. Günümüz savunma sistemlerinde radarlar, erken uyarı sistemleri ve uzun menzilli füzeler vazgeçilmez unsurlar haline gelmiştir. Teknolojinin gelişimine bağlı olarak savunma stratejileri ve silahları da günden güne değişmektedir. Devletlerin savunma stratejileri ülkelerin bulundukları coğrafi bölgelere, komşu ülkelerin siyasi, ekonomik ve kültürel yapılarına ve uluslararası konjonktüre göre değişmektedir. Fakat bütün bu farklılıklara rağmen ulusal savunma stratejilerinde uzun menzilli füzeler belirleyici duruma gelmiştir.

Füzeler, bilgisayar kontrolü elektronik sistemlere yüklenen koordinatlarla yörünge üzerinde hedefe kilitlenir. Son dönemlerde,  çok alçaktan (100 m altında) uçan, sensorlar ve sayısal haritalarla araziyi adeta yalayarak izleyen ve radarlara görünmeden hedefe kadar yaklaşabilen akıllı füzeler üretilmektedir. Füzeler, taktik amaçlı (yaklaşık 50 km), kısa (1000 km), orta (1000-3000 km), uzun (3000- 6000 km) ve kıtalararası (6000 km'den büyük) menzilli olarak gruplandırılmaktadırlar.

2008 itibariyle ABD'nin kıtalararası balistik füze sayısı 550, bunların taşıyabileceği nükleer başlık sayısı 1600, denizaltılardan atılabilecek füze sayısı 432, bunlara ait nükleer başlık sayısı 3216, bombardıman uçağı sayısı 243, bunların atılabilecek nükleer başlık sayısı ise 1098'dir. ABD'nin şu an elinde halen 5914 adet nükleer bomba bulunmaktadır. Buna karşı Rusya’nın elinde de 481 kıtalararası füze ile bunlarla atılabilecek 2027 nükleer başlık, 288 denizaltından atılabilecek balistik füze ile bunlarla sevk edilebilecek 1488 nükleer başlık,  79 bombardıman uçağı ve bunların atabileceği 632 nükleer bomba bulunmaktadır. Rusya’da toplam 4147 nükleer başlığa sahiptir. Rusya bu nükleer başlıkları fırlatacak kendi üretimi olan S-300’lerin yeni versiyonu F-400M füzelerinin üretimini tamamlamıştır. Ayrıca bugün İran, Çin, Fransa, Almanya, Kuzey Kore, Hindistan, İsrail ve Pakistan da nükleer silahlara sahiptir.

İran’ın elinde Zilzal, Fatih, Şahab-2 ve Şahab-3 isimli uzun menzilli füzeler bulunuyor. Kuzey Kore en az 6 bin 700 kilometreye kadar ulaşabilen Taepodong II, 2 bin 500 kilometre menzilli Taepodong I, 1300 kilometre menzilli Nodong ve 500 kilometre menzilli Scud füzelerine sahiptir.  Suriye, Kuzey Kore’den aldığı SCUD B ve C füzeleri bulundururken, Çin’in elinde de HQ9, İsrail’de ise Arow füzeleri bulunmaktadır.  

Füze kalkanı ismi verilen sistem, atmosfer dışında füzeden ayrılan vurucu aracın uzayda radar ve enfraruj sistemleri ile hedefi bulması ve fiziki olarak vurması şeklinde çalışır. Buradaki avlama yöntemi hedef füzenin yarı yolda ya da çıkış sınırlarında uçuş esnasında vurulmasıdır. Bu sistemin iyi bir şekilde işlemesinin erken uyan radarlarına bağlı olduğu ve bu nedenle yeni ve etkin radar üslerinin kurulması için çalışmalar yürütülmektedir. ABD ve İngiltere’nin füze kalkanı projesi kapsamında, Alaska ve California ile İngiltere'deki Fylingdales üssüne yerleştirilen radarlar, füze kalkanı kapsamında görev yapıyor. Buna bir de Grönland'a yerleştirilen radarlar eklendi. 2006 yılında ise Çek Cumhuriyeti ile yapılan anlaşma gereği Prag yakınlarında bir radar istasyonunun kurulması kararlaştırılmıştı.

ABD’nin İran, Kuzey Kore ve Rusya’yı hedef alan Füze Kalkanı projesi orijinal olarak ‘ABD Milli Füze Savunma Programı’ndan (National Missile Defence Programme) gelir. Amerika’da Ronald Reagan yönetimi tarafından başlatılan ‘Stratejik Savunma Girişimi (Strategic Defence Initiative-SDI)’, takma adıyla ‘Yıldız Savaşları (Star Wars)’ projesinin devamı mahiyetindedir. Küresel Füze Savunma Kalkanı (Missile Defense Shield-MDS) oluşturma girişimleri ise, ABD milli projesi olarak 1990’lı yılların sonlarında başlatılmıştır. MDS’nin SDI’dan belirgin farkı gelen füzelerin karada konuşlandırılan silahlarla imhası anlamına gelmektedir. Projenin genel amacı; dünyanın her bölgesinde ABD, İngiltere ve İsrail’in çıkarlarına yönelik füze saldırılarının hedefine ulaşmadan tespit ve imhası için küresel bir füze savunma kalkanı oluşturulması ve geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Proje, İran, Kuzey Kore ve Rusya gibi devletlerden kaynaklanabilecek füze tehlikeleriyle başa çıkmayı hedeflemektedir.

Proje kapsamında Alaska'daki üste 40 ve California'da 4 füzesavar füze bulunuyor. Füze kalkanı sisteminde bunun dışında Amerikan donanmasına mensup gemilere yerleştirilmiş 130 füzesavar da var. Bunların balistik füzeleri havada vurabilen silahlar olduğu söyleniyor. Projeye dahil edilen diğer savunma sistemleri ise şunlar: Aegis Balistik Füze Savunma Sistemi, Havada Konuşlandırılmış Lazerli Savunma, Terminal Yüksek irtifa Alanı Savunması, Patroit Geliştirilmiş İleri kapasite (PAC-3) sistemi, Uzay izleme ve Gözlem Sistemi, Uzay Konuşlu Yüksek Enfraruj Sistemi, Kinetik Enerji Önleyicisi sistemidir.

