Labirent ve Özgürlük Tutkusu
30 Kasım 2019 Cumartesi Saat 09:22
14 Punto 16 Punto 18 Punto 20 Punto
Can Toprak

İnsan olan, her daim çok uzakta da olsa hayata çağıran ilk baharın rengarenk çiçeklerinden bir demet toplamak, doyasıya koklamak, ilk baharın çiseleyen yağmurlarından sınırsız yürüyüşlere çıkmak, düşlere dalmak ve tırnaklarına kadar ıslanmak ister. Bahar yağmurları ile coşan nehirlerin, çağlayanların çılgınlığına tanıklık etmek, canlanan doğa ile adeta yeniden hayat bulan kuşların kanat çırpmalarını seyretmek-seslerini dinlemek, açan yapraklarda, uçuşan kelebeklerdeki canlılığa ortak olmak, sabah beliren güneşin ilk ışınlarını ve batarken ki kızıllığını seyre dalmak ister. İnsan bu, sınırsız aklı, taşkın duyguları, tutkulu istekleri ile ister de ister. Özgürlük ister, adalet ister, eşitlik ister. Fakat çelişik zaman ve adil olmayan devranda bu naif, insani ve doğal isteklerin sahibi tutsak bir devrimci ise istekler öylesine zor-imkânsız, ulaşılmaz olur ki çoğu zaman kaf dağının ardına dönüşür. Her biri ulaşılmaz-erişilmez bir ütopya halini alır. Bir yanılsama, kandıran ve peşinde sürükleyen olur. Çünkü içerde olmak, tutsak düşmek zulmün cenderesinin orta yerinde hayata tutunmaya çalışmaktır. Bu nedenle tutsak için tüm bunlar bir olasılık bile değildir. Burada dağlardan kar, yıldızlar ve onların can yoldaşı bahar’dan yoksundur tutsak. Bu nedenle mutluluk onun için bir hayalden ibarettir.

‘Bir yerde mutlu olmanın ilk şartı orayı sevmektir’ der bir yazar. Gerçekten de öyledir. Hiçbir canlı sevmediği beğenmediği bir yerde duramaz, yaşayamaz. Durup yaşasa bile mutlu olamaz. Hiçbir bitki uyumlu olmadığı toprakta yeşermez. Yeşerse bile kısa sürede solgunlaşır, kurur gider. Herhangi bir canlı özüyle yaşadığı yerden kopartıldığında yaşama isteğini, sevincini yitirir. Ruhen ve bedenen sakatlanır.

Bu nedenle insan her daim bulunduğu mekânı yaşanılır kılmanın uğraşındadır. Bu uğraşları sonuca ulaştığı oranda bulunduğu mekânı yaşanır hale getirir. Sevmeye başlar ve böylece mutlu olur. Bundan dolayı insanın yaşadığı yerin köy şehir, dağ, ova, çöl veya vaha olmasından çok orayı benimseyip benimsemediği, sevip sevmediği önemlidir.

Hapishane tercih edilen bir mekân değildir. Kişilerin zorla tutulduğu bir yerdir. Kişinin hiç istemediği ve sevilmesi imkânsız olan bir yerde yaşamaya mahkûm edilmesidir. İnsanlık çokça zulüm biçimlerine tanıklık etmiştir. Ama herkes kabul eder ki en büyük zulüm bir insanın istemediği bir yerde, bilmediği, tanımadığı ve sevmediği insanlarla yaşamaya zorlanmasıdır. Bu nedenle hapishanedeki insan için mutluluk hep Kaf Dağı’nın arkasındadır. Bir ulaşılmazın ve imkânsızlığın adıdır.

Kentlerin en ücra köşelerine ya da kuş uçmaz, kervan geçmez çorak alanlarına kurulan bu mekanlar, yasa-yönetmelik ve uygulamaları her yönüyle kendine özgüdür. Göğe yükselen duvarları, gözetleme kuleleri ve örümcek ağını andıran tel örgüleriyle göreni ürküten hapishanelerin ismi bile tek başına mutsuzluk üretmeye yetmektedir. Bu korkutucu dış görünüşün, bu soğuk duvarların, paslı demirlerin, bir de öte tarafı, yani insani olan her şeyi öğüten, özlem ve acıyla yürekleri kavuran iç yanı, mezarı andıran mahpus yanı vardır. Kirli, nemli, rutubetli uzun duvarlarla çevrili koridorları, üst-üste, yan yana açılan-kapanan onlarca kapı tamamlar. Çözümlenmesi imkânsız labirentli koridorları, hücre-havalandırma kapıları takip eder. Hücre veya koridorların küçük pencerelerdeki demir kafesi, onun üzerine örülmüş tel örgüler süsler. Yasağı yaşam biçime dönüştüren yönetmelik ve uygulamalar ise bu tablonun tamamlayıcısıdır. Yasak, baskı ve sınırlandırılmışlıktan oluşan bu mekânı insan nasıl sevebilir ki? Böyle bir yerde kişi nasıl mutlu olabilir? Burada her dakikada kurtuluş ve özgürlük özlemi taşımayan, bu özlemle yanıp tutuşmayan her yürek ya ölüye ya da deliye aittir. Son yıllarda gündemden düşmüş olsa da cezaevindeki isyanlar, operasyonlar, açlık grevi ve ölüm oruçları bu zulümlü dünyanın rutin uygulamaları ve ayrılmaz parçasıdır. Tüm negatif tabloya rağmen hapishane salt zulüm, ölüm ve hasretten ibaret değildir. Bunlar madalyonun ölüm ve elem yüzüdür. Devletin, onun ruhsuz bürokratlarının kalın bir perde ile hep görünmez kılmaya çalıştıkları ayıplardır.  Hapishanedeki hayatın bir de diğer yüzü daha vardır. Ölüm ve elemin antisi olarak devrimcilerin yıllarca inançlarına sıkı sıkı sarılıp hayata tutunmalarıdır. Burada inancın kutsaliyetini, amacın yüceliği tamamlar. Bu uğurda direnmek, mücadele etmek ve gerekirse yana yıkıla, dövüle- dövüle ölmek ise bu hayatın bedelidir. Her ölüm erken ölümdür ve geride kalanlar için tarifi imkânsız acıdır. Cezaevlerindeki ölümler ise bunun katmerleşmiş halidir. Cezaevinde bir operasyon anında yere yatırılarak dövüle-dövüle öldürülmek, ölüm oruçlarında dirhem-dirhem eriyerek ölmek, ya da bedeninde ateş yakıp alev topuna dönüşerek hayata elveda demek, acıların en acı olanı ve ölümlerin en dayanılmazıdır.

