Haluk Sunat'ın Yanılgılı Rahatsızlığı Üzerine
08 Eylül 2019 Pazar Saat 04:22
14 Punto 16 Punto 18 Punto 20 Punto
Kendal Bagok

Birkaç gün önce Gazete Duvar isimli bir internet sitesinde demokrat bir yazar olan Haluk Sunat’ın “‘Müslümanlık Sözleşmesi’, Öcalan ve ‘toplumsal sözleşme’” adlı bir makalesi yayınlandı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın son çağrılarındaki  bazı tarihsel vurguları irdelediği yazısında rahatsızlığını dile döken yazar, aslında tarih güncel ilişkisine ne denli yanılgılı bir yaklaşım içerisinde olduğunu dışa vurmaktan öteye iyi niyetinden bağımsız bir şekilde sol, demokrat sanılan bir yaklaşımın ne kadar tersi sonuçlara yol açabileceğini gösteriyordu. Kişisel bir durum olsa çok fazla üstünde durmayı gerektirmeyecek olan bu iddiaların, 2013-2015 arasında da çeşitli kişilerce farklı zamanlarda rastlanılan bir ruh halinin yansıması olduğu için bazı noktaları ifade etmemiz lazım. O dönem yürütülen diyalog süresinde bazı kesimlerin devletle bunca kora kor mücadeleye girmiş bir harekete devletin suçlarını dahi hatırlattığına tanık olmuştuk. Nitekim aynı trajikomik duruma Sayın Sunat’ta giriyor. Bu da bizi bahsi geçen yazı ile sınırlı kalarak bazı hakikatleri Kürt Halk Önderine sıklıkla başvurarak hatırlatmak durumunda bırakıyor. Keza bu tür yanılgılar sadece Kürt halkının demokrat olma iddiasındaki kişilere soğuk yaklaşmasına sebep olmakla kalmıyor aynı zamanda büyük bir haksızlığı da barındırıyor.     

Yazar Kürt Halk Önderinin yakıcı olarak süren savaş süresinde alternatif bir çözüm olasılığı için esasında demokrasi güçlerine ve halklara yaptığı çağrıda atıf yaptığı bazı tarihsel olaylara dayalı kısa bir tarih okuması üzerinden şerhlerini ifade ediyor. Aslında tarih konusuna girmesi kendisi açısından talihsiz bir seçim çünkü Kürt Halk Önder’inin İmralı’da yazdığı tüm savunmalarında tarihi derinlemesine bir araştırma konusu yaptı ve halklar için alternatif dinamik bir tarih anlayışı geliştirdi. Bu tarih anlayışı çerçevesinde ele alınmadıkça tarihsel zeminlere yapılan atıfların sağlıklı bir şekilde algılanması mümkün değildir. Bu nedenle Sayın Sunat tarihsel olgulara yapılan göndermeleri ele alırken biraz temkinli olması gerekirdi fakat zaten yazının bütününe sinen yavan yaklaşımı onu bu duruma sürüklüyor.

Tarih ve Demokratik Modernite

Öncellikle tarih bilimine ilişkin bazı genel doğrulara işaret etmeliyiz. Bu konuda çok önemli bir tarihçi olan Edward H. Carr’a başvurabiliriz. Carr tarih bilimi ve yöntemine ilişkin kurucu sorunları tartıştığı “Tarih Nedir?” eseri boyunca tarihçi ve tarih olgusunun birbirinden ayrılmayacağını vurgular. Yani en basitinden bir kişi tarihten bahsediyorsa o kişinin ideolojik kimliği dikkate almaksızın tarihi nasıl aktardığını anlayamayız. Daha doğrusu bu ilişki olmaksızın tarih eklektik bir olaylar dizisi olur. Çünkü temel bir yöntem olarak kuramsız tarih anlayışı oturmaz. Tarih, olayların ardı ardına ilerlediği bir film değildir. Ve biz onu sadece olgulara bakarak anlayamayız.