Küresel İşgalin Yeni Silahı: Füzeler

Polonya ve Çek Cumhuriyeti 1999’da NATO’ya alındıktan sonra Türkiye gibi ABD’nin güdümünde olan ülkeler arasında yerlerini aldılar. ABD, 2008 yılında Polonya ve Çek Cumhuriyeti’yle füze kalkanı ve radar istasyonları kurulması konusunda bir dizi anlaşma imzaladı. Buna göre Polonya'ya 10 adet füze, Çek Cumhuriyeti’ne de radar sistemi kurulması düşünülüyordu. Buna karşı Rusya, ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile imzaladığı füze kalkanı anlaşmasını yaşama geçirmesi durumunda, buna “askeri-teknik anlamda” karşılık verecekleri uyarısında bulundu. Rusya, “eğer ABD’nin stratejik füze kalkanı sınırlarımıza yakın yerlere gerçekten yerleştirilirse, o zaman biz de diplomatik yöntemlerle değil, askeri-teknik yöntemlerle karşılık vermeye zorlanacağız” açıklamasında bulunarak,  Belarus'a stratejik İskender füzelerinin yerleştirileceği ve orta menzilli nükleer füzelerin üretimine başlanacağı uyarısında bulundu. ABD Başkanı Barack Obama’nın Temmuz 2009’da Rusya’ya yaptığı ziyarette, iki ülke arasında yapılan askeri anlaşmalar sonucunda, İran’a karşı olduğunu söylenen füze kalkanı sisteminin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne kurulmasından vazgeçildiği açıklandı. Fakat bunun yerine Rusya üzerinde dolaylı tehdit oluşturacak Aegis Balistik füze savunma sistemi projesinin hayata geçirileceği belirtiliyor. Standard Füze 3 veya SM-3 denilen savunma füze sistemine dayanan Aegis Balistik füze savunma sistemi, 100 kadar ayrı hedefi aynı anda tespit ve izleme olanağına sahip. Geniş bir alanda hareket kabiliyetine sahip olan sistem deniz üzerinde gemilerde konuşlandırılıyor.

ABD’nin Türkiye’ye kurmak istediği, X-band isimli radar ile Patriot PAC-3 füze sistemlerinin aynısı bir süre önce, Kuzey Kore’nin muhtemel füze saldırılarına karşı Japonya’nın kuzeyine yerleştirilmişti. Ayrıca füze savunma sistemleri ve radar istasyonları için Azerbaycan ve Gürcistan seçenekleri de gündemde tutuluyor.

ABD ve müttefikleri Polonya ve Çek Cumhuriyetine kurmak istedikleri füze kalkanı projesini Rusya’ya karşı şantaj olarak kullanıp bu ülkeyi İran’dan uzaklaştırarak İran’a yönelik müdahalelerde ABD’ye destek vermesi konusunda hizaya getirmeyi amaçladılar. En son G 20 ülkelerinin katıldığı zirvede, İran’ın nükleer faaliyetlerini ve balistik füze üretimini durdurması için yıl sonuna kadar süre tanınırken Rusya Devlet başkanı Medvedev de İran’ın nükleer faaliyetlerinin tehlikeli boyuta gelmesi durumunda yaptırımların gündeme geleceğini söyleyerek ABD’ye destek verilebileceğini açıkladı. Rusya da İran’ın bölgede etkili bir güç olması konusunda temkinli yaklaşmaktadır. Rusya, İran’ın nükleer gücü, silah sanayi ve uydu teknolojilerinde ileri bir düzeyde olmasının ileride kendisi açısından tehlikeli olabileceği düşüncesindedir. İran’ın kontrol edilebilir ve kendisine bağımlı olmasından yanadır.

İran ile uzun vadeli petrol ve doğalgaz anlaşmaları yapan Almanya ve Çin, Aralık aylarında gündeme getirilmesi gereken İran’a yönelik ambargo uygulamasına karşı çıkmaktadırlar. İran konusunda ABD, İngiltere ve İsrail’le birlikte en sert tutumu gösteren, yakın bir zamanda NATO’ya tekrar geri dönen Fransa olmaktadır. Son dönemlerde Fransız silah-petrol şirketlerine Ortadoğu ve Orta Asya pazarında yer verilmesinin bunda etkisi vardır.

Öte yandan bir süre önce İsrail Başbakanı Bünyamin Netanyahu’nun Rusya’ya gerçekleştirdiği ziyarette Rusya’nın, hava savunması için İran’a S300 füzeleri satışını içeren anlaşmayı iptal etmesi ve askeri işbirliğine son vermesi karşılığında İsrail’in Gürcistan’a senelik 200 milyon dolarlık silah satışını durduracağını söylemişti. ABD başkanı Obama, İran’ın nükleer silah sahibi olmayı durdurmaması halinde İran’a destek veren ülkelerin de bundan zarar göreceğini dile getirerek, “zaten karışık olan Kafkasya ve Ortadoğu’da yeni bir silahlanma yarışının başlayabileceğini” söylemişti. Bu açıklamaların yapıldığı dönemde İsrail Gürcistan’a silah satarken, ABD de Gürcü askerleri eğitiyordu. Ayrıca, Azerbaycan’ın 2007’de 163 milyon dolar olan askeri harcamalarının 2008’de 1.850 milyon dolara çıkmasını sağladı. Bunun üzerine ABD’li birçok silah şirketi Azerbaycan’a silah satmak için görüşmelere başladı.

Türkiye ve Kürdistan’ın Jeo-Stratejik Önemi
1 Mart 2003’te AKP tarafından hazırlanan ve ABD askerinin Türkiye’de konuşlanması ve Türk askerinin Irak`a gönderilmesini öngören tezkerenin Meclis’te reddedilmesi ardından TC-Amerikan ilişkilerinde sorunlar yaşanmaya başlanmıştı. Tezkerenin meclisten geçmemesinde, 2007 yılı yaz aylarında İstanbul-Ümraniye’de yapılan operasyonda ele geçen çete ve silahlarla ilk defa ismi telaffuz edilen ‘Derin devlet’ ya da ‘Ergenekon’un etkisi olmuştu. Siyasi alandaki uzantıları olan CHP ve MHP gibi partiler ile ordu açık bir muhalefet göstermişti. Geçmişte ABD tarafından desteklenen derin devlet-Ergenekon şimdi Avrasya seçeneği ile ABD karşıtı bir politika sergilemekteydi. Bu ABD’nin bölgesel çıkarları için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Tehdidin tez elden bertaraf edilmesi gerekiyordu. Derin devlet ya da Ergenekon’un ve ordunun, ABD tarafından operasyon kapsamına alınmasının önemli bir nedeni ise derin devletin ve ordunun geleneksel politikaları ile ABD’nin politik çıkarları arasında derin çelişkilerin ortaya çıkmasıdır. Ergenekon davasından gözaltına alınan emekli orgeneral Tuncer Kılınç, serbest kalır kalmaz, “NATO'dan ayrılmak gerektiğini, ABD’nin ise Türkiye'yi bölmeye çalıştığını” söyledi. Yine Ergenekon sanıklarından emekli tuğgeneral Nejat Eslen bu konuda yayınlanan bir yazısında şunları söylemektedir: “Ergenekon basit bir çete operasyonu değildir. Bu süreç dünyanın ve Ortadoğu'nun değişen dinamikleri ile ilgilidir. Çok kutuplu bir uluslararası sistem oluşuyor. Küresel ekonominin ve jeopolitiğin ağırlık merkezleri Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor. Küreselleşmenin etkin aktörleri çoğalıyor.  Krizden Rusya, Çin, İran ve Hindistan gibi ekonomiler avantajlı çıkacak. ABD ise güç kaybedecek. Çeşitli nedenlerle (nüfus, coğrafya, vs) AB, Türkiye'yi bünyesine kabul edemez.  ABD ise Türkiye'yi Ortadoğu için bir Ilımlı İslam modeli haline getirmeye çalışıyor. O halde dengeler değişirken Türkiye de tehdit ve fırsat değerlendirmesini Avrasya bağlamında yapmalı. Süreç sona erdiğinde, Türkiye jeopolitik kimliğini ve rejimini yeniden tanımlamış; devletin kimler tarafından ve nasıl yönetileceğini belirlemiş olacak”

