Fırat Cûdi
PANOPTİCON ve HDP
09 Eylül 2019 Pazartesi Saat 08:46

Her iktidar, sahip olduğu gücü korumak ve mümkünse büyütmek için çeşitli baskı yöntemleri geliştirir, uygular. Askeri darbeler, soykırımlar, işkence, yerinden etme, faili meçhuller, suikastlar, gözaltılar, tutuklamalar, kültürel ve siyasal baskı biçimleri, bugüne değin sıkça rastlanan yöntemlerin birkaçıdır. Dünyanın hemen her yerinde bu yöntemlerin hala uygulandığı da görülüyor.

Türkiye’deki iktidarların ve hegemonik güç odaklarının, TC’nin kuruluşundan bu yana, muhalif kesimlere karşı bu gibi yöntemleri uyguladığı da biliniyor. Fakat bu yazı özellikle 1990’lardan başlayarak Kürt halkına ve onun dostlarına dönük geliştirilen, adına Panopticon denilen, baskı yoluyla izleme, dönüştürme ya da doğrultu verme yöntemini irdelemektedir. Burada, 45 yıllık kesintisiz bir özgürlük mücadelesi yürüten Kürtlerin ve Türkiye’nin demokratik kurtuluşunu Kürtlerin bu mücadelesinde gören tüm devrimci demokrat kesimlerin üzerinde oturtulmaya çalışılan bir yöntemden bahsedilmektedir. Bir anlamda bu yazı, üçüncü çizginin temsilcilerinden biri olan HDP’nin kapatılıp kapatılmamasını konu almamaktadır. Zaten mevzu bahis olan da budur; “Gözümüz üzerinizde, dikkat edin!” denilmektedir.

Panopticon (bütünü gözlemlemek), 18. yüzyılın sonlarına doğru Jeremy Bentham tarafından ortaya atıldığında, sadece mimari bir yapı olarak kabul ediliyordu. Her an gözetlenebilir, kolay müdahale edilebilir ve diğerleriyle iletişimi engellenebilir tek kişilik hücrelerden oluşan cezaevleriydi tasarlanan. Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve hiçbir zaman birebir inşa edilememiş olan bir cezaevi projesi olan Panopticon, sekizgen biçiminde bölmelerden oluşan bir binadır. Tam ortasında bir gözetleme kulesi bulunur. Kuleden bütün hücreler görülmektedir ama hücrelerdeki “suçlular”, kuledekileri görememektedir. Amaç, mahkumların her daim izlendikleri fikrine kapılmalarıdır - kulede kimse olmasa bile! Michel Foucault, Panopticon fikrinin, modern güç kavramının kaynağı olduğunu düşünür. Birey ve toplum, izlenmiyor olsa bile izlendiğini ya da her an izlenebileceğini düşünmektedir. Bireyden topluma, toplumdan bireye akan bu algı, bir otokontrol mekanizması geliştirir ve kendini denetlemeye başlar.

Foucault, iktidarın karşıtı konumunda olan tüm aktörlerin ve güçlerin cezalandırılması ve tutsak edilmesine dair yöntem değişikliğinin moderniteyle bağlantılı olduğunu ifade eder. Abbas Vali de bunun, aynı zamanda iktidarın modernite içindeki varoluş biçimini gösterdiğini salık verir. İktidar ise kendi karşıtının var olmasına engel olmazken bu karşıtlığı “suçlu”, “marjinal” veya “kriminal” olarak kabul ettirmeye çalışır. Ancak bununla yetinmez. Yok ediş iktidarların doğasında vardır. Dolayısıyla bu, kendisine son verme ve demokrasinin, özgürlüklerin önünü açma potansiyeli en yüksek olan karşıt gücü yok etmeden önceki bir aşamada, inceltilmiş bir yöntemi tanımlar.

