Kürt soykırımı planının yıldönümünde
16 Şubat 2017 Perşembe Saat 13:38
14 Punto 16 Punto 18 Punto 20 Punto
Kasım Engin
15 Şubat günü. Kürtlerin belleğinde hep karanlık bir gün olarak kalan ve öyle de anılan gün. 15 Şubat günü Kürt Halk Önderliğinin devletlerarası sistemin eliyle korsan bir şekilde Kenya’da kaçırılıp Türkiye sömürgeci ve işgalci devletine teslim edildiği gündür de.

İşin tabiatıyla uğraşanlar bilirler ki, Kürt Halkı ve Kürt Halk Önderliği Abdullah Öcalan iç içe geçmiş iki olgudur. Bu bağlamda Kürt Halk Önderliği’nin kaçırılışı ve TC devletine teslim edilerek dört duvar arasında yaşamaya zorlanması, özü itibariyle bir halkın dört duvar arasına alınarak zindana atılması ve dört duvar arasında yaşamaya zorlanmasıdır. Bu bağlamda 15 Şubat günü Kürtlerin teslim alınmasının planlanmasıdır.

1925 ile 1938 yılları arasında Kürt kıyımının ne olduğunu az çok her Kürt bilir. O yıllarda çok sistematik bir şekilde Kürt soykırımı yaşanmıştı. Yüzbinlerce Kürt katledilmiş, yüz binlercesi göçertilmiş, yüz binlercesi kaybedilmiş, binlercesi darağaçlarında sallandırılmış ve de yüz binlercesi ülkeyi terk etmek zorunda kalarak, kaçırtılmıştır.

İşte tüm bu katletme, göçertilme, kaybedilme, sallandırılma, kaçırtılmaların tümü 15 Şubat günü ile bağlantılıdır. Nedeni ise açıktır; 13-15 Şubat 1925 günü Şeyh Said ve yoldaşları provoke edilerek direnişlerinin başlattıkları gündür.

Bilindiği gibi Lozan antlaşmasıyla Kürtler yok sayılmış, 1924 yılında yapılan yeni anayasayla birlikte Kürtlere karşı yeni bir sürecin başlayacağı startı verilmiş ve nitekim Takrir-i Sükûn Kanunu, İzaleyi Şekavet Kanunu ve Şark Islahat Planıyla birlikte –ki son üç kanun ve plan, -Kürtlere karşı başlatılacak olan saldırının ve katletmelerin belgeleriydi.

Takrir-i Sükûn yani sessizleştirme, sesi kısma, İzaleyi Şekavet güya eşkıyayı silahsızlandırma ve Şark Islahat Planı ise malum ismi üzerinde Kürdistan’ı terbiye yani ıslah etmedir. Sıkça ve çokça dile getirildiği gibi Kürtler TC devletine karşı başkaldırdıkları, Türkiye’yi bölmek istedikleri için katledilmemişlerdir. TC devleti devletlerarası güçlerin de desteğiyle bir ulus devlet yaratmak için planlı bir şekilde Kürt kıyımını 1925 yılının 15 Şubat’ında başlatmıştı.

Bir halkın sesini kısmayı-kesmeyi, genişçe açmanın bir anlamı yoktur. Çünkü Takrir-i Sükûn kanununun içeriği açıktır. İzaleyi Şekavet kanunun hedeflediği eşkıyayı silahsızlandırma ise yürümeyecek bir kanundur. Nedeni ise açıktır; Kürtler ne eşkıyadır ne de yüz yıllarca kendi hür iradeleriyle yaşayanlar silahlarını indirmeyecekleri iyi biliniyor. Kürtler için silah bir nevi bir kimlik ve çoğu zaman ise bir namus meselesi olduğu bilindiği için silah bırakmayacaklarını bilmemek de mümkün değildi. Yani bu kanunla birlikte Kürtlere karşı saldırı planı zaten vardır. Ve Şark Islahat Planı ile Kürtlerin nasıl yok sayılacakları, nereye sürgün edilecekleri, coğrafyalarına dışarıdan ve hatta nerelerden getirilecekleri derken, dil yasakları, coğrafya yasakları gibi birçok yasakla Kürtlere karşı sistematik olarak inkar ve imha edilmeleri resmi olarak planlanmıştı.

İşte tüm planların startı 15 Şubat 1925 günü Şeyh Said’i ve yoldaşlarını tahrik ve provoke ederek başlatılmıştı. Bir avuç askeri Şeyh Said’in bulunduğu köye göndererek çatıştırmaya zorladıktan sonra, “Kürtler İsyan etmişlerdir” diyerek komple bir saldırıyla karşı karşı bırakılmışlardı. Halbuki Şeyh Said direnişinden çok önce TC devleti binlerce askerini Mardin’e, Elâzığ’a, Malatya’ya doğru kaydırmıştı.