Türkiye’nin jeopolitik konumunun ABD ve diğer bölge devletleri açısından her geçen gün daha fazla önem kazanması Ergenekon operasyonlarının gerçek nedeni olarak ifade edilebilir. ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki çıkarları ve güvenlik sorunları, Ergenekon’un Avrasyacılığı karşısında AKP-ılımlı İslam projesini daha fazla tercih edilebilir bir seçenek haline getirmiştir.  ABD gibi Rusya ve İran’ın da Türkiye üzerinde hesapları bulunmaktadır. ABD’ye yakınlaşmış bir Türkiye, Rusya ve İran açısından ciddi bir güvenlik sorununa neden olacaktır. Özellikle ABD’nin, Polonya ve Çek Cumhuriyetinde kurmak istediği füze kalkanı projesinden vazgeçmesi ardından, sürekli gündemde tutulan Türkiye’nin alternatif olarak tekrar öne çıkarılması Rusya ve İran’da rahatsızlık yarattı. ABD ve müttefikleri açısından ise kendileriyle uyum içinde olan bir Türkiye’nin İran’a komşu olması yanında Türkiye’ye kurulacak füze kalkanı sistemi ve buna bağlı olarak yüksek algılama gücüne sahip radarlar, ABD ve İsrail’in güvenliği açısından oldukça önemli görülmektedir. 2007 yılı sonlarında ABD’ye giden AKP hükümetinin Dışişleri bakanı Abdullah Gül, ABD’nin füze kalkanı projesi için dönemin Savunma bakanı Robert Gates ile ön müzakereler yapmıştı. Ayrıca Trabzon’da ABD’nin askeri üs açma isteği kabul edilmişti. ABD’nin burada açacağı askeri üsle Karadeniz altından geçecek enerji hatlarını kontrol etmek ve Rusya’ya karşı NATO’ya almak istediği Gürcistan ve Ukrayna ile daha fazla ilişki halinde olma planlarında bu üs önemli bir pozisyona sahipti. Türkiye yerleştirilecek füze ve radar sistemlerinden bazılarının Rusya’nın tutumuna bağlı olarak Trabzon’a kurulması da planlar arasında yer alıyordu.

2009 Nisan ayı başında NATO’nun 60. yılı nedeniyle Strasbourg’daki NATO zirvesine katılan TC Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 28 ülkenin üye olduğu NATO içerisinde Türkiye’nin daha fazla rol almak istediğini belirterek, sorumluluklarının gereğini her koşulda yerine getireceklerini söyledi. Zirvede verilen sözler Türkiye’nin NATO’nun bütün isteklerine teslimiyetinin belgesini taşıyordu. Teslimiyet, düzenlenen bir senaryo ile Roj TV krizi ve Tayip Erdoğan’ın sözde İsrail karşıtı “One minute” zaferine dönüştürülerek gizlendi. NATO zirvesinde Türkiye’nin Ortadoğu’da daha fazla rol alması, ABD ve İngiltere karşıtı ülkelerin Türkiye üzerinden hizaya getirilmesi, Güney Kürdistan ile ilişkilerin daha fazla geliştirilmesi ve Türkiye’de ABD’nin açmak istediği askeri üslere ve savunma sistemlerine izin verilmesi gibi birçok maddeden oluşan ‘mutabakat’ metinleri imzalandı.

ABD, yarım asırdan fazla bir süredir TC devleti üzerinden katliamlarla Kürdistan genelinde hakimiyet kurma mücadelesi vermektedir. “Dünyaya hakim olunmak isteniyorsa Ortadoğu’ya hakim olmak gerekir”  tezi “Ortadoğu’ya hakim olmak isteniyorsa Kürdistan’a hakim olmak gerekir” teziyle tamamlanarak Kürdistan’ın stratejik konumu, uluslar arası politikalarda daha fazla öne çıkıyordu. ABD ve NATO müttefiklerinin Kürdistan’a olan ilgisi sadece enerji konularıyla ilgili değildir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’ye yönelik ilişki ve politikaların başarıya ulaşmasında da belirleyici konumdadır.

Kürdistan aynı zamanda Ortadoğu ve Orta Asya’dan gelen petrol-doğalgaz boru hatlarının geçiş güzergahındadır. Ayrıca zengin su kaynaklarına ve petrol rezervlerine sahiptir. Dicle-Fırat nehirleri üzerindeki barajlarla Türkiye, bütün ülke genelindeki elektrik ihtiyacını karşıladığı gibi bölge ülkelerine de satmaktadır. Diğer taraftan, yapılan aramalarda büyük oranda petrol ve doğal gaz rezervlerine rastlanmıştır. Bu özellikleriyle Kürdistan coğrafyasının üzerinde yaşayan halk ve öncü gücü PKK, uluslar arası politikalarda müdahildir. PKK ve Kürt halkının dahil edilmediği hiçbir politikanın Kürdistan’da yaşam bulabilmesi mümkün değildir.

Kürdistan Üzerindeki Enerji Projeleri ve Uluslar arası Senaryolar
Türkiye ve Kürdistan’a kurulmak istenen füze kalkanı aynı zamanda ABD ve müttefiklerinin ‘ulusal çıkarları’ olarak görülen enerji kaynakları ve boru hatlarının güvenliği açısından da ‘gerekli’ görülmektedir. ‘Ulusal çıkarlara’ yönelik her hangi bir tehdit durumunda füzeler, savunma kalkanı olarak devreye girecek, ‘tehdit unsurlarına karşı caydırıcılık özelliği’ sağlayacaktır.

