İnsanlık Toros-Zagros Kavisine Neler Borçlu?
Özgürlük Perspektifleri / 08 Aralık 2009 Salı Saat 19:49
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Doğu Afrika Rif’inden çıkışta ana toplanma kapısı ve Dünyaya yayılma merkezinin Toros-Zagros kavisi olduğunu düşündüren argümanlar çoktur. Birincisi, bu kavis Rif’in doğal yolunun sonudur.

Doğu Afrika Rif’inden çıkışta ana toplanma kapısı ve Dünyaya yayılma merkezinin Toros-Zagros kavisi olduğunu düşündüren argümanlar çoktur. Birincisi, bu kavis Rif’in doğal yolunun sonudur. Buralara kadar dalgalar halinde gelinmektedir. Gerek Büyük Sahra’nın gerekse Arabistan çölünün doğu ve batı kapısını adeta kapatması, Süveyş ve Doğu Akdeniz kıyılarını doğal yayılma yolu haline getirmektedir. Güney Akdeniz kıyıları da Cebelitarık Boğazından İspanya ve Avrupa’ya ikinci önemli yolu teşkil etmektedir. Yapısı, coğrafi koşulları gereği Doğu Akdeniz kadar verimli değildir. Arada ciddi engeller ve besin sorunları vardır. En ideal yol Doğu Akdeniz kıyılarından itibaren Verimli Hilal olarak da adlandırılan Toros-Zagros dağ silsilelerinin teşkil ettiği kavisten geçmektedir. Bu alan o kadar elverişlidir ki, kalıp da gelişkin bir toplumsallığa dönüşmemek olası görünmemektedir.

Buradan ikinci hususu çıkartabiliriz: İnsan toplulukları için iklimin elverişliliği, doğal bir tarla düzeninde bol meyve ve bitkiye sahip olması, çok zengin av hayvanlarını barındırması, güvenlik için ideal mağaraya sahip bulunması, çok sayıda nehir ve akarsuya debi oluşturması daha sonraları insanlık hafızasında ‘Cennet’ kavramına yol açacak denli elverişlilik arz etmektedir. Yakın yörelerdeki çöllere kıyasla bu alanın sözü edilen olumlu özellikleri karşısında, cehennem-cennet ikileminin insanlık hafızasına temel kavramlardan biri olarak yerleşmesi anlaşılırdır. Doğu Afrika Rif’inden sonra insan türünün ikinci önemli yoğunlaşma alanı olduğunu bu özellikleri nedeniyle rahatlıkla varsayabiliriz. İnsanlık tarihinde uygarlıksal gelişme için ‘kuluçkaya yatılan yer’ demek abartı sayılmaz. Ayrıca insanlığın destanlık öyküsünün yazılmaya, daha doğrusu oluşmaya başlandığı yer olarak da kutsallaştırılabilir. Daha sonraki büyük devrimler bu kutsallık destanının ürünleri olacaktır.

Üçüncü olarak, yaklaşık elli bin yıl öncesinde alandaki yoğunlaşmalar simgesel dil temelinde gelişmektedir. İşaret dili gibi çok ilkel bir anlaşma aracından simge diliyle anlaşmaya geçiş büyük gelişme potansiyeli taşımaktadır. Geniş bir dil bölgesinin oluşumu insan türüne muazzam toplumsallaşma, korunma ve besin elde etme imkânı vermektedir. Belki de tarihin henüz keşfi yapılmamış ve adı konulmamış en büyük devrimi budur. İlk büyük devrime ‘DİL DEVRİMİ’ demek uygun olabilir. Çünkü hiçbir devrim bu devrim kadar bu coğrafyada toplumsallaşmaya hizmet etmemiştir. Her gün kutsal bir kavram (keşfedilen yeni bitki ve av hayvanları) oluşturulmakta, ev düzenine yakın yerleşimlere (ilk defa güvenli yuvalarda yaşam) geçilmekte, dört mevsim en ideal haliyle yaşanmaktadır. Tüm bu süreçler kavramlaştıkça, geniş toplulukların ortak dili, dolayısıyla ilk defa ayırt edilen ‘KİMLİĞİ’ oluşmaktadır.