12 Eylül Darbesi öncesinde ve sonrasında, demokrasi ve özgürlük yanlısı hareketler, cezaevlerinde veya sokakta işkence ve öldürme yoluyla bertaraf edilmek istendi. Bu yöntem askeri darbelerin tamamında olduğu gibi gelişti. Hatta bütün bir yüzyıla yayılmış olanın bir başka adıydı. Baskının en açık bir şekliydi. 1990’larla birlikte Kürt Özgürlük Hareketinin öncülüğünde gelişen büyük direnişler ve serhildanlar sonrası da devam etti. Köy yakmalar, toplu katliamlar, zorla göç ettirme, Kürdistan’daki doğanın ve tarihin yok edilmek istenmesi, koruculaştırma gibi yöntemler de buna eklendi. Kürt halkı dışındaki tüm demokratik güçlerde büyük oranda sonuç alınmıştı. Lakin Kürtler direnmeye ve toplamda adı “Kürt soykırımı” olan bu gerçekliği tersyüz etmeye kararlıydı. 2000’lerle birlikte, bu yöntemler kimi zaman inceltilmiş, bazen de DAİŞ gibi başka soykırımcı-sömürgeci güçlerin JİTEMvari örgütleri eliyle yapılmaya devam etti.

Fakat hiçbiri bugün istedikleri sonuçları doğurmadı, doğurmayacağı da anlaşılmıştı. Halihazırda Kürtlerin direnişinin zayıflatılmak istenmesi, zayıfladıkça yok edilme gerçeğine yakınlaşması anlamına geleceğinden, tarihin belki de en uzun süreli baskı yöntemlerinden biri devreye konulmuş oldu. Panopticon yöntemiyle Kürtleri baskı altında tutma, soykırıma hazır hale getirme gayreti, en çok da AKP’nin iktidara gelişiyle ve bugün de MHP ile yürüttüğü faşist ittifak ile uygulanagelmiştir.

Ayrıca Kürdistan merkezli devam eden 3. Dünya Savaşının bir boyutu da iktidarların, kapitalle olan ilişkisinde yatıyor. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin temel çarkları olan sermaye ile iktidarların ilişkilerini düzenlemeyi ve korumayı amaçlayan bir süreç yaşanıyor. Bu da anti-emperyalist, anti-kapitalist ve özgürlükçü güçlerle olan savaşta, yeni baskı yöntemlerinin gelişmesini ifade ediyor. Öyle ki iktidarların gözünün sürekli olarak “suçlunun” üzerinde olması gerekli görülüyor.

Bu bağlamda bugün, “suçlu” addedilen Kürt siyasetçileri ve demokrasi yanlısı tüm kesimlerin bir çeşit rehabilitasyona ihtiyaç duydukları varsayılıyor. İşte AKP-MHP faşizminin, kendisinden önceki iktidarlara göre “modern” dediği ve “şiddet içermediği”ni ifade ettiği; aslında soykırım kişiliğindeki en zayıf nokta olan “suçluluk psikolojisini” örgütlediği ve bir algı haline getirdiği nokta da tam burası oluyor.

Türkiye’de Panopticon adlı tasarıma en yakın mimari yapı F tipi cezaevlerinde görüldü. Ancak bu yapı bugün, bir fikir ve psikolojik özel savaş yöntemi olarak modern bir baskı aracı biçiminde kullanılıyor. En son, Sömürgeci Türk devletinin faşist içişleri bakanı olan Süleyman Soylu’nun, kayyumlar sonrası gelişen direnişler ve dayanışma eylemlilikleri sonrası hem HDP’ye dönük hem de CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’na dönük dile getirdikleri de bu yöntemin bir tezahürüdür. Bu zat HDP için “Partinizi kapatacağız” derken İmamoğlu’na da “Ayağını denk al” demektedir. Her iki durumda da ortaya çıkan şey “Gözümüz üzerinizde, yapacağınız her hareketi, söyleyeceğiniz her sözü, kontrol edeceğiniz her olayı takip ediyoruz. Bizim dediğimiz gibi yaşamazsanız, direnmeye devam ederseniz, belediyelerinizi elinizden alırız, partinizi kapatırız, sizi itibarsızlaştırırız, hapse tıkarız” biçimindedir.