11 Eylül senaryosuyla Irak işgal edildikten sonra, Güney Kürdistan (Kerkük-Musul) petrolleri özelleştirilerek ABD şirketlerine 33 yıl boyunca kullanılmak üzere satılmıştı. Kerkük başta olmak üzere Güney Kürdistan’ın Taktak bölgesinden çıkarılan petrolün, 1 Haziran 2009’dan itibaren uzun süredir kapalı olan ve Kürdistan’dan geçen Kerkük – Ceyhan boru hattından (günde 40 bin varil petrol) ihracatına başlandı. Yine Temmuz 2006 tarihinde açılışı yapılan ve Kazak petrollerini Gürcistan ve Kürdistan üzerinden Akdeniz kıyılarına taşıyan Bakü–Tiflis–Ceyhan petrol boru hattının geçiş güzergahı da Kürdistan’dır.

9-10 Ekim 2005’te Ankara'da yapılan Türkiye-İsrail Enerji Çalışma Grubu’nun ilk toplantısında, Orta Asya ve Kafkas petrol ve doğal gazının Türkiye-Kürdistan üzerinden İsrail’e ve Avrupa’ya aktarılması konusunda mutabakata varılmıştı. 13 Temmuz 2009 tarihinde Ankara’da 6 ülkenin başbakanlarının katıldığı bir törenle imzalanan 3,300 km'lik Nabucco boru hattı projesiyle Azerbaycan ve Orta Asya doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması planlanmaktadır. Nabucco ismini, 2004 yılında Viyana’da kurulan Nabucco Gas Pipeline International GmbH adıyla duyurmuştur. 2010'da başlanacak olan boru hattı Türkiye'den çıktıktan sonra terminal ülke Avusturya'ya kadar sırasıyla Bulgaristan, Romanya ve Macaristan’dan geçecek. Nabucco projesi % 20 hisse ile BOTAŞ (Türkiye), Bulgargaz (Bulgaristan), Transgaz (Romanya), MOL (Macaristan) ve OMV (Avusturya) arasında paylaşılmıştır.

2020 yılında 31 milyar metreküp doğalgaz taşıyacağı varsayılan hat, aynı zamanda AB'nin Trans-Avrupa Enerji Hattı'nın bir parçası olarak öngörülmekte olup fizibilite ve mühendislik çalışmaları için AB fonlarından da faydalanılmıştır. İlk hesaplara göre Nabucco projesinin toplam maliyeti 4.6 milyar Euro'dur. Proje kapsamında Nabucco boru hattı, eğer İran konusunda gelişmeler yaşanırsa Erzurum'da Türkiye-İran Doğalgaz Hattı ile birleşerek, yine yapımı düşünülen Trans-Kafkas Gaz Hattı ile bağlanacaktır. Bu özellikleriyle hat, hem Orta Asya'yı, hem de Ortadoğu'yu gaz hatları olarak bağlayacak ve batı ucunda Avusturya'nın temel doğal gaz taşıyıcısı hattı olan Baumgarten an der March Hattı ile birleştirilmesi hedeflenmektedir. Esas olarak Orta Asya ve Kafkasya doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedefleyen Nabucco, ana çıkış noktasında Rusya kaynaklı engelleme girişimlerine karşı Güney Kürdistan’dan çıkarılması düşünülen doğalgaz rezervleri projede ana kaynak olarak işleve kavuşturulabilecek. Bunun için Birleşik Arap Emirlikleri’nin iki firması Crescent Petroleum ve Dana Gas şirketleri, 2007 yılında Güney Kürdistan’da Pearl Petroleum adlı bir şirket oluşturdular. Bu firma, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile yaptığı anlaşmalar çerçevesinde Khor Mor doğalgaz alanını geliştirme işini üstlendi. Birleşik Arap Emirlik patentli bu iki petrol şirketi ile Avrupalı şirketlerinin Güney Kürdistan’daki petrol ve doğal gaz aramalarının sonuç vermeye başladığı, büyük miktarda petrol ve doğal gaz rezervlerine ulaşıldığı belirtiliyor. 2014 yılından itibaren bölgeden günde yaklaşık 100 milyon metreküp doğalgaz üretilmesi hedefleniyor. Avrupa Birliği için Rusya’ya alternatif enerji hattı anlamına gelen Nabucco projesinin başlangıç aşaması için bu üretimin yarısı yani günde 50 milyon metreküpün boru hattına pompalanması öngörülüyor.

Rusya Nabucco projesini “ABD, Türkiye ve İsrail’in siyasi projesi” olarak değerlendirmişti. Rusya, ABD-Türkiye-İsrail projesi olarak gördüğü Nabucco projesine karşı, Türkiye ve Kürdistan’ın enerji koridoru olmasını engellemek; ABD ve Avrupa’nın Rusya’yı devre dışı bırakan projelerine karşı, ilk başta Azerbaycan, Türkmenistan veya Kazakistan üzerinde baskı kurarak projeyi engellemeyi veya yavaşlatılmasını hedeflemektedir. Bir taraftan da projeye sınırlı destek veren Almanya ve Fransa ile Rusya doğal gazını doğrudan Kuzey Avrupa'ya taşıyacak, Karadeniz’in 2 bin metre altından 900 kilometrelik Kuzey Akımı hattının inşaatı için hazırlanan proje kapsamında Fransız Gaz de France, Total ve Alman E.ON Ruhrgas, RWE firmaları ile Rus Gazprom firması anlaşma imzaladı. Yapılan anlaşma çerçevesinde boru hattı Baltık Denizi'nin altından Almanya'ya ulaşacak. Böylece Rusya, sorunlar yaşadığı Ukrayna’yı doğalgaz boru hattında devre dışı bırakmayı planlıyor.

Bütün bu gelişmelere bakıldığında Ortadoğu ve Orta Asya’da oynanan oyunların Petrol-Silah ve Finans koalisyonlarının işgal ve hakimiyet mücadelesi olduğu görülmektedir. Bu oyunda aktörlerin kimler olduğu çok önemli değildir. ABD, Avrupa veya bölge devletleri aynı çıkarlar etrafında ittifak ya da karşıtlıklar oluşturmaktadır. Çıkarlar temelinde hakimiyet kurulmak istenen petrol olunca, petrolün olduğu ve petrolün başka yerlere taşındığı coğrafyalar, oynanan oyunlarda en fazla yoksulluğu, acıyı ve tahribatı yaşamaktadır. Kerkük’ün sahip olduğu petrol rezervleri işgalcilerin ceplerini doldururken Kerkük harabeye dönmüş görüntüsüyle bir köyden farksızdır. Yine Kürdistan coğrafyası, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya çıkışlı doğalgaz ve petrol boru hatlarının geçiş güzergahıdır. Fakat burası da yüzyıllardır uluslar arası güçler ile TC devletinin baskısı altındadır.

