Kürt Yurtseverliği
10 Kasım 2019 Pazar Saat 05:52
14 Punto 16 Punto 18 Punto 20 Punto
Kasım Engin

Kürtler’de aşiret son derece önemli bir sosyal yapı ve savunma mekanizması iken hiç şüphe yok ki klan, kabile ve hatta aşiret üstü bir yapı olan konfederasyon da önemlidir.

“Toplumsal doğa yaşamının yüzde 98’ine yakınının klan toplumu dediğimiz 25-30 kişilik birimler halinde süregeldiğini bilmekteyiz. Klanı toplumun kök hücresi olarak tanımlayabiliriz. Klan toplumu süreç içinde oluşan aile, kabile, aşiret, kavim ve ulus toplumunun tümünde hücre farklılaşmasına benzer biçimde yaşamını halen sürdürmektedir.”

Kabilenin ise daha çok ekonomik bir temeli vardır. Kabile, üretim ve geçim zorluklarından ortaya çıkmıştır. Kolektif çalışma ve üretim araçlarında sosyal mülkiyete sahip olan kabilenin, bir diğer işlevi de savunmadır. Bu örgütlenmeler insanlığın doğal gelişiminin bir sonucu olarak, binlerce yılı bulan bir gelişim sürecinin sonucudur. Kabile bu bağlamda; “Üretim ve savunma için gerekli toplumsal birliktir. Sadece kan bağına dayanmaz. Çekirdek toplumdur. Komünaldır.”

“Aşiretler kabile topluluklarının bir nevi federasyonu olarak daha da önem taşımışlardır. Varlıklarını büyük oranda köleci uygarlıkların saldırıları karşısında kazanmışlardır. Yok olmamak için birleşme ve direnme ihtiyacı aşiret örgütlenmesini doğurmuştur… Aşirette ortak zihniyet ve örgütsel birlik esastır. Uzun bir tarihsel geçmişi ve kültürü beraberlerinde taşırlar. Ulus kültürlerinin ana kaynağı durumundadır. Üretime katkıları da küçümsenemez. Kolektif toplumsal yapıları karşılıklı yardımlaşmayı esas kılar. Aşiret ve kabile topluluklarında komünal ruh güçlüdür. Ulusal karakterin yapıcı unsurlarındandır.”

Başka bir toplumsal form ise konfederasyon örgütlenmesidir. Konfederasyon: “Farklı nitelikteki ikiden çok yapının bir araya gelmesi ile oluşan çoklu siyasal yapıdır. Bir araya gelen her bir ünite bağımsızdır. Bu bağımsız ünitelerin ortak amaçlar için ve gönüllü anlaşmalara dayanarak bir araya gelmesi ile oluşan yapılanmaya konfederasyon denilmektedir. Burada tek bir üniteden bahsedilemeyeceği gibi nitelikte ikiyi aşmayan üniteleşme de söz konusu değildir. Artık çoklu yapı söz konusudur. Bir araya geliş̧ tüzel kimliklerin kaybolmasını doğurmaz.” Söz konusu aşiret konfederasyonu ya da konfederasyonları olunca birçok aşiretin bir araya gelmesini, öncelikli olarak dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı savunma amaçlı, geniş kabile ve aşiret yapılarının bir araya gelmesi olarak da tanımlamak mümkündür.

Yukarıda ifade edilen bir sosyal yapının Kürdistan’da özel ve özgün bir yeri vardır. Kürtler bugüne kadar onca saldırı ve işgale rağmen yaşayabilmişler ise ve bugüne kadar varlıklarını koruyabilmişlerse temel bir neden yaşadıkları sosyal yapılarıdır. Sosyal yapılarıyla Kürtler bugüne kadar gelebilmişlerdir. Belki ulus bazında çok köklü örgütlemeler yaratamamışlardır ancak kabile, aşiret ve konfederasyonları ile jeostratejik bir coğrafyada yaşamalarına rağmen varlıklarını koruyabilmişlerdir.

Bilelim ki dünyanın başka yerlerinde yaşayıpta varlıklarına son verilen onlarca etnisite vardır. Ancak bu etnisiteler ya da yapılar belki de Kürtlerin yaşadıkları saldırılarının onda birine maruz kalmamışlardır. Onların varlıklarına işgalci güçler son verirken Kürtler bugüne gelebilmişlerdir.

Bunun sırrı nedir diye sorulacak bir soruya verilecek cevap; sır, Kürtlerin dağları ve Kürtlerin aşiret temelindeki sosyal yapıları ile yaşamalarıdır diye olabilir.