Nitekim Kürt Halk Önderi her eserinin başında öncellikle kuramının çerçevesinin ve buna bağlı olarak tanımladığı kavramları aktararak tarihi sorgular. Yazar ise tarihi olaylara yapılan vurguyu onun ideolojisini göz ardı ederek okumaya çalışıyor. Bu da ister istemez tahrif ederek yapılan bir okumaya dönüşüyor. Örneğin Kürt Halk Önderinin “Malazgirt Savaşı”nın devlet törenleri ve destan edebiyatı ile hâlihazırdaki Türklüğün kurucu olayı şeklinde çarpıtılan konumunu işaret ederek halkların uzun yıllar yan yana kardeşçe ilişkiler geliştirdiğini, bu savaşında bunun başlangıcı olduğu tespitini, yazar devletçi tarih yazımını hatırlattığı biçiminde yanlış yorumluyor. Aynı durum diğer tarihsel olgular içinde geçerlidir. Kurtuluş Savaşı ya da Çanakkale Savaşı devletçi tarih yazımında gerçekliklerinden koparılarak Türk milliyetçiliğinin kurucu mitleri haline getirilmiştir. Kürt Halk Önderi ise bu olayları tarihsel gerçekler ışığında, tarihsel kuramı çerçevesinde yerli yerlerine oturtmaktadır. Bu atıfların işlevi geniş kitlelerde oluşmuş yanlış bilinci düzeltmektir yoksa onları yeniden üretmek değil.

Kürt Halk Önderi tarihi diyalektik bir biçimde devletçi uygarlık ve demokratik uygarlık ikiliğinin mücadelesi olarak ele almaktadır. Ve her kavram bu diyalektik zemin üzerinden anlam kazanır. Yine yazarın rahatsızlığını ifade ettiği İslam birlikteliği söylemi de ancak bu çerçevede anlaşılır. O İslam’ı da ikili kavramlaştırma üzerinden değerlendirir. İlki bugün AKP, DAİŞ gibi türevlere sahip olan devletçi İslam’dır. Diğeri ise halkların ahlaki ve politik yapısının yaşam bulduğu demokratik İslam’dır. Kürt Halk Önderinin hakların eşit özgür birlikteliğinde tarihte olumlu rol oynamış ve ilerde de oynayabilecek İslam’dan kastı kısaca Muaviye’nin değil, Ebuzer’in İslamı’dır. Buna rağmen yazar şunu sormaktadır:

“Demokratik modernite ile kastedilen, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve barışın inşa ettiği bir toplumsallıksa; gayri Müslimlere elbirliği ile yaşatılanlarla yüzleşilip hesaplaşılmadan İslam bayrağı altındaki kardeşliğe atıfla demokratik modernite nasıl inşa edilecektir?”(1)

Kavramları bağlamından koparmak gerçeği çarpıtır. Kaldı ki Kürt özgürlük hareketinin Ortaduğu’da İslam’ı ne ölçüde ele aldığı günceldir de. Devletçi İslam faşizminin en vahşi biçimini Rakka’da sadece silahlarıyla değil, demokratik modernite anlayışıyla bozguna uğrattığı göz önündedir. Buna rağmen Kürt Halk Önderinin devletin ideolojik bir aracı haline indirgenmiş İslam’ı işaret ettiğini kastetmek Sayın Sunat’ın yazısındaki yanılgılarından biri oluyor ama ne yazık ki sonuncusu değil. Keza yazar tarihi sadece devletlerin tarihi sanıyor bunu yazının ilerleyen bölümlerinde de anlamak mümkün. Oysa durum bu şekilde değil. Devletin hukuki zorlaması olmaksızın halklar her zaman daha eşit ve ortak bir yaşam formu bulmuşlardır zaten halklar arası sorunlar, boğazlaşmalar devletin müdahalesinden hiçbir zaman bağımsız değildir. Yazar devletin müdahalelerinin olumsuz sonuçlarını biliyor ve örnekler de veriyor ama devletsiz bir toplumsal yaşamı düşünemiyor.