Ne hazindir ki, ilk kimlikli etnisitenin oluştuğu bu alanlarda günümüzde vahşi bir kimlik soykırımı ya-şanmaktadır. Büyük toplumsal gelişme dediğimiz süreç bu zengin olgu ve kavramlarıyla gerçekleşmekte, daha doğrusu inşa edilmektedir. Kavramsal gelişme beraberinde düşünsel gelişmeye yol açmaktadır. Kavramlarla anlaşan ve bütünleşen insanların dar klan toplumu halinde kalamayacakları, bir üst toplumsallaşma için büyük bir dinamizm kazandıkları kuvvetli bir varsayımdır. Bu konunun gerek antropoloji ve gerekse tarih öncesi çağlar açısından araştırılması gereken en temel alanlardan birisi olduğuna inanmaktayım. Büyük arkeolog ve tarihçi Gordon Childe, haklı olarak böylesi bir sezgiye ulaşmış olmalı ki, en önemli eseri olan ve o dönemde bu coğrafyada olan bitenleri (bir sonraki aşamanın gelişmeleri için olsa bile, ilk aşaması için de rahatlıkla söylenebilir) konu edindiği kitabına ‘TARİHTE NELER OLDU?’ adını vermektedir. Şu hususu da önemle belirtmeliyim ki, sadece arkeolojik yöntemlerle bölgenin geçmişi aydınlatılıp çözümlenemez: Biyolojiden filolojiye, coğrafyadan (özellikle iklim ve tarım coğrafyası) sosyolojiye, antropolojiden teolojiye kadar birçok bilim disiplininin verileri bütünleştirilerek, ilkçağ tarihinin aydınlatılmasında çok önemli gelişmeler sağlanabilir. Burada yaptığımız sadece dikkat çekmek ve göreve davettir.

Jeoloji bilimi yaklaşık yirmi bin yıl önce dördüncü buzul döneminin sona ermeye başladığının kayıtlarını vermektedir. Diğer bilim verileriyle desteklendiğinden, bu doğruya yakın bir gelişmedir. On bin yıl öncesinde Arabistan ve Büyük Sahra Çölünde yağmur ve yeşilliğin daha bol olduğu kanıtlanmıştır. Bu elverişlilik çobanlık kültürünün yaklaşık aynı dönemde gelişmesiyle çakışmaktadır. Bununla birlikte diğer büyük bir gelişme, Afrika’nın ilkel dil yapılarından daha üstün Semitik dil gruplarının kendini göstermesidir. Semitik kültür özde bir ‘çoban kültürü’dür. Örneğin çobanlık o denli önem kazanmıştır ki deve, koyun, keçi gibi hayvanlara ilişkin oluşan büyük bir kültürel birikim halen varlığını sürdürmektedir. Bu temelde etnisitenin oluşup farklı kimlik kazandığı da gözlemlenmektedir. Çok güçlü bir etnisite (aşiret) kültürünün halen geçerliliğini koruması bu gelişmeyi kanıtlayıcı niteliktedir. Birçok Sümer ve Mısır uygarlık söyleminde de bu kültürün etkilerine bolca rastlanmaktadır. Yaklaşık altı bin yıl öncesine kadar elverişliliğini sürdüren iklime bağlı olarak, Semitik kültür Büyük Sahra Çölünden Doğu Arabistan’a, Kuzeyde ise tarıma elverişli toprak sahalarına kadar çok geniş bir sahaya tarihte ilk defa kalıcı bir iz bırakmak üzere damgasını vurmuş gibidir. Semitik kültür sahası Doğu Afrika Rif’indeki kültürün devamı niteliğindeki gelişmiş bir aşamasını teşkil etmektedir. Bu kuşak daha sonra tek tanrılı dinlerin kuruluşuyla özgünlüğünü pekiştirecektir.

Fakat önemle belirtilmeli ki, Mısır ve Sümer uygarlığının oluşumunda bu kültür belirleyici olmaktan ziyade, iki uygarlık alanı üzerinde Aramitler ve Apirular (‘Doğu ve Batıdan gelen tozlu, kirli insanlar’) adıyla tarihin ilk istilacı kabileleri olarak değerlendirilecektir. Semitiklerin tarihin şafak vaktinde çok önemli bir oluşum olduklarını, adeta ayak seslerini titreştirdiklerini belirtmek mümkündür. Kuzeyde tarıma elverişli toprakları aşamamalarının nedeni ise, belki de onlardan daha güçlü bir kültürün gelişim kaydetmesidir. Tarım kültürüne adım adım geçiş kültürü de diyebileceğimiz bu oluşumlara genel olarak ‘tarla kültürü’ demek uygun bir adlandırma olabilir. Nitekim tarihte ‘Aryenler’ olarak adlandırılan bu toplumsal gelişmeyi tarlacılar, topraklılar (Ari, bu toprakların ilk kültürel kimliğine sahip Kürtçede ‘toprak, yer ve tarla’ anlamına gelmektedir) olarak deyimlendirmek mümkündür. Semitiklerin kuzeyini, ilk başta çekirdek alan olarak Toros-Zagros kavisini tarımsal gelişmeye açan Aryenleri tarımın yaratıcıları olarak değerlendirmek mümkündür.