Bu durumu Amerikan bilim adamı ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Joseph Stiglitz: “Finansa dayalı pazarlar, güvensiz ortamları ve ani değişimleri sevmez. Bir savaş ya da savaş hazırlıkları, kaos ve istikrarsızlık tüm planlamaların çökmesi demek iken, savaş durumu, kaos ve istikrarsızlık silah ve petrol sektörleri için istenilen ortamı yaratmaktadır” ifadeleriyle belirtmektedir. Aslında petrol, silah ve finans güçleri, Kürdistan’da yaşanan her süreçten kar elde edebilen ve aynı zamanda bu süreçleri yine çıkarları oranında destekleyen güçlerdir. Silah satmak için savaş ve kaos gereklidir. Bu durumda silah sektörleri devreye girerken, silah alabilmek-orduyu silahlandırmak için paraya gerek vardır. Bütün imkanlar silaha harcanacağı için devlet ekonomisi çökecek, burada da finans sektörlerinin resmi kurumu IMF devreye girecektir. Petrol sektörü de kendisine yönelik bir tehdit oluşturmadığı sürece çatışmalı ortamlardan nemalanmasını iyi bilir. Yaşanan kaosta kimse zenginlik kaynaklarının sömürüldüğünü ya da çıkarlar temelinde kullanıldığını sorgulamayacaktır. Ne zaman ki kaos petrol kaynaklarını ve boru hatlarının güvenliğini tehdit eder bir düzeye ulaştığında “çözüm-açılım” adı altında devreye girilecektir.

BTC ve Nabucco boru hatlarının geçiş güzergahının Kürdistan’da olması tarafları yakından ilgilendirmektedir. Kürt Özgürlük Hareketinin Kürdistan’daki varlığı nedeniyle, petrol-doğalgaz boru hatlarının güvenliği artık sağlanamamaktadır. Ayrıca güvenlik sorunları nedeniyle petrol aramaları Kürdistan’da gerçekleştirilememektedir. Bu durum BTC-Nabucco taraflarını başka çözümler üretmeye sevk etmiştir. Bu çerçevede Türkiye’de AKP öncülüğünde başlattıkları “açılım-demokratikleşme” (diğer etkenlerin yanı sıra) projeleriyle, ‘Kürt sorununa siyasi çözümler’ getirileceği iddia edilmekte ve ‘PKK’nin silahsızlandırılması çalışmaları’ başlatılmaktadır. Yani Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye planları oluşturulmaktadır.

‘PKK’yi Tasfiye Planları’nın Aktörlerinden Atlantik Konseyi ve Norveç

Washington merkezli Atlantik Konseyi (Atlantic Council), ABD’nin en önde gelen düşünce kuruluşlarından biridir. NATO’nun sivil propaganda aracı olarak da bilinen Atlantik Konseyi kuruluş amacını “ABD liderliğini geliştirmek, Atlantik ötesi işbirliğini güçlendirerek 21’inci yüzyılın sorunlarına çözümler üretmek” olarak açıklıyor. Kuruluşun başkanlığını hazırladığı birçok raporla ismi duyulan Cumhuriyetçi Nebraska eski senatörü Chuck Hagel, başkan yardımcılığını da Frank Burwell yapıyor.

Atlantik Konseyi üyeleri arasında, Türkiye ve Irak Kürtleri, Kıbrıs ve Ermenistan krizlerinde yazdığı raporlarla tartışma yaratan David L. Phillips, Güney Kürdistan hükümetinin dış politika siyasetine yön veren ve ABD ile ilişkilerini düzenleyen Washington'daki Kürt Enstitüsü başkanı Necmeddin Kerim, bir dönem Mesut Barzani’nin danışmanlığını yapan ABD’li eski büyükelçi Peter Galbraith, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Güney ve Doğu Asya’dan sorumlu politika analizcisi Mike Amitay,  Irak yeniden yapılandırma ve hümaniter yönlendirici ofisinin eski direktörü Jay Garner, Uluslararası Kriz grubunun, Ortadoğu programları direktör yardımcısı Joost Hilterman,  Amerikan Türk Konseyi, savunma ve güvenlik işleri başkanı Preston Hughes, RAND Corporation kıdemli politik uzmanı Stephen Larrabee, ‘Kan ve İnanç: PKK ve Kürt özgürlük savaşçıları’ adlı romanın yazarı Aliza Marcus, Scowcroft grubunun kurucu üyesi Eric Melby, Amerikan Üniversitesi, Global barış merkezi, Ortadoğu programları direktörü Carole O’Leary, Güvenlik çalışmaları uluslararası enstitüsünün direktörü Andrew Parasiliti, Birleşmiş Milletler eski genel sekreteri Kieran Prendergast, Transatlantik ilişkiler program direktör yardımcısı Cynthia Romero ve Türkiye eski ABD büyükelçisi Ross Wilson bulunuyor. Atlantik Konseyinin bütün çalışmalarına ve projelerine destek veren ülke ise Norveç’tir.

1993 yılındaki Oslo Barış sürecinde, İsrail ve Filistin arasındaki görüşmeleri yönlendiren ve bu sürece kapılarını açan Norveç olmuştu. Son yıllarda da PKK ve Kürtler konusunda aktif olan ve ismi geçen ülke konumundadır. Norveç’in Kürtlere olan ilgisinin nedeni elbette yine petroldür. Norveç Petrol Şirketi DNO International, Güney Kürdistan’da, Kürt hükümetiyle yaptığı ortaklık ve anlaşmalar çerçevesinde uzun bir süredir petrol çıkarma-arama çalışmaları yürütüyor. PKK’nin bölgedeki varlığı Norveç’i de rahatsız ediyor. PKK’nin denetimindeki Medya Savunma Alanları olarak bilinen Zagros kemeri, henüz ortaya çıkarılmamış petrol kaynaklarının çoğuna sahiptir. PKK’nin bölgeden çıkarılması ya da tasfiyesi diğer petrol sömürgecileri gibi Norveç’in de işine gelmektedir.