Gerçekten de Kürtler bugüne kadar bir dağlarıyla; iki, aşiret yapılarıyla gelmişlerdir. Dağlar korunak yerleri iken aşiret onları ayakta tutan sosyolojik yapıları olmuştur.

Aşiretlerin Kürdistan’da yaklaşık olarak 6000 yıllık bir ömürleri vardır. Bu tarihleme Kürdistan’ın ilk işgallerle karşı karşıya kalmasına kadar giden bir tarihi süreci ifade etmektedir. Denir ki, Coğrafya Tarihin Çerçevesidir. Gerçekten de Kürdistan coğrafyası biraz da Kürdistan tarihinin çerçevesi olmuştur. Kürtlerin yaşadıkları topraklar önemli geçiş hatlarında bulunmaktadır. Önemli su rezervlerine ve önemli ziraat alanlarına sahiptir. İlk insanlık burada şekillenmiştir. Bunun için kim ki merkezi bir hegemon güç olmak istemiş ise yönünü önce Kürdistan’a vermiştir. Bu ise aralıksız olarak tam en az 5000 yıldır işgal ve talan demektir.

Kürdistan tam 5000 yıldır işgal ile karşı karşıyadır. Klandan kabileye geçiş bir ihtiyaçtı. Kabileden aşirete geçiş ise ihtiyaçtan ancak bu kez kendini savuna bilme ihtiyacından kaynağını almıştır. Saldırılara karşı koya bildiğinde yerini ve yurdunu terk etmemiştir. Ancak saldırılar şiddetlendiğinde, kendini koruyamaz hale geldiğinde ve de yaşama risk altına girdiğinde Kürtler aşiretler oluşturmuş, aşiretlerle kendilerini savunmaya almışlardır. Aşiret kabilede hem hacim olarak daha geniş hem de nitelik olarak daha fazla savunmaya elverişlidir. Ancak aşiretler de saldırıları göğüsleme gücü göstermediklerinde yönlerini dağlarına vererek yaşama şansını yakalamışlardır. ”Kürtlerin tek dostu dağlardır” sözü tarihi bir gerçeklik olarak, dağ ve aşiret ya da dağ ve Kürt diyalektiği olarak bir yaşam halini almıştır.

Şahlar, sultanlar, padişahlar, kayserler, krallar derken imparatorlar Kürdistan’a geldiklerinde ve Kürdistan’ı işgal etmeye kalkıştıklarında bu işgal güçlerine gücü yetmeyen Kürtler yönlerini kendi dağlarına vermişlerdir. Dağlara çıkarak yaşama şansı elde etmişlerdir. Dağa çıkmayanlar, bunlar ağırlıklı olarak ovalarda yaşayan Kürtler olmuş- ya direndikleri için katledilmişlerdir ya da teslim olarak asimilasyonla erimiş ve işbirlikçi haline gelmişlerdir. Dağa çıkanlar direnerek yaşarlarken, ovalarda kalanlar özlerinde uzaklaşarak ağırlıklı olarak işbirlikçi haline gelmişlerdir.

Konumuz ülkeyi, toprağı, vatanı kolay terk etmeye ilişkin olduğu için esasta Kürtlerin bu diyalektiğinin yol açtığı sonuçlara bakmak yerinde olacaktır.

Dağa çıkarak yaşamak bir diyalektik haline geldiği için her saldırıda her işgalde Kürtler -erimek istemeyen, işbirlikçi olmak istemeyen ve hatta özgür yaşamak isteyen Kürt- dağlara çıkmıştır. İşgalciler çekilene kadar da dağlar mekân tutulmuştur. Ne zaman ki işgalciler ülkeyi terk etti ve gittiler o zaman dağlara çıkanlar yeniden yurtlarına dönerek normal yaşamlarını sürdürmeye devam etmişlerdir.

Her işgal ardından toprakları terk ederek dağlara çıkış ya da dağlara kaçış, yüz yıllar geçtikçe bir karakter halini almıştır. Bu karakter esasta özgürlüğe göz diken bir karakterdir, köle olmak istemeyen Kürd’ün karakteridir. Ancak bu karakterin bir de kendisiyle birlikte getirdiği negatif bir özelliği de vardır. O da, her saldırıda toprağını terk eden bir sosyal yapı, zamanla toprağa olan bağını zayıflamaktadır. Toprak mefhumu güçlü olmamaktadır. Toprak kutsal sayılmamaktadır. Esas olan esaret altında yaşamamak olduğu için, yanı başında duran dağlar da buna yani sığınmaya yol verdiği için, yönler ve yüzler her sıkışıklıkta hep dağa çevrilmiştir. Her işgalde Kürtler dağa çıkmışlardır. Yerlerini ve yurtlarını bırakarak dağa çıkan ya da dağlara kaçan Kürd’ün toprağa bağlılığı göreceli olmuştur.