Bu gelişmede de iklim ve toprak yapısı, bitki örtüsü ve hayvan türleri belirleyici rol oynamaktadır. Semitik alanlarda tarım ancak çok sınırlı vahalarda hurma gibi çok az tür üzerinde gerçekleşirken, kavisin (diğer adıyla Verimli Hilal’in) her tarafı tarla olmaya elverişli olup zeytin, fıstıkgiller, palamut (meşegiller), ardıç (meyvegiller), bağ (üzümgiller), tahıl (buğdaygiller) yetiştirmeye son derece elverişlidir. Yine yabani koyun, keçi, sığır, domuz, köpek, kedi başta olmak üzere evcilleşmeye uygun birçok hayvan türünün sürüler halinde dolaştığı alandır. Dağların yükselen kısımlarında geniş ormanlar vardır. Dört mevsim en uygun halleriyle yaşanmaktadır. Yağmurlar adeta düzenli sulamayı andırmaktadır. Birçok akarsu ve nehir kıyısı yerleşmeye oldukça uygundur. Tüm bu elverişli koşullar altında “tarihin şafak vaktinin sökün etmesi” beklenmesi gereken bir gelişmedir.

Jeoloji ve ilkçağ kayıtları, alanda buzulların on beş bin yıl öncesine kadar yüksek dağlık alanlara doğru çekildiğini göstermektedir. Yüz binlerce yıl boyunca insan türünün en önemli yoğunlaşma alanı olması, dil devriminin yoğunca yaşanması ve Semitik kültürün dayatması sonucunda, bölgenin kısa süren bir mezolitik (orta taş devri, yaklaşık M.Ö. 15 bin-10 bin dönemi) dönemden, devirden sonra neolitik devire geçtiği varsayılmaktadır. Hakkâri mağaraları mezolitik ve daha öncesinin yoğunca yaşandığının ipuçlarını vermektedir. Yontma taşlar da bu konuda bolca kanıt sağlamaktadır. Bölgede asıl patlamanın neolitikle başladığına, yaklaşık on iki bin yıl öncesinden bu kültüre geçildiğine dair bolca kanıta rastlamaktayız. Tarım, tarla ve Köy Devrimi olarak da adlandırabileceğimiz bu çağ, gerek insanlık gerekse daha dar anlamda uygarlık tarihinin (yazılı tarih) bir önkoşulu niteliğindedir. Kendi başına dev bir Kültür Çağıdır. Önemi henüz layıkıyla anlaşılmayan ve tarihte hak ettiği yeri bulmayan bu kültür üzerinde ne kadar durulsa o kadar yerindedir. Gordon Childe bu alandaki kültür çağının Batı Avrupa’daki dört yüz yıllık kültürden daha az önemli olmadığını söylerken gerçeğe daha yakın durmaktadır. O kadar icat yapılmıştır ki, saymakla bitmez. Tüm tarımsal, zanaatsal, ulaşım, barınma, sanat, yönetim, din alanlarında devrim niteliğinde gelişmeler yaşanmıştır. Her alanda binlerce yeni olgu keşfedilip adlandırmalara konu olmuştur.

Böylelikle Semitiklikten sonra en geniş, hatta Semitikliğin çoban dilinin dar olan kelime dağarcığının çok üstünde bir dil hazinesine kavuşan ‘Aryen dil grubu’ şekillenmiştir. İnsanlığın kaybolmayan hafızasının temeli atılmış gibidir. Bu dil grubunun Hindistan’dan Avrupa kıyılarına kadar geniş bir sahaya taşınan kültürle birlikte yayılması, bu çözümlememizin doğrulanmasını bir kez daha göstermektedir. Öyle sanıldığı gibi Aryen dil grubunun doğuş kökeni Avrupa, Hindistan ve ikisi arası geçiş bölgelerinde (Kuzey Karadeniz, Rusya stepleri, İran yaylaları) olmayıp, Verimli Hilal’in çekirdek bölgesindedir. Gerek kelimenin (Aryen) etimolojik çözümü, gerek bütün Hint-Avrupa dil gruplarında kullanılan temel kelimelerin etnik yapılarla bağlantılandırılması bu gerçeği doğrulamaktadır. Daha da önemlisi, kültürün çekirdek bölgesinin bu alan olması, kelime ve dil yapısının da doğal olarak burada kurulmasını gerektirir. Halen mevcut etnik kültürel yapılar ve diğer tarihi kanıtlar bu gerçeği fazlasıyla doğrulamaktadır.