Atlantik Konseyinin 2006’da hazırladığı bir raporda, Türkiye’nin küstürülmemesi için PKK ve Kıbrıs konusunda somut adımların atılması ve iki ülke arasında “yapılandırılmış bir etkileşim mekanizmasının” kurulması öneriliyordu. Atlantik Konseyinin hazırladığı raporun devamında ise, “Ortadoğu’daki en duyarlı ve potansiyel vadeden ilişkilerden biri, ABD çıkarlarının merkezindeki Irak ve Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi olduğu” ileri sürülüyordu. Bu anlamıyla özellikle Güney Kürdistan ile siyasi ilişkilerin geliştirilmesi, enerji ve ulaştırma alanındaki işbirliğinin güçlendirilmesi, Türk ticaret ve yatırımlarının bölgeye teşvik edilmesi, Zaxo’daki Habur kapısına ilaveten ikinci bir kapının açılması gibi öneriler de bulunuyordu. Atlantik Konseyinin önerisine uygun olarak, iki ülkenin Dışişleri Bakanları Abdullah Gül ve Condoleezza Rice tarafından “Türk-Amerikan Stratejik Ortaklığını İleri Götürmek için Ortak Vizyon ve Yapılandırılmış Diyalog” mutabakatı için anlaşmaya varıldı. Mutabakat metninde TC devletinin sorunlarına çözüm bulunacağı ve öncelikli sorun PKK’nin tasfiyesi olacağı belirtiliyordu. AKP hükümetine, PKK’nin tasfiyesi için gereken ABD desteği verilerek AKP’nin ordu karşısında eli güçlendirilecekti. Güney Kürdistan hükümeti ile de ilişkiler uzun vadeli bir plan dahilinde geliştirilecekti. AKP hükümeti,  ABD’den ‘sıcak istihbarat paylaşımı’  ve ‘nokta operasyonu’ sözü aldıktan sonra ‘sınır ötesi’ operasyon tezkeresi çıkarmak için çalışmalara başladı. 9 Ekim 2007’de toplanan “Terörle Mücadele Yüksek Kurulu”,  sınır ötesi operasyon için hazırlanacak tezkerenin meclise gönderilmesine karar verdi.  Toplantı sonrasında açıklama yapan Başbakanlık sözcüsü Cemil Çiçek, sınır ötesi operasyon tezkeresinin, Anayasanın 92. maddesi esas alınarak hazırlandığını ve tezkerenin hedefinin doğrudan doğruya PKK olduğunu belirtti. Hemen ardından 17 Ekim’de, ‘sınır ötesi operasyon tezkeresi’  mecliste 507 oyla kabul edildi.

5 Kasım 2007 yılında TC başbakanı Tayip Erdoğan’ın ABD ziyaretinde, ABD Başkanı George Bush ile yaptığı görüşmede PKK’nin tasfiyesi için bir dizi eylem planı hazırlandı. Buna göre Türkiye ordusunun isteği doğrultusunda Güney Kürdistan’a yönelik askeri bir operasyon düzenlenecekti. 30 yıldır NATO olarak PKK’ye karşı tüm kirli savaş yöntemleriyle TC devletini destekleyen ve savaşan ABD, askeri operasyonlarla PKK’nin tasfiye edilemeyeceği, tasfiyenin siyasi alanda atılacak adımlarla olabileceğini belirtiyordu. Toplantı sonrasında açıklamada bulunan Bush, “PKK, Türkiye, Irak ve ABD’nin ortak düşmanıdır. PKK’yi tasfiye, Türkiye ve ABD’nin ortak hedefidir” ifadesini kullandı. Benzeri bir açıklamada Eylül 2005’te, ABD Dış İşleri Bakanlığı Irak Sorumlusu ve şimdiki ABD’nin Türkiye büyükelçisi James Jeffrey ve ABD’nin Ankara’daki Maslahatgüzarı Nancy McEldowney, ‘PKK’nin El Kaide’den farksız olduğu’nu söylemişlerdi. PKK bugüne kadar hiçbir ABD hedefine yönelik saldırıda bulunmamıştı ama ABD, ‘PKK’yi düşman’ olarak ilan etmişti. ABD, PKK’nin savunduğu KCK sistemi ve Kürdistan genelindeki etkisiyle sahip olduğu askeri gücünü kendi bölge çıkarları açısından bir tehdit olarak görmektedir. Çünkü ABD tarafından ‘kontrol edilemeyen’ her güç bir tehdittir ve düşmandır. Yani ABD’nin Kürdistan üzerindeki planlarında PKK büyük bir engeldi. Petrol-doğalgaz boru hatları Kürdistan’dan geçiyordu. Aynı zamanda Kürdistan su ve petrol kaynakları olarak da zengindi. Böylesi stratejik konumu olan bir bölge mutlaka denetime alınmalıydı.

Atlantik Konseyinin ‘PKK’nın Silahsızlandırılması, Terhisi ve Yeniden Entegrasyonu’ başlıklı bir başka raporunda, PKK ile mücadele konusunda ABD ve Türkiye’nin ortak çıkarlarına uygun bir dizi öneriler de bulunuyor. Raporda, Türkiye’nin PKK’ye karşı olası bir sınır ötesi operasyonuna ABD’nin istihbarat desteği vermesi gerektiği yoksa operasyonun başarısız olması halinde bu durumun PKK’nin lehine döneceği ve PKK’yi güçlendireceği, bunun da ABD’nin çıkarlarına ve boru hatlarının güvenliğine zarar vereceği belirtiliyor. Raporun ilerleyen kısımlarında ise: “Irak’ta ABD’nin kaybetmesi demek aynı zamanda acil global sorunlara müdahale etmede öncülük yapması gereken ABD’nin güç ve otoritesinin sarsılmasına neden olabilir. ABD, müttefikleri olan Türkiye ve Irak Kürdistan’ı arasında seçim yapma gibi bir pozisyonu kabul etmemektedir. Türkiye, Amerika’nın en güçlü ve en çok güvenilir stratejik ittifaklarından biridir. ABD aynı zamanda Irak Kürtlerinin ve Kürdistan bölgesel hükümetinin güçlü bir destekleyicisidir. ABD, PKK’nin etkisizleştirilebilmesi için Türkiye’nin istemlerine yanıt vermelidir. Türkiye, ABD’nin Irak’taki çıkarlarına zarar vermeden hareket etmelidir” deniliyor.

‘PKK’nin tasfiyesi’ için hazırlanan planın birinci evresi 21 Şubat 2008’de TC ordusunun ABD’den aldığı izin ve destek doğrultusunda Güney Kürdistan’ı işgal etmesiyle başladı. 8 gün süren savaşta TC ordusu HPG gerillaları karşısında büyük bir hezimet yaşayarak geri çekilmek zorunda kaldı.