Cezaevi uygulamaları insanı duyumsamayan, hissetmeyen, yaşayan bir ölü haline getirme amacına dayanır. Bunu cezaevindeki uygulayıcılar da bilir, maruz kalan devrimci tutsaklar da. Bu nedenle uygulayıcılar son derece gaddar, tutsaklar ise direnişte hep tavizsizdirler. Bu mekânların kişi üzerindeki etkileri ikilidir. Bir yönü ruhsal dünyaya olan etkilerdir. Burada tutsak olup ta kendini korumayanın, memleketten, insandan kopanın ve umudunu ideallerini yitirenin vay haline. Bu duruma düşenin duygu dünyası allak bullak olur. Ruhsal inançsal çöküntü yaşamaları kadere dönüşür. Bu nedenle böylelerinin yaşamaları, yaşasa da ayakta kalmaları zordur. Fakat hapishanedeki hayatın bir yüzünde zülüm, ölüm varsa, diğer yüzünde ise her daim inancın kutsaliyeti, amaçların yüceliği ve bilincin kızıl gülü açar. Kabul ediyorum: Hapishane ve tutsaklık, ayrılık ile acının kol-kola, yan-yana yaşanması, hayat bulmasıdır. Uzun-uykusuz sancılı gece ve gündüzlerin toplamıdır. Çıldırtıcı sessizliğin ‘’kuyunun dibindeki taş misali’’ yapayalnızlığın adıdır. Yürek ve bilinci kemiren sancıdır. Ayrılığın dayanılmaz ağırlığı altında ezilmedir. İçeriksiz dostlukların kahreden duyarsızlığıdır. Sadece bayramdan-bayrama hatırlanmaktır. Bazen de aynı koşulları ve aynı kaderi paylaşanların birbirinin mutsuzluğunda, birbirini felakete uğratarak, karşısındakinin felaketinde mutluluk aradığı zemindir. Hayatın tel örgüler, beton yığını ve demir parmaklıklarla sınırlandırılmasıdır. Yaşamın, yasa-yönetmelik, emir ve buyruklarla cehenneme çevrilmesidir. Kişinin özgür bir güne ve güneşe hasret bırakılmasıdır.  Zulmün rutinleşmesi, eziyetin hayat biçimine dönüşmesidir. Tutsaklık en nihayetinde ayrılık, acı ve yalnızlığın diğer adıdır. Tutsaklığın ilk gününden itibaren yapayalnızsındır. Esaret koşullarındaki her yalnızlık iç dünyada sınırsız yolculuklara çıkıştır. Bu yolculuğun her durağında acı ve elem bekler tutsağı. Çünkü tutsağın ger gecesi yıldızlardan, ger günü ise güneşten ve parıltıdan yoksundur. Birer toplama kampına dönüşen günümüz hapishanelerinde zamanın ilerleyişini sadece solgunlaşıp düşen takvim yaprakları hatırlatır kişiye. Hücrelerde yanan solgun ışık altında zaman ve mekân anlamını yitirir. Tutsak olanın her anı ve zamanı hüzünle örülür. Bu nedenle burada yaşamaya zorlanan kişi ancak yüreğine taş, yaralarına tuz basarak tutunabilir hayata. Bu koşullarda düşsel yolculuklar sınır tanımasa da beton ve demir yığını tutsaklık dünyasının aşılmaz gümrükleridir. Tel örgüler tutsağın tenini sarmalar. Hapishane koşulları akıl almaz işkencelere direnip zulmü alt edenler kadar, amaçlarına ters düşenlere, inançlarını yitirenlere, ihaneti seçip yoldaşlarına yüz çevirenlere, satma ve satmalara da tanıktır. Burada hiç olmayacak zaman ve hiç beklenmeyen kişilerin başını öne eğerek, titrek adımlarla çekip gitmesi sık yaşanan bir durumdur. Bu mekânlar direnenler kadar, düşen, dönen, dökülen, yüreğini bir fesat yuvasına dönüştüren ve inançlarına sırt çevirip, yoldaşlarının yüreğine basa-basa gidenlere de tanıktır. Hapishanelerin tüm olumsuzluklarına rağmen geçen zamana-dönen devrana, sözleri, yaşamları ve eylemleri ile damga vuran ve bu mekânları direniş kalesine çeviren devrimcileridir!  Çünkü onlar bir mezarı andıran hapishanede olsalar da düşünceleri, düşleri, umutları-özlemleri ve ütopyaları ile her daim kalabalıklarla birliktedirler. Yerkürenin diğer ucunda da olsa yapılan her haksızlığa-adaletsizliğe karşı insanlığın isyan bayrağıdırlar.


Can TOPRAK

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

Parveke
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Ulaş Arslan
VARLIĞI KORUMAK!

ARAMA