Sözü uzatmadan; Şeyh Said direnişin ezilmesi başta olmak üzere daha sonra TC’nin saldırıları sonucu direnişe zorlananların kırımdan geçirilmesi temel hedefti. Ve bu hedefin hangi vahşi yöntemlerle uyguladığını ise bize zamanının hem iyi bir uygulayıcısı hem de bir tanığı olan Kemalist rejimin önemli kişiliklerinden olan Sabri Çağlayangil anılarında anlatmıştır. Sabri Çağlayangil’in şu sözleri uygulanan faşizm açısından ibret vericidir: ““...Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler, mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da girer, siz de girebilirsiniz.”

Soykırımın diğer bir tanığı ise Dersim katliamında Albay olarak görev yapan Hulusi Yahyagil’in söyledikleridir: "1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti. Bize verilen emir ise tek kelime idi: İmha. Vergi vermedikleri için yok etmek… Bu düşünceyi, bu uygulamayı kim yapabilir? Zorbalar, insanlık suçunu işleyenler. Elbette vergi işin bir yönü; gerçek neden Dersim’i Türkleştirmekti. Ben kıta komutanıydım, bize verilen emir (Canlı hiç bir şey bırakmayın) şeklindeydi…"

Elbette, 1925 ile 1938 yılları arasında TC devleti tarafından gerçekleştirilen Soykırımın çok tanığı olduğu gibi bizatihi bu Soykırımı sahiplenen, arkasında duranların da yazdıkları ve çizdikleri vardır. Örneğin, 2 Temmuz 1930 tarihli cumhuriyet gazetesinde: “Eşkıya tenkil ediliyor. Kuvvetlerimiz Ararat Ağrı dağını tamamen kuşatmışlardı. Hükümet bu kez Şark (Doğu) meselesini kökünden hal etmeğe karar verdi.

...Hükümet imhaya azmetmiş… Halkın hayvanlarını çalan, köyleri yakıp yıkan bu haşerenin artık tamamen kökü kesilmek üzere… Yalnız adi bir hırsızlık için değil, anavatanda yeni bir irtica hamlesi yapmak hırsıyla hudutlarımıza saldırdıkları anlaşılan müfsitlerin (fesatçı), bu sefer katiyetle boğulması azmiyle tedbir alındığı muhakkaktır…” diyerek hakaret edilmektedir.

15 Şubat yukarıda dile gelen ve daha fazlası olan Soykırım’ın başlangıç günü olması bu nedenlerledir. Kürtler tüm yok etme, katledilme, inkar etme politikalarına rağmen bir yolunu bulup ayağa büyük direniş azmiyle kalkmasını bildiler. Öyle ki, direnmekle kalmadılar, adım adım kendi yollarını çizmeye, kendi kaderlerini kendi ellerine almanın yanı sıra, bu coğrafyanın diğer renklerine de umut oldular, hatta bir kısmını kendi yanına alarak Ortadoğu’ya umut ve düş oldular. İşte bu umut yeşerten, düşlerin daha büyük kılınmasını sağlayan kişilik Kürt Halk Önderi’ydi.

TC’nin yine TC’nin yanında kendi projelerini gerçekleştirmek için Kürt Halk önderini tutsak alarak TC’ye teslim edilmesini bir de bu yönüyle bakarak değerlendirmek gerekmez mi?

Bilelim ki, zamanında Kürt Halk Önderliği’ni ABD’liler İkinci Selahaddin Eyyubi olarak ele almışlardı. Çokça, İkinci Selahaddin Eyyubi’ye benzetilmesini Kürt Halk Önderliği bizatihi kendisi sorgulamıştır. Kendisini emperyalistlerin neden İkinci Selahaddin Eyyubi diye tanımladıklarını, kendi arkadaşlarıyla eğitim konusu bile yapmıştır.

Selahaddin Eyyubi’nin hakkını tam verebilmek için Batılıların Haçlı Seferleriyle ne yapmak istediklerini unutmayalım. Devasa bir emperyalizm saldırısının olduğunu daha önce Bush’un Irak’a dönük başlattığı “Haçlı Seferi” tanımlamasında görebiliriz. Bush’un 21. yy’da yaptıklarını, Selahaddin 1000 yıl önce engellemiştir. Boşuna Kutsal Roma İmparatoru Fredrich Barbarosa’nın söyledikleri: “Kudüs’e yaklaşma, yoksa gelip oraları yerle bir ederiz” mealindeki sözlere, Selahaddin gibi genelde sakin ve makul bir kişilik ona şu satırları en sert tonda boşuna yazmamıştır: “Savaş istiyorsanız sizi bekliyoruz. Kıyamet gününün şafağına kadar, sizi yenmeye devam edeceğiz. Böyle bir şey olursa bu sefer burada savaşmakla kalmayıp denizleri de aşacağız. O toprakları almamız Allah’ı memnun edecektir. Zaten bizimle savaşacak savaşçınız da kalmadı. Buradaki tüm savaşçılarınız şimdi kumun altında gömülü.”