Türkiye’deki bütün hükümetlerin dış ve iç politikalarında ve ABD ile ilişkilerinde belirleyici olan Atlantik Konseyi, AKP hükümeti dönemindeki dışişleri bakanlarının belirlenmesinde de hükümete önerilerde bulunmaktadır. AKP’nin eski dışişleri bakanı Abdullah Gül ve kabine dışından bakanlığa getirilen Ahmet Davutoğlu da Atlantik Konseyinin istemleri doğrultusunda olmuştur. AKP hükümetinin dışişleri bakanları Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun ABD ziyaretlerinde en çok uğradıkları, dışişleri, müsteşar ve danışmanlarının perspektif aldıkları önemli bir merkez konumundadır.

Atlantik Konseyi’nin 2009 Nisan ayında Washington’da yapılan toplantısı sonrasında David L. Phillips tarafından hazırlanan “Irak Kürtleri ve Türkler Arasında Güven İnşası” raporunda, AKP hükümetinin ‘Kürt açılımı’ ya da ‘demokratik açılım’ planları için önerilerde bulunulmuştu. Türkiye’deki ‘açılım’ çalışmaları Atlantik Konseyi’nin raporu esas alınarak başlatılmıştır. Raporda belirtilenlerin büyük bir çoğunluğu pratikte uygulanmıştır.

Raporda şu görüşlere yer verilmektedir:

-    PKK, askeri tedbirlerle bitirilemez. Salt askeri yaklaşımlar PKK’nin kitle desteğinin çoğalmasına ve problemin büyümesine neden olmaktadır. Askeri önlemler sürdürülürken Kürt sorunun çözümü konularında adımlar atılmalıdır. Türkiye’deki partilerin ve sivil toplum örgütlerinin görüş ve destekleri alınarak çalışmaların koordinatörlük düzeyinde yürütülmesi gerekmektedir. Türkiye’de Kürtlerin PKK’ye desteğini azaltmak için PKK’yi muhatap almadan Kürt kimliğini tanımaya yönelik adımlar atılmalıdır.
-    PKK’nin hareket alanı daraltılmalıdır. Savaşçı katılımı ve para akışı engellenmelidir. PKK’nin bulunduğu alanlara basının girmesi durdurulmalıdır.
-    PKK’nin Türkiye, Avrupa ve Irak’taki basın çalışmaları engellenmelidir. Kamuoyu ile bağlantısı koparılmalıdır.
-    Terörizme karşı işbirliğini geliştirmek için ABD, Türkiye ve Irak’tan oluşan üçlü güvenlik konseyi kurulmalı, buna Kürdistan bölge yönetimi de dahil edilmelidir. Kürt yönetimin istihbarat ve ortak operasyonlara katılımı sağlanmalıdır.
-    DTP, PKK’nin etkisinden kurtarılmalıdır.  
-    Ankara yönetimi Öcalan ile görüşmeden DTP üyeleriyle görüşme yapmalıdır.  
-    AKP hükümeti ‘Kürt açılımı’ projesi için basının desteğini almalıdır.
-    Erbil havaalanında daha etkili tedbirler alınmalı, PKK’ye nakit para taşıyan kuryeler hedeflenmeli, PKK’li olanların geliş gidişlerine karşı önlemler alınmalıdır.
-    PKK’nin denetiminde olan alanlara yakın stratejik yerlere aktif kontrol noktalar kurulmalı. PKK’nin bulunduğu alanlara girenler sıkı denetimden geçirilerek bu konuda Türkiye ile istihbarat paylaşımına gidilmelidir.
-    PKK yanlısı parti ve kurumların kapatılması gerekmektedir. PÇDK’nin açık olan bürolarının da kapatıldığından emin olunmalıdır.
-    Kürt bölgesel yönetiminin kontrolü altındaki şehirlerde PKK’nin faaliyet yürütmesine engel olunmalı ve etkisizleştirilmelidir.
-    ABD, Irak hükümeti ve Kürt bölgesel yönetimi bir açıklama yaparak PKK’nin ‘terör örgütü’ olduğunu söylemelidir. PKK’nin derhal Irak’ı terk etmesi gerektiği belirtilerek Türkiye’nin PKK konusundaki kaygıları giderilmeli, PKK’nin tasfiye edilmesinde Türkiye’ye destek ve empati gösterilmelidir.
-    Mesut Barzani’nin Türkiye’ye gelebilmesi için uygun ortam oluşturulmalıdır. Türkiye medyasında Mesut Barzani’ye yönelik negatif ve önyargılı bakış açısını ortadan kaldıracak haber ve yorumlara yer verilmelidir.
-    Kürdistan bölge yönetimiyle Türkiye’nin ilişkilerinin gelişmesi ABD’nin Irak’taki çıkarlarına fayda getirecektir.

Füze Kalkanı Projesinde PKK Pazarlığı
ABD’nin Türkiye’de kurmak istediği füze savunma kalkanıyla birlikte bir radar istasyonunun da projeye ilave edilmesi planlanıyor. Füze ve radarlar, İran’a yakın olması nedeniyle Kürdistan’a konuşlandırılacak. Kürdistan’a kurulacak olan X-band radar istasyonuyla, İran’ın gönderebileceği balistik füzelerin belirlenmesi ve buna karşı Amerikan savunma füzelerinin harekete geçeceği ifade ediliyor. X-band radar sistemleri, havadaki çok küçük objeleri bile belirleyebilme özelliğine sahip. Bu radarlar, hedeflerden gelen çok küçük füze başlıklarını bile ateşlenir ateşlenmez algılayabiliyor. X-band radarlarının tespit ettiği füzelere karşı ABD’nin Lockheed Martin ve Raytheon silah şirketleri tarafından üretilen Patriot PAC-3 (100 km menzilli) füzeleri, ABD’nin füze savunma kalkanı projesinde önemli bir yere sahiptir.

Savaşın gizli efendileri olarak bilinen dünyanın en büyük 500 silah firması içinde, havacılık ve savunma sanayinde faaliyet gösteren tam 11 şirket bulunuyor. Silah şirketleri helikopter, savaş gemisi, savaş uçakları ve füze gibi her türlü askeri malzemeyi üretiyor. ABD’nin Füze kalkanı projesinde, ürettikleri X-band radarları ve Patriot PAC-3 füzeleriyle, Yahudi sermayeli Lockheed Martin ve Raytheon şirketleri yer alıyor.

ABD, PKK’yi ‘ortak düşman’ olarak ilan ederken aynı yaklaşımı İran ve diğer ABD düşmanları için de Türkiye’den beklemektedir. Buna göre PKK, ABD’nin düşmanı ise İran ve diğerleri Türkiye’nin düşmanı olmak zorundadır. Yani ABD, ‘Türkiye’nin düşmanı PKK’nin tasfiyesi için her türlü desteği vermektedir. Karşılığında İran’a karşı Türkiye’nin desteğini istemektedir. Buna cevap olarak TC hükümetinin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye ile ABD’nin Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkas sorunlarına bakışlarının “yüzde yüz uyum içinde olduğunu” vurguladı.