Demokratik modernite kavramını kullandığına göre Sayın Sunat Kürt özgürlük hareketinin litaratürüne yabancı değil. Fakat Kürt Halk Önderinin savunmalarını okuduğuna dair bir işaret de görülmüyor. Çünkü aynı zamanda demokratik modernite kavramının tanımına dair ancak tahmin de bulunabiliyor o da şartlı bir cümleyle. Yazar bu konuda rahat olabilir. Demokratik Modernite ile kastedilen tam da demokrasi, özgürlük, eşitlik ve barıştır. Bu kavram savunmalarda tanımlanmış ama bundan daha önemlisi Kürt özgürlük hareketi bu sistemin temellerini mücadele yürüttüğü her yerde atmıştır. Eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesi için kapitalist moderniteye meydan okumuştur. Bunu da tarihsel arka planı ile beraber yapmıştır. Ve demokratik modernitenin önemli bir sacayağı olarak geliştirilen demokratik ulus bakış açısına göre her faklı dinsel grup ya da etnik grubun kendi öz örgütlenmesi ile kendisini ifade edebileceği alanların sağlanmasını temel bir yaklaşım olarak benimsemiştir. Bu açıdan tekrardan Rojava’ya bakılabilir. O bölgede yaşayan Ermeniler, Süryaniler başta olmak üzere her halk, her dinsel grup kendi meclislerini inşa etmiş ayrıca kendi sistemlerini savunmak için öz savunma sistemlerini de kurmuşlardır. Halkları birbirine düşman eden ulus devlet mantığının panzehiri zaten demokratik ulus bakış açısıdır. Türkiye’de de Kürt hareketi aynı paradigmayla hareket etmekte ve faşizmin homojenleştirme politikalarına karşı herkesle dayanışma içerisinde, beraber direnmeyi esas almaktadır. Demokratik Çözümde zaten sadece Kürt ve Türk halkının eşitliği ile değil tüm toplumun eşit haklara sahip olması ile esas alınmaktadır. Ve bu ideolojik bakış açısı kâğıt üzerinde kalmamış, pratikte çeşitli vesilelerle kanıtlanmıştır.

Devlet Aklı ve “Türklük Sözleşmesi”    

Demokratik Modernitenin temellerini belirtikten sonra yazarın çağrıdaki “devlet aklı” kavramını irdelemesine geçebiliriz. Devlet aklı meselesine döneceğiz ama bu çağrının hikmetini nasıl sorduğuna bakalım:

“Tarihteki ortaklıklar (yan yana gelişler) hükümran aklın (hükmetme iradesini elde tutmanın) eseri;   bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt’ün yerinin Mahmut Esat Bozkurt’un biçtiği yer oluşu kurucu devlet maneviyatının marifeti ise, iyiden güzelden yana ‘Devlet’e telkinde bulunmanın hükmü ya da hikmeti ne ola?”(2)

Belirtmeliyiz ki yazar devletsiz bir tarih düşünemediğini burada da gösteriyor. Ama daha ilginci Türk devletinin Cumhuriyet boyunca Kürt halkına nasıl davrandığını hatırlatıyor yazar, hem de Beyaz Türk faşizminin simge isimlerinden Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ile. Halihazırda Esat Bozkurt’un kötü bir kopyası belki de reenkarnasyonu olan Süleyman Soylu’nun yönettiği soykırım saldırılarına her alanda tıpkı 40 yıldır olduğu gibi direnen bir halka ve o mücadeleye 20 yıldır tecrit işkencesi altında olmasına karşın Önderlik eden kişiye hatırlatıyor. Yazarın burada düştüğü absürtlüğü anlaması çok güç olmasa gerek. Mücadele geleneği ortadayken Kürt Halk Önderinin bu zihniyeti nasıl çözümlediğine örnek vermek gereksiz gelebilir. Ama sadece bu devlet sisteminin tahlilini Kürtlerin hele de Önderlerinin çok iyi bildiğini ve tahlil ettiğini ifade etmek için değil, aynı zamanda bu zihniyetin Kürt halkı kadar Türk halkına da büyük bir zarar verdiğini göstermek için de uzunca bir alıntı yapabiliriz:

“Özellikle Beyaz Türk faşizmi kavramlaştırması tüm yönleriyle tanımlanmadan, ne Türkiye’deki cumhuriyet ne de demokrasi kavramlarını anlamak olasıdır. Halen olanca ağırlığıyla varlığını sürdüren askeri darbe-vesayet, her tür antidemokratik rejim ve şiddet toplumu kavramlarını yetkince anlamak ancak Beyaz Türk faşizmi kavramına açıklık getirmekle mümkündür. Özellikle bu kavramın altındaki sahte ve aşırı şoven milliyetçiliğin kapitalist hegemonik güçlerle ajanlık ve kurumsallık ilişkisinin çözümlenmesi kilit mahiyettedir. Anadolu ve Mezopotamya’daki soykırım uygulamalarının doğru kavranması, bu kavramın doğru tanımlanmasına bağlıdır.……