Dikkat edersek, bugünlere geldiğimizde işgalciler ve sömürgecilerin en küçük saldırılarında yapılan ilk iş toprağı terk etmek olmaktadır. Sadece son birkaç on yıla bakmak bile söylediklerimizin ne anlama geldiği rahatlıkla anlaşılacaktır.

Başûrê Kürdistan’da kaç kez yüz binlerce ve milyonlarca insanımız Saddam’ın saldırılarına karşısında yerlerini ve yurtlarını terk etmişlerdir?

Ya DAİŞ’in Şengal’e saldırısında Kürt halkının en köklü olan yapısı olan Êzîdî insanlarımız neredeyse yüzde 80-90’ını belki de daha fazlası Şengal’i terk etmedi mi?

Yine 2017 16 Ekim’inde Irak rejimi Kerkük başta olmak üzere saldırdığında ne kadar insanımız hemen yerini, yurdunu ve toprağını terk etmiştir?

Kuzeyde köy yakmalarla yine TC’nin faklı saldırılarıyla kaç milyon insan ana topraklarda koparak Türkiye metropollerine, hatta yurt dışına çıkmıştır?

(Kuzeyde bu hususta tek gelişme Öz Yönetim Direnişlerinde TC faşist devletin onca yönelimi ve baskılarına rağmen ülke terk edilmemiş terk edenler de genelde aynı coğrafyanın sınırları içerisinde onca zorluğa rağmen kalmayı esas almaları olmuştur.)

Doğu Kürdistan’da özelde Humeyni’nin saldırıları ardından ne kadar insanımız vatan topraklarını bırakıp başka yerlere örneğin Güney Kürdistan’a çekilmişlerdir?

Rojava’da 2014 yılında DAİŞ Kobanê’ye saldırdığında kaç yüz bin insan kuzeye yönünü vermiştir? Ya da herhangi bir DAİŞ saldırısında kaç yüz bin insan hemen yerini değiştirmiştir?

Ya da en son TC saldırılarında henüz birkaç bomba patlattığında Serekani, Gre Spi’de ne kadar insanımız yaşadıkları yerleri terk etmişlerdir?

Ya da birkaç bomba patlağında Kobanê’yi ne kadar insanımız son süreçte terk etmiştir?

Halbuki yanı başımızda duran Arap insanlarımız en vahşi saldırılarda bile hemen topraklarını terk etmemektedirler. Ağırlıklı çölde yaşayan Bedewi insanlarımız topraklarına dayanarak yaşamalarını sürdürmektedirler. Biliyorlar ki her türlü işgal ve sömürgecilik geçicidir ve eninde sonunda gidicidir. Dişlerini sıkarak her şeye inat topraklarını terk etmedikleri için demografyalarıyla kolay kolay oynanamamaktadır.

Lakin Kürtlerin her saldırıya ilişkin yaptıkları ilk iş topraklarını terk ederek yönünü dağlarına vermektedir. ”Evvel Allah bu dağlar kadrini bilir adamın ve kadının” ancak bilelim ki her yönünü dağa veriş, kendi topraklarında da kopuştur, toprak yitimidir de. Her terk ediş aynı zamanda Kürdistan tarihinde biraz da gördüğümüz gibi Kurdistan demografyasıyla oynama yol açıştır. Kürtlerin sürülmesi ve başka renklerin bu topraklara yerleştirilmesidir.

Dörde bölünmüş Kürdistan’a bir göz atış ne söylediğimizi daha anlaşılır kılacaktır. Rojava bölük pörçüktür. Kuzey zaten tarumardır. Doğu benzer bir haldedir. Biraz bir şekilde birlikte kalanlar Başûr’dur. O da ülkenin ağırlıklı bir bölümü onca demografik oynanması sebebiyle tartışmalıktır.

Sözü uzatmadan, yaşadıkları her saldırıya karşı aşiretleri ile birlikte dağlara dayanarak bugüne kadar gelmişlerdir. Dağ ve Kürt, dağ ve aşiret neredeyse birlikte anılır olmuştur.