TC devletinin, her 10 yılda bir güncellediği ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde İran, “tehdit oluşturan ülkeler” sıralamasında yer almamaktadır. Sadece Yunanistan ve Suriye için “ülke güvenliğinde sorun oluşturan bölgeler ve riskler” biçiminde bir ifade yer almaktadır. Füzeler ise Yunanistan ve Suriye’ye karşı değil İran’a karşı kurulmaktadır. Bugüne kadar İran ile Türkiye arasında, füze kalkanını gerektirecek bir sorun da yaşanmamıştır. Tam tersine İran ile Türkiye, PKK ve Kürtler konusunda aynı paralelde hareket ediyorlar. İran, yanı başındaki Türkiye’nin ABD ile olan yakınlaşması karşısında doğalgaz ve PKK kozunu kullanmaktadır. Özellikle Medya Savunma Alanlarını bombalaması, TC ordusuyla birlikte PJAK’a yönelik ortak operasyon yapması ve PJAK’lıların idam edilmesi İran’ın Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırma hamleleri olarak değerlendirilebilir.

Elbette Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı daha derin ve köklüdür. En önemlisi de Türkiye NATO üyesidir. Bu ilişkiyi, ABD Savunma Bakanlığına bağlı olan Savunma Güvenlik ve İşbirliği Dairesi (DSCA) yayınladığı bildiride: “Türkiye, bölgede ABD ve NATO’nun barış ve istikrarı sağlamada ortağıdır. Bölgede kabul edilebilir bir askeri denge sağlamaya katkı çerçevesinde NATO müttefikimize, güçlü, kendini savunma kapasitesine sahip olmada yardım sağlamak ABD’nin ulusal çıkarı için elzemdir. Türkiye Patriot PAC-3 füzelerini aldığı taktirde bunlardan ve bunların yaratacağı sonuçlardan etkili bir şekilde yararlanabilecektir” ifadeleriyle açıkça belirtmektedir.

Ortaya çıkan bir gerçek ise, ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarını korumak için Türkiye’de kurmak istedikleri füzelerin Türkiye tarafından satın alındığı yalanıdır. Yaşanan ‘ekonomik kriz’den en fazla etkilenen ülkelerden olan Türkiye, ABD’den 8 milyar dolarlık uzun menzilli hava savunma ve füzesavar sistemleri alıyor! ABD Dışişleri bakanı Hillary Clinton, ABD’nin Ortadoğu üzerine bir “savunma şemsiyesi” açacağı bu nedenle Türkiye’nin, bölgede barış ve istikrarı sağlama çabasında ABD’nin ortağı olduğunu belirterek, füzelerin Türkiye’ye hiçbir ücret almadan verildiğini itiraf etmektedir.

Kürdistan coğrafyasını füze kalkanı için ABD’ye peşkeş çeken TC devleti, Kürtler ve PKK konusunu füze kalkanı karşılığında pazarlık konusu haline getirmektedir. AKP hükümeti, ABD’den aldığı izin dahilinde, TC ordusunun Güney Kürdistan’a yönelik sınır ötesi operasyon yapması için 1 yıl süresi olan tezkereyi meclisten CHP ve MHP’nin katılımı ile 452 oyla tekrar geçirmiştir.

“Milli birlik” projesine dönüştürülen, sözde kalan ve açılamayan, sürekli isim ve içeriği değiştirilen ‘Kürt açılımı’ veya ‘demokratik açılım’ için bir araya gelemeyen AKP, CHP ve MHP, savaş söz konusu olduğunda aynı zihniyet çerçevesinde, aynı kulvarda bir araya gelmişlerdir.

ABD’nin Kürdistan’da kurmak istediği füzeler aslında İran’a karşı değil PKK ve Kürtlere yöneltilmiştir. PKK’nin tasfiyesi için AKP hükümetine her türlü yetki tanınmıştır. Bu çerçevede meclisten geçirilen tezkere ile ABD ve TC Kürtlere karşı savaş ilanı yapmışlardır.

ABD’nin desteği ile PKK ve Kürtlere karşı başlatılan savaşta, elbette TC devleti ve ABD’nin çıkarlarının daha fazla zarar görmesi muhtemeldir. Güney Kürdistan’da Medya Savunma alanlarına yönelik Türk ordusu ve yerel güçlerin desteği alınarak yapılacak operasyonda, Kürdistan’dan geçen ABD ve müttefiklerinin milyarlarca dolarlık yatırımları olan petrol ve doğalgaz boru hatlarının da bundan etkilenmesi beklenen bir gelişmedir.  

BTC boru hatları, Kerkük-Yumurtalık boru hatları ve 2010 yılında tamamlanması beklenen Nabucco projesi çıkacak savaşta büyük oranda etkilenebilir. Bu durumda PKK’nin tasfiyesi için plan yapanların, yaptıkları planlarda hiç beklemedikleri gelişmelerle karış karşıya kalabilirler.

Yasin Kılıçkaya

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.navendalekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info


Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Deniz
PKK'nin kontrol edilmesi ve füze kalkani
Bu kalkan özellikle enerji koridorunu garantiye almak suretiyle nükler veya herhangi hava saldirilarina karsi korumak icin tesis ediliyor anladigim kadariyla. Ancak füze kalkani semsiyesi karadan hareket eden PKK'yi kanimca etkilemez. Sinirlandirma veya tasfiye olacaksa, Kürt Özgürlük hareketini yapilan siyasi operasyonlarlan (KCK sisteminin tikatilmasi) ile, gerilla güclerinin Medya Savunma Alanlarini bosaltmasiylan belki mümkün olur diye gözükür.Ancak füze sistemi dogrudan PKK'yi etkilemez
24 Kasım 2010 Çarşamba Saat 18:59
erdal
...
öncelikle bu,öngörülü ve derin araştırmada emeği geçen dostlarar sonsuz teşekürler,yaşadığız coğrafya üzerinde oynanan oyunları,araştırıp ortaya koymak tarihi bir görevdir.kürt halkı çok uzun süren bir uykudan uyanmıştır,ve böyle araştırmaların çoğaltılarark halka izah edilmesi gerekmektedir,halkımızın her bireyinin böyle ararştırmalara girip oyunları fark edebilecek bir seviyeye geleceği bir gün umuduyla dileğiyle sonsuz teşekürler..
22 Ekim 2010 Cuma Saat 19:42