…..Tarihsel derinliği olan bir zihniyete sahip Türkler için de aynı stratejik mantık geçerlidir. Objektif olarak Batı ajanlığı anlamına gelen ‘Beyaz Türk faşizmi’nin son yüz yıldır bu stratejik mantığı ve tarihsel işleyişi inkâr eden tavrının temelinde her iki toplumsal kültüre karşı komplocu niyet ve uygulamaları vardır. Daha inşa edildiği ilk dönemlerden beri özü böyle olan ilişkileri esas alan Kürtlere inkâr, imha, asimilasyon ve soykırımı dayatmak, her iki toplumsal kültüre en büyük ihanet olup birlikte kaybetmeleriyle sonuçlanacaktır(3)

 “Devlet Aklı” meselesine de kısaca değinelim. Kürt Halk Önderi devletin demokratikleşebilecek bir aygıt bile olmadığını, olsa olsa ancak demokrasiye duyarlı bir konuma getirilebileceğini hemen hemen her değerlendirmesinde ifade etmektedir. Fakat bu devleti yok sayma anlamına gelmez çünkü bu durum zaten pratik siyasi mücadeleden kopmayı getirir. Demokratik Çözümün öznesi tıpkı Demokratik Modernite’nin öznesi olduğu gibi toplumdur, halklardır. Fakat bu devleti dönüştürme mücadelesini anlamsız kılmaz. Kaldı ki demokratik siyasetin tek olmasa da ağırlıklı bir rolü de budur. Bu açıdan devleti demokratik çözüm zeminine çekebilmek önemlidir. Yürütülen diyalog süreçleri de her zaman mücadelenin bir parçası olarak yürütülmüştür. Halklara yapılan demokrasi mücadelesini yükseltme çağrısının yanında yapılan “devlet aklı” vurgusunun nedeni de budur.    

Sunat, girişte rahatsızlığını “devlet aklı” kavramına ve tarihsel olaylara işaret ettikten sonra anlaşılmaz başka bir mecraya sapıyor. Başka demokrat bir yazar olan Barış Ünlü’nün önemli bir çabanın ürünü olan “Türklük Sözleşmesi” eserine gönderme yaparak Türk milliyetçiliğinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kısa bir aktarım yapıyor. İlk başlarda bunu neden yaptığı tam anlaşılmasa bile sona doğru meramını anlaşılır kılıyor:

“Nihayetinde, İttihatçı geleneğe yaslanıp İslami dille örülen, Türk olmayan Müslümanların ve elbet Kürt Müslüman kardeşliğinin yedeklendiği İstiklal Savaşı ve 1923’te —Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte— sonlanan ‘Müslümanlık Sözleşmesi’ni takiben “Türklük Sözleşmesi”ne geçiş! Mutlak ‘Türklük Sözleşmesi’ dahilinde bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca yaşananlarsa herhalde Kürtler için harcıâlem malumat olmalı”(4)     

Gerçekten de ironik bir durum var ortada. Çünkü yazar Kürt hareketinin daha bir sayfa önce Türklük sözleşmesine hasıl olanları krize soktuğunu ifade etmişti.  Şimdi ise aynı harekete Türklük sözleşmesini ve onun Türk İslam tandanslı versiyonunu bir kez daha anımsatıyor. Bir kez daha Kürt Halk Önderine kulak verelim: 

“2000’li yılların başına kadar darbe ve komplolarla yürütülen sistemin diğer bir adı ‘Beyaz Türk faşizmi’dir. Bundan kasıt, yapay Türklük ve toplumun bu Türklüğe göre terörle homojenleştirilmesidir; bu tanım dışında kalan hiç kimseye ve hiçbir kültüre yaşam hakkı tanınmamasıdır.

ABD hegemonyasının ‘Yeşil Kuşak’ teorisine bağlı olarak beyazdan yeşile kayan Türkiye kapitalizminin Anadolucu geçinen ve İslâmî örtüye sarılan kesimi baştan beri çıkış yapma peşindeydi. Ona bu fırsatı Türkiye Solu ve Kürdistan Özgürlük Hareketi verdi. Beyaz Türk faşizminin Sol’a ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü savaşta yıpranması ve tecrit olması Anadolucu kanadı güçlendirdi. ABD’nin hem bölge halklarına hem de Sovyet Rusya’nın yayılmasına karşı harekete geçirdiği İslâmî milliyetçi hareket Türkiye somutunda önce koalisyonlarla, 2000’lerden sonra ise tek başına iktidara yerleşti……Bunların en son karar kıldıkları sigorta partisi AKP oluyor.”(5)