O halde ikinci büyük dil ve kültür kuşağının varlığı, tarihi ve yayılması gerek toplumsal gelişmenin, ge-rek onun uygarlıksal (kent yapılı) aşamasının anlaşılmasında tarihi öneme sahiptir. Daha önceki tüm kat-manların bu iki temel dil ve kültür grubu içinde eridiklerini söylemek mümkündür. Sadece aynı buzul döneminin sona ermesinden sonra Sibirya’nın güney eteklerinde (Yakutistan vb.) üçüncü bir dil-kültür grubundan söz edilebilir. Muhtemelen bundan dokuz bin yıl önce güneye doğru yayılım gösteren bu kültürün anavatanı Çin’dir. En batı ucu Finlilere kadar uzanan bu kültürden Türk, Moğol, Tatar, Koreliler, Vietnam ve Japonlar başta olmak üzere, en geniş üçüncü Kuzey kuşağının oluştuğunu söylemek mümkündür. Amerika kıtasındaki Kızılderili kökenli kültürün de Bering Boğazı üzerinden aynı dönemdeki yayılımın sonucu olduğuna dair güçlü arkeolojik, etimolojik, etnolojik kanıtlara sahibiz. Eskimoları da bu gruba dahil edebiliriz. Afrika’nın halen yaşayan birçok kültürü yüz binlerce yıllık özelliklerini korumasına rağmen, Semitik grubun güçlü etkisini yaşamaktadır. Özellikle Swahili dil grubundakiler böyledir. Ormanların, dağların ve çöllerin derinliklerinde milyonlarca yıl öncesini yaşayan klanlara rastlamak da mümkündür.

Bu tabloya göre insanlık, başta yerküremizin güney orta-kuzeyinde olmak üzere, bundan altı bin yıl öncesine doğru geldiğimizde, uygarlığa geçiş yapacak üç temel dil ve kültür grubuna kavuşmuş bulunmaktadır. Bu kültürler arasında yoğun geçişlerin olması doğaldır. Tarih ve coğrafyanın etkisi altında farklılık taşıdıkları da günümüzde bile gözlemlenmektedir.

Konumuz açısından önem taşıyan husus, Hint-Avrupa uygarlığının kaynaklarını araştırırken, ana kaynağı doğru teşhis etmektir. Tarih bilimi zaman-mekân etkisindeki çekirdek kültür tanımlamalarına öncelik vermektedir. Kapitalist kültürün bile çok keskin bir çekirdeksel yayılımının olduğunu günümüzde netçe bilmekteyiz. Kaynağı olmayan, hayali ve havai tarih anlayışları bilincimize ağır darbe vurmaktadır. Tarih bilincini yaşamsal yorumlara kavuşturamayanlar, günümüzün yorumunu da anlamlı yapamazlar. Tarihsiz bir toplumu yetkince anlamak ve yaşamak mümkün değildir.

Daha önceki ‘Özgür İnsan Savunması’ adlı savunmamda uygarlığın kaynağını değerlendirirken, aşırı biçimde Fırat-Dicle havzasına ve ondan kaynaklı Sümer uygarlığına indirgemeci yaklaştığıma ilişkin bazı eleştiriler almıştım. Bu eleştirileri de göz önünde bulundurarak, indirgemecilik konumunda bulunmadığımı, ama ana kaynağı önemsediğimi ısrarla belirtmek durumundayım. Tarihin akışını bir ana nehre benzetirsek (toplumsal gelişmenin ontolojik yapısı açısından bu kaçınılmazdır), ana kültür ve yan kollar meselesine dikkat çekmek maksadıyla taslak niteliğindeki bu düşünceleri belirtiyorum. Daha doğrusu dikkat çekiyorum. Nasıl ki günümüzün hâkim uygarlığı, yani kapitalist modernite Hint-Avrupa uygarlığı kökenine dayanmaktaysa, Hint-Avrupa kültürü de Aryen kültürü kaynağına, onun Sümer ve Mısır kollarına dayanmaktadır.

İnsanlık uygarlığındaki ana nehir ve kolları sorununu doğru çözümleyemezsek, günümüzün doğru an-lamlandırmasını yapamayız. Ana nehre kimi yan kollar güçlü akar, kimi kollar yarı yolda kurur. Ayrıca ana nehrin doğduğu kaynak da belirleyici anlama sahiptir. Eğer toplumsal gelişmenin tarihsel ve coğrafi boyutlarıyla yetkin bir anlamına erişmek istiyorsak, yöntemin gereklerini sorunların çözümünde denemek gerekir.


Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan

Demokratik Uygarlık Manifestosu’ndan

 

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

 

www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info

 

 

Parveke

TAGS(ETIKETLER):  

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.