Selahaddin Kudüs’ü almıştır. Ancak biz biliyoruz ki; 9 Aralık 1917 tarihinde Kudüs'e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Henry Hynman Allenby daha sonra Selahaddin Eyyubi'nin mezarına vurarak; “Kalk Selahaddin biz yine geldik” derken bile Fredrich Barbarosa’nın neredeyse bin yıl önce bir mektupla Sallahaddin’e yazdıklarını mezarını tekmeleyerek dile getirmesi yabana atılacak sözler değildir.

İşte Kürt Halk Önderliği de Ortadoğu’da başlatılacak olan işgalin önünde bir Selahaddin olarak görüldüğünden, engel olmaktan çıkarılmak için Kürt Halk Önderliği’ne karşı aklın ve hayalin alamayacağı bir saldırı başlatılarak, esir düşürülmesine kadar sürdürülmüştür. Kürt Halk Önderliği tutsak alındığında boşuna Ecevit haklı olarak; “Neden bize Öcalan’ı teslim ettiler, halen anlamış değilim” dememiştir. Çünkü TC devletinin Kürt Halk Önderliği’ni esir almada küçük bir rolü bile olmamıştır. Başında sonuna kadar bunu planlayanlar devletlerarası güçlerdi. Bu anlamda; bir nevi, zamanında İngilizlerin TC devletiyle 5 Haziran 1926 günü Kürtlerin kırımına resmi olarak onay verilen Ankara antlaşmasının devamı gibi bir planlamadır gerçekleştirilen. TC devleti, Kürt Halk Önderliği’ni infaz edecek, Kürtler ile Türklerin yüz yıllara varan savaşı ise aralıksız sürerken, Ortadoğu’da kendileri cirit atacaklar!

Plan bu değil miydi?

Ancak Kürt Halk Önderliği bu kirli oyunu gördüğü için ilk günden başlayarak bu oyunu bozmaya çalışmıştır. Önemli oranda bunu başardığını söylemekte yanlış olmayacaktır. Tutsak halindeyken bile; kendi örgütünü ayakta tutmuş, gerillasını hem güçlendirmiş hem de yayılmasını sağlamış, halkına ise müthiş bir irade kazandırarak yıkılmayacak hale getirmiş, kültürel soykırımı durduracak sanatsal çalışmaların önünü açmış, üstü adeta betonlanmış olan Kürdistan tarihini gün yüzüne çıkarmış, dünyanın en etkili kadın hareketini her türlü zorluğa rağmen ortaya çıkarmış, legal siyasi alanına ise yeni kapılar aralayarak güç olmalarını sağlamıştır. Ve daha zor olanı ise, devasa bir örgütü ve halkı yeni dönemin görevlerine yepyeni bir paradigma temelinde dönüşümünü sağlatarak özelde Ortadoğu’nun genel de ise dünyada kapitalist modernitenin hem aşılma yollarını hem de halklara çözüm yollarını gösterebilmesini başarmıştır.

Dile getirildiği gibi ancak bir gerçek vardır ki, o da; esas hedef Ortadoğu’yu ele geçirmek için Kürt Soykırımı’na onay verilmiştir. Ortadoğu’yu devletlerarası güçler tamamen bir mahşer yerine, bir cehenneme çevirdiklerini bizler bugün Suriye, Irak, Mısır, Yemen başta olmak üzere birçok yerde görüyoruz, acılarını ise hep birlikte yaşıyoruz.

Sonuç itibariyle; 15 Şubat’ı bir de bu yönüyle ele alarak, Kürt Halk Önderliği’nin hem Kürtler hem de Ortadoğu için ne anlama geldiğini bilerek, komplo yıldönümünde hem Kürt soykırımına karşı her zamankinden daha fazla karşı durmalı hem de Kürt Halk Önderliği’nin özgürlüğü için her zamankinden daha fazla mücadele edeceğimizin umuduyla.

Kasım Engin

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

Parveke
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
Can Toprak
Ucube ve Katar
Cudî Şengal
Du gel û du rê

ARAMA