Oysa yaşanan savaşın tam ortasındaki Kürdistan’ın her yanına, Kürtlerin bulunduğu her yere dönük topyekun bir saldırı vardır. Kürtler soykırım kıskacındadır. Bunun karşısında belediyelere kayyum atamak ya da parti kapatmak, siyasetçilere, seçilmişlere hapis cezaları vermek, olsa olsa “sıtmaya razı etmek” olur.

AKP-MHP faşizmi o kadar saldırgandır ki o kadar da zayıftır ve girdiği bunalımdan çıkış yolunu bulamamaktadır. Zaten faşizm, kanserli hücrelerin kemiğe ulaşmış halini ifade eder. Tedavisi mümkün değildir. Ancak ömrünü uzatabilir. Bu yüzden kayyum atamışsa da, siyasetçilere ceza yağdırmışsa da HDP’yi kapatacak gücü yoktur. Bunun en bariz yanı gerillanın mücadelesinde görülebilir.

Gerilla da Panopticon yöntemine tabi tutulmak istendi. Son gelişmiş teknoloji kullanılarak onlarca keşif uçağı ile gözetim altına alınmak istendi. Ancak başarılı olunamadı. Bugün gerilla, teknik açıdan kendisinden kat be kat üstün olan bir NATO gücüne karşı her alanda en amasız mücadeleyi verirken istenen denetime de girmemiştir. HDP üzerinden oluşturulmak istenen algı da bunun tersidir. Kürt halkı, yöneticiler, siyasetçiler, demokratik kitleler ve onların temsilcileri; özellikle de son dönemde öne çıkan kimi isimler ve kurumlar, bu biçimiyle denetime alınmaya ve kendini kontrol eder hale getirilmeye çalışılıyor. Bu bile AKP-MHP iktidarının ne kadar zayıf düştüğünü ortaya koyan bir gerçektir. Kaldı ki Kürt Özgürlük Hareketinin mücadelesi sonrası kurulan ve defalarca kapatılan siyasi partilere ve onların dönemlerine, elde ettikleri kazanımlara bakılabilir. Her biri, o dönemin iktidarlarının en zayıf oldukları dönemi ifade ediyor. Veya devletin aciz kaldığı, küresel sermayeye taahhüt ettiklerini gerçekleştiremediği dönemleri kastediyor. Kapatılanlar Kürtlerin siyasi partileri iken yıkılanlar iktidarlar olmuştur. Kürtler, yeni isimlerle siyaset yapmaya devam ederken düşen iktidarlar tarihin çöp sepetine gitmiştir. Ama tüm bunların ötesinde, hem süreçlerin belirleyicisi olan hem de yok edilemeyen iki temel gerçeklik olmuştur. Biri, gerillanın amansız ve başarılarla dolu mücadelesidir. Diğeri de halk serhildanlarıdır.

Dolayısıyla HDP’nin kapatılıp kapatılmamasını belirleyecek olan yine bu iki temel gerçekliktir. Mevcut durumda hem var olan faşizmin bu gücünün olmadığını, buna cesaret edemeyeceğini ve HDP’yi kapatırsa siyaseten intihar etmiş olacağını bilerek hareket etmek, hem de “bir şey olmaz” ya da “aman dikkat edelim” gibi liberal, öngörüsüz kalmamak gerekmektedir. Gerillanın devam edegelen mücadelesine, aralıksız bir direnişle ve serhildanla karşılık verilmelidir. Delinin kuyuya attığı taşı çıkarmaya değil, kuyuyu ortadan kaldırmaya çalışmak gerekmektedir. Zira HDP’nin tek büyük gündemi olabilir; o da Demokratik Türkiye ve Özerk Kürdistan’dır.


Fırat CÛDİ

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html