Türklük sözleşmesi ve türevleri bu denli net tarif ettikten sonra Sayın Sunat’ın tarihe yukarıda açıklamaya çalıştığımız atıflar üzerinden bu sözleşmelere dayanarak bir çözüm arandığı hissiyatına kapılmasının yanılgı olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Yazar bu sözleşmeler çöpe atılmalıdır çünkü Kürt halkına da demokrasi güçlerine de bir yardımları dokunmaz derken haklıdır. Fakat bu sözleşmeleri hem teorisiyle hem de pratiği ile darmadağın eden bir hareketin çözümü bu sözleşmelerin aynı mantıkla devam etmesinde aradığını düşünmekte olabildiğine yanılmaktadır. Çünkü her şeyden önce bu durum zaten temel mantıki özelliklere aykırıdır. Daha somut söylersek TC varlığını ve milliyetçi resmi ideolojisini Kürt halkının yokluğu üzerine kurmuştur ki Kürt sorunu da zaten budur. Bu durum Kürt sorununu Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesinin temel başlığı olmasını da getirmektedir. Bu zihniyettin Kürt halkının varlığı ve eşitliğini kabul ederek aynı anti demokrat özelliklerini yeniden üretebilmesi mümkün değildir. Çünkü Kürt soykırımı onun varlık gerekçesidir. Bugün AKP-MHP bu gelenek üzerinden kendi faşist sistemini kurumsallaştırmak için var gücüyle Kürt halkına saldırması da bundandır. Tüm bu nedenlerden dolayı Kürt ve Türk halkının ittifakı ortak ve eşit bir arada yaşamasının yöntemi, temelli demokrasi, eşitlik ve özgürlüktür. Tarihsel hakikatlere yaslanmış Demokratik moderniteye dayalı yeni bir sözleşmedir. Barışta da, Demokratik Çözüm de ancak bu şekilde gelişebilir.

Muhataplık

Son olarak yazının üzerine inşa edildiği aşikar olan en sorunlu sava bakabiliriz:

“Ben çözerim, bir haftada çözerim” vurgularıyla ‘Ben’de çözmeye davet edişiyle, ihsas (ve temsil ettiği) gücü (silahlı mücadele unsurunu) asal muhatap olarak işaret edişiyle, Öcalan’ın tavrı, anılan sivil-siyasi-toplumsal mücadele alanını daraltıp itibarsızlaştırmaktadır da.”(6)

Yazar burada Kürt Halk Önderinin barışçıl demokratik çözüm iradesini bir kez daha ilan etmesini demokratik siyaset yürütmeye çalışan HDP aleyhine bir hamle olarak ele almaktadır. Aslında AKP-MHP faşizmi yinelenen İstanbul seçimi öncesi Kürt hareketi içinde farklılaşma ve ayrışma olduğunu iddia eden bir propaganda yürütmemiş olsaydı bile bu yorum oldukça garip olurdu. Fakat bu temelde düşünülünce muhalif, demokrat aydınların bile özel savaş politikalarından ne denli etkilendiği açığa çıkıyor. Bu gerçekten ciddi bir yanılgı. Bilinen bazı hakikatlerin altını bir kez daha çizelim. HDP’nin fikri alt yapısı Kürt Halk Önderinin görüşlerine dayanıyor. 2013-15 arasındaki diyalog sürecinde O, HDP’nin güçlenmesi için burada özetlenmeyecek katkılarda bulundu. Bu açıdan böylesine bir zıtlığı gerektirecek herhangi tutarlı bir gerekçe yok.

Kaldı ki Kürt hareketinin Önderliğinin süren kıyasıya savaş döneminde bile barış iradesini göstermesi nasıl sivil-siyasi-toplumsal mücadele alanını itibarsızlaştırıyor anlayabilen beri gelsin. Mesela Kürt Halkı Önderi “son ferdiniz kalana kadar her yerde savaşın” dese barışçıl demokratik mücadele yöntemlerini kullanan HDP’nin alanı mı genişleyecek, itibar mı kazanacaktı? Ya da halk üzerindeki etkisi daha yeni aylar süren açlık grevleri ile gösterilen Kürt Halk Önderi “ben çözemem” dese devlet kayyum atamaktan vazgeçecek ve bugün süren parti kapatma tartışmalarını yapmayacak mıydı? Gerçekten burada Sunat’ın kurduğu mantığın dinamiklerini çözebilmek çok zor.