Geçmişte aşiretler çok fazla zora düştüklerinde başlarını alıp başka yerlere de gidebiliyorlardı. Örneğin Moğolların önünde Şerazor’da kaçıp Mısır’a hatta Cezayir’e sığınan Kürt aşiretleri vardır. Kerkük’ten kalkıp Konya’ya yerleşenler vardır. Ya da ülkemizin başka bir yerinde kalkıp başka bir yerine yerleşenler de vardır. Yine işgal ve sömürgecilik köklü yerleşmediği için Kürdistan’ın bir yerinde zorlandıklarında başka bir yerine göçebiliyorlardı. Kapitalist modernitenin oluşturduğu Ulus Devletler eskiden yoktu. Sınırlar tellerle, mayınlarla çevirili değildi. Ancak şimdi Ulus devletler ülkemizi dörde bölmüşlerdir. Üstelik bunları sınırlarla, tellerle, mayınlarla birbirinden ayırmışlardır. Eskisi gibi bir aşiret bir yerden kalkıp bir yere de gidememektedir. Bu durumda yerini ve yurdunu terk edenler sadece perişan olmamaktadırlar, etrafı çevirili kamplarda, mülteci olmaktadırlar. Ve çoğu zaman, zamanında Ermeni soykırımında gördüğümüz gibi, bir daha yurtlarına da dönememekte ve dünyaya param parça bir şekilde dağılmaktadırlar. Diaspora dedikleri gerçeklik özü itibariyle kendi gerçekliğinde uzaklaşma ve ülkesiz olmaktır, ülkesiz yaşamaktır. Ülkesizliğin ise köksüzlüğü olduğu, her köksüzlüğün ise her türlü erimeye, asimilasyona ve yozlaşmaya açık olduğunu söylemeye gerek bile yoktur.

Konumuzun başına dönecek olursak, artık eskisi gibi dağlarımız var diye hemen yönümüzü dağlarımıza vererek topraklarımızı terk etme olmamalıdır. En ufak bir zorlukta, ülke terk edilmemelidir. Yerimizi ve yurdumuzu bırakmamalıyız. Geçmişte bu yol ya da yöntem bizi var kılmıştır ancak kapitalist modernist çağda her ülkeyi terk ediş bir tükeniştir, bir bitiştir esasta bir sonlanıştır ve köle oluşa doğru yol alıştır. Geçmişteki dağlara sığınma özgür yaşamayı kendisiyle getirirken şimdiki terk ediş ve sığınma ifade ettiğimiz gibi özgürlüğü değil, kopartılmayı, sökülüp atılmayı kendisiyle birlikte getirmektedir.

Sonuç itibariyle:

Her Kürt ne kadar yurtsever olduğunu gururla ifade eder.

Her Kürt vatanını çok sevdiğini de söyler.

Her Kürt nasıl da bav u kalların toprağına bağlı olduğunu başı bir dik bir şekilde hem de tok bir sesle ifade ettiğini de herkes bilir.

Ancak çok ilginçtir ki; Kürtler kadar dünyanın hiçbir halkı ne toprağını, ne yerini, ne de yurdunu kolay terk eder. Yerini ve yurdunu Kürtler kadar erken terk eden başka bir halk acaba var mıdır diye sorulabilir?

Bilelim ki, Kürtler kadar vatan topraklarını erkenden ve kolay terk eden başka bir halk yoktur.

Gerçekler, yaşananlar ve halen yaşanmakta olanlar gözler önündedir.

O zaman, nerede toprak sevgisi, vatan sevgisi, yurt sevgisi ve yurtseverlik?

Yurtseverlik, yurt sevgisi, yurdu sevmekse o zaman her türlü işgalci, talancı, soykırımcı saldırıya inat, yurdu yani Welat’ı terk etmemeliyiz.

Welatperwerlik de, niştimanperwerlik de  Yurtseverlik de vatan toprağına aynen dağ yamaçlarında kayalıklarda boy veren dağ çiçekleri gibi inadına inadına yaşama asılmaktan geçer.

Aynen Berfin yani Kardelen çiçekleri gibi onca zorluğa rağmen karları, buzları dele dele her şeye inat yaşamaktan geçer.

Ve de Qaç ağaçları gibi (Kürdistan’da yetişen özel bir ardıç türü) taşların yarıklarında en küçük bir toprak parçası bulduğunda oralara kök salmaktan geçer.

Evet, yurtseverlik biraz da dağ çiçekleri misali, Berfin misali Qaç ağacı misali toprağa ve yaşama tutunmaktan geçer…

 

Kasım ENGİN

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html


Parveke
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Ulaş Arslan
VARLIĞI KORUMAK!

ARAMA