Bu arada yazar, Kürt Halk Önderi muhatap olarak kendisini gösterdiğinde aslında bunu Kürt halkının meşru savunma güçlerinin lideri olmasına dayandırdığını ifade ediyor. Bu şekilde onun konumunu salt isyanın bir boyutunun lideri durumuna indirgiyor. Oysa hakikat bu değil. O sadece gerillanın lideri değil, Kürt halkının milyonlarca imza ile çeşitli defalar gösterdiği gibi siyasi iradesi olarak tüm dinamiklere öncülük ediyor.         

Kürt sorunun çözümünde HDP’nin yapabilecekleri de Kürt Halk Önderinin yapabilecekleri de biliniyor, bu konular geçmişte yeterince tartışıldı. Muhatap kim olmalı tartışması da aslında herkes için geride kaldı. Bu açıdan o gerekli koşullar oluşursa çatışmayı bir hafta da sonlandırabilirim derken zaten olan bir pozisyonu “Baş Müzakereci”liği ifade ediyor, bu yeni bir durum olmadığı gibi Kürt hareketi ve HDP içinde de tartışmalı bir konum değil. Nitekim Kürt hareketinin tüm aktörleri bu durumu pek çok kez ifade etti. Hatta bu durum devlet için bile çok bilinmedik bir durum değil. Ayrıca yapabilirim dediği şeyi aslında 93 yılından bu yana defalarca yaptı. Bu açıdan söylediği belirsiz ya da müphem de değil. Sunat’ın bu yorumu yapmasının özel savaş propagandalarından etkilenme dışında ne yazık ki bir açıklaması yok. Bu durumda tıpkı 2013 sürecinde(O zamanda Kürt hareketi içinde bir güvercin şahin ayrımı dillendiriliyordu.) olduğu gibi daha soldan geliştirildiği düşünülen eleştirilerin devletin yaratmaya çalıştığı algı ile paralellik taşıma gibi niyetten bağımsız sonuçlar doğuruyor.

Sonuç Yerine

Sayın Sunat’ın bu eleştirileri klasik ‘eleştiriye tahammülsüzlük’ biçiminde yorumlaması büyük olasılık. Oysa bu yazı sadece Sunat için değil benzer motivasyonla Kürt hareketine mesafeli duran muhalif aydınların pozisyonlarını bir kez daha gözden geçirmelerine sağlama ve yanılgılarına işaret etme çabasıdır. Özellikle demokrasi mücadelesinde geniş cepheler oluşturmanın hava ve su kadar zorunlu olduğu bu dönemde bu tür yoğunlaşmalar sadece güncel siyasi atmosfer için değil aynı zamanda demokratik zihniyetin birikimi için de önemlidir. Farklılıkları kabul ederek yan yana durabilme erdeminin yeni demokratik sözleşme için elzem olduğu da ortada.

Öte yandan belirtmeden bitirmek eksik kalır. Yazının üslubunda belirgin olan üstenci, kibirli, yaralayan dile ilişkin kendisi de önemli bir psikiyatr olan Haluk Sunat iyi bir analiz yapabilir. Naçizane önerim bu analizi yapması ve bu analizi yaparken klişe ama çoğu zaman geçerli bir klişe olan resmi ideolojiden etkilenmiş Türk aydının Kürt halkı karşısında bilinçli ya da çoğu zaman gayri ihtiyari aldığı konumu ve onun psikolojisini kendi etnik kimliğinden bağımsız biçimde temel almasıdır. Çünkü tavrı doğrudan bu psikolojiyi anımsatıyor.

 

Dipnotlar

1-Carr, Edward H., Tarih Nedir?, İletişim Yay. İstanbul, 2002 Syf.10

2-Sunat, Haluk ‘Müslümanlık Sözleşmesi’, Öcalan ve ‘toplumsal sözleşme’, GazeteDuvar sitesi, erişim 4 Eylül 2019

3-a.g.m.,

4-Öcalan, Abdullah Kürdistan Devrim Manifestosu, Demokratik Uygarlık Manifestosu 5. Cilt

5-Sunat, Haluk a.g.m.

6-Öcalan, Abdullah a.g.e.

7- Sunat, Haluk a.g.m.


Kendal BAGOK

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html


Parveke
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Ulaş Arslan
VARLIĞI KORUMAK!

ARAMA